1 Ağustos 2012 Çarşamba

Hint-Avrupa Dilleri Anadolu Grubu: Luvi, Hitit, Pala, Lidya, Karya, Likya dilleri vd


 Bir önceki yazımda (http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/07/mo-ikinci-binylda-anadolunun-dil.html ) Anadolu’nun bilinen ilk Hint-Avrupa dillerinden bahsettim. Bu diller, Hint-Avrupa dil ailesinin bugün artık hiçbir dili konuşulmayan bir alt grubu olan Anadolu dil ailesini oluşturur. Bu dil ailesinin şu ana kadar tespit edilmiş üyeleri, Luvi, Hitit, Pala, Karya, Likya, Lidya, Pisidya, Side ve Milyan dilleridir.

Anadolu’da Anadolu grubunun yanında başka Hint-Avrupa grupları ve dolayısıyla da dilleri olmuştur ve hâlâ da mevcuttur. Bunların arasında ilk akla gelenler olarak Yunanca, Ermenice, Frigce ve Kürtçe’yi sayabiliriz. Kürtçe, İran dil ailesindendir ve hâlâ konuşulmaktadır. Yunanca ve Ermenicenin kendi dil ailelerini oluşturduğu düşünülmektedir ve her iki ailenin modern versiyonları hâlâ konuşulmaktadır. Frig diliyse bazı araştırmacılar tarafından Trakya veya Balkan dil ailesine yerleştirilmekte ve bazı araştırmacılar da Yunancayla olan yakınlığına işaret etmektedir. Bazı araştırmacılarsa tek başına bir dal olarak görmektedir.

Anadolu’nun tarihini dilsel bir zemine oturtarak incelemeye kalkıştığımızda, Hint-Avrupa dilleri döneminin epey uzun sürmüş olduğunu görürüz. Hâlâ hiç de küçümsenmeyecek sayıda insan çeşitli Hint-Avrupa dillerini konuşmaktadır (bunların arasında çoğunluğu Kürtçe ve lehçeleri oluşturmaktadır). Hint-Avrupa “egemenliği,” on birinci yüzyılda Türkçe gelene kadar sürmüş ve bundan sonra da uzun bir süre boyunca varlığını sürdürmeyi başarmıştır.

Hint-Avrupa dillerinin Anadolu’daki varlığı iki şekilde açıklanmaktadır. Bazı araştırmacılara göre, Hint-Avrupa dillerinin ortaya çıktığı yer Anadolu’dur. Renfrew bu yerin İç Anadolu ve Gamkrelidze  ile Ivanov ise Doğu Anadolu olduğunu ileri sürmektedir. Bazı araştırmacılara göre de (sanırım bunlar şu anda çoğunluğu oluşturmaktadır) Hint-Avrupa dilleri Anadolu’ya dışarıdan gelmiştir. Bu tartışma daha bir süre devam edecek gibidir.

Bununla beraber şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dışarıdan geldikleri kabul edilse bile, Hint Avrupa dilleri epey erken bir tarihte Anadolu’ya gelmiş ve bu geliş bir kereyle sınırlı kalmamıştır. İlk gelenler tarih sahnesinden kaybolurken, yerlerini diğerleri almıştır. Anadolu’daki uzun geçmişleri ve Anadolu’nun kayıtlara geçmiş ilk dilleri oldukları dikkate alındığında, Anadolu tarihinin önemli bir bileşeni olduklarını kabul etmek gerekmektedir.

Hint-Avrupa meselesinin Anadolu’yla ilişkisini bir kenara bırakacak olursak, Anadolu grubuyla ilgili çözülmeyi bekleyen iki konu daha bulunmaktadır: Bunlardan ilki, Anadolu grubunun Hint-Avrupa dil ailesindeki konumu ve diğer dil aileleriyle ilişkisidir.

Anadolu grubunun Hint-Avrupa dil ailesindeki konumu üzerine çeşitli yaklaşımlar mevcuttur. Melchert bunları şöyle sıralıyor. Birine göre, Anadolu grubu Hint-Avrupa dil ailesinden ayrılmış bir alt dil ailesidir. Burada Anadolu grubunda bazı özelliklerin bulunmaması ama bunların diğer tüm alt dallarda görülmesi, Anadolu dillerinin bu özellikleri sonradan kaybetmiş olmasıyla açıklanmaktadır.  İkinci yaklaşımsa onu, Proto-Hint-Avrupa’yla yan yana koyar. Bu yaklaşımda Hint-Avrupa ve Anadolu dil aileleri ortak bir kökenden gelen iki farklı dal olarak kabul edilir. Bu durumda Anadolu dil ailesinin diğer Hint-Avrupa dillerine özgü özellikleri paylaşmamasının nedeni bunları kaybetmiş olması değildir. Bu özellikler Anadolu dil ailesinde hiçbir zaman olmamıştır. Bu yaklaşımın en iyi örneklerinden biri Hint-Hitit tezidir. Üçüncü yaklaşım, Anadolu grubunu Proto-Hint-Avrupa’nın (PHA) arkaik devamı olarak görür. Dördüncü yaklaşımsa,  Anadolu grubunun PHA’dan kopan ilk alt grup olduğunu ileri sürer. Neticede tüm bu grupları bu kadar çok uğraştıran, Anadolu grubunun Hint-Avrupa veya Proto-Hint-Avrupa’dan ayrılan en erken parça olmasıdır.

İkinci meseleyse, eğer dışarıdan geldiyse, Anadolu grubunun Anadolu’ya tek parça halinde mi, yoksa Anadolu dışında parçalara ayrılıp farklı zamanlarda mı geldiğidir? İlk ayrılan parça (yukarıda, Anadolu grubunun HA dil ailesi içindeki konumuyla ilgili yaklaşımları dikkate alırsak) Proto-Anadoluca’dır. Bundan da daha sonra Proto-Luvice, Proto-Hititçe, vb gibi çeşitli alt gruplar ve bunlardan da çeşitli diller türemiştir. Bu ayrılmalar tam olarak nerede gerçekleşmiştir? Hint-Avrupa dillerinin ortaya çıktığı, yani Proto-Hint-Avrupa dilinin var olduğu bölgenin yeriyle ilgili tartışmalar hâlâ devam ederken bu konuyla ilgili kesin bir şey söylemek haliyle mümkün değildir. Üstelik bu köken-bölge tartışmalarında adaylardan biri Anadolu’yken, Proto-Anadolu’nun tam olarak nerede parçalara ayrıldığını söylemek daha da zordur. Çünkü burada seçilecek kurama göre iki farklı durum söz konusu olacaktır: Anadolu’ya gelme veya Anadolu’dan ayrılma.

Anadolu dillerinin kendi aralarında nasıl ayrıldıkları da ayrı bir tartışma konusudur: Bununla ilgili üç ayrı şema verilmektedir.



Bu ayrılmalara dair kesin bir tarih vermek mümkün değilse de, Luvi, Hitit ve Pala dillerinin (bazı yaklaşımlarda Lidya dili de) M.Ö. ikinci binyılda konuşulduğunu bildiğimize ve Anadolu dil ailesinin PHA’dan M.Ö. dördüncü binyılda ayrıldığı düşünüldüğüne göre (bu tarih M.Ö. üçüncü binyıla kadar çekilebilmekte), Anadolu grubunun ilk parçalanmasını bundan önce, tahminen M.Ö. üçüncü binyılda veya hatta  ikinci binyılın hemen başlarında yaşamış olması gerekiyor. Diğer yandan bazı istatistiksel yöntemler bu rakamları çok daha gerilere, MÖ altıncı, sekizinci binyıllar gibi tarihlere götürebilmekteyse de, şu anda genel eğilim daha erken tarihleri kabul etme yönündedir.



      
Kaynakça:
Blazek, V. On the internal classification of Indo-European languages: Survey.
Brixhe, C. Phrygian, R. D. Woodard (der.) The Ancient Languages of Asia Minor, Cambridge University
            Press, 2008.
Clackson, J. P. T. Classical Armenian, R. D. Woodard (der.) The Ancient Languages of Asia Minor,
          Cambridge University Press, 2008.
Gamkrelidze, T. V. ve Ivanov, V. V. The Early History of Indo-European Languages, Scientific American,
           Mart 1990, s. 110-116.
Gray, R. D. ve Atkinson, Q. D. Language-tree divergence times support the Anatolian theory of
           Indo-European origin, Nautre, 426, 27 Kasım 2003.
Kloekhorst, A. Some Indo-Uralic Aspects of Hittite, The Journal of Indo-European Studies, c.36 No. 1 ve
           2, Bahar/Yaz 2008.
Melchert, H.C. The Dialectical Position of Anatolian within Indo-European, B. K. Bergen, M. C. Plauché ve
            A. C. Bailey (der.) Proceedings of the Twenty-Fourth Annual Meeting of the Berkeley Linguistics
        Society,14-16 Şub. 1998, Special Session on Indo-European Subgrouping and Internal Relations, 14
        Şub. 1998.
Melchert, H. C. Luvian, R. D. Woodard (der.) The Ancient Languages of Asia Minor, Cambridge University
        Press, 2008.
Watkins, C. Hittite, R. D. Woodard (der.) The Ancint Languages of Asia Minor, Cambridge University
        Press, 2008.
Woodard, R. D. Language in ancient Asia Minor: an introduction, R. D. Woodard (der.) The Ancient
         Languages of Asia Minor, Cambridge University Pres, 2008.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

M.Ö. İkinci Binyılda Anadolu’nun Dil Coğrafyası: Luvi, Hitit, Hatti, Hurri dilleri ve diğerleri


Bugün Anadolu olarak adlandırdığımız toprak parçasının tarihi epey ilginç ve zengindir. Çeşitli kültürler ortaya çıkmış ve zaman içinde kaybolmuş. Aynı şekilde çeşitli diller konuşulmuş ve bunlar da zaman içinde kaybolmuş. Bu topraklarda genel olarak dört dil ailesinin var olduğu (bir kısmının hâlâ var olduğu) söylenebilir: Kafkas, Hint-Avrupa, Afro-Asyatik (Sami) ve Altay dil aileleri.

