26 Kasım 2013 Salı

Tarih, Yüzleşme ve Kürdistan



Mağduriyet, tarih, siyaset. Yerliler ve sonradan gelenler. Ve tabii isimler. İsimler üzerine kopartılan fırtınalar. Yer isimleri. Telaffuz edildiğinde veya edilemediğinde her şeyi paramparça olacağına inanılan yer isimleri. Yıllar önce milliyetçi saiklerle değiştirilmiş ve şimdi iade edilen, edilmesi istenen isimler.

Ama çeşitli sorular geliyor akla bu arada. İsim iadesi tam olarak ne kadar geriye gitmeli. Örneğin, Kürdistan yeterli mi? Yoksa daha öncesine de gitmek gerekiyor mu? Gitmenin veya gitmemenin gerekçesi ne olabilir? Söz konusu bölge Kürdistan olmadan önceki döneme ait, sayıları son derece azalmış olsa da hâlâ varlığını sürdüren kültürleri içermeli mi? Yoksa çoğulcu demokrat olup sayıca baskın unsur oldukları için bu bölgenin Kürdistan olarak adlandırılması gerektiğini mi kabul etmeliyiz? Sayı her şey mi?

Ya yaşanan mağduriyetler? Bugünün mağduru dünün de mağduru mudur? Eğer değilse ve de dünün gaddarı olmuş olma ihtimali varsa, bugünkü mağduriyetine nasıl yaklaşmamız gerekiyor?

Elbette “ne halleri varsa görsünler” veya “yesinler birbirlerini” demek çözüm değil. Ama uzun yıllar birlikte kendilerinden ufakları, güçsüzleri dövmüş iki kankadan biri diğerini dövmeye başladığında, ortaya çıkan mağduriyetin biraz farklı bir mağduriyet olacağını da kabul etmek gerekmiyor mu?

Biraz sert mi oldu? Ama ciddi bir yüzleşme çabasına girmeden tarihi çarpıtmak da eş derecede sert oluyor.

Örneğin, yerel bir gazetede şöyle bir şey okudum (ki bu yaklaşımında tek olduğunu düşünmüyorum):

“… hah bak orası Mezopotamya. Sen bu tanımı tarih dersinden hatırlarsın bak kesin. İşte o Mezopotamya, hatırlarsan Türklerin Anadolu’ya göçünden bile önce Kürtlerin yerleşik hayat yaşadıkları, vaktiyle çok verimli olan, kendi kültürlerini miss gibi yaşattıkları Mezopotamya’dır.”

Ve ardından devam etmiş yazar:
“… devlet politikası işte, hani tarih dersinde göğsünü acayip kabartan bir Kanuni dönemi vardır ya, fetih üstüne fetih, elli kere haritayı yeniden çizdiren günler, işte o günler bitince, politikadan anlamayan devletimiz Kürtlerin o güzel topraklarının da, kültürlerinin de içine afiyetle sıçmıştır.” (http://www.arenabodrum.com/deniz-sezgun-yazdi-evet-abi-kurdistan-ya-ne-olacakti/)

Yazar, başbakanın, Kürtlerin yaşadığı bölgeye Kürdistan demesinin doğru olduğunu göstermeye çalışıyor. Her ne kadar başbakan Kuzey Irak’a Kürdistan demiş ve  Türkiye’nin güneydoğusunu bunun dışında tuttuğunu iki veya üç gün sonra onunla yapılan bir röportajda belirttiyse de, bir yerlere Kürdistan demiş olması, Türk-Kürt çatışması bağlamında tabii ki önemli bir olay, önemli bir adım. Tamam diyelim.

Bir yeri farklı bir şekilde adlandırmak, daha doğrusu, belli bir yere, belli bir bölgeye Kürdistan demek. Gürültü bundan kopuyor. Her ne kadar yukarıdaki satırların yazarı, “Bırak insanlar oraya ne derlerse desinler. Kürdistan, Kürdiye, Land of Kurds. Onlara kalsın artık.” diyorsa da, mesele bu kadar basit değil. Ama bildik ulusalcı söylemlerden ötürü değil, tamamen farklı bir açıdan, geçmişle yüzleşme taraftarlarının da unuttuğu farklı bir açıdan bakıldığında ortaya değişik bir tablo çıkıyor.

