19 Mart 2015 Perşembe

18 Mart’ı, Çanakkale’yi Anlamak veya Yüzyıl Sonra Hâlâ Anlayamamak





Bir toplumda geçmişin nasıl sunulduğu, anlatıldığı, nasıl tarihleştirildiğiyle o toplumda ne tür bir dilin hâkim olacağı arasında yakın bir ilişki vardır. Verilenin içeriği kadar, verilme tarzı da son derece önemlidir. Tarihin önemli işlevlerinden biri bir toplumun nasıl bir dil kullanacağını,  nasıl bir dille konuşacağını belirlemektir. Bu dil barışçıl olabileceği kadar savaşı çağıran, yüceleştiren, hatta kutsallaştıran bir dil de olabilir.  

Anmalar, kutlamalar, ne tür bir dilin seçildiğine, tarihin nasıl bir tarzda verildiğine dair en önemli göstergelerden biridir. Çanakkale Savaşı anma ve/veya kutlamaları bu anlamda çok önemli bir örnektir.  Bu savaş,  Osmanlı’nın son yıllarında yapılmış çok büyük bir hatanın, Birinci Dünya Savaşı’nın ya da o günkü dille Büyük Savaş’a, Cihan Harbi’ne dâhil olmanın getirdiği insan kıyımının, bu gayet yüksek bedelin hatırlandığı, zihinlere kazınmaya çalışıldığı bir anma yerine, sadece sorgusuz sualsiz fedakârlığın, ölüme koşmanın yüceleştirildiği bir zafer kutlaması şekline dönüştürülmüştür.   

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi gerçekleştiği sırada elbette tartışmasız bir zaferdi. Tüm zorluklara rağmen düşman donanması durdurulmuş, Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a ulaşması önlenmişti. Bu açıdan bakıldığında ve kendimizi savaş dönemiyle sınırlı tuttuğumuzda, Çanakkale Deniz Savaşı kesin bir zaferdir. Ama diğer yandan, Çanakkale Zaferini daha geniş bir bağlama yerleştirdiğimizde, Cihan Harbi, yani Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları açısından baktığımızda, aslında bir zafer değildir. O savaştan sağ olarak dönmüş bir askerin 1918 yılında gurur duyacağı bir zafer değildir. Çünkü 1918 yılında Dünya Harbinin bitmesiyle birlikte Çanakkale’de durdurulmuş düşman, yine Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’un önüne demirlemiş ve İstanbul’u işgal etmişti. Henüz ufukta milli mücadele de olmadığı için görünürde kazandık denebilecek bir şey yoktu. Ve eğer Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan ordusu Sakarya’da durdurulmasaydı, yani Yunan ordusu savaşı kazansaydı, İstanbul muhtemelen tamamen kaybedilecekti. Yani 1918 yılında Çanakkale  geçilemez ifadesinin hiçbir anlamı yoktu. Çünkü geçilmişti ve durum hiç de iyi gözükmüyordu.

Bugün Çanakkale Savaşı çok farklı bir bağlama oturtulmuş, çok farklı bir tarihin parçası olmuştur. Çanakkale’nin sonunda geçilmiş olduğu kimsenin hatırında değildir. Çanakkale emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın bir başlangıcı olarak kabul edilmektedir artık.

Çanakkale Savaşı elbette bir kahramanlık destanıdır. Kendisinden çok daha güçlü bir düşmanla karşı karşıya kalmış bir ordu, insanlardan oluşan bir ordu büyük bir fedakârlık örneği göstererek düşman donanmasını durdurmuş ve ardından düşman kara savaşını tercih ettiğinde burada da büyük bir bedel karşılığında düşmanı bir kez daha durdurmuştur.

İnsanlardan oluşan bir ordu yazdım. Çünkü çoğu kez bu ayrıntıyı unutuyoruz, bir türlü telaffuz edemiyoruz. Burada kendilerini feda etmiş olanların, hayatlarına bir süre veya tamamen ara vermek zorunda kalmış, zorunda bırakılmış insanlar olduğunu unutuyoruz. Orduyla başlayıp şehitle bitiriyoruz, bir türlü insan diyemiyoruz, böyle bir dille konuşamıyoruz. İnsan olduklarını ancak Çanakkale’de savaşa verilen aralarda iki tarafın askerlerinin büyük bir psikolojik açmaz içinde birbirleriyle kurmaya giriştikleri insani ilişkilerde hatırlıyoruz ama burada da hiç de uygun olmayan bir romantikleştirmeye gidiyor, bu savaşı dünyanın son centilmen savaşı gibi deyimlerle ifadelendiriyoruz.

