19 Mart 2012 Pazartesi

Medeniyetlerin Karşılaştırılması
İslam Medeniyetinin Geri Kalmışlığı


Bir önceki fetih yazımda, İstanbul’un fethinin hâlâ neden kutlandığı sorusunu, bir tür aşağılık kompleksiyle, Türk milliyetçiliğinin ve İslam’ın kendisini Batı’dan aşağı görmesiyle ilgili olabileceği şeklinde yanıtlamıştım.

Söz konusu durumun, zihinlerde var olan bir tür medeniyet rekabetinden kaynaklandığı söylenebilir. Meseleye özellikle dini medeniyetler, yani kendini herhangi bir dinle özdeşleştiren medeniyetler açısından baktığımızda, dinlerin (ve burada tek tanrıcı Ortadoğu ya da Yahudilik kökenli dinlerden bahsediyorum) yegâne hakikat, bir şeyin ve her şeyin en doğrusu olma gibi bir saplantıları var.

Dolayısıyla, kuramsal olarak, ne Hıristiyanlık ne de Müslümanlık “yegâne hakikati temsil ettiklerinden” bir başka inanç sistemi ve onun temsil ettiği medeniyetten aşağı olamazlar. Bu arada, İslam’ın kendisini Allah’ın gönderdiği en son din ve bu yüzden de en doğru din olarak tanımladığını da belirtmek gerekiyor. Hal böyle olunca, kendisini bu dinlerden birinin medeniyeti olarak tanımlayanlar ciddi bir sorunla karşı karşıya kalıyorlar: Hiçbir şekilde geride kalmamalılar. Ortalığa kendilerinden daha üstün bir medeniyet çıkmamalı.

Ama herkesin bildiği gibi, Batı medeniyeti İslam medeniyetini “geride bırakmış durumda” ve Müslümanlar, diğer bir deyişle kendisini her açıdan İslam’la ilişkilendiren, bu inanç sistemiyle tanımlayan Müslümanlar (yani dünyeviyi dini olandan ayıran, bu şekilde kendisini tanımlayan Müslümanları kastetmiyorum) bu durumu hiçbir zaman kaldıramadılar.

Medeniyetler karşılaştırılabilir mi? İçinde bulunduğumuz “siyaseten doğru” çağında bu soruya verilecek yanıt elbette olumsuz olacaktır. Çünkü herhangi bir karşılaştırma birinin diğerinden daha iyi ve hatta diğerinin daha ilkel olduğu şeklinde bir sonuca varmayı gerektirecek ve bu tür ifadelere de artık, en azından akademik çevrelerde, hiç de hoş bakılmamaktadır (gerçi bu da belli akademik çevreler için doğru).

Diğer yandan, hem yukarıda bahsettiğim tek tanrıcı dinlerin temsil ettikleri medeniyetler hem de Batı medeniyeti aslında bunun tam tersi bir fikre dayanmaktadır: Bunların her biri medeniyetlerini diğerlerininkinden daha iyi, hatta en iyi medeniyet olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, bu medeniyetler açısından bakıldığında, medeniyetler tabii ki karşılaştırılabilir ve zaten sorunun kaynağı da budur: Müslümanlar (konumuz onlar olduğu için Hıristiyanları dâhil etmiyorum) en baştan beri bir yarış içinde olduklarının ve bu yarışta geriye düştüklerinin gayet farkındadırlar. Öyle siyaseten doğru olmak gibi bir dertleri de kesinlikle yoktur; en iyi medeniyet onlar olmalıdır. Aksi takdirde, İslam’ın getirdiği en temel argümanlardan biri, en sonuncu en iyidir argümanı ve dolayısıyla da İslam geçerliliğini yitirecektir.  

Medeniyetler pekâlâ karşılaştırılabilir. Ama bunun kapitalizmin getirdiği normlarla olması gerekmiyor; ne de herhangi bir Ortadoğu kökenli tek tanrıcı dininkilerle. Medeniyet veya günümüz Türkçesinde uygarlık insanlığın geliştirdiği herhangi bir yaşam biçimidir. Çeşitli tanımları olsa da, kanımca en uygun tanım medeniyetin insanın kendisi için ve kendi çabalarıyla yaptığı bir çevre, bir yapay ortam olmasıdır. Tarım gibi medeniyet de insanın yerleşik yaşama geçmesinin bir sonucudur ve her yerde yerleşikliğe geçişin hemen ardından belirmiştir. Temel hedef, yerleşikliğin nüfus yoğunluğunda getirdiği artıştan kaynaklanan iletişim ve etkileşim sorunlarını çözen bir ortam yaratılmasıdır. Belli bir alana avcı-toplayıcılığın mümkün kıldığından daha fazla insanı, en az sorunla yerleştirmektir.