Konuyu tarihsel olarak incelemeye kalkıştığımızda (eğer tarihi yazının keşfiyle başlatıyorsak), Anadolu’nun dil tarihini, en erken M.Ö. üçüncü bin yılın sonlarından itibaren başlatabiliyoruz. Bundan öncesi, en azından yazılı dillerin tespit edilmesi açısından bakıldığında, karanlık bir dönem. Örneğin, Çatalhöyük’te veya diğer neolitik yerleşimlerde hangi dillerin konuşulduğunu veya ondan da önce bu bölgede var olmuş mezolitik avcı-toplayıcıların birbirleriyle hangi dilleri kullanarak anlaştıklarını bilemiyoruz ve muhtemelen de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

M.Ö. ikinci binyıla gelecek olursak, McMahon, Hititlerin başkenti Hattuşaş’ın arşivlerinde çeşitli dillere rastlandığını söyler. Bunların arasında en baskını elbette bir Hint-Avrupa dili olan Hititçedir. Bunu Mezopotamya’nın Sami dillerinden Akatça takip etmektedir. Ama arşivlerde başka dillerle de karşılaşılmaktadır: Hatice, Hurrice, Sümerce ve Hint-Avrupa dil ailesine ait olan Luvice ve Palaca,. Ayrıca, arşivlerde karşılaşılan bazı teknik terimler de,  Sanskritçeyle bağlantılı bir Hint-Aryan diline işaret etmektedir. [i]

Burada bahsedilen diller Hitit arşivlerine girmiş yazı dilleridir. Yani bu diller bir şeyler yazmak için kullanılmıştır ve bu yüzden de bugüne ulaşmışlardır. Dolayısıyla,  bunların dışında başka dillerin de bu dönemde bu coğrafyada var olmuş olabileceğini unutmamak gerekiyor. Her şeyden önce, her dilin çeşitli şiveleri olmuş olmalı.

Yazı dili açısından baktığımızda, kayıtlara girmemiş olanların sayısının muhtemelen çok daha düşük olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Çünkü bu dönemde bir dil yazı diline dönüşmesi için ya ticarette ya da resmi yazışmalarda kullanılması gereklidir. Bunların dışında bir kullanım bu dönemde çok yaygın veya hiç olmadığından, başka bir şekilde yazı diline dönüşmek pek mümkün değildir. O yüzden bize ulaşmamış yazı dillerinden ziyade bize ulaşmamış dillerden, yani sadece konuşulan dillerden bahsetmek gerekiyor. Birincinin, yani bir yazı dilinin bize ulaşmamış olma ihtimali, aslında epey düşüktür.
                                            M.Ö. İkinci Bin Yılda Anadolu Dil Coğrafyası

Bu açıdan bakıldığında, Anadolu’nun ikinci binyıldaki diller coğrafyasıyla ilgilenen birinin karşısına çıkan herhangi bir harita ya yazı dillerinin ya da resmi dillerin dağılımını gösteren bir harita olarak kabul edilmelidir; hiçbir şekilde o dönemde konuşulan tüm dil ve şivelerin haritası olarak anlaşılmamalıdır.

Yukarıdaki haritaya bakıldığında, Luvicenin epey geniş bir alana yayıldığı görülmektedir. Buradan çıkan ilk sonuç doğal olarak bu bölgede herkesin Luvice konuştuğu olacaktır. Oysa bunun böyle olması gerekmediği gibi, aksine, Luvice sadece belli bir azınlık tarafından konuşulmuş da olabilir. Her ne kadar eldeki veriler bu meseleyi tam olarak aydınlatmıyorsa da, yani Luvicenin dışında başka dillerin de konuşulup konuşulmadığını, bunların oranlarının ne olduğunu bilemiyorsak da, Luvicenin en azından baskın resmi yazışma dili ve dolayısıyla da baskın siyasi dil veya dillerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Neticede ya yönetenler ya da yönetilenler arasında çoğunluğun diliydi ki bir resmi yazışma dili olarak kabul edilmiş.

Hititçenin durumu da, her ne kadar Luvice kadar geniş bir alana yayılmış gözükmüyorsa da, pek farklı değildir. O da Luvice kadar baskın bir resmi yazışma dilidir. Üstelik her iki grup arasındaki ilişkiler, birbirleriyle ilişkili olarak yürürlüğe koydukları yasaların içerikleri ve buralarda bahsettikleri konular dikkate alındığında, bu ikisinin o dönem Anadolu’sunun en azından Fırat nehrinden Ege Denizine kadar olan kısmının en baskın dilleri olduklarını söyleyebiliriz. MÖ üçüncü binyılda nasıl bir dil coğrafyasının var olduğunu eldeki verilerin yetersizliğinden ötürü tam olarak bilemiyorsak da, ikinci binyılın siyasi dil coğrafyasının baskın dilleri arasında Hititçe ve Luvice bariz bir şekilde öne çıkmaktadır. Fırat’ın güneydoğusunda da  bu dilin Hurrice olduğu söylenebilir.
                                  M.Ö. İkinci ve Birinci (italik) Bin Yıllarında Anadolu Dil Coğrafyası           

Bu dönemde Anadolu’da güçlü bir Hint-Avrupa dilleri bileşeni görüyoruz. Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu dalı olarak adlandırılan grupla başlayan bu dönem, varlığını uzun süre devam ettirecektir. Her ne kadar Anadolu dalı zaman içinde kaybolacaksa da, bu dala ait dillerin yerini Yunanca, Frigce ve Ermenice gibi diğer Hint-Avrupa dilleri alacaktır. Bunlara, Anadolu’nun en güneydoğusunda konuşulmuş Med dilini ve onun ardından gelmiş Kürtçe de eklenebilir. Frigce ve Medce hariç bu diller hâlâ konuşulmaktadır ama bunlar Anadolu grubuna ait değildir; bu grubun muhtemelen MÖ 1. yüzyılda tamamen kaybolduğu kabul edilmektedir. Anadolu’nun tarihsel ilk evresinde karşılaşılan ilk dil ailesii Hint-Avrupa dil ailesinin bir alt grubu olan Anadolu dalıdır. Bu alt grup kabaca şu dillerden oluşur: Hititçe veya Nesili, Luvice (Luvili), Palaca ve Likya, Lidya, Karya, Pisidya, Side ve Milyan dilleridir.


Bu diller elbette Anadolu olarak adlandırdığımız bölgede ilk konuşulmuş diller değildir. Her ne kadar Hint-Avrupa dil ailesinin kökeninin Anadolu, özellikle de İç Anadolu bölgesi olduğunu ileri süren bir kuram varsa da, Anadolu’da farklı diller de konuşulmuştur ve bu dillerin en azından Anadolu grubundan önce geldiklerine dair işaretler vardır. Ama yazılı dönemin, yani tarihsel dönemin, artık oturmuş olduğunu kabul ettiğimiz ilk evre, en azından mevcut verilere göre, Anadolu grubunun da göründüğü bu evredir. Dolayısıyla, Anadolu’da yaşamış insanların ilk kez yoğun şekilde yazmaya başladıkları dilleri ele aldığımızda, Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu grubu özellikle önemlidir.



[i] Biblical Archaeologist, American Schools of Oriental Research, Baltimore, 1989, 52:2-3:65

10 Nisan 2012 Salı

Zaferler, Anmalar ve Tarihselleştirilmeleri

Çanakkale Zaferi Kutlamaları: Ne Tür Bir Dil?



Bir toplumda geçmişin nasıl sunulduğu, anlatıldığı, nasıl tarihleştirildiğiyle o toplumda ne tür bir dilin hâkim olacağı arasında yakın bir ilişki vardır. Verilenin içeriği kadar, verilme tarzı da son derece önemlidir. Ya da bunu tersine çevirecek olursak, tarihin önemli işlevlerinden biri bir toplumun nasıl bir dil kullanacağını,  nasıl bir dille konuşacağını belirlemektir. Bu dil, tarihin nasıl yazıldığına bağlı olarak, barışçıl olabileceği kadar savaşı çağıran, birleştirici olabileceği kadar ayıran bir dil olabilir.

Anmalar, kutlamalar, ne tür bir dilin seçildiğine, tarihin nasıl bir tarzda verildiğine dair en önemli göstergelerden biridir. Ve buna ilişkin Türkiye tarihinden en önemli örneklerden biri de, Çanakkale Savaşı anma ve kutlamaları, bu savaşın nasıl tarihleştirildiğidir. Bu savaş,  Osmanlı’nın son yıllarında yapılmış çok büyük bir hatanın, Birinci Dünya Savaşı’nın ya da o günkü dille Büyük Savaş’a, Cihan Harbi’ne dâhil olma hatasının getirdiği insan kıyımının, bu gayet yüksek bedelin hatırlandığı, zihinlere kazınmaya çalışıldığı bir anma yerine, sorgusuz sualsiz fedakârlığın,  ölüme koşmanın yüceleştirildiği bir zafer kutlaması şekline dönüştürülmüştür.   

