10 Nisan 2012 Salı

Zaferler, Anmalar ve Tarihselleştirilmeleri

Çanakkale Zaferi Kutlamaları: Ne Tür Bir Dil?



Bir toplumda geçmişin nasıl sunulduğu, anlatıldığı, nasıl tarihleştirildiğiyle o toplumda ne tür bir dilin hâkim olacağı arasında yakın bir ilişki vardır. Verilenin içeriği kadar, verilme tarzı da son derece önemlidir. Ya da bunu tersine çevirecek olursak, tarihin önemli işlevlerinden biri bir toplumun nasıl bir dil kullanacağını,  nasıl bir dille konuşacağını belirlemektir. Bu dil, tarihin nasıl yazıldığına bağlı olarak, barışçıl olabileceği kadar savaşı çağıran, birleştirici olabileceği kadar ayıran bir dil olabilir.

Anmalar, kutlamalar, ne tür bir dilin seçildiğine, tarihin nasıl bir tarzda verildiğine dair en önemli göstergelerden biridir. Ve buna ilişkin Türkiye tarihinden en önemli örneklerden biri de, Çanakkale Savaşı anma ve kutlamaları, bu savaşın nasıl tarihleştirildiğidir. Bu savaş,  Osmanlı’nın son yıllarında yapılmış çok büyük bir hatanın, Birinci Dünya Savaşı’nın ya da o günkü dille Büyük Savaş’a, Cihan Harbi’ne dâhil olma hatasının getirdiği insan kıyımının, bu gayet yüksek bedelin hatırlandığı, zihinlere kazınmaya çalışıldığı bir anma yerine, sorgusuz sualsiz fedakârlığın,  ölüme koşmanın yüceleştirildiği bir zafer kutlaması şekline dönüştürülmüştür.   

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi yer aldığı tarihte bir zaferdi. Tüm zorluklara rağmen düşman donanması durdurulmuş, Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a ulaşması önlenmişti. Bu açıdan bakıldığında ve kendimizi savaş dönemiyle sınırlı tuttuğumuzda, Çanakkale Deniz Savaşı kesin bir zaferdir. Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda Pearl Harbor’da kazandıkları zaferden farklı değildir (her ne kadar bu baskın uçak gemilerini vurma amacına ulaşamadıysa da) ama bugün hiçbir Japon Pearl Harbor zaferini kutlamamaktadır. Çünkü Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş ve saldırgan savaş politikasının bedeli muazzam bir insan kaybı olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Çanakkale Zaferi’nin farkı nedir, bir farklılık söz konusu mudur? Burada da Osmanlı sonunda Birinci Dünya Savaşı’nı kaybederek mağluplar arasında yerini almıştır ve Osmanlı’nın saldırgan savaş politikasının bedeli burada da muazzam bir insan kaybı olmuştur. Ama Çanakkale hâlâ bir zafer olarak kutlanmaktadır. Neden?


Osmanlı dâhil herkesin saldırgan olduğu bir paylaşım savaşı
Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, “dış güçlerin”, yani emperyalistlerin saldırısı karşısında masum ve mağdur bir şekilde kendini savunması şeklinde ifade edersek ve Kurtuluş Savaşı’nı da bu haksızlığa karşı direnişin ikinci perdesi olarak görürsek, böyle bir durumda Çanakkale elbette hâlâ bir zafer olarak düşünülebilir, düşünülecektir. Ama tarihsel gerçekler bu noktada çok daha farklı bir tabloya işaret etmektedir.

Bu tabloda resmi tarihin bile tarihle ilgili genel toplumsal unutkanlığımıza veya tarihi sorgulamama ısrarımıza rağmen saklayamadığı ama yine de görmezlikten geldiğimiz önemli bir ayrıntı söz konusudur: Hiç kimse Osmanlı’ya saldırmamıştır. Saldırgan, üstelik tam da Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikalılara yaptığı şekilde saldıran, yani haber vermeden, savaş ilan etmeden saldıran, Osmanlı’dır, daha doğrusu onun son dönemdeki İttihatçı hükümeti veya otoriter yönetimi ve hatta belli bir açıdan bakıldığında, henüz gelişim aşamasındaki Türk milliyetçiliğidir.