Çanakkale’nin en kanlı muharebelerinden Kanlı Sırt veya Anzak kuvvetlerinin adlandırdığı şekliyle Lone Pine muharebesinde üç gün boyunca 300 metrelik hatta 150 metre için Osmanlı tarafı 7000 Anzak tarafı 2000 kayıp vermişti. Üç günlük muharebeden sonra siperleri ele geçiren bir Anzak yüzbaşısı durumu şu sözlerle ifade edecekti: “Siperlerde o kadar çok ölü vardı ki, gösterebildiğimiz tek saygı başlarına basmamaya çalışarak yürümek olabilmişti.” Çarpışmalar göğüs göğseydi. Yine bir Anzak tanıklığına göre, siperin bir köşesinde sekiz Türk, altı Avustralya ölü bulunmuştu. Hiçbiri sağ çıkmamıştı. On dört genç insan vahşice bir şekilde son adama kadar kıyasıya dövüşmüştü. Centilmen savaş buydu.

Neden hayatlarının bir evresinde, erken bir evresinde bu genç insanlar bu derece vahşileşmeye zorlanmıştı? Verilen aralarda birbirlerine verdikleri sigaralar, kahveler aslında bir haykırıştan başka bir şey olamazdı. Belki bir saat sonra birbirlerini boğazlayacak bu insanlar anlaşılan bu şekilde bu vahşet içinde insan olduklarını hatırlamaya çalışmıştı. Çok kısa bir süre için başka bir yerde olmak, bu cehennemden uzaklaşmak istemişlerdi muhtemelen. Ama maalesef yüz yıl sonra dahi bunu hâlâ göremiyoruz. Vatan toprağı için şehit olmuşlardı. Evet. Ama vatan toprağını neden savunmak zorunda kalmışlardı? Ne için? Meselenin bu kısmını sürekli atlayarak sadece kahramanlık kısmında yoğunlaşıyoruz. Evet, zamanı geldiğinde, gereken kahramanlık, çoğu için son nefeslerini vermek anlamına gelmiş olan kahramanlık gösterilmişti. Bundan hiç kimse kuşku duyamaz. Ama bu kahramanlığı göstermeleri şart mıydı? Osmanlı’nın bu savaşta olması gerekiyor muydu? İşte bu son derece önemli soruyu sormuyoruz; sormaktan kaçıyoruz.

Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, “dış güçlerin”, yani emperyalistlerin saldırısı karşısında masum ve mağdur bir şekilde kendini savunması şeklinde ifade edersek ve Kurtuluş Savaşı’nı da bu haksızlığa karşı direnişin ikinci perdesi olarak görürsek, elbette bu kahramanlığın, bu büyük özverinin gerekli olduğu düşünülecektir, düşünülmelidir. Ama tarihsel gerçekler bu noktada çok daha farklı bir tabloya işaret etmektedir.

Bu tabloda resmi tarihin bile tarihle ilgili genel toplumsal unutkanlığımıza veya tarihi sorgulamama ısrarımıza rağmen saklayamadığı ama yine de görmezden geldiğimiz önemli bir ayrıntı söz konusudur: Hiç kimse Osmanlı’ya saldırmamıştır. Saldırgan olan Osmanlı’dır. Savaşa isteyerek girmiştir. Söz konusu olan bir savunma savaşı, vatanın saldırgan emperyalistlere karşı savunulması değildir. Ancak saldırılan düşmanlar fazla dişli çıkınca vatanı her türlü fedakârlığı yaparak koruma zorunluluğu belirmiş ve bu amaçla binlerce genç düşman mermilerinin önüne sürülmüştür.