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi yer aldığı tarihte bir zaferdi. Tüm zorluklara rağmen düşman donanması durdurulmuş, Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a ulaşması önlenmişti. Bu açıdan bakıldığında ve kendimizi savaş dönemiyle sınırlı tuttuğumuzda, Çanakkale Deniz Savaşı kesin bir zaferdir. Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda Pearl Harbor’da kazandıkları zaferden farklı değildir (her ne kadar bu baskın uçak gemilerini vurma amacına ulaşamadıysa da) ama bugün hiçbir Japon Pearl Harbor zaferini kutlamamaktadır. Çünkü Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş ve saldırgan savaş politikasının bedeli muazzam bir insan kaybı olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Çanakkale Zaferi’nin farkı nedir, bir farklılık söz konusu mudur? Burada da Osmanlı sonunda Birinci Dünya Savaşı’nı kaybederek mağluplar arasında yerini almıştır ve Osmanlı’nın saldırgan savaş politikasının bedeli burada da muazzam bir insan kaybı olmuştur. Ama Çanakkale hâlâ bir zafer olarak kutlanmaktadır. Neden?


Osmanlı dâhil herkesin saldırgan olduğu bir paylaşım savaşı
Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, “dış güçlerin”, yani emperyalistlerin saldırısı karşısında masum ve mağdur bir şekilde kendini savunması şeklinde ifade edersek ve Kurtuluş Savaşı’nı da bu haksızlığa karşı direnişin ikinci perdesi olarak görürsek, böyle bir durumda Çanakkale elbette hâlâ bir zafer olarak düşünülebilir, düşünülecektir. Ama tarihsel gerçekler bu noktada çok daha farklı bir tabloya işaret etmektedir.

Bu tabloda resmi tarihin bile tarihle ilgili genel toplumsal unutkanlığımıza veya tarihi sorgulamama ısrarımıza rağmen saklayamadığı ama yine de görmezlikten geldiğimiz önemli bir ayrıntı söz konusudur: Hiç kimse Osmanlı’ya saldırmamıştır. Saldırgan, üstelik tam da Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikalılara yaptığı şekilde saldıran, yani haber vermeden, savaş ilan etmeden saldıran, Osmanlı’dır, daha doğrusu onun son dönemdeki İttihatçı hükümeti veya otoriter yönetimi ve hatta belli bir açıdan bakıldığında, henüz gelişim aşamasındaki Türk milliyetçiliğidir.

Osmanlı savaşa isteyerek girmiştir. Dolayısıyla, söz konusu olan bir savunma savaşı, vatanın saldırgan emperyalistlere karşı savunulması değildir. Ancak saldırılan düşmanlar fazla dişli çıkınca vatanı her türlü fedakârlığı yaparak koruma zorunluluğu belirmiş ve bu amaçla binlerce genç düşman mermilerinin önüne sürülmüştür. Bu noktadan itibaren birçok cephede ve özellikle de Çanakkale’de kahramanlık destanları söz konusudur: Gencecik insanlar vatanlarını korumak için çok büyük özverilerde bulunmuş, her türlü acıyı çekmiştir. Ama bu fedakârlıkların yapılması zorunlu muydu, bu kadar insanın ölmesi gerekiyor muydu?

Bu kadar insan hayatını, kısmen milliyetçilik de içeren saldırgan bir macera yüzünden kaybetmiştir. Kaybetmek zorunda değillerdi. Osmanlı son ana kadar tarafsızlığını koruyabilirdi. Ama Osmanlı bunun tam tersini yapmış, daha baştan itibaren bu büyük ve korkunç savaşın parçası olmak istemiştir. Çünkü kaybedilmiş topraklarını geri almak, eski topraklarına tekrar yayılmak ve hatta bunlara, kendi siyasi amaçları doğrultusunda yenilerini bile katmak istiyordu. Bu tarihin her döneminde saldırgan güç profilidir. Yirminci yüzyıl bağlamında buna emperyalist tanımı da eklenebilir. Yani diğerlerinden en ufak bir farkı yoktu. Bu yüzden, mağdur Osmanlı, Türk resmi tarihinin en büyük çarpıtmalarından biridir. Mağdur değildir, saldırgandır ve Çanakkale’ye saldırılmasının yegâne nedeni bir saldırgana başka saldırganların haddini bildirmek istemeleridir. Birinci Dünya Savaşı o günün dünyasını yeniden paylaşmak isteyen saldırganlar arasında bir savaştan başka bir şey değildir ve Osmanlı da bu paylaşımda kendisine pay çıkartmayı uman saldırganlardan birisi olmayı seçmiştir, istemiştir.

Anti-emperyalizm çarpıtması
Günümüz Çanakkale kutlama ve anmaları bu gerçeği çarpıtmaktadır. Hâlâ coşkuyla kutlanan bir zafer yaratarak, birincisi, bu gerçekle yüzleşmeyi önlemekte, ikincisi bu zaferin ardındaki zihniyeti haklı göstermektedirler. Günümüzde bunun tamamen bir savunma savaşı olduğuna inanılmaktadır. Ama tarih kitapları Osmanlı’nın bu savaşa kendi rızasıyla girdiğini saklamamaktadır. Buna rağmen bir nihai fedakârlık destanı kurgusuna inanılmaktadır. Savaş, şiddet, gencecik insanların hayatların baharında bu şekilde ölüme gönderilmiş olması eleştirilmemektedir. Eğer bir anma yapılacaksa, bu anma, bundan doksan yedi yıl önce ne kadar büyük bir hatanın işlenmiş olduğundan yola çıkarak yüz binlerce insanın hayatlarının bu şekilde ziyan edilmesinin yanlışlığının ve bunun bir daha tekrarlanmaması gerektiğinin anlaşılmasına yol açacak bir anmaya, bir yas tutmaya dönüştürülmelidir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde savaşa katılmış birçok ülke bu büyük felakete bu şekilde yaklaşmış, bu korkunç savaş çeşitli alanlarda lanetlenmiştir. Bu savaşta kazanılmış zaferleri kutlayan bir ülke yoktur artık. Çünkü bu “zaferler”, bunlardan birini ayrıntılı şekilde okuyacak, araştıracak herkesin farkına varacağı, gibi aslında insan kıyımları, insan ziyankârlığıdır.

Tam da bu yapılmıyor mu diyebilir kimileri? Çünkü 18 Mart aynı zamanda bir anmadır: 18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi. Ama Şehitler Günü’yle Çanakkale Zaferi’nin, bir anmayla bir zaferin yan yana getirilmesi bile hâlâ savaşın kendisinin lanetlenmediğinin, aksine yüceltilmesi gereken bir savaştan veya bir savunma savaşından bahsedildiğinin en bariz göstergesidir. Anılanların insanlardan ziyade şehitler olması, burada savaşın kötülenmesi fikrinin ana hedef olmadığını göstermektedir. Aksine bir özendirme, bir teşvik söz konusudur. Bu günün, hiçbir şekilde, Birinci Dünya Savaşı’na katılma hatasının anlaşılması veya buna yol açmış saldırgan siyasetin bedeli olarak hayatını kaybeden binlerce insanın anılmasıyla ilgisi yoktur. Aksine, milyonların hayatına neden olan bu milliyetçi maceranın üstünü örtme, bu maceraya yol açmış siyaseti farklı, daha anlaşılır, daha kabul edilebilir bir fedakârlığa dönüştürme girişimidir.

Eğer Çanakkale savaşı bir şekilde Kurtuluş Savaşı’yla ilişkilendirilecekse, bu bağlantı tam da bu şekilde kurulmalıdır. Kurtuluş Savaşı’nın Birinci Dünya Savaşına katılma hatasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıktığı ifade edilmelidir. Nitekim doğrusu da budur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarına bir saldırı söz konusu değildir. Osmanlı kendi saldırgan politikası doğrultusunda diğerlerine saldırmıştır ve diğer saldırganlar da kendi saldırgan politikaları doğrultusunda karşı saldırıya geçmiştir. Osmanlı İttihatçı kadroları insanların hayatlarıyla bir kumar oynamış ve kaybetmiştir. Osmanlı ordusunun bu savaştan pek başarılı çıkamayacağı anlaşılınca da, o günün diliyle mağdur-Osmanlı-emperyalist-düşmanlara-karşı söylemini harekete geçirmişlerdir. Oysa söz konusu olan, emperyalistliğe özenmiş bir devletin savaş alanında iflasıydı. Savaşın kaybedilmesiyle ülke topraklarının işgali, haliyle, Kurtuluş Savaşı’na giden süreci başlatmıştır. Emperyalistliğe, “büyük devlet” hayaline özenilmeseydi ne bu kadar hayat kaybedilecekti, ne de muhtemelen bir Kurtuluş Savaşı olacaktı. Osmanlı herhalde çok farklı bir yönde gelişim gösterecekti. Ama tüm bunlar oldu ve bugünün tartışmaları ve uygulamaları olmuş olaylardan yola çıkmak zorunda. Eğer bir tarih yazılacaksa, aynı zamanda geçmişle yüzleşen bir tarih olmalıdır bu. Yüzleşilecek geçmiş de bu ülkede hem sağcısının hem de solcusunun anlaşılmaz şekilde kendini kaptırdığı, Kurtuluş Savaşı’nın aynı zamanda bir büyük emperyalist mücadele olduğu çarpıtmasıdır. Böyle bir mücadele, böyle bir istek (eğer 60’larla 70’lerin sosyalist hareketini hariç tutarsak)  hiçbir zaman olmamıştır. Kurtuluş Savaşı, yukarıda belirtildiği gibi, neredeyse savaşa girer girmez iflas etmiş emperyalistliğe özenme politikasının kendisini, daha doğrusu bu politikanın devletini daha büyük bir felaketten kurtarma girişimidir. Çanakkale Savaşı’nın hâlâ bir zafer olarak kutlanıyor olması bu gerçekle yüzleşmeme ısrarından, daha doğrusu bu gerçeğin üzerinin örtülme girişiminden başka bir şey değildir. Oysa Çanakkale Savaşı, savaşların ve özellikle de bu tür maceraların ve saldırgan politikaların lanetlendiği, şehitliğin değil, insan yaşamının, yaşamanın değerinin öne çıkartıldığı bir anmaya dönüştürülmelidir. Ancak bu şekilde Çanakkale Savaşı, o tarifsiz insan kıyımı, kaybı ve ziyanı, tarihte hak ettiği yeri alacak ama daha da önemlisi bir ulusun kendisini bulmasında, travmasıyla yüz yüze gelmesinde, oynaması gereken rolü oynamaya başlayacaktır.
 