Osmanlı savaşa isteyerek girmiştir. Dolayısıyla, söz konusu olan bir savunma savaşı, vatanın saldırgan emperyalistlere karşı savunulması değildir. Ancak saldırılan düşmanlar fazla dişli çıkınca vatanı her türlü fedakârlığı yaparak koruma zorunluluğu belirmiş ve bu amaçla binlerce genç düşman mermilerinin önüne sürülmüştür. Bu noktadan itibaren birçok cephede ve özellikle de Çanakkale’de kahramanlık destanları söz konusudur: Gencecik insanlar vatanlarını korumak için çok büyük özverilerde bulunmuş, her türlü acıyı çekmiştir. Ama bu fedakârlıkların yapılması zorunlu muydu, bu kadar insanın ölmesi gerekiyor muydu?

Bu kadar insan hayatını, kısmen milliyetçilik de içeren saldırgan bir macera yüzünden kaybetmiştir. Kaybetmek zorunda değillerdi. Osmanlı son ana kadar tarafsızlığını koruyabilirdi. Ama Osmanlı bunun tam tersini yapmış, daha baştan itibaren bu büyük ve korkunç savaşın parçası olmak istemiştir. Çünkü kaybedilmiş topraklarını geri almak, eski topraklarına tekrar yayılmak ve hatta bunlara, kendi siyasi amaçları doğrultusunda yenilerini bile katmak istiyordu. Bu tarihin her döneminde saldırgan güç profilidir. Yirminci yüzyıl bağlamında buna emperyalist tanımı da eklenebilir. Yani diğerlerinden en ufak bir farkı yoktu. Bu yüzden, mağdur Osmanlı, Türk resmi tarihinin en büyük çarpıtmalarından biridir. Mağdur değildir, saldırgandır ve Çanakkale’ye saldırılmasının yegâne nedeni bir saldırgana başka saldırganların haddini bildirmek istemeleridir. Birinci Dünya Savaşı o günün dünyasını yeniden paylaşmak isteyen saldırganlar arasında bir savaştan başka bir şey değildir ve Osmanlı da bu paylaşımda kendisine pay çıkartmayı uman saldırganlardan birisi olmayı seçmiştir, istemiştir.

Anti-emperyalizm çarpıtması
Günümüz Çanakkale kutlama ve anmaları bu gerçeği çarpıtmaktadır. Hâlâ coşkuyla kutlanan bir zafer yaratarak, birincisi, bu gerçekle yüzleşmeyi önlemekte, ikincisi bu zaferin ardındaki zihniyeti haklı göstermektedirler. Günümüzde bunun tamamen bir savunma savaşı olduğuna inanılmaktadır. Ama tarih kitapları Osmanlı’nın bu savaşa kendi rızasıyla girdiğini saklamamaktadır. Buna rağmen bir nihai fedakârlık destanı kurgusuna inanılmaktadır. Savaş, şiddet, gencecik insanların hayatların baharında bu şekilde ölüme gönderilmiş olması eleştirilmemektedir. Eğer bir anma yapılacaksa, bu anma, bundan doksan yedi yıl önce ne kadar büyük bir hatanın işlenmiş olduğundan yola çıkarak yüz binlerce insanın hayatlarının bu şekilde ziyan edilmesinin yanlışlığının ve bunun bir daha tekrarlanmaması gerektiğinin anlaşılmasına yol açacak bir anmaya, bir yas tutmaya dönüştürülmelidir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde savaşa katılmış birçok ülke bu büyük felakete bu şekilde yaklaşmış, bu korkunç savaş çeşitli alanlarda lanetlenmiştir. Bu savaşta kazanılmış zaferleri kutlayan bir ülke yoktur artık. Çünkü bu “zaferler”, bunlardan birini ayrıntılı şekilde okuyacak, araştıracak herkesin farkına varacağı, gibi aslında insan kıyımları, insan ziyankârlığıdır.