Bu kadar insan hayatını, kısmen milliyetçilik de içeren saldırgan bir macera yüzünden kaybetmiştir. Kaybetmek zorunda değillerdi. Osmanlı son ana kadar tarafsızlığını koruyabilirdi. Ama bunun tam tersini yapmış, daha baştan itibaren bu büyük ve korkunç savaşın parçası olmak istemiştir. Çünkü kaybedilmiş topraklarını geri almak, eski topraklarına tekrar yayılmak ve hatta bunlara, kendi siyasi amaçları doğrultusunda yenilerini bile katmak istiyordu. Bu bir saldırgan güç profilidir. Yirminci yüzyıl bağlamında buna emperyalist de diyebiliriz. Ta kendisidir. Mağdur Osmanlı, Türk resmi tarihinin en büyük çarpıtmalarından biridir. Birinci Dünya Savaşı o günün dünyasını yeniden paylaşmak isteyen saldırganlar arasında bir savaştan başka bir şey değildir ve Osmanlı da bu paylaşımda kendisine pay çıkartmayı uman saldırganlardan birisi olmayı seçmiştir, istemiştir.

Günümüzün Çanakkale kutlama ve anmaları bu gerçeği çarpıtmaktadır. Hâlâ coşkuyla kutlanan bir zafer yaratarak, birincisi, bu gerçekle yüzleşme önlenmekte, ikincisi bu zaferin ardındaki zihniyet haklı gösterilmektedirler. Tarih kitapları Osmanlı’nın bu savaşa kendi rızasıyla girdiğini saklamamaktadır. Buna rağmen bir nihai fedakârlık destanı kurgusuna inanılmaktadır. Savaş, şiddet, gencecik insanların hayatlarının baharında bu şekilde ölüme gönderilmiş olması eleştirilmemektedir. Eğer bir anma yapılacaksa, bu anma, bundan yüz yıl önce ne kadar büyük bir hatanın işlenmiş olduğundan yola çıkarak yüz binlerce insanın hayatlarının bu şekilde ziyan edilmesinin yanlışlığının ve bunun bir daha tekrarlanmaması gerektiğinin anlaşılmasına yol açacak bir anmaya, bir yas tutmaya dönüştürülmelidir. Bu tür “zaferler” aslında insan kıyımı, insan ziyankârlığıdır.

Osmanlı kendi saldırgan politikası doğrultusunda diğerlerine saldırmıştır ve diğer saldırganlar da kendi saldırgan politikaları doğrultusunda karşı saldırıya geçmiştir. Osmanlı İttihatçı kadroları insanların hayatlarıyla bir kumar oynamış ve kaybetmiştir. Osmanlı ordusunun bu savaştan pek başarılı çıkamayacağı anlaşılınca da, o günün diliyle mağdur-Osmanlı-emperyalist-düşmanlara-karşı söylemi harekete geçirilmiştir. Bu söylem bugün hâlâ sürdürülmektedir. Emperyalistlerin Osmanlı topraklarını paylaşmak gibi bir arzuları olduğu ve bu yüzden Osmanlı’nın savaşa girmek zorunda kaldığı gibi saçma bir söylem geliştirilmiştir. Elbette böyle bir arzu vardı ama geçmişe dürüstçe yaklaşan her araştırmacının farkına varacağı gibi Birinci Dünya Harbi bittiğinde savaşan tarafların hiçbirinin savaşacak hali kalmamıştı. Tarafsızlığını korumuş bir Osmanlı’ya hiçbirinin saldıracak hali olmayacaktı. Sonuçta çok daha güçsüz ve yorgun Milli Mücadele’ye bile karşı duramadıklarını biliyoruz. Tüm o şehitler aslında yaşayabilirdi. Ne pahasına olursa olsun barış demeli, savaşa dahil olunmamalıydı.

Söz konusu olan, emperyalistliğe özenmiş bir devletin savaş alanında iflasıydı. Çanakkale Savaşı, savaşların ve özellikle de bu tür maceraların ve saldırgan politikaların lanetlendiği, şehitliğin değil, insan yaşamının, yaşamanın değerinin öne çıkartıldığı bir anmaya dönüştürülmelidir. Her şeyden önce farklı bir tarih dili geliştirilmeli, kullanılan kavramlar ve söylemler eleştiri süzgecinden geçirilmelidir. Ancak bu şekilde Çanakkale Savaşı, o tarifsiz insan kıyımı, kaybı ve ziyanı, tarihte hak ettiği yeri alacaktır. Daha da önemlisi bir ulusun kendisini bulmasında, travmasıyla yüz yüze gelmesinde oynaması gereken rolü oynamaya başlayacaktır.