19 Mart 2012 Pazartesi

Medeniyetlerin Karşılaştırılması
İslam Medeniyetinin Geri Kalmışlığı


Bir önceki fetih yazımda, İstanbul’un fethinin hâlâ neden kutlandığı sorusunu, bir tür aşağılık kompleksiyle, Türk milliyetçiliğinin ve İslam’ın kendisini Batı’dan aşağı görmesiyle ilgili olabileceği şeklinde yanıtlamıştım.

Söz konusu durumun, zihinlerde var olan bir tür medeniyet rekabetinden kaynaklandığı söylenebilir. Meseleye özellikle dini medeniyetler, yani kendini herhangi bir dinle özdeşleştiren medeniyetler açısından baktığımızda, dinlerin (ve burada tek tanrıcı Ortadoğu ya da Yahudilik kökenli dinlerden bahsediyorum) yegâne hakikat, bir şeyin ve her şeyin en doğrusu olma gibi bir saplantıları var.

Dolayısıyla, kuramsal olarak, ne Hıristiyanlık ne de Müslümanlık “yegâne hakikati temsil ettiklerinden” bir başka inanç sistemi ve onun temsil ettiği medeniyetten aşağı olamazlar. Bu arada, İslam’ın kendisini Allah’ın gönderdiği en son din ve bu yüzden de en doğru din olarak tanımladığını da belirtmek gerekiyor. Hal böyle olunca, kendisini bu dinlerden birinin medeniyeti olarak tanımlayanlar ciddi bir sorunla karşı karşıya kalıyorlar: Hiçbir şekilde geride kalmamalılar. Ortalığa kendilerinden daha üstün bir medeniyet çıkmamalı.

Ama herkesin bildiği gibi, Batı medeniyeti İslam medeniyetini “geride bırakmış durumda” ve Müslümanlar, diğer bir deyişle kendisini her açıdan İslam’la ilişkilendiren, bu inanç sistemiyle tanımlayan Müslümanlar (yani dünyeviyi dini olandan ayıran, bu şekilde kendisini tanımlayan Müslümanları kastetmiyorum) bu durumu hiçbir zaman kaldıramadılar.

Medeniyetler karşılaştırılabilir mi? İçinde bulunduğumuz “siyaseten doğru” çağında bu soruya verilecek yanıt elbette olumsuz olacaktır. Çünkü herhangi bir karşılaştırma birinin diğerinden daha iyi ve hatta diğerinin daha ilkel olduğu şeklinde bir sonuca varmayı gerektirecek ve bu tür ifadelere de artık, en azından akademik çevrelerde, hiç de hoş bakılmamaktadır (gerçi bu da belli akademik çevreler için doğru).

Diğer yandan, hem yukarıda bahsettiğim tek tanrıcı dinlerin temsil ettikleri medeniyetler hem de Batı medeniyeti aslında bunun tam tersi bir fikre dayanmaktadır: Bunların her biri medeniyetlerini diğerlerininkinden daha iyi, hatta en iyi medeniyet olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, bu medeniyetler açısından bakıldığında, medeniyetler tabii ki karşılaştırılabilir ve zaten sorunun kaynağı da budur: Müslümanlar (konumuz onlar olduğu için Hıristiyanları dâhil etmiyorum) en baştan beri bir yarış içinde olduklarının ve bu yarışta geriye düştüklerinin gayet farkındadırlar. Öyle siyaseten doğru olmak gibi bir dertleri de kesinlikle yoktur; en iyi medeniyet onlar olmalıdır. Aksi takdirde, İslam’ın getirdiği en temel argümanlardan biri, en sonuncu en iyidir argümanı ve dolayısıyla da İslam geçerliliğini yitirecektir.  

Medeniyetler pekâlâ karşılaştırılabilir. Ama bunun kapitalizmin getirdiği normlarla olması gerekmiyor; ne de herhangi bir Ortadoğu kökenli tek tanrıcı dininkilerle. Medeniyet veya günümüz Türkçesinde uygarlık insanlığın geliştirdiği herhangi bir yaşam biçimidir. Çeşitli tanımları olsa da, kanımca en uygun tanım medeniyetin insanın kendisi için ve kendi çabalarıyla yaptığı bir çevre, bir yapay ortam olmasıdır. Tarım gibi medeniyet de insanın yerleşik yaşama geçmesinin bir sonucudur ve her yerde yerleşikliğe geçişin hemen ardından belirmiştir. Temel hedef, yerleşikliğin nüfus yoğunluğunda getirdiği artıştan kaynaklanan iletişim ve etkileşim sorunlarını çözen bir ortam yaratılmasıdır. Belli bir alana avcı-toplayıcılığın mümkün kıldığından daha fazla insanı, en az sorunla yerleştirmektir.

Ve medeniyetlerin karşılaştırılması tam da bu kıstasa göre yapılabilir, yapılmalıdır. Ama burada elbette ufak bir zorluk söz konusudur: En az sorun nasıl veya kime göre tanımlanacaktır? Sorunlar kişiden kişiye, gruptan gruba değişiklik gösterebilir. Bu zorluk aşıldığı takdirde medeniyetler tabii ki karşılaştırılabilir. Aksi takdirde, anlamsız bir karşılaştırma ortaya çıkacaktır. Örneğin günümüz Batı medeniyeti insanlara birçok ürün ve hizmet sunmasıyla, üretim ve tüketimiyle övünürken, bir diğeri bu tüketimi aşırı, bunun üzerinden yapılan karşılaştırmayı anlamsız bulabilir. Ya da biri sağlık ve eğitim hizmetleriyle övünürken, diğeri bunların zaten medeniyetlerin getirdiği sorunların zorunlu kıldığı çözümler olduğundan vb bahsedebilir. Ya da daha dini medeniyetler kendilerini aslında sonraki yaşam için hazırladıklarını, bu dünyevi oluşumun geçici bir durak olduğunu ileri sürerek tamamen farklı bir kıstas sunabilirler. Sorunlar farklı olunca sunulan çözümler ve ortaya çıkan medeniyetler de elbette farklı olacaktır.  

Neticede dışarıdan bakanla içinde yaşayanların görüşleri farklı olacak, her ikisi de diğerini tamamen kendi bakış açılarına dayanarak eleştirecek, kendi ilkelerine göre bir karşılaştırma yapacaktır. Ve her medeniyet haliyle kendi koyduğu biçime uygun insanlar üreteceğinden, yani her habitat belli türlere izin verdiğinden, bu uçurum aslında uzun süre kapanmayacaktır. Karşılaştırma ancak söz konusu medeniyetler arasında ortak normlar belirdiğinde ve biri diğerinin bazı özelliklerini arzulamaya başladığında, yani birbirlerini aynı kulvarda görmeye başladıklarında, aralarında ortak bir alana yol açacak bir etkileşim belirdiğinde mümkün olacaktır.

İslam ve Hıristiyan medeniyetleri ortaçağ sırasında kesinlikle aynı kulvardaydı. Kullandıkları değer ve normlar ya aynıydı ya da büyük bir benzerlik söz konusuydu. Kendisini Hıristiyanlıkla tanımlayan medeniyet başka bir şeye dönüştükçe bunun değişmiş olduğu söylenebilir ama bu ikisinin parçası oldukları daha büyük ortam aynı şekilde varlığını sürdürmüştür. Hıristiyan medeniyeti daha başka bir medeniyete dönüşürken bunu kendisini İslam medeniyetinden tamamen tecrit ederek gerçekleştirmemiştir bunu. Tüm bu süreç bu ikilinin parçası oldukları bir dünyada gerçekleşmiştir ki, daha sonra Uzakdoğu veya yanlış bir şekilde Asya olarak tanımlayacağımız medeniyetsel alan da bunun parçası olmuş, yani tüm süreç bir küreselleşmeyle, birden fazla dünya sisteminin birbiriyle kaynaşmasıyla birlikte sürmüştür. Bu şekilde bir dünya sisteminin parçası olunca, bu sisteme ait medeniyetleri karşılaştırmak da kanımca mümkündür. Girdiği ilişkiler, arzuladığı hedefler ve kendini nasıl tanımladığına bakınca, İslam medeniyeti, eğer hâlâ böyle bir medeniyetten bahsedilebiliyorsa, kesinlikle modern dünya sisteminin parçasıdır ve dolayısıyla her türlü karşılaştırmaya açıktır.

Böyle bir karşılaştırmada İslam medeniyeti elbette epey yetersiz bulunacaktır. Sonuçta, Batı medeniyetine ortaçağın başlarında gayet önemli katkıları olmuşsa da, modern fikirlerin ve modern dünyanın ortaya çıkışına katkısı son derece sınırlı kalmıştır. Kendisini yenileyememiş, aşamamış ve hatta ilk başlangıcındaki konumundan daha geriye bile düşmüştür. Burada kastedilen şu veya bu önemli mucit, matematikçi, yani önemli şahıs veya icat değil, söz konusu medeniyetin yukarıda yaptığım medeniyet tanımına göre kendisini, yani insanlarına sunduğu ortamı, habitatı geliştirmesidir.

