27 Ocak 2012 Cuma

Genler, Mesafe, Temas, İletişim, Etnisite
Etnik Grubun Kökeni

Genlere bakarak ırklar tespit etmek veya belli bir ırkın genlerinden bahsetmek bildiğim kadarıyla mümkün değil. Şu genler olunca Türk ve bu genler olunca Yunanlı denmiyor insanlara. Aynı şekilde kanda da bu tür farklılıklar yaratan maddeler yok.

Genetik araştırmalar iki şey gösterebilir: Çeşitlilik ve diğerleriyle ilişkileri. Bir insanda kızıl saçlı veya çilli olmaya yol açan bir gen veya gen grubu tespit etmemiz ancak o kişinin atalarının bir zamanlar kuzeyde yaşadığını gösterecektir. Yoksa şu anda da kuzeyde yaşayan etnik gruplardan birine ait olduğunu veya hâlâ bir zamanlar kuzeyde yaşamış atalarının etnik grubundan olduğunu göstermeyecektir. Muhtemelen o etnik grup artık yoktur da. 

Dolayısıyla etnik gruplar biz insanlara ait kültürel bir icattır. İnsanları gruplandırmak için kullandığımız bir kategori türüdür. Etnik köken ve etnik tanımların ne olduklarını, nasıl tanımlanmaları gerektiğini insanlar belirler. Bunun için farkın, farklının ortaya çıkması gerekir. Farklının ortaya çıkması için de mesafe kat edilmesi gerekir. Ya o grup daha uzaklara gidecek veya gidebilmeye başlayacaktır ya da yabancı bir grup onun bulunduğu yere gelecektir. Ve orijinal grubumuz, yani yerlilerimiz kendilerinden farklı olanla karşılaşacaktır ve bu farklılık da muhtemelen öncelikle dilden kaynaklanacaktır. Karşısındakiyle konuşamayacaktır. İnsanlar için en bela farklılık budur. Çünkü diğerinin ne söylediğini anlayamazsan, dost veya düşman olduğunu da anlayamazsın ve böyle bir durumda yapılacak en mantıklı hareket bu kişiyi dışlamak, grup dışında düşünmek, onu öteki olarak görmektir. Bu sırada düne kadar kendinden farklı gördüğün ama az çok aynı dili konuştuğun diğer komşularına da daha farklı gözle bakmaya başlarsın, dilini anlamadığın diğerine göre bunlar sendendir. Çünkü onlarla aynı dili konuşuyorsundur. Böylece bir etnik grup belirir, etnik grubunu bulursun, yaratırsın.

Ve temas… Gruplar temas eder, birbirleriyle ilişkiye girerler. Bunlar dostça da düşmanca da olabilir. Sonunda farklı diller konuşanlar bile zaman içinde birbirlerinin dillerini az çok konuşmaya başlar. Çeşitli şekillerde (simetrik, asimetrik vb) iki ve çok dilli ortamlar belirir. Bu sadece dil alanında değil, diğer kültürel alanlarda da gerçekleşir. Temas alanı çeşitli faktörlerin yer aldığı bir karşılıklı alış veriş, bir değiş tokuş alanıdır ama bu sürecin eşit koşullar altında yürümesi şart değildir ki, çoğu kez bir taraf baskın çıkar. Ama baskın çıkan tarafın her konuda baskın çıkması gerekmez. Dilini kabul ettiren taraf kültürün diğer alanlarında karşı tarafın etkisi altında kalabilir. Ama dil ortak olduktan sonra zaman içinde bu diğer alanların da kendisini kabul ettirmiş olanın kültürü olduğu düşünülebilir. Diğer diller unutuldukça onların katkıları da ayırt edilemez olur.

İnsan kendisini nasıl tanımlıyorsa (tabii bu tanımlama kendisini parçası olarak gördüğü grup tarafından kabul ediliyorsa) odur ve bu konuda çok fazla kafa karışıklığı yoktur. Ait olduğu grubun bir bireyi gibi gözükmediği ve/veya hareket etmediği sürece o kişinin iddiası ne olursa olsun kabul görmeyecektir.