Tam da bu yapılmıyor mu diyebilir kimileri? Çünkü 18 Mart aynı zamanda bir anmadır: 18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi. Ama Şehitler Günü’yle Çanakkale Zaferi’nin, bir anmayla bir zaferin yan yana getirilmesi bile hâlâ savaşın kendisinin lanetlenmediğinin, aksine yüceltilmesi gereken bir savaştan veya bir savunma savaşından bahsedildiğinin en bariz göstergesidir. Anılanların insanlardan ziyade şehitler olması, burada savaşın kötülenmesi fikrinin ana hedef olmadığını göstermektedir. Aksine bir özendirme, bir teşvik söz konusudur. Bu günün, hiçbir şekilde, Birinci Dünya Savaşı’na katılma hatasının anlaşılması veya buna yol açmış saldırgan siyasetin bedeli olarak hayatını kaybeden binlerce insanın anılmasıyla ilgisi yoktur. Aksine, milyonların hayatına neden olan bu milliyetçi maceranın üstünü örtme, bu maceraya yol açmış siyaseti farklı, daha anlaşılır, daha kabul edilebilir bir fedakârlığa dönüştürme girişimidir.

Eğer Çanakkale savaşı bir şekilde Kurtuluş Savaşı’yla ilişkilendirilecekse, bu bağlantı tam da bu şekilde kurulmalıdır. Kurtuluş Savaşı’nın Birinci Dünya Savaşına katılma hatasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıktığı ifade edilmelidir. Nitekim doğrusu da budur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarına bir saldırı söz konusu değildir. Osmanlı kendi saldırgan politikası doğrultusunda diğerlerine saldırmıştır ve diğer saldırganlar da kendi saldırgan politikaları doğrultusunda karşı saldırıya geçmiştir. Osmanlı İttihatçı kadroları insanların hayatlarıyla bir kumar oynamış ve kaybetmiştir. Osmanlı ordusunun bu savaştan pek başarılı çıkamayacağı anlaşılınca da, o günün diliyle mağdur-Osmanlı-emperyalist-düşmanlara-karşı söylemini harekete geçirmişlerdir. Oysa söz konusu olan, emperyalistliğe özenmiş bir devletin savaş alanında iflasıydı. Savaşın kaybedilmesiyle ülke topraklarının işgali, haliyle, Kurtuluş Savaşı’na giden süreci başlatmıştır. Emperyalistliğe, “büyük devlet” hayaline özenilmeseydi ne bu kadar hayat kaybedilecekti, ne de muhtemelen bir Kurtuluş Savaşı olacaktı. Osmanlı herhalde çok farklı bir yönde gelişim gösterecekti. Ama tüm bunlar oldu ve bugünün tartışmaları ve uygulamaları olmuş olaylardan yola çıkmak zorunda. Eğer bir tarih yazılacaksa, aynı zamanda geçmişle yüzleşen bir tarih olmalıdır bu. Yüzleşilecek geçmiş de bu ülkede hem sağcısının hem de solcusunun anlaşılmaz şekilde kendini kaptırdığı, Kurtuluş Savaşı’nın aynı zamanda bir büyük emperyalist mücadele olduğu çarpıtmasıdır. Böyle bir mücadele, böyle bir istek (eğer 60’larla 70’lerin sosyalist hareketini hariç tutarsak)  hiçbir zaman olmamıştır. Kurtuluş Savaşı, yukarıda belirtildiği gibi, neredeyse savaşa girer girmez iflas etmiş emperyalistliğe özenme politikasının kendisini, daha doğrusu bu politikanın devletini daha büyük bir felaketten kurtarma girişimidir. Çanakkale Savaşı’nın hâlâ bir zafer olarak kutlanıyor olması bu gerçekle yüzleşmeme ısrarından, daha doğrusu bu gerçeğin üzerinin örtülme girişiminden başka bir şey değildir. Oysa Çanakkale Savaşı, savaşların ve özellikle de bu tür maceraların ve saldırgan politikaların lanetlendiği, şehitliğin değil, insan yaşamının, yaşamanın değerinin öne çıkartıldığı bir anmaya dönüştürülmelidir. Ancak bu şekilde Çanakkale Savaşı, o tarifsiz insan kıyımı, kaybı ve ziyanı, tarihte hak ettiği yeri alacak ama daha da önemlisi bir ulusun kendisini bulmasında, travmasıyla yüz yüze gelmesinde, oynaması gereken rolü oynamaya başlayacaktır.
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...