Ve medeniyetlerin karşılaştırılması tam da bu kıstasa göre yapılabilir, yapılmalıdır. Ama burada elbette ufak bir zorluk söz konusudur: En az sorun nasıl veya kime göre tanımlanacaktır? Sorunlar kişiden kişiye, gruptan gruba değişiklik gösterebilir. Bu zorluk aşıldığı takdirde medeniyetler tabii ki karşılaştırılabilir. Aksi takdirde, anlamsız bir karşılaştırma ortaya çıkacaktır. Örneğin günümüz Batı medeniyeti insanlara birçok ürün ve hizmet sunmasıyla, üretim ve tüketimiyle övünürken, bir diğeri bu tüketimi aşırı, bunun üzerinden yapılan karşılaştırmayı anlamsız bulabilir. Ya da biri sağlık ve eğitim hizmetleriyle övünürken, diğeri bunların zaten medeniyetlerin getirdiği sorunların zorunlu kıldığı çözümler olduğundan vb bahsedebilir. Ya da daha dini medeniyetler kendilerini aslında sonraki yaşam için hazırladıklarını, bu dünyevi oluşumun geçici bir durak olduğunu ileri sürerek tamamen farklı bir kıstas sunabilirler. Sorunlar farklı olunca sunulan çözümler ve ortaya çıkan medeniyetler de elbette farklı olacaktır.  

Neticede dışarıdan bakanla içinde yaşayanların görüşleri farklı olacak, her ikisi de diğerini tamamen kendi bakış açılarına dayanarak eleştirecek, kendi ilkelerine göre bir karşılaştırma yapacaktır. Ve her medeniyet haliyle kendi koyduğu biçime uygun insanlar üreteceğinden, yani her habitat belli türlere izin verdiğinden, bu uçurum aslında uzun süre kapanmayacaktır. Karşılaştırma ancak söz konusu medeniyetler arasında ortak normlar belirdiğinde ve biri diğerinin bazı özelliklerini arzulamaya başladığında, yani birbirlerini aynı kulvarda görmeye başladıklarında, aralarında ortak bir alana yol açacak bir etkileşim belirdiğinde mümkün olacaktır.

İslam ve Hıristiyan medeniyetleri ortaçağ sırasında kesinlikle aynı kulvardaydı. Kullandıkları değer ve normlar ya aynıydı ya da büyük bir benzerlik söz konusuydu. Kendisini Hıristiyanlıkla tanımlayan medeniyet başka bir şeye dönüştükçe bunun değişmiş olduğu söylenebilir ama bu ikisinin parçası oldukları daha büyük ortam aynı şekilde varlığını sürdürmüştür. Hıristiyan medeniyeti daha başka bir medeniyete dönüşürken bunu kendisini İslam medeniyetinden tamamen tecrit ederek gerçekleştirmemiştir bunu. Tüm bu süreç bu ikilinin parçası oldukları bir dünyada gerçekleşmiştir ki, daha sonra Uzakdoğu veya yanlış bir şekilde Asya olarak tanımlayacağımız medeniyetsel alan da bunun parçası olmuş, yani tüm süreç bir küreselleşmeyle, birden fazla dünya sisteminin birbiriyle kaynaşmasıyla birlikte sürmüştür. Bu şekilde bir dünya sisteminin parçası olunca, bu sisteme ait medeniyetleri karşılaştırmak da kanımca mümkündür. Girdiği ilişkiler, arzuladığı hedefler ve kendini nasıl tanımladığına bakınca, İslam medeniyeti, eğer hâlâ böyle bir medeniyetten bahsedilebiliyorsa, kesinlikle modern dünya sisteminin parçasıdır ve dolayısıyla her türlü karşılaştırmaya açıktır.

Böyle bir karşılaştırmada İslam medeniyeti elbette epey yetersiz bulunacaktır. Sonuçta, Batı medeniyetine ortaçağın başlarında gayet önemli katkıları olmuşsa da, modern fikirlerin ve modern dünyanın ortaya çıkışına katkısı son derece sınırlı kalmıştır. Kendisini yenileyememiş, aşamamış ve hatta ilk başlangıcındaki konumundan daha geriye bile düşmüştür. Burada kastedilen şu veya bu önemli mucit, matematikçi, yani önemli şahıs veya icat değil, söz konusu medeniyetin yukarıda yaptığım medeniyet tanımına göre kendisini, yani insanlarına sunduğu ortamı, habitatı geliştirmesidir.