Neticede her medeniyet kendisini geliştirmek için çeşitli ekonomik, siyasi, kültürel, toplumsal ve duygusal/psikolojik kaynaklara dayanmak zorundadır. Kaynak kullanımı da her zaman paylaşımla ilgilidir ve dünya sistemleri sonuçta bu paylaşımın nasıl yapılacağının, yapıldığının ifadesidir. Tam da bu açıdan bakıldığında İslam medeniyeti olarak tanımlanan parçanın epey geride kaldığı görülmektedir. Kaynaklardan gerektiğince pay alamamaktadır. Burada karşılaştırmanın insan açısından yapılması gerektiğini belirtmem gerekiyor. Yani İslam medeniyeti olarak tanımlanan oluşumun içinde yaşayan herhangi bir insan bu bahsettiğim kaynaklardan ne kadar yararlanmaktadır? Ona sahiplenen, onun yaşadığı ortamı oluşturan medeniyet bunu ne kadar sağlayabilmektedir?  Bu tabii ki bu konuda ne kadar başarılı üretimde bulunulduğuyla ilgilidir. Örneğin insanlara çekici gelen fikir, kavram veya kalıplara ne kadar yakındır? Uygulanmasına ne kadar izin vermektedir? Ya da söz konusu ülkede yeni fikir, kavram ve kültürel kalıpların üretimi ne boyuttadır? Yoksa neredeyse yeni her şey dışarıdan mı gelmektedir? Bir medeniyetin ne kadar ileri veya geri olduğu tespit edilmeye çalışılırken en başta bu tür üretimlere ve de tüketimlere bakmak gerekiyor. Çünkü medeniyet olarak tanımladığımız insan ürünü yaşam alanının daha yaşanabilir kılınmasını sağlayacak teknik ve tasarımların üretilmesini bunlar sağlıyor. Sorun da burada kilitleniyor.  Ne yazık ki, çok hoş bir manzara söz konusu değildir. Türk malı araba yapmak hâlâ çok daha önemli kabul ediliyor. Medeniyetsel teknik ve tasarımlara ilişkin üretim düzeyinde önemli bir faaliyet yoktur. Bu açıdan bakıldığında İslam medeniyetini, en azından artık, ileri bir medeniyet olarak tanımlamak zordur.     

1 Mart 2012 Perşembe

1453 İstanbul'un Fethi - Fetih Tarihçiliği

Tarih sadece tarihçilerden öğrenilmez. Aslında genelde onlardan çok az öğrenilir de diyebiliriz. Tarih bilgimizin büyük kısmı, biz modern bireyler için, yurttaşları olduğumuz devletlerin uygun gördüğü eğitim kurumlarında bize verilen tarihsel söylemler ve bunların kamusal alanda ortaya çıkan çeşitli versiyonlarından oluşur. Temel tarih bilgimizi bunlar oluşturur. Üniversitelerde seçkin tarihçilerin yaptığı araştırmalardan, eğer devlet izin vermezse veya kendimiz bu yönde bir çaba göstermezsek, neredeyse hiç haberimiz olmaz. Onun yerine, kamusal alandaki çeşitli çizgi romanlar, popüler romanlar, kahve veya arkadaş sohbetleri, filmler, kalitesi şüpheli belgeseller belirler tarihsel bilgimizi ve bu bilgi çoğu kez epey oynanmış, çoğu kez gerçeklerden az çok uzak bir bilgidir.

Fetih filmini de bu kategoriye ekleyebiliriz. Filmin sadece fragmanlarını gördüm ve bunlar yetti ne göreceğimi anlamak için. Bu filmle ilgili bir tespit, “Kahpe Bizans” temasından ileriye aşamadığıydı. Doğru bir tespit kanımca. Daha teknolojik bir Kahpe Bizans olmuş.


Beni filmin içindeki hatalar veya gerçekleri ne kadar yansıttığından çok, bu filme bakara bizim Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak (veya büyük kısmımızın) ne görmek, ne duymak ve neyle övünmek istediğimiz ilgilendiriyor. Çünkü her ne kadar Recep İvedik filmini geçemediği ileri sürüldüyse de, filmde verilmeye çalışılan fikir, iyi verilmiş veya verilmemiş, genelde bu ülkenin yurttaşlarının hoşuna giden bir fikir, yani İstanbul’u fethetmiş olmak.

İlk olarak şu soruyu sormak gerekiyor: Kim fethetti İstanbul’u? Türkiye Cumhuriyet’i değil. Bundan beş yüz küsur yıl önce padişahları II. Mehmet önderliğindeki Osmanlılar, Osmanlı ailesinin kurduğu devletin ordusu. Eğer ortada övünülecek bir başarı varsa, bu fetih bir başarı olarak görülüyorsa, bu kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başarısı değil. Herkes kendi yaptıklarıyla övünmeli. Ama burada daha önemli olan nokta,  beş yüz yıl sonra bu fethin bu ülkenin yurttaşlarını sanki söz konusu olay yüz yıl önce yer almış gibi hâlâ heyecanlandırıyor olması. Bu her şeyden önce şaşırtıcı ama daha da ileri gidecek olursam, dengesiz, hatta patalojik bir durum.

Dengesizlik ya da tutarsızlık şuradan kaynaklanıyor. Gurur duyulan olay bir savaş. Birileri birilerinin yaşadığı bir kenti ele geçirmek için topla tüfekle ve her türlü şiddetle saldırıyor. Ortada provokasyon var mı? Yani bu fethedilmeye çalışılan yer mi daha önceden saldırıda bulunmuş. İlgisi yok. II. Mehmet burayı istiyor. Tek gerekçe bu. Niye? Kafasındaki imparatorluğa başkent yapmak için. Tabii durum sadece bundan ibaret değil. II. Mehmet’in hem batı hem de doğu yönlerinde yayılma planları var. Belki de Büyük İskender’e özenmiş; kim bilir? İlk önce İstanbul’dan başlamak istiyor. Hem başkent yapmak istiyor hem de ardında son derece ufak bile olsa böyle bir güç merkezi bırakmak istemiyor. Anlaşılır bir istek.

II. Mehmet ortaçağda yaşadı. Onun dünyasının değer ve koşulları açısından bakıldığında son derece anlaşılır bir strateji. Katılmayabilirim ama o dönemin hükümdarları için anlaşılır bir davranış biçimi. Peki, beş yüz yıl sonra bazı insanların bununla övünmesine ne demeli? Bir yandan ABD’yi emperyalizmle suçluyoruz, Irak’a ve diğer ülkelere kafasına göre girmesine sinirleniyoruz, öfke duyuyoruz, bir yandan da en çok zevk aldığımız, gurur duyduğumuz, her yıl kutladığımız tam da bu: Yayılmacılık, emperyalizm, yani başkalarının kaynaklarını kullanmak için zorla onların yaşadıkları toprakları ele geçirmek ve bununla birlikte gelen savaş, yıkım. İşte dengesizlik, tutarsızlık ve patalojik durum burada.

Neymiş? Ama bu fetih dünya tarihinde bir dönüm noktasıymış, bir dönemin kapanmasına ve başka bir dönemin, yani yeniçağın başlamasına yol açmış. Koskocaman bir yalan. Ne ilgisi var? Tam olarak nedir bu dönüm noktası olmayı getiren? İstanbul’un fethi nasıl tüm dünyayı değiştirecek, bir öncekinden farklı bir dönemin başlamasına yol açacak bu süreci getirmiştir? Hangi eylem veya eylemler bunu sağlamıştır? Doğu Roma, yani Bizans dünya gelişiminin önünde büyük bir engeldi de, buranın fethiyle birlikte yeni bir dönem açıldı, bir anda herkes kendisini farklı bir yaşam tarzı için serbest, özgür mü hissetti? Bu fetih ortaçağı nasıl sona erdirmiştir? Tabii bu arada ilginç olan, bu çığır açıcı dönemden en az yararlanan tarafın Osmanlı olmuş olması?

Her neyse, birileri herhalde lise tarih bilgisine dayanarak ilk kez burada top kullanıldığını ve bu sayede feodal kalelerin, şatoların, beyliklerinin ve biraz daha ileri giderek feodalizmin sonunun geldiğini ileri sürebilir. Ama buna ancak gülünür. Yeni bir silahın kullanılması tek başına bir dönemi sona erdiriyor olsaydı, dünya tarihinde dönüm noktalarından ve dönemlerden bol bir şey olmazdı. Neticede bu sözde dönüm noktasının ardından kaleler de yok olmadı ama yeni kale tasarımları ortaya çıktı ve bir süre daha varlıklarını sürdürdüler. Ayrıca feodalizmin sonunu getiren de bu yeni top teknolojisi olmadı.

Bu fetih aslında daha çok Müslümanlar için önemli bir olaydır. Elbette Roma İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesi önemli bir olaydı ama artık zaten epey güçsüz durumdaki Roma İmparatorluğu’nun ortadan kalkması pek bir şeyi değiştirmedi. Ama şunu da söyleyebiliriz: Eğer İstanbul’da varlığına son verilen Roma İmparatorluğu değil de, başka bir devlet olsaydı, bugün bu fetihten Batı’ya ait dünya tarihi kitaplarında hiç bahsedilmeyebilirdi de. Yani burada asıl dikkati çeken Osmanlı’nın İstanbul’u alması değil, Roma’nın sona ermiş olmasıdır.

Müslümanlara değinmişken, neden bu fethe hâlâ bu kadar önem veriyor olmaları da sorulabilir. Muhtemelen bir tür aşağılık kompleksiyle ilgili. 1400 veya 1300 yıl önce neden böyle bir önemin mevcut olduğunu anlamak daha kolay. Hedef İslam’ı yaymak ve Bizans o dönemin en önemli Hıristiyan ve Müslümanlara göre kâfir güçlerinden biri. Bir türlü burayı fethedememeleri buranın fethini haliyle epey önemli bir hedefe dönüştürmüş olmalı. Bununla beraber, neden bugün hâlâ kadırgaların temsili şekilde yürütülmesini gerektirecek kadar önemli? Neden Türkiye Cumhuriyeti İstanbul’un fethini hâlâ kutluyor? Muhtemelen Türk milliyetçiliğinin baştan beri içinde barındırdığı dini unsurla ilgili bir durumla karşı karşıyayız. Ama yukarıda belirttiğim gibi, bunu hâlâ çok önemli bir olay yapan hem Türk milliyetçiliğinin hem de genelde İslam’ın kendisini Batı’dan daha aşağıda görüyor olması.  Tabii bunun da ardında kendisini popüler düzeyde yayılmakla, herkes kendisini kabul ettirmekle, diğerlerinin efendisi olmakla tanımlıyor olması ve Fetih gibi filmlerin hem yapılmalarının hem de prim yapmalarının arkasındaki en büyük neden de bu.

