4 Eylül 2013 Çarşamba

21. Yüzyılda Malazgirt Kutlaması



AKP’nin 1071 Alparslan’la Malazgirt Savaşı’nın kutlama projesinden sonra “ileri demokratlar”ın da milliyetçilik konusunda bu ülkenin kendilerinden önceki diğer yönetimlerinden aşağı kalmadığı konusunda bir kuşku kalmadığını söyleyebiliriz. Elbette bazı farklar söz konusu.  Yanlış anlaşılmasın içerik farkından bahsetmiyorum. İslami unsurun biraz daha fazla öne çıkartılması dışında aynı söylem sürüyor. Diğer yandan, biçim konusunda da AKP’nin hakkını vermek gerekiyor. Hiç kimsenin bugüne kadar düşünmediği fikirlere imza atıyorlar, çok daha görsel gösteriler düzenliyorlar. Ama görsellik, kitlesellik ve büyük şovlar onların törenlerinin de son derece ayırımcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.


Milliyetçilik elbette her zaman bir sorun olarak görülmek zorunda değil. Bir örgütlenme şekli olarak belli koşullarda yararlı olduğu bile ileri sürülebilir. Bugünün değerleri açısından bize veya kimimize yanlış veya ters görünse de, milliyetçiliklerin, homojen oldukları farz edilen etnik gruplar şeklinde örgütlenmiş bir dünyada bu grupların üyelerine tercih ettikleri kimlikler ile yaşam koşullarını üreterek onlara o sırada arzu ettikleri türden bir ortam sağladıkları yadsınamaz. Ama bu örgütlenme şeklinin her zaman bir bedelle geldiği, yine homojen oldukları varsayılan azınlık gruplarının yaşam koşullarını, çoğunluktaki grubun koşullarına göre çekilmez veya tercih edilmez yaptığı da yadsınamaz. Fakat sonuçta meseleye homojen grupların kendilerine ait yaşam alanları halinde düzgünce dağıldıkları bir dünya açısından baktığımızda, milliyetçi söylem çok zarar vermediği gibi, taraftarları açısından tercih edilen bir örgütlenme biçimi olabiliyor.

Diğer yandan, etnik grupların düzgün siyasi sınırlarla birbirlerinden ayrılmadığı, aksine aynı sınırlar içinde var olmak zorunda kaldığı bir ortamda ve ayrıca hem kalıcı hem de geçici küresel yer değiştirmelerin  ve ilişkilerin arttığı bir dünyada, milliyetçilik sorunlu bir söyleme dönüşmeye, siyasi istikrarsızlıklara yol açmaya başlayabiliyor. Böyle bir dünyada farklı değerler ön plana çıkmaya, geçmişin milliyetçi değerleri rağbet görmemeye, itici ve ayrımcı bulunmaya başlıyor. Meseleyi bu şekilde koyunca, bu kutlamanın yirmi birinci yüzyıl dünyasında ne anlama geldiğini, bu açıdan bakıldığında Türkiye’ye ne kazandırabileceğini sorgulamak gerekiyor.

Yüzyılımız milliyetçiliğin tamamen ortadan kalktığı bir dönem olmasa da (ki aksine milliyetçiliğin yükselmekte olduğu günlerden geçiyoruz) artık ilk günlerindeki kadar rağbet görmediği, en azından belli durumlarda sorun olacak bir söylem veya örgütlenme biçimi olarak görüldüğü bir dönem. Milyonlarca insanın kendisini milliyetçi görmesi bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü bu milyonların arasında bile gerektiğinde iyi milliyetçilik kötü milliyetçilik ayrımı yapa küçümsenmeyecek büyüklükte bir kitle mevcut. Yani artık milliyetçiliğin kötüsü olabileceği kabul ediliyor.

Yüzyılımız bir bakıma çok kültürlülüğün öne çıkartıldığı, geçmişin tek kültürcü yapısının zarar verdiği çeşitli kültürlerle köprülerin yeniden kurulduğu, geçmiş katliamlar, mezalimler ve şiddet içeren uygulamalar için bazen yüzeysel kalınsa da pişmanlık belirtme, gösterme dönemine dönüşmüştür. Elbette bu da sorunsuz ilerlemiyor ama genel eğilim, en azından şimdilik bu yönde.

Malazgirt kutlaması böyle bağlamda nereye oturuyor? Bir istila savaşı olarak çok kültürcü yakınlaşmalara epey ters bir seçim olduğu ortada. Kendimizi kandırmaya gerek yok. Malazgirt, kendilerine ait olmayan toprakları zorla almaya çalışanların bu toprakların o sıradaki sakinlerine karşı verdikleri bir savaştır. Bu yanlış veya doğru görülebilir, onu tartışmıyoruz. Sonuç olarak bu bir istila savaşıdır ve dolayısıyla bu topraklarda hâlâ varlıklarını sürdüren bazıları için son derece olumsuz çağrışımları vardır. Bu savaş o günün koşullarında istilacılar olarak görülmüş topluluk veya topluluklar açısından gayet haklı bir savaş olmuş olabilir. Sonuçta insan toplulukları tarih boyunca sahip olmadıkları farklı ve yeni kaynaklar için sürekli yer değiştirmiş, yeni alanlara yerleşmeye çalışmıştır. Bu açıdan bakınca çok da garip bir durum söz konusu değildir. Fakat bu savaşı bugünün siyasi ve kültürel ortamına taşıdığımızda, bu savaşı bugünün değerleriyle ele aldığımızda, bununla övünmeye kalkıştığımızda ortaya çok farklı bir tablo çıkıyor. Çünkü artık istilalara inanmıyoruz.

Malazgirt’le başlamış sürecin sonuçlarının, örneğin Amerika kıtalarını istila ederek oradaki yerli kültürleri ortadan kaldırmış Avrupalıların yaptıklarından pek bir farkı yoktur. Yani açıkça şiddet içeren bir istila ve sömürgeleştirme sürecinin başlangıcıdır. Dolayısıyla, eğer hedef hem bu topraklarda hâlâ varlığını sürdüren hem de ülke dışında yaşayan diğer kültürlerle daha samimi ve düzgün ilişkiler kurmaksa, bunun yolu bir istila savaşını bu şekilde kutlayarak olmaz. Amaç, eğer hâlâ mevcutsa bu sürecin açtığı yaraları elden geldiğince sarmak ve daha farklı bir duruş oluşturmakken, dünyada genel eğilim bu yöndeyken, bu yaraları tarihsel söylem bazında deşmenin, istilacı bir duruş sergilemenin düşmanlıkları devam ettirmenin e gibi bir yararı olabilir? Nasıl Amerika kıtalarında Kristof Kolomb’un bu kıtaları keşfi artık kötü bir olay olarak anılmaya başladıysa, Malazgirt Savaşı’na da sonuçta bu şekilde yaklaşılmalıdır.

Malazgirt geçmişte nasıl bir sürecin, bir istilanın parçası, başlangıç noktası olmuşsa olmuştur, şimdi yapılması gereken, bir türlü kurtulamadığımız eskiden-ne-büyük-devlettik kompleksi doğrultusunda uzun vadede hiçbir yararı olmayacak törenler düzenlemek yerine, birbirini ezmeden, ayırmadan birlikte yaşamaya dayanan yeni bir dünya kurmaya çalışmak olmalıdır. Kısacası, istila savaşları artık dünyamızda kutlanacak bir şey olmaktan çıkmıştır; bu tür kutlamalar insanları birbirlerine yakınlaştırmak yerine biraz daha birbirlerinden uzaklaştırmaktır.     

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...