14 Mart 2015 Cumartesi

Kayaköy’den Kayıköy’e: Anadolu’nun Rumları ve Tarihçiliğimiz



Şöyle bir haber çıktı geçen hafta gazetelerde: Kayaköy Kayıköy olacakmış. Şu Fethiye’deki terk edilmiş Rum köyü Kayaköy. Köyde iki tane kilise kalıntısı var. Bariz şekilde Rum köyü. Neden birileri buranın adını Kayı yapmak ister?

Ama habere konu olan araştırmaya bakınca işin rengi biraz değişiyor. Değiştirilmek istenen, Levissi adındaki Rum köyünün adı değil, ovadaki Türkmen köyünün adı. Anlaşılan yöredeki bazı kişiler, araştırmalara göre yüzlerce yıl Kayı olarak bilinmiş bu köyün adının Kayaköy olarak bilinmesinden şikayetçi. Bu ismin tarihi gerçekleri yansıtmadığını söyleyerek geçmişlerine sahip çıkmak istiyorlar. Bir de tabii yörenin sadece bu Rum köyüyle anılmasından rahatsızlar. Muhtemelen işin özü de aslında burada.

Kayıköy adını savunan araştırmacıların elbette haklı bir yanı var. Son beş yüzyıldır bu yörede bir Türkmen varlığı var ve bu tarihi mirasın da sahiplenmesi istiyorlar. Yöre sadece Rum köyüyle tanınmamalı. Araştırmacılar burada iki noktaya dikkat çekiyorlar. Birincisi Levissi olarak bilinen Rum köyünün sakinlerinin daha çok ticaretle uğraştıkları, ovadaki toprakları işlemediklerini belirtiyorlar. Ovadaki topraklar burada yaşayan Türkmenler tarafından işlenmiş. Çünkü başka bir köy daha var. Ayrıca bugün sadece kalıntıları kalmış bu köyün bu haline on dokuzuncu yüzyılda dışarıdan aldığı Rum göçüyle ulaştığını, o zamana kadar önemsiz bir köy olarak kaldığını söylüyorlar. Yani bugün kalıntıları görülen köy bu haline bu yörede yaşayan Rumlar sayesinde ulaşmamış.  

Konuya sadece son beş yüz yıllık bir zaman aralığı açısından bakıldığında bu söylenenlere itiraz etmek elbette mümkün değil. Ama bu aralığı biraz genişleterek geçmişe daha farklı bir mercekten baktığımızda ortaya daha başka bir tarih çıkıyor.

Türkmenlerin bu yöreye sonradan ve üstelik bir istila sonucunda geldiğini biliyoruz. Eğer bu istila sonucunda ovaya yerleşen Türkmenler olmasaydı, muhtemelen burayı Rumlar kullanıyor olacaktı ve köyün büyümesi on dokuzuncu yüzyıla kadar beklemeyecekti.  Dolayısıyla Rum köyüne bir parça haksızlık edilmiş oluyor. On dokuzuncu yüzyılda dışarıdan Rum göçü var ama daha önce de buradaki Rum varlığının özgürce gelişmesini engelleyen bir durum var.

Burada geçmişi Likya dönemine, yani en azından üç bin yıl geriye giden bir yerleşimin olduğu biliniyor. Antikçağda adı Lebessos/us olan bu yerleşim Bizans İmparatoru Heraklius zamanında 640 yılında kaleme alınmış Notitia Episcopatuum’da bir piskoposluk olarak gözüküyor. 10. yüzyılın başlarında yazılmış VI. Leo’ya atfedilen bir belgedeyse Myra metropolitliğine bağlı görülüyor. Levissi’nin bulunduğu tepenin hemen ardında Gemiler Adası mevkiindeyse Bizans döneminde epey gelişkin bir Rum liman şehri olduğu biliniyor. Arap akınlarının başlamasıyla buradaki halkın zaman içinde Levissi’ye geçtiği veya Levissi’yi kurduğu düşünülüyor. Akın sözcüğü Anadolu Müslüman tarihinde her zaman pozitif bir çağrışım yapmıştır; iyi bir şey olarak algılanmıştır. Ama Anadolu Hıristiyan tarihi açısından bakınca akın yıkım getiren bir istila hareketidir.