Neticede Osmanlı İmparatorluğu’na hâlâ sadece fetihler bağlamında yaklaşmak, böyle bir tarihi öne çıkarmak, bununla gurur duymak, içten içe bu günlere geri dönmeyi arzulamak süratle yüzleşilmesi gereken ciddi bir soruna işaret ediyor. Osmanlı sadece bu muydu? Eğer buyduysa, bu çağda, bu zamanda bunun neresiyle övünülebilir? Belki Osmanlı’dan çok kendimize bakmamız gerekiyor. Çünkü bu imaj muhtemelen daha çok bizim ürünümüz. Biz böyle bir geçmiş görmek, böyle bir tarih okumak istiyoruz. Eğer mümkün olsa biz böyle fetihler yapmak istiyoruz.

Dolayısıyla, İstanbul’un fethiyle ve bugün bunun hâlâ bir temel bir gurur kaynağı olmasıyla yüzleşilmesi gerekmektedir. Farklı bakış açıları geliştirilerek bu fetih normalleştirmeli, kentlerini canla başla ve kahramanca korumaya çalışmış olanların son anlarını da hissetmeye, hissettirmeye başlamalıyız. Dışarıdaki güruhtan (ki kenttekilere göre öyleydiler) kentini, evini, ailesini korumaya çalışanların öyküsü de bir şekilde ders kitaplarına girmeli ve savaşan, fetheden Osmanlı’nın (farklı Osmanlılar da söz konusu) aslında bugünün emperyalistlerinden (bu elbette birçok imparatorluk için geçerli) pek de farklı bir yerde olmadığı anlatılmalıdır. O farklı bir dönemin ve farklı değerlerin ürünü ve oyuncusuydu; bu haliyle, bize anlatıldığı şekliyle, bugünün dünyasının bir değeri ve sahiplenilen bir geçmişi olamaz, olmamalıdır. Bir değer olarak fethin tarihi sona ermelidir.               

2 Şubat 2012 Perşembe

İnsanın iletişim kapasitesi, grupçu doğası ve ırk, etnik ve diğer ayrımcılıkları

Irk, etnisite gibi kavramlar, eğer konumuz bunların günlük basit kullanımıysa, farklılıkları açıklamak veya farklılık oluşturmak için kıllanılan, bu amaç için geliştirilmiş, icat edilmiş kavramlar. Bu cümlede günlük basit kullanım ibaresinin altını çizmek istiyorum. Bu ibareyle kastedilen, bir bilim insanının yaptığı araştırmalarda görülen nispeten nesnel kabul edilebilecek bir kullanımdan ziyade insanların günlük yaşamlarında gösterdikleri duygusal tepkileri karşılamak için üretilmiş kullanımdır. Bu ikisinin birbiriyle ilgisi yoktur; yani bilim insanlarının kullandığı ırk veya başka bir ayrımcı grup kavramı bu günlük basit kullanımın işlevini yerine getiremez.

İnsan gruplar halinde yaşar. Bu onun doğal özelliğidir. Yani ayrımcıdır. Aksi takdirde grup oluşturamaz. Grup neden oluşturulur? Çevremizi kontrol edebilmek için ve bu da temelde tek bir şeyle ilgilidir: Kendimize yararlı ve zararlı unsurları tespit etmek. Bu bilgiyi organize etmeye çalışırız ve bu yüzden de çeşitli gruplar oluştururuz. Aksi takdirde, yani gruplar oluşturmamız mümkün olmasaydı veya bundan bir şekilde kaçınmaya zorlarsak kendimizi, iletişimsel kapasite sorunu, krizi yaşayabiliriz. Bu yüzden, hangi ortama girersek girelim süratle gruplar oluştururuz. Bu bazen 8-10 arkadaştan oluşan bir yemek masası, bazen de ilkokulda ilk kez adım atılan otuz, kırk kişilik bir sınıf, 10.000 veya 100.000 kişilik bir yerleşim yeri veya 50, 60 milyonluk bir ülke olabilir.

Yararlı, zararlı unsurların tespitine en önemli konulardan biri insanın dostunu düşmanını ayırt etmesi gerekliliği, şartıdır. Dost-düşman ibaresinin günümüz koşullarında bir parça sert kaçtığı söylenebilir. Bu hemen bir savaşı çağrıştırmamalı. Meselenin özünde, insanın çevresindeki kaynaklardan kendi gelişim ve yaşamı için en yüksek ve iyi kullanımı sağlama kaygısı vardır. Bu süreçte doğal olarak çeşitli rakipler söz konusudur. Nitekim neredeyse herkes birer potansiyel rakiptir. Gruplar oluşturma yeteneği bu mücadelede bir adım öne geçmenin en önemli yollarından biridir. İnsanın kendisine seçtiği veya kendisini içinde bulduğu ortamda en iyi şekilde yaşamasını sağlayacak insan kaynakları edinmesinin yoludur. Bu tür insanları seçmeye, bunların dâhil olduğu gruplara katılmaya çalışır veya bu tür gruplar oluşturur veya bu tür gruplar bazı insanları diğerlerinden ayrı tutmamızdan ötürü ortaya çıkar. Sonuçta bizi daha güçlü, daha başarılı ve daha mutlu kılacak bireylerle birlikte olmaya çalışırız.

Bu sürecin adilane çalıştığını söylemek zordur. Yani insanlar uzun uzun konuşarak, birbirlerini tanıyarak belirlemezler onlar için yararlı ve zararlı unsurları, dostu-düşmanı, benzeyip benzemedikleri kişileri. Farklı bir yüz, farklı bir göz şekli, farklı deri rengi, farklı görünüş, farklı bir dil, farklı bir ibadet şekli, farklı bir müzik gibi daha çok fiziksel gözleme dayanan unsurlar karşımızdakini bir gruba yerleştirerek ötekileştirmemize yetebilir. Bu örneklerin gösterdiği gibi bu örneklerin bir kısmı doğuştan gelen fiziksel, yani biyolojik özelliklerle, bir kısmı da sonradan edinilen kültürel özelliklerle ilgilidir. Genelde bunların birincisini ırksal ve ikincisini etnik özellikler olarak adlandırırız; birinci ırk gruplarını, ikinci etnik grupları oluşturmada kullanılır. Ama bu ayrım da her zaman çok kesin değildir.

Söz konusu olan aslında fena bir yöntem değildir. Böylece birbirine benzeşen insanlar bir araya gelir. Elbette azınlıkta kalan ötekiler için hoş bir durum değildir ama neticede en az enerji gerektiren yöntemdir. Ama burada bu gruplandırma süreçlerinin tamamen insan ürünü olduğu, insan algılamasına bağlı olduğu gözden kaçar. İnsan diğerini saç veya deri rengine göre gruplandırırken, bu, böyle bir gruplandırmanın olduğunu, yani insanların farklı deri grupları şeklinde ırklara ayrıldığını göstermez. O farklı deri rengi olan kişi birçok başka özelliğinden dolayı onu farklı kılanla aynı yerde buluşuyor olabilir. Deri rengi iki kişi karşılaştığında en çabuk algılanan özellik olduğundan insanlar tarafından kullanılır; yoksa bunun bilimsel bir temeli olduğundan, yani insanlar bu şekilde kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılabildiklerinden değil. Ama neticede bu tür gruplandırmaların gerçek olduğu düşünülür.

Bilim ve özellikle de genetik bu konuyu derinlemesine çalışmak isteyenler için çok şey söyleyebilir. Ama bu konu hakkında değişiklik yaratmaları en azından şimdilik mümkün gözükmemektedir. Çünkü burada söz konusu olan insanların kullandıkları kategorilerin ne kadar doğru olup olmadıkları, bunların gerçekleri ne kadar yansıtıp yansıtmadıkları değildir. İnsanların grup oluşturmak için çeşitli araçlara ihtiyaçları vardır. Ayırma işlevini yerine getirdikleri sürece bunların gerçek durumu ne kadar yansıttıklarına önem verilmemekte, daha doğrusu yansıtmadıklarını söyleyen açıklamalara, ne kadar bilimsel olurlarsa olsunlar, önem verilmemektedir. Sonuçta gruplara ayırma işlevi bilimsel çalışmalar bu tür bir ayırmanın mümkün olduğunu gösterdiğinden yapılmamaktadır. İnsan ayrımcıdır ve ayırmak için bulabildiği her türlü unsuru kullanır. Gerekirse sözde bilimler bile icat edebilir. Bu doğal halidir. Zor olan, bunun tersini başarmaktır. Dolayısıyla hepimiz insanız söylemi herkesin hoş bulabileceği, hatta benimsediğini, desteklediğini söyleyeceği ama neredeyse hiç kimsenin uygulamayacağı, uygulamaktan kaçınacağı bir fikirdir. Sonuçta mutlak olan insanın kaynaklarla ilişkisidir.