İlk önce, madem bu siyasi tartışmaya tarih katılıyor, yazarın ve onunla birlikte başka bir çok kişinin icat ettikleri tarihi bir parça düzeltmek gerekiyor. Kürtler, eğer tartışmamızı bu etnik grubun adıyla sınırlandıracaksak, düşünülenin aksine, bugün yaşadıkları bu topraklara pek öyle Türklerden çok önce gelmiş değiller. Eldeki kaynaklar aşağı yukarı aynı zamanda, yani yazarın bahsettiği şu “Türk göçü”yle birlikte  geldiklerini gösteriyor.

Bu elbette çok önemli olmayabilir. Ama geliş şekilleri Türklerinkinden pek farklı olmadığından, yani Kürtler de bu topraklarda o sırada yaşayan kültürlerin yerlerinden edilmeleri sürecine bilfiil katıldıklarından bu önemli bir ayrıntı oluyor. Eğer meseleyi yerlilik-yabancılık ve yerleşiklik-göçebelik karşıtlığı açısından ele alacaksak, bu bölgenin o sırada, yazara göre, “kendi kültürlerini miss gibi yaşatanları” Süryaniler ve Ermenilerdi. Yüzlerce yıl sonra Kürt ve Türkün, başbakanın çok sevdiği ifadeyle bir zamanların iki sıkı kardeşinin, başka kültürlerin topraklarını zor yoluyla ele geçirme sürecinin yirmi birinci yüzyıldaki perdesinde kavgaya tutuşmuş olması bu gerçeği değiştirmiyor. Süryaniler ve Ermeniler ve o sırada burada var olmuş diğer alt kültürler açısından bakıldığında, bu topraklara Türkiye yerine Kürdistan denmesi, bu kültürlerin ellerinden alınmış toprakların bir gaddarın ismi yerine diğerininkiyle adlandırılması (gaddar sert kaçmış olabilir ama eski dile sadık kalacaksak, mağduriyet yaşatana gaddar denir) onlar için önemli bir farklılık getirmiyor.

Diğer yandan şunu da belirtmekte yarar var. Meseleye genetik çalışmalar açısından yaklaştığımızda, bugün bu topraklarda yaşayanların büyük kısmı epeyce uzun bir süredir bu topraklarda yaşayan insanlar. Yani bugün Kürt olarak adlandırılanlar muhtemelen neolitik dönemin (yani kabaca on, on beş bin yıl öncesinin) başka şekillerde adlandırılmış topluluklarının devamı. Tabii aynı çalışmalar bu durumun bugün kendilerini Türk olarak adlandıranlar için de geçerli olduğunu söylüyor. Bununla beraber,  ortada sahiplenilen  etnik bir adlandırma olunca ve bu adlandırma milliyetçi bir kapışma bağlamında yapılmaya kalkışıldığında, seçilen adların tarihlerine, başkaları için ne ifade ettiklerine de bakmak gerekiyor ve konuya bu şekilde yaklaşınca, her iki ad da, bu bölgede bu adlar buraya gelmeden önce burada yaşayan kültürlerin yıkımına, büyük ölçüde ortadan kalkmalarına sebep olmuş adlar.

Birilerinin kendilerine Türk veya Kürt demesinde elbette hiç bir sakınca yok. Herkes kendisini istediği şekilde tanımlayabilir ve bu isimleri taşıyarak herhangi bir haksızlığa maruz kalmadan eşit bireyler olarak yaşamak isteyebilir. Ama bu toprakların bugüne kadar (ve hatta bugün de) sadece kendilerinden ibaret olmuş olduğu fikrine kapılmamalılar.