Bu tarihsel gelişimin ayrıntıları muhtemelen daha fazla araştırma gerektiriyor. Ama şu bir gerçek: Müslüman Arap ve daha sonra da Oğuz/Türkmen akınları ve aslında istilası başlamadan önce burada parlak bir Rum varlığı var. Bu istila olmasaydı bu varlık bugün muhtemelen daha farklı bir konumda olacaktı. Yani burada beş yüzyıldır var olmuş bir Türkmen köyü ve dolayısıyla geçmişi var derken, bu ayrıntıyı atlamak geçmişe tam anlamıyla sahip çıkmak olmuyor. Daha sonra Osmanlı döneminde Elviz olarak adlandırılmış Levissi’nin bugün biraz daha öne planda olmasının bir nedeni de acaba bu köyün bu istilanın ve sonunda yok edilmiş bir kültürün parçası olması olabilir mi? Ayrıca Anadolu’da bu ve benzeri Rum yerleşimlerinin bir de tam mübadeleden önce yaşadıkları kısa sürmüş ama acılarla dolu, zorla gönderilmeye çalışıldıkları ve bu yüzden de çeşitli baskı ve yıldırma hareketlerine maruz kaldıkları bir evre var. “Gerçek tarih” ortaya çıkartılırken bu ayrıntıların da unutulmaması gerekiyor. Yok unutuluyorsa, ister istemez neden unutuluyor sorusu akla geliyor.   

Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinin bu ayrıntıları atlamak gibi bir sorunu olduğu görülüyor. Çok az sayıdaki istisnalar dışında, bu tarihçilik, resmi veya gayri resmi, Anadolu’daki Rum varlığını bu açıdan konuşmamakta ısrar ediyor. Hatta daha da ileri giderek bu var oluşu önemsizleştirmeye çalışıyor. Topraklarını istila edip kültürel varlıklarına ciddi bir darbe vurduktan sonra dönüp de aslında zaten çok ciddi bir varlıklarının olmadığını söylemek tarihi çarpıtmak olmuyor mu?

Elbette bu geçmişi yazmak o kadar da kolay değil. Çünkü bir kez Rum varlığı kabul edildiğinde, bu varlığa ne olduğunun da açıklanması gerekecek. Açıklandığı takdirde de bir istila ve önemli ölçüde yıkım süreciyle yüzleşmek gerekecek. Ne resmi tarihçilik ne de yerel tarihler bu sorunu nasıl çözeceklerini henüz bulamadılar veya bulmak istemiyorlar. Dolayısıyla da ya bu geçmişten bahsetmeyerek önemsizleştirilme yoluna gidiyor ya da açık açık yer isimlerinin değiştirilmesi, bu döneme ait kalıntılara gerekli ilginin gösterilmemesi yoluyla bu geçmişi yok etmeye çalışıyorlar.

Daha da ileri gidilebiliyor. Bugün Anadolu’da yaşayanlara Anadoluluk atfediliyor ve bir zamanlar bu topraklarda yaşamış ve hâlâ son derece az sayıda yaşayan Rumlar da bir zamanlar Anadolu’yu “istila etmiş” Yunanlıların kalıntıları olarak görülüyor. Ama bu Anadolular bir yandan da Orta Asya’dan geldiklerini kabul ediyorlar. Bu arada başka bir garip durum da Yunanca konuşmuş İyonyalıların da Anadolulu kabul edilmeleri. Ortaya haliyle şöyle garip bir durum çıkıyor. İyonyalılar ve onlardan yaklaşık 1800 yıl sonra gelmiş Oğuzlar Anadolulu oluyor. Arada var olmuş Rumlar ve dolayısıyla Bizans bu tablonun dışında tutuluyor.

