2 Mart 2015 Pazartesi

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SÜLEYMAN ŞAH SÖYLEMİ


Geçtiğimiz hafta bir Süleyman Şah fırtınası esti? Kafalar karıştı. Osman Gazi’nin babası mı, yoksa dedesi mi ya da Kutalmış oğlu Süleyman mı olduğu hemen anlaşılamadı. Okul dönemi tarih bilgileri zorlandı. İktidar ecdadımız, muhalefet vatan toprağını kaybettiniz dedi. Ama Süleyman Şah söyleminin kendisiyle, bu söylemin, büyük çoğunluğumuz ne kadar da Süleyman Şah’ın kim olduğunu bilmiyorsa da, tarihsel kimliğimizin çok önemli ve bence artık olumsuz bir parçası olduğu tartışılmadı.

Süleyman Şah’la ilgili ciddiye alınacak tartışmaların büyük kısmı daha ziyade bu türbedeki zatın hangi Süleyman Şah olduğu üzerinde yoğunlaştı. Ya Osman Gazi’nin dedesi ya da Selçuklu ailesinden Kutalmış oğlu Süleyman idi. Bu tartışmalar sırasında bir söylem olarak Süleyman Şah konusuna bildiğim kadarıyla girilmedi.

Tarih neredeyse her zaman bugün için bir geçmiş yaratma faaliyetidir. Osmanlı tarihlerini  okurken o dönemin bugününü göz önüne alırsak, aslında bu tarihlerde de kendi bugünlerine dair geçmiş kurgulama, uygun bir geçmiş yaratma faaliyetinin söz konusu olduğunu görmek pek zor değildir. Amaç Osmanlı’nın Anadolu’daki faaliyeti ve dolayısıyla da çeşitli konulara dair hak talepleri için uygun bir kılıf hazırlamaktır, uygun bir meşruiyet söylemi yaratmaktır.

Süleyman Şah’tan bahseden ve ilk Osmanlı tarihlerinden biri olan Aşık Paşazade tarihine de bu açıdan yaklaşmakta yarar var. Burada Süleyman Şah’tan Osman Gazi’nin dedesi olarak bahsedildiği doğrudur. Ama nasıl bahsedilmektedir? Asıl üzerinde durulması gereken nokta budur.

Aşık Paşazade tarihinde Süleyman Şah’la ilk olarak Osmanoğulları soyunun adları bölümünde karşılaşmaktayız. Burada Nuh Peygamber’den başlayıp Osman Gazi’ye gelen bir şecere sunulmaktadır. Osman Gazi’nin soyu şöyledir: Nuh Peygamber, Yafes, Maçi, Çin, Turmuş, Yantemür, Korluga, Karahul, Süleyman Şah, Karalu Oğlan, Amudı, Karaca, Kurtılmış, Çarboga, Sevinç, Togar, Baybus, Kızıl Boğa, Kamarı, Bansup, Karahan, Tozak, Aykutluk, Karahan, Oğuz, Gök Alp, Basuk, Toktimur, Sugar, bakıyı, Sunkur, Kaynıtur, Togar, Aykolug, Bayıntur, Kızıl Boğa, Kaya Alp, Süleyman Şah Gazi, Ertuğrul ve Osman Gazi’dir.

Bu girişten sonra Aşık Paşazade Türklerin Süleyman Şah önderliğinde nasıl Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya geldiklerini, fetihler yaptıklarını, ardından çeşitli zorluklarla karşılaştıklarını, özellikle de davarlarında kayıplar yaşadıklarını, bunun üzerine geri dönmeye karar verdiklerini, ama Türkistan yerine Halep’e gittiklerini ve burada bir kaza sonucunda Süleyman Şah boğulduktan sonra göçer halkın dağıldığını, Süleyman Şah’ın oğullarından Ertuğrul’un Pasin Ovası’na geçtiğini, uzun süre orada kaldığını ve bir süre sonra Sultan Alaeddin tekrar Rum ülkesine yönelince, onun da Batı’ya göç ettiğini anlatır.

Ardından Osman Gazi’nin öyküsüne geçer ve burada Süleyman Şah şöyle belirir: “Tursun Fakıh bunun üzerine “Han’ım! Bu iş için Sultan’dan icazet ve izin gerektir.” deyince, Osman Gazi, “Bu şehri ben bizzat kendi kılıcımla aldım, sultanın bunda bir faydası olmadı, ondan niçin izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gazayla hanlık verdi. (…) Sonra o, “ben Selçuk soyundanım” derse, ben de Gök Alp oğluyum derim. Yok eğer ben bu ülkeye onlardan önce geldim derse, benim dedem Süleyman Şah da ondan önce gelmiştir.” dedi. Halk Osman Gazi’den bu haberi işitince kabul ettiler.” Ondan sonra adına hutbe okutur. Sene 1299’dur. Osmanlı’nın kuruluşu.

Görüldüğü gibi, burada açık bir iktidar mücadelesi söz konusudur. Osman Gazi artık Anadolu’daki gücünü epey yitirmiş Selçukluya karşı kendi bölgesinde iktidarı ele geçirmeye çalışmaktadır. Ama bunu belli bir meşruiyet zeminine oturtarak yapması gerekmektedir ki, halk onu kabul etsin. Bir yandan değerli bir soydan geldiğini ve diğer yandan da Anadolu’ya Selçukludan önce geldiğini göstermek istemektedir. Birincisi için Gök Alp’i kullanmaktadır. İsim benzerliğine bakarsak, Gök Alp Oğuz Han’ın dördüncü oğlu Gök Han’dır. Bu onu Üçoklar’a yerleştirmektedir. Bu aşamada Kayı boyundan olmanın henüz önemli olmadığı görülüyor. Çünkü bu durumda Oğuz Han’ın ilk oğlu Gün Han’ın soyundan geldiğini iddia etmesi gerekirdi. Selçuklu Oğuz Han’ın altıncı oğlu Deniz Han’ın soyundan geldiğinden Gök Alp’in yeterli olduğu düşünülmüş olmalı.

