23 Temmuz 2014 Çarşamba

Anadolu’nun Hint-Avrupa Geçmişiyle Ne yapıyoruz, Ne Yapmalıyız?



Yeni bir toplum yaratılırken veya ortaya çıkarken en önemli konulardan biri de tarihtir, o toplumun kendisine bir geçmiş yaratmasıdır. Var olan bir geçmişin ortaya çıkarılmasından bahsetmiyorum. Ortaya çıkarılması gereken bir geçmiş elbette vardır. Ama bu geçmiş her zaman bir bulamaç şeklindedir, neyin ne olduğu çoğu kez, hatta her zaman belirsizdir. Çeşitli kültürel, toplumsal ve siyasi katmanlar, olaylar karmakarışık bir haldedir. Tarihçiler bu bulamaçtan, tarih adını verdiğimiz anlamlı bir öykü, bir anlatı çıkartırlar ve bu öykü her zaman söz konusu toplumun o günkü öncelik ve beklentilerinden oluşur. Söz konusu bulamaç, bu öncelik ve beklentilere göre bir süzgeçten geçirilir, bir seçim sürecinden geçer. Dolayısıyla, geçmiş hiçbir zaman her şeyiyle birlikte çıkmaz karşımıza, bazı katmanlar dışarıda bırakılır, bazısı da değiştirilerek yeniden kullanıma sokulur.

Anadolu’nun geçmişi de bu süreçten fazlasıyla nasibini almıştır. Kendisine yeni bir geçmiş tasarlamaya, kurgulamaya çalışan yeni Türkiye Cumhuriyeti her yeni toplum gibi kendisine yeni bir tarih yaratmaya girişmiştir. İlk aşamada Osmanlı geçmişinden kopmak istemiş ve bu amaçla bir yandan üzerinde bulunulan toprakların geçmişine inerek o geçmişte var olmuş toplumlarla çeşitli kültürel bağlar kurmaya çalışmıştır. Bir yandan da, kendilerinin dışarıdan geldiklerini kabul eden bu toplumun bazı üyeleri, Anadolu’nun dışında var olan bir ana yerle tarihsel bağlantılar kurmaya çalışmıştır. Bu süreç sırasında ilginç tarihsel kurgular ortaya çıkarılmış, Hititler ve Sümerler ile Orta Asya Türk toplulukları arasında bağlar olduğu iddia edilmiştir.

Her ne kadar bu teorilerde ısrar edenler hâlâ varsa da, bunlar artık büyük ölçüde geçmişte kalmıştır. Ama Anadolu’nun geçmişi, bu geçmişin nasıl bir tarihe dönüştürülmesi gerektiği, bugün bu topraklarda yaşayan insanların Anadolu’nun geçmişine nasıl dahil edilebilecekleri meselesi hâlâ önümüzde önemli ve zor bir proje olarak durmaktadır.

Zorluğun ana kaynağı, insanlar, yani günümüzün popüler terminolojisiyle halklar arasında, milliyetçi değerler doğrultusunda katı sınırlar oluşturmamızdır. Biz ve onlar düşüncesinin kök salmış olmasıdır. Bu öyle bir düşüncedir ki, bizden onlara herhangi bir akışa, kaymaya, kaynaşmaya izin vermez; bu ikisi adeta sanki çok farklı dünyalara aitmişçesine birbirlerinin karşısında durur. Yaklaşım böyle olunca, ele alınan geçmiş de ortak bir geçmiş olmaktan çıkıp katmanların biz ve onlar arasında paylaştırıldığı bir geçmişe dönüşür. Bir kültürel katman bizim olurken, diğeri de onların kabul edilir ve böylece aradaki bağlar kopartılır, birbirine geçmişlikler göz ardı edilerek halkların, toplulukların aralarına kalın duvarlar örülür.

Örneğin, her ne kadar hem Bizans hem de Osmanlı Anadolu’nun geçmişine aitseler de, Anadolu’nun bugünkü sakinleri Osmanlı’yı kucaklarken Bizans’ı dışlarlar. Ya da aynı duruma Helenler/Yunanlılar ile mesela Karyalılar, Luviler veya Hititler arasında da rastlanır. Helenler, muhtemelen Yunanlı olmalarından dolayı, dışarıdan gelmiş görülürken, diğerleri bu toprakların “öz halkları” olarak kabul edilir. Oysa konuştukları diller açısından bakıldığında, bu toplulukların hepsi Hint-Avrupa dilleri konuşmaktadır ve dolayısıyla da kültürel açıdan akrabadırlar.

Karca, Luvice ve Hititçe Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu koluna ait dillerken, çeşitli diyalektleriyle Yunanca aynı dil ailesinin kendi adıyla anılan kolunu oluşturmaktadır. Benzer şekilde bugün hâlâ konuşulan çeşitli diyalektleriyle Kürtçe ve Ermenice de Hint-Avrupa dilleridir. Neredeyse MÖ 2000 tarihlerinden itibaren (daha erken de olabilir) Anadolu’da arka arkaya belirmiş bu diller, Anadolu’nun geçmişinde önemli bir Hint-Avrupa katmanına işaret etmektedir. Ama bu katman parçalara ayrılarak, bir kısmı dışarıda bırakılırken diğer kısmı Anadolulu kabul edilerek ele alınmamalıdır. Hitit ne kadar Anadolulu oluyorsa, Yunan veya Ermeni de Anadoluludur, eğer Anadolu’nun sınırlarını bugün yaptığımız şekilde belirlemeye devam edeceksek.

Sonuç olarak Anadolu’nun geçmişinde bugüne kadar gelen bir Hint-Avrupa katmanı mevcuttur. Bu katmanın epey güçlü olduğu uzun bir dönem var. Tabii burada çok dikkatli olmak gerekiyor. Her ne kadar bu Hint-Avrupalıların bu topraklara kültürel anlamda illaki bir katkıları olmuşsa da, onlardan önce burada yaşayan kültürlerin tamamen ortadan kalktığını da düşünmemeliyiz. Aksine, Hint-Avrupalılar bazı temel katkılar dışında büyük ölçüde asimile olmuş da olabilirler ama sadece dillerinin konuşulması bile önemli bir kültürel katkı olarak kabul edilmeli ki, din alanını da unutmamak gerekiyor. Bu tartışmayı son bir cümleyle sonlandıracak olursak, herhangi bir Anadolu tarihi kesinlikle bir Hint-Avrupa bölümü de içermek zorundadır ama bunu, bu grupları dışarıdan gelenler ve buralılar şeklinde, daha çok bugünün milliyetçi etnik zihniyetini yansıtan bir anlayışla yapmaktan kaçınmalıyız. 
Timuçin Binder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...