Irkların veya etnik grupların insanları birbirinden ayırma pratiğinde geçerliliklerini yitirmeleri bunların kullanılamaz hale gelmesiyle mümkündür. Muhtemelen ırksal gruplar daha erken ortadan kalkabilir. İnsanların süratle birbirleriyle karışıyor olması bir süre sonra bu tür özelliklerin ayrımcılık faaliyetlerinde kullanılmasını sona erdirebilir. Ama görünüm muhtemelen bir rol oynamaya devam edecektir. Deri renginin kullanılamaz duruma gelmesi, görünüme dair kıyafet, saç tipi vb diğer unsurların kullanılmayacağı anlamına gelmemektedir. Etnik işaretlerin kaybolması daha zordur. Çünkü dünyamız en azından son günlerde asimilasyona karşı ve etnik grupları, farklı dilleri, farklı kültürleri korumayı teşvik etmeye eğilimlidir. Bu da haliyle bu tür işaretlerin uzun süre bizimle bir arada kalacağı anlamına gelmektedir. Diğer yandan insanlar her zaman kültürel farklılıklar üretebilir, yeni ve farklı gruplar oluşturabilir.

27 Ocak 2012 Cuma

Genler, Mesafe, Temas, İletişim, Etnisite
Etnik Grubun Kökeni

Genlere bakarak ırklar tespit etmek veya belli bir ırkın genlerinden bahsetmek bildiğim kadarıyla mümkün değil. Şu genler olunca Türk ve bu genler olunca Yunanlı denmiyor insanlara. Aynı şekilde kanda da bu tür farklılıklar yaratan maddeler yok.

Genetik araştırmalar iki şey gösterebilir: Çeşitlilik ve diğerleriyle ilişkileri. Bir insanda kızıl saçlı veya çilli olmaya yol açan bir gen veya gen grubu tespit etmemiz ancak o kişinin atalarının bir zamanlar kuzeyde yaşadığını gösterecektir. Yoksa şu anda da kuzeyde yaşayan etnik gruplardan birine ait olduğunu veya hâlâ bir zamanlar kuzeyde yaşamış atalarının etnik grubundan olduğunu göstermeyecektir. Muhtemelen o etnik grup artık yoktur da. 

Dolayısıyla etnik gruplar biz insanlara ait kültürel bir icattır. İnsanları gruplandırmak için kullandığımız bir kategori türüdür. Etnik köken ve etnik tanımların ne olduklarını, nasıl tanımlanmaları gerektiğini insanlar belirler. Bunun için farkın, farklının ortaya çıkması gerekir. Farklının ortaya çıkması için de mesafe kat edilmesi gerekir. Ya o grup daha uzaklara gidecek veya gidebilmeye başlayacaktır ya da yabancı bir grup onun bulunduğu yere gelecektir. Ve orijinal grubumuz, yani yerlilerimiz kendilerinden farklı olanla karşılaşacaktır ve bu farklılık da muhtemelen öncelikle dilden kaynaklanacaktır. Karşısındakiyle konuşamayacaktır. İnsanlar için en bela farklılık budur. Çünkü diğerinin ne söylediğini anlayamazsan, dost veya düşman olduğunu da anlayamazsın ve böyle bir durumda yapılacak en mantıklı hareket bu kişiyi dışlamak, grup dışında düşünmek, onu öteki olarak görmektir. Bu sırada düne kadar kendinden farklı gördüğün ama az çok aynı dili konuştuğun diğer komşularına da daha farklı gözle bakmaya başlarsın, dilini anlamadığın diğerine göre bunlar sendendir. Çünkü onlarla aynı dili konuşuyorsundur. Böylece bir etnik grup belirir, etnik grubunu bulursun, yaratırsın.

Ve temas… Gruplar temas eder, birbirleriyle ilişkiye girerler. Bunlar dostça da düşmanca da olabilir. Sonunda farklı diller konuşanlar bile zaman içinde birbirlerinin dillerini az çok konuşmaya başlar. Çeşitli şekillerde (simetrik, asimetrik vb) iki ve çok dilli ortamlar belirir. Bu sadece dil alanında değil, diğer kültürel alanlarda da gerçekleşir. Temas alanı çeşitli faktörlerin yer aldığı bir karşılıklı alış veriş, bir değiş tokuş alanıdır ama bu sürecin eşit koşullar altında yürümesi şart değildir ki, çoğu kez bir taraf baskın çıkar. Ama baskın çıkan tarafın her konuda baskın çıkması gerekmez. Dilini kabul ettiren taraf kültürün diğer alanlarında karşı tarafın etkisi altında kalabilir. Ama dil ortak olduktan sonra zaman içinde bu diğer alanların da kendisini kabul ettirmiş olanın kültürü olduğu düşünülebilir. Diğer diller unutuldukça onların katkıları da ayırt edilemez olur.

İnsan kendisini nasıl tanımlıyorsa (tabii bu tanımlama kendisini parçası olarak gördüğü grup tarafından kabul ediliyorsa) odur ve bu konuda çok fazla kafa karışıklığı yoktur. Ait olduğu grubun bir bireyi gibi gözükmediği ve/veya hareket etmediği sürece o kişinin iddiası ne olursa olsun kabul görmeyecektir.

Diğer yandan, köken konularında durum, özellikle son zamanlarda, pek net değildir. İnsan, soyunun kimliğinin son on veya yirmi bin yıldır hiç değişmeden geldiğini ve hâlâ bu orijinal kimliği taşıdığını düşünebilir. Buna inanabilir ve eğer tartışmaya kapalıysa da bu fikrinden vazgeçmeyebilir. Ama özellikle son zamanlarda ortaya çıkan çeşitli yeni veriler, tarihi bilgiler bunun böyle olmadığını gösteriyor. İnsanlar tarih boyunca çeşitli yeni diller, dinler, kültürler vb benimsemiş, başka kimlikler almış ve dolayısıyla başka insanlar olmuşlar. Bu kabul edildiğinde haliyle o zaman kimisi için ben daha önce neydim sorusu beliriyor. Makul bir soru ama sonu yok. Burada mesele belli bir şekilde düşünmeye şartlanmış olmamız. Sürekli “asıl ben” arayışı içindeyiz. Çünkü bize bunun önemli olduğu, kendimizi ve diğerlerini bu şekilde tanımlamamız gerektiği öğretilmiş. Anadolu’da yaşayan biri, bugün kimliği Türk ve dili Türkçe olsa da, bundan bin yıl önce, eğer bu topraklara Orta Asya’dan gelmemişse, daha başka bir şey olmuş olabilir, örneğin Ermeni veya Rum, ya da Romalı. Daha da evveline gitmeye kalkıştığımızda da karşımıza Frigler, Hitiler, Luviler, Dorlar vs çıkacak ve ondan sonra bir karanlıkla karşılaşacağızdır. Çünkü tarih sona erecek, elde o günün kimliklerini çözmemizi sağlayacak yazılı belge kalmayacaktır.

Evet, bu noktadan sonra daha geriye gidemeyiz. Genetik analizler yaptırmaya kalkıştığımızda da, en fazla atalarımızın bir zamanlar nerede yaşadıklarını öğrenmekle yetinmek zorunda kalacağızdır. Çünkü yazılı verilerin olmadığı yerde hiç kimse on bin yıl önce insanların kendilerini nasıl adlandırdıklarını bilemez ve “en ilk atalarım” arayışı da burada sona erer. Elbette bir zamanlar bir yerlerde çadırlarında yaşamış üç, dört aileden oluşan veya biraz daha kalabalık bir taş çağı grubuna götürebiliriz soyumuzu. Bu soy da haliyle Afrika’dan Ortadoğu’ya veya daha iddialı bir grup idiyse, Cebelitarık üzerinden Avrupa’ya geçen yine çok ufak bir gruba bağlanacaktır.

Teorik olarak etnik kimliklerin olmadığı bir dönem mümkün denebilir. Gruplar arası iletişimin insan nüfusunun çok düşük olmasından ötürü çok az olduğu dönemde haliyle bu tür bir kimliğe yatırım yapmak da gereksiz olacaktır. Kimlik kültürel yatırımı gerektirir. Ayakta tutulmalıdır. Çünkü bir işlevi vardır. Ama gruplarla çok daha az karşılaşılan ve grupların sürekli hareketli olduğu, yani henüz yerleşik yaşama geçilmemiş bir dünyada etnik kimliklere de yer olmayacaktır. Üstelik bu dünyada, yani avcı-toplayıcıların dünyasında yaratılan kimliklerin öncelikle doğayla ilgili olmuş olması büyük ihtimal; buna işaret eden ipuçları var. nasıl biz bugün dost-düşman ve diğer türden toplumsal ilişkilerimizi diğer gruplarla karşılıklı etkileşimler bağlamında oluşturuyorsak, aynı şey o günün dünyasında doğanın diğer unsurları da kapsanacak şekilde gerçekleştirilmiş olabilir. Yani demek istediğim, bizim kalabalık ve doğadan kopuk dünyamızın kimliklerinin bu daha farklı dünyada hiçbir geçerliliği olmamış ve o yüzden de bunlar ortaya çıkmamış olabilir.