İkinci noktanın, yani Anadolu’ya daha önce geldiklerinin kanıtı olarak da Süleyman Şah’ı öne sürmektedir. Süleyman Şah’ın burada anlatılan öyküsü bariz şekilde Kutalmış Oğlu Süleyman’ın Malazgirt’ten sonra Bizans’la girdiği ilişkinin ve ardından da mücadelenin öyküsüdür. Burada birçok unsur bir araya getirilmiştir ama bu sonuç olarak Türkmenlerin ilk önce Anadolu’nun her yanına yayıldıkları ve ardından Bizans’ın tekrar güçlenmesiyle Anadolu’nun ortasına sıkıştırıldıkları ve bir kısmının da hayvanları için daha uygun bölgeleri tercih ettiklerinin öyküsüdür. Bu Türkmenlerin ve de Selçuklunun Anadolu’ya gelişidir. Süleyman Şah’ın Malazgirt’le beraber geldiğini hatırlarsak, tarih 1071’dir ve Osman Gazi’nin dedesi olması mümkün değildir. Olsa olsa büyük veya büyük büyük dedesi olabilir. Başka bir Süleyman Şah olması da mümkün değildir, eğer erken gelme iddiasında bulunulacaksa.

Osman Gazi’nin faaliyet gösterdiği alanın ondan neredeyse iki yüz yıl önce Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ın faaliyet gösterdiği ve Anadolu Selçuklularının ilk kurulduğu yer olduğunu dikkate alırsak, Süleyman Şah’ın namı Osman Gazi’nin zamanında yerel Türkmen çevrelerde, özellikle kuzey Anadolu’da, tarihsel bir öykü olarak çeşitli değiştirilmiş şekillerde muhtemelen varlığını sürdürmekteydi. Dedesinin siyasi amaçlar için bu Süleyman Şah’la kaynaştırılmış veya hatta ona böyle bir dede icat edilmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değil.

Bu söylemin Osman Gazi için bir anlamı ve yararı vardı. Nuh, Oğuz, Gök Alp ve Süleyman Şah’ı içeren şeceresi biri Orta Asya Türk diğeri İslami olmak üzere iki meşrulaştırma geleneğini tek bir söylem şeklinde bir araya getirmektedir. Bir bakıma Türk-İslam sentezinin başlangıcıdır diyebiliriz. Osman Gazi’ye özgü değildir. Bu dönemde İslam dünyasında bir kalıp olarak belirdiğini görüyoruz. İslam’la yeni tanışmış Türkler için böyle bir kalıp gerekli görülmüş olmalı. Osman Gazi bunu kendi soyundan bazı isimleri de kapsayacak şekilde genişletmiş olmalı. Süleyman Şah’ın önemiyse, Anadolu’yu sahiplenmede Selçukluyu söylemsel olarak bertaraf etmede rol oynamasıdır. Elbette Selçuklu da soyunu Süleyman Şah’a götürebilirdi ama Osman Gazi’nin ortaya çıktığı dönemde Selçuklu ile Türkmenler kültürel olarak farklı yönlere savrulmuştu. Süleyman Şah’ın sahiplenilmesine Türkmenlerin asıllarına dönme girişimi olarak da bakılabilir.

Toparlayacak olursak, burada bir gelenek icadı söz konusudur. Süleyman Şah geleneği Osmanlı’nın kendisini meşrulaştırmak için ürettiği ilk söylemdir diyebiliriz. Türbede hangi Süleyman’ın yattığına gelince, Osman Gazi bile bunu önemsememiş olabilir. Önemli olan, burada yaratılan söylemdir ve bunun ne anlama geldiğidir. Bugün bu söylem dipdiri şekilde ayaktadır. Muhalefetin tepkisi de aslında pek bu söylemin içeriğine değildir. Bu bir sahiplenme söylemidir ve bu sahiplenmeyi belli bir grup adına yapan bir söylemdir. Bugünkü iktidarın hedeflerine son derece uygundur. Ülkenin demokratikleşmesi arzusu açısından bakıldığındaysa da ayrımcılığıyla sorunlu bir söylemdir. Dolayısıyla, uygun tepki vatan toprağı kaybedildi değil, bu vatan toprağının zaten kaybedilmesi ve bununla birlikte bu söylemin bırakılması gerektiğini ileri sürmek olmalıydı.
Timuçin Binder
 

4 yorum:

  1. Türkiye'de siyaset ilim yerine sembolleri baz aldıkça muhalefetten beklediğin reaksiyon gelmez, Timuçin.

    YanıtlaSil
  2. Açıkçası beklediğimi düşündüğün reaksiyonu beklemiyorum muhalefetten. Sadece bir parça göstermeye çalışıyorum onların da aslında iktidardan pek farklı olmadıklarını.

    YanıtlaSil
  3. Yanlış ifade ettim. "Muhalefetten görmeyi arzu ettiğin" demeliydim.

    YanıtlaSil
  4. Muhalefet, yani CHP ve MHP, sağ görüşü temsil ettiklerinden, bu kadar farklı ve bence ileri bir reaksiyon tabii ki beklemiyordum. Epey sol olmak gerekiyor böyle bir reaksiyon için.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...