Bir kültürün üyelerinin, bu durumda Kürtlerin, çeşitli sebeplerle haksızlıklara, zulümlere uğramış, acı mağduriyetler yaşamış, kısaca ciddi bir etnik ayrımcılığa maruz kalmış olması tabii ki kabul edilemez; siyaseten itiraz edilmesi, karşı konulması gereken bir durumdur. Ama bu mücadele milliyetçi söylemin dar kalıplarının dışına çıkmadığında, ki bir bölgenin etnik bir isimle adlandırılması, anayurt söylemi, diğer kültürleri yok saymak vb çabalar milliyetçiliğe girer, haliyle karşıt itirazlar gelecektir; birileri de, “bir dakika bu meseleye sadece son yüz yıl değil, bir de son bin yıl öncesini düşünerek bakalım” diyecektir, özellikle bu birileri hâlâ ortalıktaysa.

Çok basit bir tarih araştırması bile, eğer “güneş teorisi”nin Kürt versiyonlarını bir kenara bırakırsak, yani tartışmamızı bugün var olan modern etnik kimliklerle yürütecek olursak, bugün Anadolu olarak tanımladığımız bölgedeki (ki sınırları biraz daha genişleterek bugünün Kuzey Irak’ını da dahil edebiliriz) kültürlerin Türk ve Kürt adlarını ilk kez duyduğu ve kayda geçtiği tarih on birinci yüzyıl ve sonrasıdır. “Anadolu’nun fethi”nde sık sık ortak hareket etmiş bu iki Müslüman topluluk (o dönemde her iki topluluğu da Anadolu’ya doğru harekete geçiren en önemli etken İslam’dı; diğeri de ekonomi) Anadolu’ya birlikte yerleşmiş ya da birlikte zorla ele geçirmiştir. Bugün birbirlerinden pek haz etmeyen bu iki etnik grubun birlikteliği uzun bir süre devam etmiş ve bu birliktelik her seferinde yerli kültürlerin topraklarından biraz daha uzaklaştırılması, atılması veya en iyi ihtimalle ikinci sınıf topluluklara dönüştürülmesi anlamına gelmiştir. Çaldıran Savaşı bu bölgeye Kürtlerin adamakıllı yerleşmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ama tabii bu birlikteliğin son perdesi ve birçok bakımdan en sert yıkımın yaşandığı zaman yirminci yüzyılın hemen başı, Birinci Dünya Savaşı dönemidir.

Böyle bir tarih söz konusu olunca, bir yerlere Kürdistan demek ve bunu Kürtlerin en azından birkaç bin yıldır yaşadıkları yer olduğu iddiasıyla yapmak bana göre tarihin çarpıtılmasından ve burada daha önce var olmuş ve hâlâ ufak paketçikler halinde var olmaya devam eden kültürlere büyük haksızlıktan başka bir şey değildir.

Böyle bir adlandırma ciddi bir tarihsel yüzleşmeyle birlikte gerçekleştirilmediği sürece çok kültürlü yaşamın kapısını aralayan bir adım olmayacaktır. Burada yaman bir çelişki söz konusudur. Kürtlerin bir kültür olarak tanınma talepleri elbette haklı bir taleptir ama bunu daha değişik bir şekilde ve her şeyden önemlisi de en azından bin yıllık varlıklarının başka kültürler üzerinde yol açtığı kültürel mağduriyetlerle yüzleşerek yapmaları zorunluluğu vardır. Oysa burada kolay yol seçilerek tamamen milliyetçi bir adlandırmayla yetinilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli nokta, Kürdistan adlandırmasının tek kültürcü olması, Kürtlerin şiddetle eleştirdikleri Türkiye, yani sadece Türklerin yaşadığı yer adlandırmasından farklı olmamasıdır. Böyle bir adlandırma sonuçta tek kültürcü bir tarihi ve bunun çok kültürlü bir ortama dayatılmasını da getirmektedir. Kürtlerin amacı Türklerin veya Türk devletinin onlar üzerindeki ayrımcı kültürel ve etnik baskısını sona erdirmekse, bunun şekli, aynı düzeni daha küçük ölçekte ve farklı bir adla hayata geçirmeye çalışmak olmamalı. Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir yer, demografik oranlar ne olursa olsun, hiçbir zaman tek bir kültürü öne çıkartan, ödüllendiren ve diğerlerinin üzerinde bir konuma yerleştiren bir şekilde adlandırılmamalıdır. Modern demokrasinin en önemli şartı olan azınlık yaşamlarının eşit koşullarda var olmasını sağlamanın yolu her şeyden önce böyle bir adlandırmadan kaçınmak olmalıdır.