Neticede her medeniyet kendisini geliştirmek için çeşitli ekonomik, siyasi, kültürel, toplumsal ve duygusal/psikolojik kaynaklara dayanmak zorundadır. Kaynak kullanımı da her zaman paylaşımla ilgilidir ve dünya sistemleri sonuçta bu paylaşımın nasıl yapılacağının, yapıldığının ifadesidir. Tam da bu açıdan bakıldığında İslam medeniyeti olarak tanımlanan parçanın epey geride kaldığı görülmektedir. Kaynaklardan gerektiğince pay alamamaktadır. Burada karşılaştırmanın insan açısından yapılması gerektiğini belirtmem gerekiyor. Yani İslam medeniyeti olarak tanımlanan oluşumun içinde yaşayan herhangi bir insan bu bahsettiğim kaynaklardan ne kadar yararlanmaktadır? Ona sahiplenen, onun yaşadığı ortamı oluşturan medeniyet bunu ne kadar sağlayabilmektedir?  Bu tabii ki bu konuda ne kadar başarılı üretimde bulunulduğuyla ilgilidir. Örneğin insanlara çekici gelen fikir, kavram veya kalıplara ne kadar yakındır? Uygulanmasına ne kadar izin vermektedir? Ya da söz konusu ülkede yeni fikir, kavram ve kültürel kalıpların üretimi ne boyuttadır? Yoksa neredeyse yeni her şey dışarıdan mı gelmektedir? Bir medeniyetin ne kadar ileri veya geri olduğu tespit edilmeye çalışılırken en başta bu tür üretimlere ve de tüketimlere bakmak gerekiyor. Çünkü medeniyet olarak tanımladığımız insan ürünü yaşam alanının daha yaşanabilir kılınmasını sağlayacak teknik ve tasarımların üretilmesini bunlar sağlıyor. Sorun da burada kilitleniyor.  Ne yazık ki, çok hoş bir manzara söz konusu değildir. Türk malı araba yapmak hâlâ çok daha önemli kabul ediliyor. Medeniyetsel teknik ve tasarımlara ilişkin üretim düzeyinde önemli bir faaliyet yoktur. Bu açıdan bakıldığında İslam medeniyetini, en azından artık, ileri bir medeniyet olarak tanımlamak zordur.     

1 Mart 2012 Perşembe

1453 İstanbul'un Fethi - Fetih Tarihçiliği

Tarih sadece tarihçilerden öğrenilmez. Aslında genelde onlardan çok az öğrenilir de diyebiliriz. Tarih bilgimizin büyük kısmı, biz modern bireyler için, yurttaşları olduğumuz devletlerin uygun gördüğü eğitim kurumlarında bize verilen tarihsel söylemler ve bunların kamusal alanda ortaya çıkan çeşitli versiyonlarından oluşur. Temel tarih bilgimizi bunlar oluşturur. Üniversitelerde seçkin tarihçilerin yaptığı araştırmalardan, eğer devlet izin vermezse veya kendimiz bu yönde bir çaba göstermezsek, neredeyse hiç haberimiz olmaz. Onun yerine, kamusal alandaki çeşitli çizgi romanlar, popüler romanlar, kahve veya arkadaş sohbetleri, filmler, kalitesi şüpheli belgeseller belirler tarihsel bilgimizi ve bu bilgi çoğu kez epey oynanmış, çoğu kez gerçeklerden az çok uzak bir bilgidir.

Fetih filmini de bu kategoriye ekleyebiliriz. Filmin sadece fragmanlarını gördüm ve bunlar yetti ne göreceğimi anlamak için. Bu filmle ilgili bir tespit, “Kahpe Bizans” temasından ileriye aşamadığıydı. Doğru bir tespit kanımca. Daha teknolojik bir Kahpe Bizans olmuş.


Beni filmin içindeki hatalar veya gerçekleri ne kadar yansıttığından çok, bu filme bakara bizim Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak (veya büyük kısmımızın) ne görmek, ne duymak ve neyle övünmek istediğimiz ilgilendiriyor. Çünkü her ne kadar Recep İvedik filmini geçemediği ileri sürüldüyse de, filmde verilmeye çalışılan fikir, iyi verilmiş veya verilmemiş, genelde bu ülkenin yurttaşlarının hoşuna giden bir fikir, yani İstanbul’u fethetmiş olmak.

