26 Kasım 2013 Salı

Tarih, Yüzleşme ve Kürdistan



Mağduriyet, tarih, siyaset. Yerliler ve sonradan gelenler. Ve tabii isimler. İsimler üzerine kopartılan fırtınalar. Yer isimleri. Telaffuz edildiğinde veya edilemediğinde her şeyi paramparça olacağına inanılan yer isimleri. Yıllar önce milliyetçi saiklerle değiştirilmiş ve şimdi iade edilen, edilmesi istenen isimler.

Ama çeşitli sorular geliyor akla bu arada. İsim iadesi tam olarak ne kadar geriye gitmeli. Örneğin, Kürdistan yeterli mi? Yoksa daha öncesine de gitmek gerekiyor mu? Gitmenin veya gitmemenin gerekçesi ne olabilir? Söz konusu bölge Kürdistan olmadan önceki döneme ait, sayıları son derece azalmış olsa da hâlâ varlığını sürdüren kültürleri içermeli mi? Yoksa çoğulcu demokrat olup sayıca baskın unsur oldukları için bu bölgenin Kürdistan olarak adlandırılması gerektiğini mi kabul etmeliyiz? Sayı her şey mi?

Ya yaşanan mağduriyetler? Bugünün mağduru dünün de mağduru mudur? Eğer değilse ve de dünün gaddarı olmuş olma ihtimali varsa, bugünkü mağduriyetine nasıl yaklaşmamız gerekiyor?

Elbette “ne halleri varsa görsünler” veya “yesinler birbirlerini” demek çözüm değil. Ama uzun yıllar birlikte kendilerinden ufakları, güçsüzleri dövmüş iki kankadan biri diğerini dövmeye başladığında, ortaya çıkan mağduriyetin biraz farklı bir mağduriyet olacağını da kabul etmek gerekmiyor mu?

Biraz sert mi oldu? Ama ciddi bir yüzleşme çabasına girmeden tarihi çarpıtmak da eş derecede sert oluyor.

Örneğin, yerel bir gazetede şöyle bir şey okudum (ki bu yaklaşımında tek olduğunu düşünmüyorum):

“… hah bak orası Mezopotamya. Sen bu tanımı tarih dersinden hatırlarsın bak kesin. İşte o Mezopotamya, hatırlarsan Türklerin Anadolu’ya göçünden bile önce Kürtlerin yerleşik hayat yaşadıkları, vaktiyle çok verimli olan, kendi kültürlerini miss gibi yaşattıkları Mezopotamya’dır.”

Ve ardından devam etmiş yazar:
“… devlet politikası işte, hani tarih dersinde göğsünü acayip kabartan bir Kanuni dönemi vardır ya, fetih üstüne fetih, elli kere haritayı yeniden çizdiren günler, işte o günler bitince, politikadan anlamayan devletimiz Kürtlerin o güzel topraklarının da, kültürlerinin de içine afiyetle sıçmıştır.” (http://www.arenabodrum.com/deniz-sezgun-yazdi-evet-abi-kurdistan-ya-ne-olacakti/)

Yazar, başbakanın, Kürtlerin yaşadığı bölgeye Kürdistan demesinin doğru olduğunu göstermeye çalışıyor. Her ne kadar başbakan Kuzey Irak’a Kürdistan demiş ve  Türkiye’nin güneydoğusunu bunun dışında tuttuğunu iki veya üç gün sonra onunla yapılan bir röportajda belirttiyse de, bir yerlere Kürdistan demiş olması, Türk-Kürt çatışması bağlamında tabii ki önemli bir olay, önemli bir adım. Tamam diyelim.

Bir yeri farklı bir şekilde adlandırmak, daha doğrusu, belli bir yere, belli bir bölgeye Kürdistan demek. Gürültü bundan kopuyor. Her ne kadar yukarıdaki satırların yazarı, “Bırak insanlar oraya ne derlerse desinler. Kürdistan, Kürdiye, Land of Kurds. Onlara kalsın artık.” diyorsa da, mesele bu kadar basit değil. Ama bildik ulusalcı söylemlerden ötürü değil, tamamen farklı bir açıdan, geçmişle yüzleşme taraftarlarının da unuttuğu farklı bir açıdan bakıldığında ortaya değişik bir tablo çıkıyor.

