19 Aralık 2011 Pazartesi

"Genetik Atalarımız Yunanlılar Olamaz"

Yunanlılarla ilişkilendirilmemiz hoşumuza gitmez de, Frigyalılara, Lidyalılara, Luvilere falan ses çıkartmayız. Bu ikincileri genetik atalarımız olarak görebiliriz ama birinciyi asla. 

Her şeyden önce genetik ata kavramının saçma bir kavram olduğunu söylemekle başlayayım. Yok böyle bir şey.  Olamaz da. İnsanlar atalarını kendileri seçer, daha doğrusu atalar çeşitli siyasi kurgular aracılığıyla dayatılırlar. Kendimizi fazla zorlamadan yüzeysel düşündüğümüzde bile, eğer mesele genlerse neredeyse herkesle akraba olduğumuz ve dolayısıyla bir yığın atamız bulunduğu ortadadır. Ama biz sadece bir kısmını atamız ilan ediyoruz, tıpkı bize özgü etnisite, ırk vb kurgusal tanımlamalarımızda yaptığımız gibi.


Farklı genler denince çoğu insan bunların birbiriyle ilişkisiz oldukları sonucuna varıyor. Oysa ilgisi yok. Genler zaman içinde farklılaşıyor (yani farklı değiller, farklılaşıyor) ve bu şekilde insanların geçmişlerine ilişkin iz sürücülüğü mümkün oluyor.  Yoksa bu farklılaşmış iki gen aynı zamanda birbirine çok benzer iki gen de.
Dolayısıyla genler üzerinden ata veya akrabalık söylemi saçmalıktan başka bir şey değil. Çünkü eğer insan, yani Homo sapiens sapiens, tek bir yerde ve tek bir anda değil de birden fazla yer ve zamanda ortaya çıkmadıysa, o zaman hepimizin birbirimizle genetik akrabalığı var ve genetik ata yurdumuz da Afrika’dan başka bir yer değil (Tabii bu arada ata yerine anadan da bahsedilebilir).

Ata söylemi esasen siyasi bir söylemdir. Siyaset derken burada siyasetin çok bilinen dostu düşmandan ayırma şeklinde tanımlanmasından bahsediyorum. Yani siyasi davranışı, belli bir gruba ait insanların kendilerini, çevrelerindeki çeşitli diğer grupları dost düşman esasına göre sınıflandırarak tanımlama çabası olarak tanımlıyorum. Ata söylemi böyle bir ihtiyaç sonunda ortaya çıkar. Atalar, yani ortak atalar icat edilerek bazı gruplarla dostluk, yakınlık ilişkisi oluşturulurken bazı gruplar da dışlanır. Bu atalar günün dayattığı ihtiyaçlara göre zaman içinde değişebilir.
Yunanlıları beğenmeyip ata olarak Frigyalıları, Hattileri veya Luvileri tercih etmenin ardında da bu siyasallık, atanın siyasi bir söylem olması vardır. Resmi siyasete göre Yunanlılar düşmandır, ya da en iyi durumda, dikkat edilmesi gereken komşudur. Kurtuluş Savaşı esasen onlara karşı verilmiştir. Osmanlı’da (ki kendimizi aynı zamanda Osmanlı’nın devamı olarak görürüz) ikinci sınıftılar. Tebaamızdılar.  Ve isyan ettiler.  Ama en önemli nokta, Anadolu’nun bir kısmı üzerinde hak talepleri olmasıdır.
Diğerleriyse, yani Frigler, Hattiler, Luviler vb siyaseten değersizdirler. İstenilen şekle sokulabilirler. Yakın tarih üzerinde herhangi şekilde etkileri söz konusu değildir. Onlardan kaynaklanan bir hak talebi de yoktur. Aksine, Yunan tarafının hak talebini önlemek ve karşılamak için onlara karşı kullanılabilirler. Ve böylece Anadolular çıkıyor ortaya ve bu Anadolular Türklerin Orta Asya kökeniyle ilişkilendirilerek Türkleştiriliyor. Bu Anadolular Türk dil ve kültürünü ve de Müslüman dinini benimsemiş oluyor.
Dil anlaşılır bir şey de kültürü ne yapacağız? Dil neredeyse fiziksel koşullardan bağımsız bir şey. İnsan gittiği her yerde istediği gibi Türkçe konuşabilir. Ama kültür öyle mi? Fiziksel koşullardan tamamen bağımsız olabilir mi? Bir yerden bir yere hiçbir sorun yaşamadan taşınabilir mi? Bireylerinden, topluluklarından kopartılmış kültürler kendi başlarına var olabilir mi? Büyük bir kalabalığa farklı bir dil benimsetilebilirken aynı şey kültür için yapılabilir mi? Yüzlerce, hatta binlerce yıldır sürdürdükleri kültürlerini bir anda terk eder mi insanlar? Yoksa bazı durumlarda yeni gelenler (özellikle sayıları azsa) geldikleri yerin kültürünü mü kabul eder? 