4 Eylül 2013 Çarşamba

21. Yüzyılda Malazgirt Kutlaması



AKP’nin 1071 Alparslan’la Malazgirt Savaşı’nın kutlama projesinden sonra “ileri demokratlar”ın da milliyetçilik konusunda bu ülkenin kendilerinden önceki diğer yönetimlerinden aşağı kalmadığı konusunda bir kuşku kalmadığını söyleyebiliriz. Elbette bazı farklar söz konusu.  Yanlış anlaşılmasın içerik farkından bahsetmiyorum. İslami unsurun biraz daha fazla öne çıkartılması dışında aynı söylem sürüyor. Diğer yandan, biçim konusunda da AKP’nin hakkını vermek gerekiyor. Hiç kimsenin bugüne kadar düşünmediği fikirlere imza atıyorlar, çok daha görsel gösteriler düzenliyorlar. Ama görsellik, kitlesellik ve büyük şovlar onların törenlerinin de son derece ayırımcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.


Milliyetçilik elbette her zaman bir sorun olarak görülmek zorunda değil. Bir örgütlenme şekli olarak belli koşullarda yararlı olduğu bile ileri sürülebilir. Bugünün değerleri açısından bize veya kimimize yanlış veya ters görünse de, milliyetçiliklerin, homojen oldukları farz edilen etnik gruplar şeklinde örgütlenmiş bir dünyada bu grupların üyelerine tercih ettikleri kimlikler ile yaşam koşullarını üreterek onlara o sırada arzu ettikleri türden bir ortam sağladıkları yadsınamaz. Ama bu örgütlenme şeklinin her zaman bir bedelle geldiği, yine homojen oldukları varsayılan azınlık gruplarının yaşam koşullarını, çoğunluktaki grubun koşullarına göre çekilmez veya tercih edilmez yaptığı da yadsınamaz. Fakat sonuçta meseleye homojen grupların kendilerine ait yaşam alanları halinde düzgünce dağıldıkları bir dünya açısından baktığımızda, milliyetçi söylem çok zarar vermediği gibi, taraftarları açısından tercih edilen bir örgütlenme biçimi olabiliyor.

Diğer yandan, etnik grupların düzgün siyasi sınırlarla birbirlerinden ayrılmadığı, aksine aynı sınırlar içinde var olmak zorunda kaldığı bir ortamda ve ayrıca hem kalıcı hem de geçici küresel yer değiştirmelerin  ve ilişkilerin arttığı bir dünyada, milliyetçilik sorunlu bir söyleme dönüşmeye, siyasi istikrarsızlıklara yol açmaya başlayabiliyor. Böyle bir dünyada farklı değerler ön plana çıkmaya, geçmişin milliyetçi değerleri rağbet görmemeye, itici ve ayrımcı bulunmaya başlıyor. Meseleyi bu şekilde koyunca, bu kutlamanın yirmi birinci yüzyıl dünyasında ne anlama geldiğini, bu açıdan bakıldığında Türkiye’ye ne kazandırabileceğini sorgulamak gerekiyor.

Yüzyılımız milliyetçiliğin tamamen ortadan kalktığı bir dönem olmasa da (ki aksine milliyetçiliğin yükselmekte olduğu günlerden geçiyoruz) artık ilk günlerindeki kadar rağbet görmediği, en azından belli durumlarda sorun olacak bir söylem veya örgütlenme biçimi olarak görüldüğü bir dönem. Milyonlarca insanın kendisini milliyetçi görmesi bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü bu milyonların arasında bile gerektiğinde iyi milliyetçilik kötü milliyetçilik ayrımı yapa küçümsenmeyecek büyüklükte bir kitle mevcut. Yani artık milliyetçiliğin kötüsü olabileceği kabul ediliyor.