Bir bölgenin tarihinde istilalar kaçınılmaz. Dünyada sayısız örnekleri var. Her zaman sonradan gelenler oluyor. Anadolu da sayısız istilalar yaşamış. Hint-Avrupa dillerinin Anadolu dışında doğduklarını kabul edersek, ki araştırmalar en azından şimdilik bu seçeneği destekliyor gibi, bugün “öz Anadolulu” kabul edilen Hititler, Luviler, Karyallılar, Likyalılar vd de istilacı. İyonyalılar tarihi kaynaklara göre zaten dışarıdan gelmiş. Hint-Avrupa dili konuşan Ermeniler ve Kürtleri de dışarıda tutarsak ve Oğuzların/Türklerin zaten dışarıdan geldiğini biliyoruz, geride kim kalıyor? Ama birilerinin burada olduğunu biliyoruz. Genetik çalışmalara göre uzun süredir burada yaşayan bir topluluk mevcut. Diğer yandan istilalar sonucu gelenler de var. Bu tarih nasıl yazılacak? Şu anki haliyle komik ve ayrımcı, istediğini Anadolulu kabul eden, istediğini istilacı yapan bir tarihle karşı karşıyayız. Son istilacı kendi gündemine, kendi siyasi çıkarlarına göre Anadolu’nun geçmişini yeniden yazmaya çalışıyor. Aksini yazmak elbette daha zor. Yüzleşmeler olması gerekecek, biz tanımının değiştirilmesi gerekecek, çok kültürlü bir içerik üzerinde uğraşılacak. Zor ama uzun vadede böyle bir tarih sadece daha tutarlı olmakla kalmayacak, gereksiz bu benim geçmişim bu onun geçmişi tartışmalarını geride bırakarak daha sağlıklı, kendiyle daha barışık bir topluma yol açacaktır. Maalesef Kayaköy-Kayıköy tartışmasının hâlâ epey uzak olduğu görülüyor bu idealden.   
Timuçin Binder

2 Mart 2015 Pazartesi

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SÜLEYMAN ŞAH SÖYLEMİ


Geçtiğimiz hafta bir Süleyman Şah fırtınası esti? Kafalar karıştı. Osman Gazi’nin babası mı, yoksa dedesi mi ya da Kutalmış oğlu Süleyman mı olduğu hemen anlaşılamadı. Okul dönemi tarih bilgileri zorlandı. İktidar ecdadımız, muhalefet vatan toprağını kaybettiniz dedi. Ama Süleyman Şah söyleminin kendisiyle, bu söylemin, büyük çoğunluğumuz ne kadar da Süleyman Şah’ın kim olduğunu bilmiyorsa da, tarihsel kimliğimizin çok önemli ve bence artık olumsuz bir parçası olduğu tartışılmadı.

Süleyman Şah’la ilgili ciddiye alınacak tartışmaların büyük kısmı daha ziyade bu türbedeki zatın hangi Süleyman Şah olduğu üzerinde yoğunlaştı. Ya Osman Gazi’nin dedesi ya da Selçuklu ailesinden Kutalmış oğlu Süleyman idi. Bu tartışmalar sırasında bir söylem olarak Süleyman Şah konusuna bildiğim kadarıyla girilmedi.

Tarih neredeyse her zaman bugün için bir geçmiş yaratma faaliyetidir. Osmanlı tarihlerini  okurken o dönemin bugününü göz önüne alırsak, aslında bu tarihlerde de kendi bugünlerine dair geçmiş kurgulama, uygun bir geçmiş yaratma faaliyetinin söz konusu olduğunu görmek pek zor değildir. Amaç Osmanlı’nın Anadolu’daki faaliyeti ve dolayısıyla da çeşitli konulara dair hak talepleri için uygun bir kılıf hazırlamaktır, uygun bir meşruiyet söylemi yaratmaktır.

Süleyman Şah’tan bahseden ve ilk Osmanlı tarihlerinden biri olan Aşık Paşazade tarihine de bu açıdan yaklaşmakta yarar var. Burada Süleyman Şah’tan Osman Gazi’nin dedesi olarak bahsedildiği doğrudur. Ama nasıl bahsedilmektedir? Asıl üzerinde durulması gereken nokta budur.