Diğer yandan günümüz Anadolularının bir şekilde Türk kültürünü (her neyse bu) benimsedikleri gösterilemeze, genetik açıdan Luvi, Lidya, Frig vb kökenleri onları haliyle kültürel açıdan Yunanlılara yaklaştıracaktır. Dolayısıyla bu operasyonun yapılması gerekmektedir. Ama böyle bir durumda da bu toplulukların neden binlerce yıllık Anadolu kültürlerini terk edip bir Orta Asya kültürünü kabul ettikleri ve sonunda yine de daha çok bu Orta Asya kültürüne değil de bu "terk ettikleri" Anadolu kültürüne ve ayrıca da komşularına benzedikleriyse bir muamma olarak duracaktır karşımızda.

Oysa ne genetik ata denen bir şey vardır ne de kültürler bu şekilde bir çırpıda değişir.    

6 Aralık 2011 Salı

Bilimsel Tarih Takıntısı

Bir bilimcilik takıntısından, yani her şeye, hatalı bir şekilde, bilimsel yöntemi uygulama takıntısından bahsedebilir miyiz?

Örneğin, bunu tarih alanında çok görüyoruz. Gerçi diğer sosyal bilimler de bu takıntıdan nasibini alıyor ama sanırım bu konuda aslan payının tarihe ait olduğunu söylemek gerekiyor.

İnsanlık yaşamındaki tek doğru düşünme biçimi bilimsel yöntem olmadığı gibi, bilimsel yöntemin çalışamayacağı, çalışmadığı alanlar da mevcuttur. Buralarda bilimsel yöntem çalışmamasına rağmen, başka yöntemler kullanılarak güvenilir bilgiye ulaşılabilmektedir. Ama sırf bu yüzden bu yöntemleri bilimsel olarak adlandırmak doğru değildir. Bazı alanlardaysa (ki bunların başında herhalde tarih geliyor) söz konusu alanın doğasından dolayı bilimsel yöntem uygulanamaz.

Bilimsel yöntemin malzemesinin, eğer tartışmayı çok basit tutacaksak, test edilebilir olması gerekiyor. Yani çok bilinen tanımlamaya başvuracak olursak, çeşitli varsayımlara ve tahminlere dayanan bir model üretilir ve bu modelin çalışıp çalışmadığı, yani beklenen sonuçlara ulaştırıp ulaştırmadığı test edilir. Tarihte buna en çok yaklaşan, daha doğrusu yaklaştığı düşünülen yöntem, bir belgenin doğrulanmasıdır. Ama bu bile aynı şey değildir. Çünkü bu belge şu nedenle yazılmıştır diyerek test edilebilecek bir durum oluşturulamaz. Sadece başka belgeler ve olaylar bulunup burada yazılanlar karşılaştırılabilir. Bu bir doğrulamadır ama bilimsel yöntemle yapılabilen bir doğrulama, yani bir test değildir.