Diğer yandan, köken konularında durum, özellikle son zamanlarda, pek net değildir. İnsan, soyunun kimliğinin son on veya yirmi bin yıldır hiç değişmeden geldiğini ve hâlâ bu orijinal kimliği taşıdığını düşünebilir. Buna inanabilir ve eğer tartışmaya kapalıysa da bu fikrinden vazgeçmeyebilir. Ama özellikle son zamanlarda ortaya çıkan çeşitli yeni veriler, tarihi bilgiler bunun böyle olmadığını gösteriyor. İnsanlar tarih boyunca çeşitli yeni diller, dinler, kültürler vb benimsemiş, başka kimlikler almış ve dolayısıyla başka insanlar olmuşlar. Bu kabul edildiğinde haliyle o zaman kimisi için ben daha önce neydim sorusu beliriyor. Makul bir soru ama sonu yok. Burada mesele belli bir şekilde düşünmeye şartlanmış olmamız. Sürekli “asıl ben” arayışı içindeyiz. Çünkü bize bunun önemli olduğu, kendimizi ve diğerlerini bu şekilde tanımlamamız gerektiği öğretilmiş. Anadolu’da yaşayan biri, bugün kimliği Türk ve dili Türkçe olsa da, bundan bin yıl önce, eğer bu topraklara Orta Asya’dan gelmemişse, daha başka bir şey olmuş olabilir, örneğin Ermeni veya Rum, ya da Romalı. Daha da evveline gitmeye kalkıştığımızda da karşımıza Frigler, Hitiler, Luviler, Dorlar vs çıkacak ve ondan sonra bir karanlıkla karşılaşacağızdır. Çünkü tarih sona erecek, elde o günün kimliklerini çözmemizi sağlayacak yazılı belge kalmayacaktır.

Evet, bu noktadan sonra daha geriye gidemeyiz. Genetik analizler yaptırmaya kalkıştığımızda da, en fazla atalarımızın bir zamanlar nerede yaşadıklarını öğrenmekle yetinmek zorunda kalacağızdır. Çünkü yazılı verilerin olmadığı yerde hiç kimse on bin yıl önce insanların kendilerini nasıl adlandırdıklarını bilemez ve “en ilk atalarım” arayışı da burada sona erer. Elbette bir zamanlar bir yerlerde çadırlarında yaşamış üç, dört aileden oluşan veya biraz daha kalabalık bir taş çağı grubuna götürebiliriz soyumuzu. Bu soy da haliyle Afrika’dan Ortadoğu’ya veya daha iddialı bir grup idiyse, Cebelitarık üzerinden Avrupa’ya geçen yine çok ufak bir gruba bağlanacaktır.

Teorik olarak etnik kimliklerin olmadığı bir dönem mümkün denebilir. Gruplar arası iletişimin insan nüfusunun çok düşük olmasından ötürü çok az olduğu dönemde haliyle bu tür bir kimliğe yatırım yapmak da gereksiz olacaktır. Kimlik kültürel yatırımı gerektirir. Ayakta tutulmalıdır. Çünkü bir işlevi vardır. Ama gruplarla çok daha az karşılaşılan ve grupların sürekli hareketli olduğu, yani henüz yerleşik yaşama geçilmemiş bir dünyada etnik kimliklere de yer olmayacaktır. Üstelik bu dünyada, yani avcı-toplayıcıların dünyasında yaratılan kimliklerin öncelikle doğayla ilgili olmuş olması büyük ihtimal; buna işaret eden ipuçları var. nasıl biz bugün dost-düşman ve diğer türden toplumsal ilişkilerimizi diğer gruplarla karşılıklı etkileşimler bağlamında oluşturuyorsak, aynı şey o günün dünyasında doğanın diğer unsurları da kapsanacak şekilde gerçekleştirilmiş olabilir. Yani demek istediğim, bizim kalabalık ve doğadan kopuk dünyamızın kimliklerinin bu daha farklı dünyada hiçbir geçerliliği olmamış ve o yüzden de bunlar ortaya çıkmamış olabilir.

Toparlayacak olursam, daha önce neydim veya atalarım kimdi sorusunun cevabı, eğer kendimizi etnik kimliklerle sınırlamayacaksak, bizi eninde sonunda etnik kimliklerin olmadığı bir dünyaya götürmek zorunda. Bu tür mesafeler kat edildiğinde aslında soru da iki sebepten dolayı anlamını yitiriyor. Birincisi bu bulacağımız ata bize, bugün diğer etnik grup olarak karşımıza yerleştirdiğimiz ve bazen düşman olarak bile gördüğümüz diğer etnik grubun üyelerinden daha yabancı olacaktır. Bu kişiyle ortak hiçbir değer bulmamız mümkün değildir. Ne dil, ne din ne de kültürel herhangi başka bir şey. Yeme şeklimiz, yediklerimiz bile büyük ihtimalle farklı olacaktır. Tek ortak yanımız, geğirmek, işemek, burun karıştırmak vb gibi bedensel işlevlerimiz olacaktır. İkinci noktaysa, bu bulacağımız ata veya ataların aynı zamanda birçok kişinin de atası olacağıdır. Bugün kendimizi son derece farklı gördüğümüz, öyle ki bazı durumlarda kendileriyle karıştırılmayı bile sorun yaptığımız, hakaret olarak kabul ettiğimiz diğer etnik grupların bir kısmının ve hatta büyük kısmının ataları da bu neredeyse hiçbir ortak yanımız olmayan “atalar” olacaktır. Dolayısıyla, daha önce kimdim, hangi dili konuştum, kültürüm nasıldı sorusu, eğer “en ilk”i bulma amacı güdülüyorsa, anlamsız ya da sadece belli koşullar altında, belli bir dönem için yanıtlanabilecek bir sorudur. Ama oldu “en ilk” atayı bulduk diyelim, muhtemelen tepkimiz, “sen kimsin yahu” gibisinden bir şey olacaktır.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Herkes Akraba Ama Herkes Akraba Değil