Aşık Paşazade tarihinde Süleyman Şah’la ilk olarak Osmanoğulları soyunun adları bölümünde karşılaşmaktayız. Burada Nuh Peygamber’den başlayıp Osman Gazi’ye gelen bir şecere sunulmaktadır. Osman Gazi’nin soyu şöyledir: Nuh Peygamber, Yafes, Maçi, Çin, Turmuş, Yantemür, Korluga, Karahul, Süleyman Şah, Karalu Oğlan, Amudı, Karaca, Kurtılmış, Çarboga, Sevinç, Togar, Baybus, Kızıl Boğa, Kamarı, Bansup, Karahan, Tozak, Aykutluk, Karahan, Oğuz, Gök Alp, Basuk, Toktimur, Sugar, bakıyı, Sunkur, Kaynıtur, Togar, Aykolug, Bayıntur, Kızıl Boğa, Kaya Alp, Süleyman Şah Gazi, Ertuğrul ve Osman Gazi’dir.

Bu girişten sonra Aşık Paşazade Türklerin Süleyman Şah önderliğinde nasıl Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya geldiklerini, fetihler yaptıklarını, ardından çeşitli zorluklarla karşılaştıklarını, özellikle de davarlarında kayıplar yaşadıklarını, bunun üzerine geri dönmeye karar verdiklerini, ama Türkistan yerine Halep’e gittiklerini ve burada bir kaza sonucunda Süleyman Şah boğulduktan sonra göçer halkın dağıldığını, Süleyman Şah’ın oğullarından Ertuğrul’un Pasin Ovası’na geçtiğini, uzun süre orada kaldığını ve bir süre sonra Sultan Alaeddin tekrar Rum ülkesine yönelince, onun da Batı’ya göç ettiğini anlatır.

Ardından Osman Gazi’nin öyküsüne geçer ve burada Süleyman Şah şöyle belirir: “Tursun Fakıh bunun üzerine “Han’ım! Bu iş için Sultan’dan icazet ve izin gerektir.” deyince, Osman Gazi, “Bu şehri ben bizzat kendi kılıcımla aldım, sultanın bunda bir faydası olmadı, ondan niçin izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gazayla hanlık verdi. (…) Sonra o, “ben Selçuk soyundanım” derse, ben de Gök Alp oğluyum derim. Yok eğer ben bu ülkeye onlardan önce geldim derse, benim dedem Süleyman Şah da ondan önce gelmiştir.” dedi. Halk Osman Gazi’den bu haberi işitince kabul ettiler.” Ondan sonra adına hutbe okutur. Sene 1299’dur. Osmanlı’nın kuruluşu.

Görüldüğü gibi, burada açık bir iktidar mücadelesi söz konusudur. Osman Gazi artık Anadolu’daki gücünü epey yitirmiş Selçukluya karşı kendi bölgesinde iktidarı ele geçirmeye çalışmaktadır. Ama bunu belli bir meşruiyet zeminine oturtarak yapması gerekmektedir ki, halk onu kabul etsin. Bir yandan değerli bir soydan geldiğini ve diğer yandan da Anadolu’ya Selçukludan önce geldiğini göstermek istemektedir. Birincisi için Gök Alp’i kullanmaktadır. İsim benzerliğine bakarsak, Gök Alp Oğuz Han’ın dördüncü oğlu Gök Han’dır. Bu onu Üçoklar’a yerleştirmektedir. Bu aşamada Kayı boyundan olmanın henüz önemli olmadığı görülüyor. Çünkü bu durumda Oğuz Han’ın ilk oğlu Gün Han’ın soyundan geldiğini iddia etmesi gerekirdi. Selçuklu Oğuz Han’ın altıncı oğlu Deniz Han’ın soyundan geldiğinden Gök Alp’in yeterli olduğu düşünülmüş olmalı.