İlk önce, madem bu siyasi tartışmaya tarih katılıyor, yazarın ve onunla birlikte başka bir çok kişinin icat ettikleri tarihi bir parça düzeltmek gerekiyor. Kürtler, eğer tartışmamızı bu etnik grubun adıyla sınırlandıracaksak, düşünülenin aksine, bugün yaşadıkları bu topraklara pek öyle Türklerden çok önce gelmiş değiller. Eldeki kaynaklar aşağı yukarı aynı zamanda, yani yazarın bahsettiği şu “Türk göçü”yle birlikte  geldiklerini gösteriyor.

Bu elbette çok önemli olmayabilir. Ama geliş şekilleri Türklerinkinden pek farklı olmadığından, yani Kürtler de bu topraklarda o sırada yaşayan kültürlerin yerlerinden edilmeleri sürecine bilfiil katıldıklarından bu önemli bir ayrıntı oluyor. Eğer meseleyi yerlilik-yabancılık ve yerleşiklik-göçebelik karşıtlığı açısından ele alacaksak, bu bölgenin o sırada, yazara göre, “kendi kültürlerini miss gibi yaşatanları” Süryaniler ve Ermenilerdi. Yüzlerce yıl sonra Kürt ve Türkün, başbakanın çok sevdiği ifadeyle bir zamanların iki sıkı kardeşinin, başka kültürlerin topraklarını zor yoluyla ele geçirme sürecinin yirmi birinci yüzyıldaki perdesinde kavgaya tutuşmuş olması bu gerçeği değiştirmiyor. Süryaniler ve Ermeniler ve o sırada burada var olmuş diğer alt kültürler açısından bakıldığında, bu topraklara Türkiye yerine Kürdistan denmesi, bu kültürlerin ellerinden alınmış toprakların bir gaddarın ismi yerine diğerininkiyle adlandırılması (gaddar sert kaçmış olabilir ama eski dile sadık kalacaksak, mağduriyet yaşatana gaddar denir) onlar için önemli bir farklılık getirmiyor.

Diğer yandan şunu da belirtmekte yarar var. Meseleye genetik çalışmalar açısından yaklaştığımızda, bugün bu topraklarda yaşayanların büyük kısmı epeyce uzun bir süredir bu topraklarda yaşayan insanlar. Yani bugün Kürt olarak adlandırılanlar muhtemelen neolitik dönemin (yani kabaca on, on beş bin yıl öncesinin) başka şekillerde adlandırılmış topluluklarının devamı. Tabii aynı çalışmalar bu durumun bugün kendilerini Türk olarak adlandıranlar için de geçerli olduğunu söylüyor. Bununla beraber,  ortada sahiplenilen  etnik bir adlandırma olunca ve bu adlandırma milliyetçi bir kapışma bağlamında yapılmaya kalkışıldığında, seçilen adların tarihlerine, başkaları için ne ifade ettiklerine de bakmak gerekiyor ve konuya bu şekilde yaklaşınca, her iki ad da, bu bölgede bu adlar buraya gelmeden önce burada yaşayan kültürlerin yıkımına, büyük ölçüde ortadan kalkmalarına sebep olmuş adlar.

Birilerinin kendilerine Türk veya Kürt demesinde elbette hiç bir sakınca yok. Herkes kendisini istediği şekilde tanımlayabilir ve bu isimleri taşıyarak herhangi bir haksızlığa maruz kalmadan eşit bireyler olarak yaşamak isteyebilir. Ama bu toprakların bugüne kadar (ve hatta bugün de) sadece kendilerinden ibaret olmuş olduğu fikrine kapılmamalılar.

Bir kültürün üyelerinin, bu durumda Kürtlerin, çeşitli sebeplerle haksızlıklara, zulümlere uğramış, acı mağduriyetler yaşamış, kısaca ciddi bir etnik ayrımcılığa maruz kalmış olması tabii ki kabul edilemez; siyaseten itiraz edilmesi, karşı konulması gereken bir durumdur. Ama bu mücadele milliyetçi söylemin dar kalıplarının dışına çıkmadığında, ki bir bölgenin etnik bir isimle adlandırılması, anayurt söylemi, diğer kültürleri yok saymak vb çabalar milliyetçiliğe girer, haliyle karşıt itirazlar gelecektir; birileri de, “bir dakika bu meseleye sadece son yüz yıl değil, bir de son bin yıl öncesini düşünerek bakalım” diyecektir, özellikle bu birileri hâlâ ortalıktaysa.