İlk olarak şu soruyu sormak gerekiyor: Kim fethetti İstanbul’u? Türkiye Cumhuriyet’i değil. Bundan beş yüz küsur yıl önce padişahları II. Mehmet önderliğindeki Osmanlılar, Osmanlı ailesinin kurduğu devletin ordusu. Eğer ortada övünülecek bir başarı varsa, bu fetih bir başarı olarak görülüyorsa, bu kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başarısı değil. Herkes kendi yaptıklarıyla övünmeli. Ama burada daha önemli olan nokta,  beş yüz yıl sonra bu fethin bu ülkenin yurttaşlarını sanki söz konusu olay yüz yıl önce yer almış gibi hâlâ heyecanlandırıyor olması. Bu her şeyden önce şaşırtıcı ama daha da ileri gidecek olursam, dengesiz, hatta patalojik bir durum.

Dengesizlik ya da tutarsızlık şuradan kaynaklanıyor. Gurur duyulan olay bir savaş. Birileri birilerinin yaşadığı bir kenti ele geçirmek için topla tüfekle ve her türlü şiddetle saldırıyor. Ortada provokasyon var mı? Yani bu fethedilmeye çalışılan yer mi daha önceden saldırıda bulunmuş. İlgisi yok. II. Mehmet burayı istiyor. Tek gerekçe bu. Niye? Kafasındaki imparatorluğa başkent yapmak için. Tabii durum sadece bundan ibaret değil. II. Mehmet’in hem batı hem de doğu yönlerinde yayılma planları var. Belki de Büyük İskender’e özenmiş; kim bilir? İlk önce İstanbul’dan başlamak istiyor. Hem başkent yapmak istiyor hem de ardında son derece ufak bile olsa böyle bir güç merkezi bırakmak istemiyor. Anlaşılır bir istek.

II. Mehmet ortaçağda yaşadı. Onun dünyasının değer ve koşulları açısından bakıldığında son derece anlaşılır bir strateji. Katılmayabilirim ama o dönemin hükümdarları için anlaşılır bir davranış biçimi. Peki, beş yüz yıl sonra bazı insanların bununla övünmesine ne demeli? Bir yandan ABD’yi emperyalizmle suçluyoruz, Irak’a ve diğer ülkelere kafasına göre girmesine sinirleniyoruz, öfke duyuyoruz, bir yandan da en çok zevk aldığımız, gurur duyduğumuz, her yıl kutladığımız tam da bu: Yayılmacılık, emperyalizm, yani başkalarının kaynaklarını kullanmak için zorla onların yaşadıkları toprakları ele geçirmek ve bununla birlikte gelen savaş, yıkım. İşte dengesizlik, tutarsızlık ve patalojik durum burada.

Neymiş? Ama bu fetih dünya tarihinde bir dönüm noktasıymış, bir dönemin kapanmasına ve başka bir dönemin, yani yeniçağın başlamasına yol açmış. Koskocaman bir yalan. Ne ilgisi var? Tam olarak nedir bu dönüm noktası olmayı getiren? İstanbul’un fethi nasıl tüm dünyayı değiştirecek, bir öncekinden farklı bir dönemin başlamasına yol açacak bu süreci getirmiştir? Hangi eylem veya eylemler bunu sağlamıştır? Doğu Roma, yani Bizans dünya gelişiminin önünde büyük bir engeldi de, buranın fethiyle birlikte yeni bir dönem açıldı, bir anda herkes kendisini farklı bir yaşam tarzı için serbest, özgür mü hissetti? Bu fetih ortaçağı nasıl sona erdirmiştir? Tabii bu arada ilginç olan, bu çığır açıcı dönemden en az yararlanan tarafın Osmanlı olmuş olması?

Her neyse, birileri herhalde lise tarih bilgisine dayanarak ilk kez burada top kullanıldığını ve bu sayede feodal kalelerin, şatoların, beyliklerinin ve biraz daha ileri giderek feodalizmin sonunun geldiğini ileri sürebilir. Ama buna ancak gülünür. Yeni bir silahın kullanılması tek başına bir dönemi sona erdiriyor olsaydı, dünya tarihinde dönüm noktalarından ve dönemlerden bol bir şey olmazdı. Neticede bu sözde dönüm noktasının ardından kaleler de yok olmadı ama yeni kale tasarımları ortaya çıktı ve bir süre daha varlıklarını sürdürdüler. Ayrıca feodalizmin sonunu getiren de bu yeni top teknolojisi olmadı.