Genetik akrabalık ve bunun toplumsal ilişkilere yansıma(ma)sı

Genetik akrabalık ve İnsanın akrabalık ilişkileri, bunun ne anlama geldiği üzerine şöyle bir soru takıldı kafama. Herhangi bir bireyin doğması için iki kişi olması gerektiğini biliyoruz. Böylece örneğin benden bir nesil önce genetik açıdan benimle akraba (şimdilik kardeşleri dışarıda tutuyorum) 2 kişi yaşıyordu. Aynı şekilde bunların bir nesil öncesine gidersek, bu kişilerin doğması için de 4 kişinin olması gerekiyor. Dolayısıyla benden iki nesil önce bana genetik açıdan akraba olan kişilerin sayısı 4’e yükseliyor. Devam edip bir nesil öncesine gidersek, bunların doğumuna sebep olmuş 8 kişi bulunmaktadır ve bu benim üç nesil önceki genetik akrabalarımın sayısını 8 kişi yapar.  Bu şekilde devam ettiğimiz takdirde dört nesil önce 16, beş nesil önce 32, altı nesil önce 64 kişinin olduğunu görürüz. Yani eğer her yüzyıla dört nesli sığdırdığımızı varsayarsak, benim doğduğum tarihten bir yüzyıl önce bu dünyada benim doğumuma sebep olacak 16 kişi yaşıyordu.


Bu süreci 2n şeklinde formülleştirebiliriz. Burada n nesil sayısı oluyor. Eğer her yüzyılda dört kuşak olduğunu varsayarsak, üç yüzyıl önce benim doğumuma sebep olacak 212 , yani 4096 kişinin yaşamış olması gerekiyor. Yok eğer her yüzyılda üç kuşak olduğunu varsayarsak, bu rakam 29 , yani 512 oluyor. Muazzam bir rakam ama iki bin yıl öncesi için çıkarttığımız rakamla karşılaştırdığımızda hiç bir şey. Bir yüzyılda üç kuşak varsayımına göre hesapladığımda, iki bin yıl önceki genetik akrabalarımın sayısı, yani iki bin yıl sonra benim doğumuma sebep olacak kişilerin sayısı 260, yani 1.15 x 1018 oluyor. Muazzamın ötesinde bir rakam ve de inandırıcı değil. Çünkü İsa’nın doğumundan hemen önce bu kadar akrabamın yaşıyor olması, bu rakam dünyanın bugünkü nüfusunu kat kat aştığından mümkün değil. Bir yerde bir hata var ama nerede?

Aslında matematiksel olarak bir hata yok. Formül ve dolayısıyla da çıkan sonuç doğrular. Ama biraz düşündüğümüzde ilk varsayımımızda bir sorun olduğunu görüyoruz. Kardeşleri dışarıda tutmuştum. Oysa kardeşler var ve dolayısıyla da kardeş çocukları. Yani ben üç yüz yıl önce 512 kişi yaşıyordu derken aslında rakam çok daha ufak. Çünkü muhtemelen kardeş çocukları veya torunları ya da torunların çocukları ve onların çocukları tekrar karşılaşıp evleniyor ve çocuk sahibi oluyorlar. Başka türlü bir açıklama getirmek mümkün değil. Bunu hesaba kattığımızda, bu yukarıdaki muazzam rakamı düşürmek için epey bir kardeş çocuk, torun ve torunun torunu ilişkisi olması gerektiğini görüyoruz. Bunun hesabını tam olarak nasıl yapabilirim bilmiyorum ama açıkçası şu anda pek de gerekli değil.

Şimdi gelelim bundan ne tür sonuçlar çıkartabileceğimize? Her şeyden önce akrabalık ilişkileri açısından epey yoğun bir dünyanın söz konusu olduğunu görüyoruz. Herhangi bir köyü ele aldığımızda (bunun modern dönem öncesi bir köy olduğunu varsayalım), dışarıdan insan gelmediği sürece bu köy, nasıl başlamış olursa olsun, bir süre sonra herkesin birbiriyle akraba olduğu bir köye dönüşmek zorunda. Zaten başka türlü de olmaz. Ancak ulaşım ve iletişimin çok geliştiği ve bir sonraki evliliğin kesinlikle sürecin dışından birisiyle olmasının şart koşulduğu bir durumda bunun aksi olabilir. Aksi takdirde, yani adayların en fazla elli, zorlayalım yüz kilometre çapında bir alandan geldiğini varsayarsak, zaman içinde herkesin birbiriyle (en azından genetik açıdan) akraba olması kaçınılmaz.