İkinci noktanın, yani Anadolu’ya daha önce geldiklerinin kanıtı olarak da Süleyman Şah’ı öne sürmektedir. Süleyman Şah’ın burada anlatılan öyküsü bariz şekilde Kutalmış Oğlu Süleyman’ın Malazgirt’ten sonra Bizans’la girdiği ilişkinin ve ardından da mücadelenin öyküsüdür. Burada birçok unsur bir araya getirilmiştir ama bu sonuç olarak Türkmenlerin ilk önce Anadolu’nun her yanına yayıldıkları ve ardından Bizans’ın tekrar güçlenmesiyle Anadolu’nun ortasına sıkıştırıldıkları ve bir kısmının da hayvanları için daha uygun bölgeleri tercih ettiklerinin öyküsüdür. Bu Türkmenlerin ve de Selçuklunun Anadolu’ya gelişidir. Süleyman Şah’ın Malazgirt’le beraber geldiğini hatırlarsak, tarih 1071’dir ve Osman Gazi’nin dedesi olması mümkün değildir. Olsa olsa büyük veya büyük büyük dedesi olabilir. Başka bir Süleyman Şah olması da mümkün değildir, eğer erken gelme iddiasında bulunulacaksa.

Osman Gazi’nin faaliyet gösterdiği alanın ondan neredeyse iki yüz yıl önce Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ın faaliyet gösterdiği ve Anadolu Selçuklularının ilk kurulduğu yer olduğunu dikkate alırsak, Süleyman Şah’ın namı Osman Gazi’nin zamanında yerel Türkmen çevrelerde, özellikle kuzey Anadolu’da, tarihsel bir öykü olarak çeşitli değiştirilmiş şekillerde muhtemelen varlığını sürdürmekteydi. Dedesinin siyasi amaçlar için bu Süleyman Şah’la kaynaştırılmış veya hatta ona böyle bir dede icat edilmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değil.

Bu söylemin Osman Gazi için bir anlamı ve yararı vardı. Nuh, Oğuz, Gök Alp ve Süleyman Şah’ı içeren şeceresi biri Orta Asya Türk diğeri İslami olmak üzere iki meşrulaştırma geleneğini tek bir söylem şeklinde bir araya getirmektedir. Bir bakıma Türk-İslam sentezinin başlangıcıdır diyebiliriz. Osman Gazi’ye özgü değildir. Bu dönemde İslam dünyasında bir kalıp olarak belirdiğini görüyoruz. İslam’la yeni tanışmış Türkler için böyle bir kalıp gerekli görülmüş olmalı. Osman Gazi bunu kendi soyundan bazı isimleri de kapsayacak şekilde genişletmiş olmalı. Süleyman Şah’ın önemiyse, Anadolu’yu sahiplenmede Selçukluyu söylemsel olarak bertaraf etmede rol oynamasıdır. Elbette Selçuklu da soyunu Süleyman Şah’a götürebilirdi ama Osman Gazi’nin ortaya çıktığı dönemde Selçuklu ile Türkmenler kültürel olarak farklı yönlere savrulmuştu. Süleyman Şah’ın sahiplenilmesine Türkmenlerin asıllarına dönme girişimi olarak da bakılabilir.

Toparlayacak olursak, burada bir gelenek icadı söz konusudur. Süleyman Şah geleneği Osmanlı’nın kendisini meşrulaştırmak için ürettiği ilk söylemdir diyebiliriz. Türbede hangi Süleyman’ın yattığına gelince, Osman Gazi bile bunu önemsememiş olabilir. Önemli olan, burada yaratılan söylemdir ve bunun ne anlama geldiğidir. Bugün bu söylem dipdiri şekilde ayaktadır. Muhalefetin tepkisi de aslında pek bu söylemin içeriğine değildir. Bu bir sahiplenme söylemidir ve bu sahiplenmeyi belli bir grup adına yapan bir söylemdir. Bugünkü iktidarın hedeflerine son derece uygundur. Ülkenin demokratikleşmesi arzusu açısından bakıldığındaysa da ayrımcılığıyla sorunlu bir söylemdir. Dolayısıyla, uygun tepki vatan toprağı kaybedildi değil, bu vatan toprağının zaten kaybedilmesi ve bununla birlikte bu söylemin bırakılması gerektiğini ileri sürmek olmalıydı.
Timuçin Binder
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...