Yüzyılımız bir bakıma çok kültürlülüğün öne çıkartıldığı, geçmişin tek kültürcü yapısının zarar verdiği çeşitli kültürlerle köprülerin yeniden kurulduğu, geçmiş katliamlar, mezalimler ve şiddet içeren uygulamalar için bazen yüzeysel kalınsa da pişmanlık belirtme, gösterme dönemine dönüşmüştür. Elbette bu da sorunsuz ilerlemiyor ama genel eğilim, en azından şimdilik bu yönde.

Malazgirt kutlaması böyle bağlamda nereye oturuyor? Bir istila savaşı olarak çok kültürcü yakınlaşmalara epey ters bir seçim olduğu ortada. Kendimizi kandırmaya gerek yok. Malazgirt, kendilerine ait olmayan toprakları zorla almaya çalışanların bu toprakların o sıradaki sakinlerine karşı verdikleri bir savaştır. Bu yanlış veya doğru görülebilir, onu tartışmıyoruz. Sonuç olarak bu bir istila savaşıdır ve dolayısıyla bu topraklarda hâlâ varlıklarını sürdüren bazıları için son derece olumsuz çağrışımları vardır. Bu savaş o günün koşullarında istilacılar olarak görülmüş topluluk veya topluluklar açısından gayet haklı bir savaş olmuş olabilir. Sonuçta insan toplulukları tarih boyunca sahip olmadıkları farklı ve yeni kaynaklar için sürekli yer değiştirmiş, yeni alanlara yerleşmeye çalışmıştır. Bu açıdan bakınca çok da garip bir durum söz konusu değildir. Fakat bu savaşı bugünün siyasi ve kültürel ortamına taşıdığımızda, bu savaşı bugünün değerleriyle ele aldığımızda, bununla övünmeye kalkıştığımızda ortaya çok farklı bir tablo çıkıyor. Çünkü artık istilalara inanmıyoruz.

Malazgirt’le başlamış sürecin sonuçlarının, örneğin Amerika kıtalarını istila ederek oradaki yerli kültürleri ortadan kaldırmış Avrupalıların yaptıklarından pek bir farkı yoktur. Yani açıkça şiddet içeren bir istila ve sömürgeleştirme sürecinin başlangıcıdır. Dolayısıyla, eğer hedef hem bu topraklarda hâlâ varlığını sürdüren hem de ülke dışında yaşayan diğer kültürlerle daha samimi ve düzgün ilişkiler kurmaksa, bunun yolu bir istila savaşını bu şekilde kutlayarak olmaz. Amaç, eğer hâlâ mevcutsa bu sürecin açtığı yaraları elden geldiğince sarmak ve daha farklı bir duruş oluşturmakken, dünyada genel eğilim bu yöndeyken, bu yaraları tarihsel söylem bazında deşmenin, istilacı bir duruş sergilemenin düşmanlıkları devam ettirmenin e gibi bir yararı olabilir? Nasıl Amerika kıtalarında Kristof Kolomb’un bu kıtaları keşfi artık kötü bir olay olarak anılmaya başladıysa, Malazgirt Savaşı’na da sonuçta bu şekilde yaklaşılmalıdır.

Malazgirt geçmişte nasıl bir sürecin, bir istilanın parçası, başlangıç noktası olmuşsa olmuştur, şimdi yapılması gereken, bir türlü kurtulamadığımız eskiden-ne-büyük-devlettik kompleksi doğrultusunda uzun vadede hiçbir yararı olmayacak törenler düzenlemek yerine, birbirini ezmeden, ayırmadan birlikte yaşamaya dayanan yeni bir dünya kurmaya çalışmak olmalıdır. Kısacası, istila savaşları artık dünyamızda kutlanacak bir şey olmaktan çıkmıştır; bu tür kutlamalar insanları birbirlerine yakınlaştırmak yerine biraz daha birbirlerinden uzaklaştırmaktır.     