Çok basit bir tarih araştırması bile, eğer “güneş teorisi”nin Kürt versiyonlarını bir kenara bırakırsak, yani tartışmamızı bugün var olan modern etnik kimliklerle yürütecek olursak, bugün Anadolu olarak tanımladığımız bölgedeki (ki sınırları biraz daha genişleterek bugünün Kuzey Irak’ını da dahil edebiliriz) kültürlerin Türk ve Kürt adlarını ilk kez duyduğu ve kayda geçtiği tarih on birinci yüzyıl ve sonrasıdır. “Anadolu’nun fethi”nde sık sık ortak hareket etmiş bu iki Müslüman topluluk (o dönemde her iki topluluğu da Anadolu’ya doğru harekete geçiren en önemli etken İslam’dı; diğeri de ekonomi) Anadolu’ya birlikte yerleşmiş ya da birlikte zorla ele geçirmiştir. Bugün birbirlerinden pek haz etmeyen bu iki etnik grubun birlikteliği uzun bir süre devam etmiş ve bu birliktelik her seferinde yerli kültürlerin topraklarından biraz daha uzaklaştırılması, atılması veya en iyi ihtimalle ikinci sınıf topluluklara dönüştürülmesi anlamına gelmiştir. Çaldıran Savaşı bu bölgeye Kürtlerin adamakıllı yerleşmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ama tabii bu birlikteliğin son perdesi ve birçok bakımdan en sert yıkımın yaşandığı zaman yirminci yüzyılın hemen başı, Birinci Dünya Savaşı dönemidir.

Böyle bir tarih söz konusu olunca, bir yerlere Kürdistan demek ve bunu Kürtlerin en azından birkaç bin yıldır yaşadıkları yer olduğu iddiasıyla yapmak bana göre tarihin çarpıtılmasından ve burada daha önce var olmuş ve hâlâ ufak paketçikler halinde var olmaya devam eden kültürlere büyük haksızlıktan başka bir şey değildir.

Böyle bir adlandırma ciddi bir tarihsel yüzleşmeyle birlikte gerçekleştirilmediği sürece çok kültürlü yaşamın kapısını aralayan bir adım olmayacaktır. Burada yaman bir çelişki söz konusudur. Kürtlerin bir kültür olarak tanınma talepleri elbette haklı bir taleptir ama bunu daha değişik bir şekilde ve her şeyden önemlisi de en azından bin yıllık varlıklarının başka kültürler üzerinde yol açtığı kültürel mağduriyetlerle yüzleşerek yapmaları zorunluluğu vardır. Oysa burada kolay yol seçilerek tamamen milliyetçi bir adlandırmayla yetinilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli nokta, Kürdistan adlandırmasının tek kültürcü olması, Kürtlerin şiddetle eleştirdikleri Türkiye, yani sadece Türklerin yaşadığı yer adlandırmasından farklı olmamasıdır. Böyle bir adlandırma sonuçta tek kültürcü bir tarihi ve bunun çok kültürlü bir ortama dayatılmasını da getirmektedir. Kürtlerin amacı Türklerin veya Türk devletinin onlar üzerindeki ayrımcı kültürel ve etnik baskısını sona erdirmekse, bunun şekli, aynı düzeni daha küçük ölçekte ve farklı bir adla hayata geçirmeye çalışmak olmamalı. Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir yer, demografik oranlar ne olursa olsun, hiçbir zaman tek bir kültürü öne çıkartan, ödüllendiren ve diğerlerinin üzerinde bir konuma yerleştiren bir şekilde adlandırılmamalıdır. Modern demokrasinin en önemli şartı olan azınlık yaşamlarının eşit koşullarda var olmasını sağlamanın yolu her şeyden önce böyle bir adlandırmadan kaçınmak olmalıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...