Bu fetih aslında daha çok Müslümanlar için önemli bir olaydır. Elbette Roma İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesi önemli bir olaydı ama artık zaten epey güçsüz durumdaki Roma İmparatorluğu’nun ortadan kalkması pek bir şeyi değiştirmedi. Ama şunu da söyleyebiliriz: Eğer İstanbul’da varlığına son verilen Roma İmparatorluğu değil de, başka bir devlet olsaydı, bugün bu fetihten Batı’ya ait dünya tarihi kitaplarında hiç bahsedilmeyebilirdi de. Yani burada asıl dikkati çeken Osmanlı’nın İstanbul’u alması değil, Roma’nın sona ermiş olmasıdır.

Müslümanlara değinmişken, neden bu fethe hâlâ bu kadar önem veriyor olmaları da sorulabilir. Muhtemelen bir tür aşağılık kompleksiyle ilgili. 1400 veya 1300 yıl önce neden böyle bir önemin mevcut olduğunu anlamak daha kolay. Hedef İslam’ı yaymak ve Bizans o dönemin en önemli Hıristiyan ve Müslümanlara göre kâfir güçlerinden biri. Bir türlü burayı fethedememeleri buranın fethini haliyle epey önemli bir hedefe dönüştürmüş olmalı. Bununla beraber, neden bugün hâlâ kadırgaların temsili şekilde yürütülmesini gerektirecek kadar önemli? Neden Türkiye Cumhuriyeti İstanbul’un fethini hâlâ kutluyor? Muhtemelen Türk milliyetçiliğinin baştan beri içinde barındırdığı dini unsurla ilgili bir durumla karşı karşıyayız. Ama yukarıda belirttiğim gibi, bunu hâlâ çok önemli bir olay yapan hem Türk milliyetçiliğinin hem de genelde İslam’ın kendisini Batı’dan daha aşağıda görüyor olması.  Tabii bunun da ardında kendisini popüler düzeyde yayılmakla, herkes kendisini kabul ettirmekle, diğerlerinin efendisi olmakla tanımlıyor olması ve Fetih gibi filmlerin hem yapılmalarının hem de prim yapmalarının arkasındaki en büyük neden de bu.

Neticede Osmanlı İmparatorluğu’na hâlâ sadece fetihler bağlamında yaklaşmak, böyle bir tarihi öne çıkarmak, bununla gurur duymak, içten içe bu günlere geri dönmeyi arzulamak süratle yüzleşilmesi gereken ciddi bir soruna işaret ediyor. Osmanlı sadece bu muydu? Eğer buyduysa, bu çağda, bu zamanda bunun neresiyle övünülebilir? Belki Osmanlı’dan çok kendimize bakmamız gerekiyor. Çünkü bu imaj muhtemelen daha çok bizim ürünümüz. Biz böyle bir geçmiş görmek, böyle bir tarih okumak istiyoruz. Eğer mümkün olsa biz böyle fetihler yapmak istiyoruz.

Dolayısıyla, İstanbul’un fethiyle ve bugün bunun hâlâ bir temel bir gurur kaynağı olmasıyla yüzleşilmesi gerekmektedir. Farklı bakış açıları geliştirilerek bu fetih normalleştirmeli, kentlerini canla başla ve kahramanca korumaya çalışmış olanların son anlarını da hissetmeye, hissettirmeye başlamalıyız. Dışarıdaki güruhtan (ki kenttekilere göre öyleydiler) kentini, evini, ailesini korumaya çalışanların öyküsü de bir şekilde ders kitaplarına girmeli ve savaşan, fetheden Osmanlı’nın (farklı Osmanlılar da söz konusu) aslında bugünün emperyalistlerinden (bu elbette birçok imparatorluk için geçerli) pek de farklı bir yerde olmadığı anlatılmalıdır. O farklı bir dönemin ve farklı değerlerin ürünü ve oyuncusuydu; bu haliyle, bize anlatıldığı şekliyle, bugünün dünyasının bir değeri ve sahiplenilen bir geçmişi olamaz, olmamalıdır. Bir değer olarak fethin tarihi sona ermelidir.               
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...