10 Ocak 2013 Perşembe

Karyalılar ve Dünyanın Yedi Harikasından Mozole (Mausoleion) Üzerinden Anadolu Milliyetçiliği







“Karyalılar Helen değildir. Anadolu'nun gerçek sahipleridir. Aynı biz Türkler gibi. Ayrıca Karyalıların önemli bir kısmı Anadolu'da kaybolmuşlardır yani bizimle karışmışlardır. Savaşçıdırlar. Müthiş Savaş hikayeleri vardır.”
Bunu bir doğa sporları kulübünün sitesinde okudum.

Her şeyden önce şu sahip olma fikri beni artık epey yormaya başladı. Nedir bu sahip olma takıntısı? Ama tabii burada bitmiyor. Bir de gerçek sahipler denen bir şey var. 

Buraya kadar tamam diyelim. Karyalılar gerçek sahipleri. Onlardan sonra gelmiş olduğu varsayılan (ki bunun doğru olduğu kabul edilebilir) Helenlerse, bu nedenle gerçek sahip değiller. Herhalde işgalci falan oluyorlar. Ama Helenlerden sonra bu topraklara geldiği aşikâr Türkler gerçek sahipleri. Nasıl oluyor bu? Çünkü Karyalıların önemli bir kısmı Anadolu’da kaybolmuş (Anadolu’ya dağılmamışlar, kaybolmuşlar) ve “bizimle”, yani bu yazıdan anlaşıldığı kadarıyla Türklerle kaynaşmışlar. Türkler de bu karışmadan ötürü (artık kız mı aldılar ya da verdiler, bilmiyoruz; gerçi erkek de olabilir, pek belli değil, ama erkek egemen olduğumuzdan muhtemelen birincisi) buranın gerçek sahipleri olmuş. Yoksa onlar da işgalci olacaktı herhalde. Karıştıkları Karyalıları diğerlerinden nasıl ayırmışlar merak ettim.

Ve tabii savaşçıymışlar. Aksi düşünülemez zaten.

Şimdi her şeyden önce, yukarıda da belirttiğim gibi, sahiplik nasıl oluyor sorusu var. Garip bir kavram bu. Karyalılar niye sahibi bu toprakların ve sadece Anadolu’nun güneybatısında yaşadıkları düşünülürse, neden tüm Anadolu’nun sahibiler? Örneğin neden Trabzon’un veya Van’ın veya Kastamonu’nun sahibi oluyorlar? Çünkü tüm Anadolu’ya dağılmışlar.

Orta Asya’dan tüm dünyaya dağılmanın ufak bir versiyonu; artık alıştık ya bu temaya her yere uygulayalım. Başın sıkıştı mı göç ettir. Dağıt gitsin ve senin olsun. Dağılıyorlar ve yaklaşık bin beş yüz yıl sonra Türklerle karışıyorlar. Arada ne oldu, kimler geldi geçti? Teferruat.

Bu arada Helenler işgalci. Persler, onlar da işgalci. Romalılar gelmişse, eh onlar da bir parça gelmiş, yaaz, işgalci. Keltler falan, hayatta olmaz, zaten ne biçim isim o, işgalci. Karyalılar ve Türkler, tarihi çözdük. Bu ikisi yeter. Gerisi fasa fiso. Homer, Hereodot bizden. Thales, Anaximenes, Heraclitus, hepsi bizden. Mausolos … bizden. Mozole, yani Mausoleion, yedi harikadan biri … Anadolu’nun, yani “bizim”. Yapımında çalışmış heykeltıraşlar, onlar önemli değil. Ya tasarımı yapmış mimarlar, karıştırma orasını.