Bununla beraber, şöyle ilginç bir durum da mevcut. Her ne kadar birçok insan aslında birbiriyle genetik açıdan akrabaysa da, bunun toplumsal ilişkilere yansıması son derece sınırlı. Çünkü birkaç nesil içinde bu akrabalık ilişkilerinin büyük kısmı unutulmaktadır. Ancak kabile, aşiret ve benzeri gibi daha yapısal ilişkilerin içine girildiğinde bu akrabalık ilişkileri, her ne kadar belleklerden silinseler de, aşiret üyeliği şeklinde bir yere kadar muhafaza edilmektedir. Aksi takdirde, en fazla beş, zorlarsak altı, yedi nesil sonra bu ilişkiler hatırlanamamaktadır ki, çocuk sayıları da hesaba katıldığında bu, insan hafızasının bu konuyla ilgili sınırlarından ötürü gayet normal bir sonuçtur. İnsan bu kadar ilişkiyi hatırlayamaz ve buna gerek de yoktur çoğu kez. Yani bir yandan süratli bir genetik yakınlaşma söz konusudur, diğer yandan da bu genetik akrabalıkların unutulmasını sağlayan toplumsal bir süreç vardır.

Genetik akrabalığın artışı dışında kanımca başka bir önemli konu da kültürel, daha doğrusu zihniyetseldir. Bu düzeyde de neticede bir tür yerel doğal ayıklanma süreçlerinin çalıştığını düşünebiliriz. Bazı özellikler daha fazla öne çıkabilir ve bu bazı özelliklerin yoğunlaşması da bazı kültürel kalıpların belli biçimlerde kemikleşmesine yol açabilir. Bu da karşılığında belli özelliklerin daha fazla seçilmesine yol açabilir. Göç olaylarının olmadığı durumlarda bu süreç sürekli güçlenerek sürecektir. Bu açıdan bakıldığında göçler veya birilerinin gelip bir yerleri dağıtması o kadar da olumsuz bir durum değil gibi gözüküyor. Modern çağ da bu açıdan bakıldığında olumlu bir gelişme, her ne kadar o güzel eskiyi yok eden olumsuz bir gelişme olarak görülse de.

Sonuç olarak tamamen matematiksel bir açıdan, basit bir deneyden yaklaştığımızda, çevremizde aynı soydan geldiğimiz epey insan olması gerekiyor. Çoğumuz yüzlerce yıl öncesinden akrabayız. Nitekim yörelerin fiziksel ve kültürel açıdan birbirlerinden zaman içinde farklılaşmalarının nedeni de bu olsa gerek. Eğer tarımın başlangıcından önce dünya nüfusu muhtemelen 15 milyonu geçmediyse, bugünün bu kalabalık dünyasının kökeni de haliyle bu 15 milyondur.[1] Ölümleri, salgınları ve benzeri doğal ve insan ürünü felaketleri de hesaba kattığımızda bu rakam biraz daha düşmelidir. Bu rakamın çeşitli bölgelere dağıldığını ve bu bölgelerde insanların uzun süre birbirlerinden uzak yaşadıklarını hesaba kattığımızda, bu genetik akrabalık ilişkisinin çok daha yoğun olduğu anlaşılacaktır. Ama bu fiziksel yakınlaşmanın toplumsal ilişkiler açısından fazla bir anlamı da yok. Çünkü insan bir süre sonra akrabalarının bir kısmını unutmaya başlıyor, çıkar ilişkileri akrabaları birbirinden uzaklaştırıyor, unutulmaları hızlandırıyor (bir yerde herkesin sonuçta birbiriyle akraba olması bu süreci daha da hızlandırıyor) ama geri dönüp bu unutulan akrabalardan, sanki yabancı bir aileymişler gibi kız veya oğlan alınabiliyor. Tabii rakamların sürekli belli bir düzeyde kaldığı durumlarda, belli ayrımlar (sınıfsal, ırksal, vb) özendirilmiyorsa tam bir unutma hiçbir zaman söz konusu olmayabilir. Konuyu burada noktalayacaksak, neticede insanların birbirlerini farklılaştırarak uzaklaştırmasının daha ziyade insan ürünü olduğunu söylemek gerekiyor.


[1] Tellier, Luc-Normand, Urban World History, An Economic and Geographical Perspective, s.26.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...