Toparlayacak olursam, daha önce neydim veya atalarım kimdi sorusunun cevabı, eğer kendimizi etnik kimliklerle sınırlamayacaksak, bizi eninde sonunda etnik kimliklerin olmadığı bir dünyaya götürmek zorunda. Bu tür mesafeler kat edildiğinde aslında soru da iki sebepten dolayı anlamını yitiriyor. Birincisi bu bulacağımız ata bize, bugün diğer etnik grup olarak karşımıza yerleştirdiğimiz ve bazen düşman olarak bile gördüğümüz diğer etnik grubun üyelerinden daha yabancı olacaktır. Bu kişiyle ortak hiçbir değer bulmamız mümkün değildir. Ne dil, ne din ne de kültürel herhangi başka bir şey. Yeme şeklimiz, yediklerimiz bile büyük ihtimalle farklı olacaktır. Tek ortak yanımız, geğirmek, işemek, burun karıştırmak vb gibi bedensel işlevlerimiz olacaktır. İkinci noktaysa, bu bulacağımız ata veya ataların aynı zamanda birçok kişinin de atası olacağıdır. Bugün kendimizi son derece farklı gördüğümüz, öyle ki bazı durumlarda kendileriyle karıştırılmayı bile sorun yaptığımız, hakaret olarak kabul ettiğimiz diğer etnik grupların bir kısmının ve hatta büyük kısmının ataları da bu neredeyse hiçbir ortak yanımız olmayan “atalar” olacaktır. Dolayısıyla, daha önce kimdim, hangi dili konuştum, kültürüm nasıldı sorusu, eğer “en ilk”i bulma amacı güdülüyorsa, anlamsız ya da sadece belli koşullar altında, belli bir dönem için yanıtlanabilecek bir sorudur. Ama oldu “en ilk” atayı bulduk diyelim, muhtemelen tepkimiz, “sen kimsin yahu” gibisinden bir şey olacaktır.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Herkes Akraba Ama Herkes Akraba Değil

Genetik akrabalık ve bunun toplumsal ilişkilere yansıma(ma)sı

Genetik akrabalık ve İnsanın akrabalık ilişkileri, bunun ne anlama geldiği üzerine şöyle bir soru takıldı kafama. Herhangi bir bireyin doğması için iki kişi olması gerektiğini biliyoruz. Böylece örneğin benden bir nesil önce genetik açıdan benimle akraba (şimdilik kardeşleri dışarıda tutuyorum) 2 kişi yaşıyordu. Aynı şekilde bunların bir nesil öncesine gidersek, bu kişilerin doğması için de 4 kişinin olması gerekiyor. Dolayısıyla benden iki nesil önce bana genetik açıdan akraba olan kişilerin sayısı 4’e yükseliyor. Devam edip bir nesil öncesine gidersek, bunların doğumuna sebep olmuş 8 kişi bulunmaktadır ve bu benim üç nesil önceki genetik akrabalarımın sayısını 8 kişi yapar.  Bu şekilde devam ettiğimiz takdirde dört nesil önce 16, beş nesil önce 32, altı nesil önce 64 kişinin olduğunu görürüz. Yani eğer her yüzyıla dört nesli sığdırdığımızı varsayarsak, benim doğduğum tarihten bir yüzyıl önce bu dünyada benim doğumuma sebep olacak 16 kişi yaşıyordu.


Bu süreci 2n şeklinde formülleştirebiliriz. Burada n nesil sayısı oluyor. Eğer her yüzyılda dört kuşak olduğunu varsayarsak, üç yüzyıl önce benim doğumuma sebep olacak 212 , yani 4096 kişinin yaşamış olması gerekiyor. Yok eğer her yüzyılda üç kuşak olduğunu varsayarsak, bu rakam 29 , yani 512 oluyor. Muazzam bir rakam ama iki bin yıl öncesi için çıkarttığımız rakamla karşılaştırdığımızda hiç bir şey. Bir yüzyılda üç kuşak varsayımına göre hesapladığımda, iki bin yıl önceki genetik akrabalarımın sayısı, yani iki bin yıl sonra benim doğumuma sebep olacak kişilerin sayısı 260, yani 1.15 x 1018 oluyor. Muazzamın ötesinde bir rakam ve de inandırıcı değil. Çünkü İsa’nın doğumundan hemen önce bu kadar akrabamın yaşıyor olması, bu rakam dünyanın bugünkü nüfusunu kat kat aştığından mümkün değil. Bir yerde bir hata var ama nerede?

Aslında matematiksel olarak bir hata yok. Formül ve dolayısıyla da çıkan sonuç doğrular. Ama biraz düşündüğümüzde ilk varsayımımızda bir sorun olduğunu görüyoruz. Kardeşleri dışarıda tutmuştum. Oysa kardeşler var ve dolayısıyla da kardeş çocukları. Yani ben üç yüz yıl önce 512 kişi yaşıyordu derken aslında rakam çok daha ufak. Çünkü muhtemelen kardeş çocukları veya torunları ya da torunların çocukları ve onların çocukları tekrar karşılaşıp evleniyor ve çocuk sahibi oluyorlar. Başka türlü bir açıklama getirmek mümkün değil. Bunu hesaba kattığımızda, bu yukarıdaki muazzam rakamı düşürmek için epey bir kardeş çocuk, torun ve torunun torunu ilişkisi olması gerektiğini görüyoruz. Bunun hesabını tam olarak nasıl yapabilirim bilmiyorum ama açıkçası şu anda pek de gerekli değil.

Şimdi gelelim bundan ne tür sonuçlar çıkartabileceğimize? Her şeyden önce akrabalık ilişkileri açısından epey yoğun bir dünyanın söz konusu olduğunu görüyoruz. Herhangi bir köyü ele aldığımızda (bunun modern dönem öncesi bir köy olduğunu varsayalım), dışarıdan insan gelmediği sürece bu köy, nasıl başlamış olursa olsun, bir süre sonra herkesin birbiriyle akraba olduğu bir köye dönüşmek zorunda. Zaten başka türlü de olmaz. Ancak ulaşım ve iletişimin çok geliştiği ve bir sonraki evliliğin kesinlikle sürecin dışından birisiyle olmasının şart koşulduğu bir durumda bunun aksi olabilir. Aksi takdirde, yani adayların en fazla elli, zorlayalım yüz kilometre çapında bir alandan geldiğini varsayarsak, zaman içinde herkesin birbiriyle (en azından genetik açıdan) akraba olması kaçınılmaz.

Bununla beraber, şöyle ilginç bir durum da mevcut. Her ne kadar birçok insan aslında birbiriyle genetik açıdan akrabaysa da, bunun toplumsal ilişkilere yansıması son derece sınırlı. Çünkü birkaç nesil içinde bu akrabalık ilişkilerinin büyük kısmı unutulmaktadır. Ancak kabile, aşiret ve benzeri gibi daha yapısal ilişkilerin içine girildiğinde bu akrabalık ilişkileri, her ne kadar belleklerden silinseler de, aşiret üyeliği şeklinde bir yere kadar muhafaza edilmektedir. Aksi takdirde, en fazla beş, zorlarsak altı, yedi nesil sonra bu ilişkiler hatırlanamamaktadır ki, çocuk sayıları da hesaba katıldığında bu, insan hafızasının bu konuyla ilgili sınırlarından ötürü gayet normal bir sonuçtur. İnsan bu kadar ilişkiyi hatırlayamaz ve buna gerek de yoktur çoğu kez. Yani bir yandan süratli bir genetik yakınlaşma söz konusudur, diğer yandan da bu genetik akrabalıkların unutulmasını sağlayan toplumsal bir süreç vardır.

Genetik akrabalığın artışı dışında kanımca başka bir önemli konu da kültürel, daha doğrusu zihniyetseldir. Bu düzeyde de neticede bir tür yerel doğal ayıklanma süreçlerinin çalıştığını düşünebiliriz. Bazı özellikler daha fazla öne çıkabilir ve bu bazı özelliklerin yoğunlaşması da bazı kültürel kalıpların belli biçimlerde kemikleşmesine yol açabilir. Bu da karşılığında belli özelliklerin daha fazla seçilmesine yol açabilir. Göç olaylarının olmadığı durumlarda bu süreç sürekli güçlenerek sürecektir. Bu açıdan bakıldığında göçler veya birilerinin gelip bir yerleri dağıtması o kadar da olumsuz bir durum değil gibi gözüküyor. Modern çağ da bu açıdan bakıldığında olumlu bir gelişme, her ne kadar o güzel eskiyi yok eden olumsuz bir gelişme olarak görülse de.

Sonuç olarak tamamen matematiksel bir açıdan, basit bir deneyden yaklaştığımızda, çevremizde aynı soydan geldiğimiz epey insan olması gerekiyor. Çoğumuz yüzlerce yıl öncesinden akrabayız. Nitekim yörelerin fiziksel ve kültürel açıdan birbirlerinden zaman içinde farklılaşmalarının nedeni de bu olsa gerek. Eğer tarımın başlangıcından önce dünya nüfusu muhtemelen 15 milyonu geçmediyse, bugünün bu kalabalık dünyasının kökeni de haliyle bu 15 milyondur.[1] Ölümleri, salgınları ve benzeri doğal ve insan ürünü felaketleri de hesaba kattığımızda bu rakam biraz daha düşmelidir. Bu rakamın çeşitli bölgelere dağıldığını ve bu bölgelerde insanların uzun süre birbirlerinden uzak yaşadıklarını hesaba kattığımızda, bu genetik akrabalık ilişkisinin çok daha yoğun olduğu anlaşılacaktır. Ama bu fiziksel yakınlaşmanın toplumsal ilişkiler açısından fazla bir anlamı da yok. Çünkü insan bir süre sonra akrabalarının bir kısmını unutmaya başlıyor, çıkar ilişkileri akrabaları birbirinden uzaklaştırıyor, unutulmaları hızlandırıyor (bir yerde herkesin sonuçta birbiriyle akraba olması bu süreci daha da hızlandırıyor) ama geri dönüp bu unutulan akrabalardan, sanki yabancı bir aileymişler gibi kız veya oğlan alınabiliyor. Tabii rakamların sürekli belli bir düzeyde kaldığı durumlarda, belli ayrımlar (sınıfsal, ırksal, vb) özendirilmiyorsa tam bir unutma hiçbir zaman söz konusu olmayabilir. Konuyu burada noktalayacaksak, neticede insanların birbirlerini farklılaştırarak uzaklaştırmasının daha ziyade insan ürünü olduğunu söylemek gerekiyor.


[1] Tellier, Luc-Normand, Urban World History, An Economic and Geographical Perspective, s.26.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...