Bizim, bizim … sahibiyiz de sahibiyiz. İngiltere’den istiyoruz da istiyoruz. Ama diyelim aldık geriye. Herhangi bir atıfta bulunacak mıyız o Helenlere, bu dünyanın yedi harikasından birini dünyaya ve insanlığa armağan etmiş Helenlere. Neden ki? Paralarını almadılar mı? Parasıyla değil mi? Siparişi Karyalılar vermedi mi? Anadolu’nun gerçek sahipleri ve dolayısıyla da Türkler. O zaman bizim. Ama hayır, o üç sanatçı, o üç heykeltıraş, o üç Helen (birini çıkartıyoruz, Karyalı ya), Mausolos’un anıt bitmeden ölmesi sebebiyle duran inşaatı kendi çabalarıyla bitirmiyorlar mı, her şeye rağmen çalışmaya devam kararı almıyorlar mı?. Karyalılar değil, bin beş yüz yıl sonra Anadolu’da belirecek Türkler de değil. Bildiğin Helenler. Hani şu “gerçek sahibi” olmayanlar.

Dolayısıyla, şöyle bir soru beliriyor. “Benim topraklarımda olması gereken” bu anıt (gerçi ortada çok bir şey de kalmamış) Türkiye’ye iade edildikten sonra, bu Helenler’in değeri kabul edilecek mi? Altına kocaman puntolarla bu eseri ortaya çıkaran kişilerin arasında Helenler, yani Yunanlıların olduğu da yazılacak mı? Tarihsel verilere göre yazılması gereken bu. Muhtemelen hayır. Sadece isimleri yazılacaktır. Helen oldukları belirtilmeden. Çünkü Helenler işgalci. Anadolu’nun gerçek sahipleri değiller.

Helen düşmanlığı sürüyor. Bugün bile ve bu derece komik bir şekilde. Karyalılar alet edilerek. Ortada değiller ya, istediğini yakıştır. Seslerini çıkartmaları mümkün değil. Cevat Şakir, namı-ı diğer Halikarnas Balıkçısı’nın ayırımcı mitolojisine tam yol devam. Erken Cumhuriyet dönemi aydınlarının Yunan düşmanlığı antikçağı da atlamıyor. Tüm izler yok edilecek, gerekirse inkâr edilecek. Ama dünyanın yedi harikasından biri Mozole’yi yapmışlar. Ne Karyalılar ne de onların karışmış olduğu Türkler. Helen mimarlar Satyros ve Pythius ve Helen heykeltıraşlar Leochares, Scopas ve Timotheus. O nasıl silinecek? Bir de “gerçek sahipleri” olsalarmış Anadolu’nun neler yapacaklardı acaba?

Neticede ne Helen, ne Karyalı ne de Türk edebiyatı yapmaya gerek var. Kişilerin adları ve bir parça öz geçmişleri yeterli olmalı. Etnik milliyetçilik pek fazla antikçağın olayı değilmiş. Zaten Helen sanatçıların bu anıtın yapımında çalışmış, onu yapmış olmaları aralarında bu türden husumetler olmadığına işaret ediyor. Bu maalesef bizim olayımız, sorunumuz. Amaç tarihte çok seslilik, çok kültürlülük mü, yoksa aynı milliyetçi tarihçiliği sürdürecek miyiz? Bugün tamamen yok olmuş Karyalıları bu toprakların tarihinin bir parçası yapmak, yapar gibi davranmak tam anlamıyla tarihte çoğulculuk, çok kültürlülük olmuyor. Mozole’nin altına bu eşsiz anıtın ortaya çıkmasında Karya satrapı Mausolos ve kız kardeşi Artemis kadar, Karyalı Bryaxis’le birlikte antikçağın Helen sanatçılarının da, son derece büyük katkısı var, biz bugünün Türkleri bu mirası devraldık diye veya benzer bir şeyler yazabiliyor musun? İşte o zaman bir adım atılmış olur. Aksi takdirde, bu tür çarpık milliyetçi bir zihniyetle sahiplik ve “bizim” söylemine girildiğinde, pek farklı bir yanıt alınmayacak ve bu zihniyeti paylaşan kişiler sadece kendilerini kandırıyor olacaktır...

Timuçin Binder


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...