14 Mart 2015 Cumartesi

Kayaköy’den Kayıköy’e: Anadolu’nun Rumları ve Tarihçiliğimiz



Şöyle bir haber çıktı geçen hafta gazetelerde: Kayaköy Kayıköy olacakmış. Şu Fethiye’deki terk edilmiş Rum köyü Kayaköy. Köyde iki tane kilise kalıntısı var. Bariz şekilde Rum köyü. Neden birileri buranın adını Kayı yapmak ister?

Ama habere konu olan araştırmaya bakınca işin rengi biraz değişiyor. Değiştirilmek istenen, Levissi adındaki Rum köyünün adı değil, ovadaki Türkmen köyünün adı. Anlaşılan yöredeki bazı kişiler, araştırmalara göre yüzlerce yıl Kayı olarak bilinmiş bu köyün adının Kayaköy olarak bilinmesinden şikayetçi. Bu ismin tarihi gerçekleri yansıtmadığını söyleyerek geçmişlerine sahip çıkmak istiyorlar. Bir de tabii yörenin sadece bu Rum köyüyle anılmasından rahatsızlar. Muhtemelen işin özü de aslında burada.

Kayıköy adını savunan araştırmacıların elbette haklı bir yanı var. Son beş yüzyıldır bu yörede bir Türkmen varlığı var ve bu tarihi mirasın da sahiplenmesi istiyorlar. Yöre sadece Rum köyüyle tanınmamalı. Araştırmacılar burada iki noktaya dikkat çekiyorlar. Birincisi Levissi olarak bilinen Rum köyünün sakinlerinin daha çok ticaretle uğraştıkları, ovadaki toprakları işlemediklerini belirtiyorlar. Ovadaki topraklar burada yaşayan Türkmenler tarafından işlenmiş. Çünkü başka bir köy daha var. Ayrıca bugün sadece kalıntıları kalmış bu köyün bu haline on dokuzuncu yüzyılda dışarıdan aldığı Rum göçüyle ulaştığını, o zamana kadar önemsiz bir köy olarak kaldığını söylüyorlar. Yani bugün kalıntıları görülen köy bu haline bu yörede yaşayan Rumlar sayesinde ulaşmamış.  

Konuya sadece son beş yüz yıllık bir zaman aralığı açısından bakıldığında bu söylenenlere itiraz etmek elbette mümkün değil. Ama bu aralığı biraz genişleterek geçmişe daha farklı bir mercekten baktığımızda ortaya daha başka bir tarih çıkıyor.

Türkmenlerin bu yöreye sonradan ve üstelik bir istila sonucunda geldiğini biliyoruz. Eğer bu istila sonucunda ovaya yerleşen Türkmenler olmasaydı, muhtemelen burayı Rumlar kullanıyor olacaktı ve köyün büyümesi on dokuzuncu yüzyıla kadar beklemeyecekti.  Dolayısıyla Rum köyüne bir parça haksızlık edilmiş oluyor. On dokuzuncu yüzyılda dışarıdan Rum göçü var ama daha önce de buradaki Rum varlığının özgürce gelişmesini engelleyen bir durum var.

Burada geçmişi Likya dönemine, yani en azından üç bin yıl geriye giden bir yerleşimin olduğu biliniyor. Antikçağda adı Lebessos/us olan bu yerleşim Bizans İmparatoru Heraklius zamanında 640 yılında kaleme alınmış Notitia Episcopatuum’da bir piskoposluk olarak gözüküyor. 10. yüzyılın başlarında yazılmış VI. Leo’ya atfedilen bir belgedeyse Myra metropolitliğine bağlı görülüyor. Levissi’nin bulunduğu tepenin hemen ardında Gemiler Adası mevkiindeyse Bizans döneminde epey gelişkin bir Rum liman şehri olduğu biliniyor. Arap akınlarının başlamasıyla buradaki halkın zaman içinde Levissi’ye geçtiği veya Levissi’yi kurduğu düşünülüyor. Akın sözcüğü Anadolu Müslüman tarihinde her zaman pozitif bir çağrışım yapmıştır; iyi bir şey olarak algılanmıştır. Ama Anadolu Hıristiyan tarihi açısından bakınca akın yıkım getiren bir istila hareketidir.

Bu tarihsel gelişimin ayrıntıları muhtemelen daha fazla araştırma gerektiriyor. Ama şu bir gerçek: Müslüman Arap ve daha sonra da Oğuz/Türkmen akınları ve aslında istilası başlamadan önce burada parlak bir Rum varlığı var. Bu istila olmasaydı bu varlık bugün muhtemelen daha farklı bir konumda olacaktı. Yani burada beş yüzyıldır var olmuş bir Türkmen köyü ve dolayısıyla geçmişi var derken, bu ayrıntıyı atlamak geçmişe tam anlamıyla sahip çıkmak olmuyor. Daha sonra Osmanlı döneminde Elviz olarak adlandırılmış Levissi’nin bugün biraz daha öne planda olmasının bir nedeni de acaba bu köyün bu istilanın ve sonunda yok edilmiş bir kültürün parçası olması olabilir mi? Ayrıca Anadolu’da bu ve benzeri Rum yerleşimlerinin bir de tam mübadeleden önce yaşadıkları kısa sürmüş ama acılarla dolu, zorla gönderilmeye çalışıldıkları ve bu yüzden de çeşitli baskı ve yıldırma hareketlerine maruz kaldıkları bir evre var. “Gerçek tarih” ortaya çıkartılırken bu ayrıntıların da unutulmaması gerekiyor. Yok unutuluyorsa, ister istemez neden unutuluyor sorusu akla geliyor.   

Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinin bu ayrıntıları atlamak gibi bir sorunu olduğu görülüyor. Çok az sayıdaki istisnalar dışında, bu tarihçilik, resmi veya gayri resmi, Anadolu’daki Rum varlığını bu açıdan konuşmamakta ısrar ediyor. Hatta daha da ileri giderek bu var oluşu önemsizleştirmeye çalışıyor. Topraklarını istila edip kültürel varlıklarına ciddi bir darbe vurduktan sonra dönüp de aslında zaten çok ciddi bir varlıklarının olmadığını söylemek tarihi çarpıtmak olmuyor mu?

Elbette bu geçmişi yazmak o kadar da kolay değil. Çünkü bir kez Rum varlığı kabul edildiğinde, bu varlığa ne olduğunun da açıklanması gerekecek. Açıklandığı takdirde de bir istila ve önemli ölçüde yıkım süreciyle yüzleşmek gerekecek. Ne resmi tarihçilik ne de yerel tarihler bu sorunu nasıl çözeceklerini henüz bulamadılar veya bulmak istemiyorlar. Dolayısıyla da ya bu geçmişten bahsetmeyerek önemsizleştirilme yoluna gidiyor ya da açık açık yer isimlerinin değiştirilmesi, bu döneme ait kalıntılara gerekli ilginin gösterilmemesi yoluyla bu geçmişi yok etmeye çalışıyorlar.

Daha da ileri gidilebiliyor. Bugün Anadolu’da yaşayanlara Anadoluluk atfediliyor ve bir zamanlar bu topraklarda yaşamış ve hâlâ son derece az sayıda yaşayan Rumlar da bir zamanlar Anadolu’yu “istila etmiş” Yunanlıların kalıntıları olarak görülüyor. Ama bu Anadolular bir yandan da Orta Asya’dan geldiklerini kabul ediyorlar. Bu arada başka bir garip durum da Yunanca konuşmuş İyonyalıların da Anadolulu kabul edilmeleri. Ortaya haliyle şöyle garip bir durum çıkıyor. İyonyalılar ve onlardan yaklaşık 1800 yıl sonra gelmiş Oğuzlar Anadolulu oluyor. Arada var olmuş Rumlar ve dolayısıyla Bizans bu tablonun dışında tutuluyor.

Bir bölgenin tarihinde istilalar kaçınılmaz. Dünyada sayısız örnekleri var. Her zaman sonradan gelenler oluyor. Anadolu da sayısız istilalar yaşamış. Hint-Avrupa dillerinin Anadolu dışında doğduklarını kabul edersek, ki araştırmalar en azından şimdilik bu seçeneği destekliyor gibi, bugün “öz Anadolulu” kabul edilen Hititler, Luviler, Karyallılar, Likyalılar vd de istilacı. İyonyalılar tarihi kaynaklara göre zaten dışarıdan gelmiş. Hint-Avrupa dili konuşan Ermeniler ve Kürtleri de dışarıda tutarsak ve Oğuzların/Türklerin zaten dışarıdan geldiğini biliyoruz, geride kim kalıyor? Ama birilerinin burada olduğunu biliyoruz. Genetik çalışmalara göre uzun süredir burada yaşayan bir topluluk mevcut. Diğer yandan istilalar sonucu gelenler de var. Bu tarih nasıl yazılacak? Şu anki haliyle komik ve ayrımcı, istediğini Anadolulu kabul eden, istediğini istilacı yapan bir tarihle karşı karşıyayız. Son istilacı kendi gündemine, kendi siyasi çıkarlarına göre Anadolu’nun geçmişini yeniden yazmaya çalışıyor. Aksini yazmak elbette daha zor. Yüzleşmeler olması gerekecek, biz tanımının değiştirilmesi gerekecek, çok kültürlü bir içerik üzerinde uğraşılacak. Zor ama uzun vadede böyle bir tarih sadece daha tutarlı olmakla kalmayacak, gereksiz bu benim geçmişim bu onun geçmişi tartışmalarını geride bırakarak daha sağlıklı, kendiyle daha barışık bir topluma yol açacaktır. Maalesef Kayaköy-Kayıköy tartışmasının hâlâ epey uzak olduğu görülüyor bu idealden.   
Timuçin Binder

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...