Tarihte hiç mi uygulanamaz bilimsel yöntem? Muhtemelen çok sınırlı durumlarda mümkün olabilir. Örneğin kale gibi bir savunma yapısının sağlamlığını veya o günün silahlarının ne kadar derine işlediğini vb gibi konularda test edilebilir modeller, varsayımlar üretilebilir. Ama bunların hiçbiri tek başına tarih değildir. Tarih denen şey söylemlerdir ve söylemleri bilimsel yöntemlere dayanarak test etmek mümkün değildir. Her doğru yöntem de o yöntemin bilimsel yöntem olduğu anlamına gelmez. Çünkü tarihin de kendi alanı için geliştirdiği gayet düzgün doğrulama ve araştırma yöntemleri mevcuttur. Bir tür bilimsel düşünce hegemonyası yaratmaya gerek yoktur.

Üstelik biraz daha ileri gidecek olursak, tarihsel söylemlerin doğru veya yanlış olduklarının bile tespit edilemeyeceğini ve bu yüzden de tarihsel söylemlerin bilimsel yöntemin anladığı anlamda çürütülebilir, aksi ispatlanabilir olmadıklarını söyleyebiliriz. Tarih alanındaki kuramsal tartışmalara uzak olanlara ufak bir açıklamada bulunayım bu hususla ilgili. Tarih betimsel, yani anlatan önermelerden/cümlelerden ve metinlerden/söylemlerden oluşur. Örneğin Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı şeklindeki cümlenin/önermenin doğruluğu gösterilebilir ve bu anlamda bilimsel yöntemin konusu olabilir (tabii bir şart daha var) ama Mustafa Kemal veya Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır bir tarihsel söylemdir/anlatısal metindir. Bunun doğruluğu hiçbir şekilde ispat edilemez, çünkü bu, ifadeyi veya söylemi yapanın, kuranın koşullarına göre doğrudur. Bu koşullar terk edildiğinde bu ifadenin doğruluğunu ispatlamak imkânsız olacaktır. Bu çürütülebilir bir ifade değildir ve dolayısıyla da bilimsel yöntemin konusu olamaz. Aslında daha geniş bir açıdan bakacak olursak, tarihin kendisi bile, doğasından, yani amacından ötürü çürütülebilir değildir.

Son noktayı koymadan önce yukarıdaki Mustafa Kemal’in Samsuna çıkması ifadesine geri döneyim. Evet, bu ifade çürütülebilir, yani doğruluğu veya yanlışlığı gösterilebilir ve bu yüzden de bilimsel yöntem tatbik edilebilir. Ama burada yerine getirilmesi gereken bir şart daha vardır ve bu da test edilebilirliktir. Mustafa Kemal’in Samsun’a örneğin neden çıktığı test edilemez. Çünkü böyle bir testin koşulları sağlamaz. En fazla Bandırma vapuruyla böyle bir yolculuğun yapılıp yapılamayacağı test edilebilir ve bilimsel yöntem de bununla sınırlı kalır ama bu çalışmayla da en fazla Bandırma vapurunun tarihine bir katkıda bulunulur, başka bir şey yazılamaz. Mustafa Kemal gibi bir insanın farklı koşullarda nasıl davranabileceği test edilemez; çünkü bu koşullar yaratılamaz ama bilimsel yöntemin uygulanacağı yer de tam da burasıdır. Fakat tarihsel çalışmanın kendi yöntemleriyle, çeşitli kaynaklara, belge ve olaylara başvurarak, hem kişinin kendi hayatından hem de başka insanların hayatlarından başka benzer olaylarla karşılaştırmalar yaparak bu konuyla ilgili bazı tahminlerde bulunulabilir, bazı varsayımlar öne sürülebilir ama bunlar hiçbir zaman test edilemeyeceklerinden bilimsel yönteme ve dolayısıyla da bilimsel araştırmaya geçilemez. Ama bu tarihte nispeten güvenilir ve kısmen doğrulanabilir bilginin üretilemeyeceği anlamına gelmez. Ama sırf bunu yapma kapasitesi var diye de bilimsel olduğu ileri sürülemez. Bilimsel olabilmesi için yukarıda işaret edilmiş şartları sağlaması gerekir ve tarih alanında bu şartlar sağlanamaz.       
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...