23 Şubat 2011 Çarşamba

Luviler: Batı Anadolu'nun ve muhtemelen de Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri

For English version go to Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region

Helenler elbette ne ilk Anadolulardı ne de bölgenin ilk topluluğuydu. Batı Anadolu kıyısı açısından baktığımızda bile, geldikleri ve daha sonra da yerleştikleri yerin boş olmadığı biliniyor. Nitekim Anadolular Helenlere karşı söylemine yol açmış olan da, bu durumun biliniyor olması. Son yıllarda bu toplulukların nasıl adlandırılması gerektiği de büyük ölçüde çözüldü. Genelde Luviler olarak adlandırılıyorlar.

Luvilerin Helenlerden çok daha önce bu topraklara yerleştikleri anlaşılıyor. Tabii hangi Helenler sorusunu da sormak gerekiyor. Sadece İonlar, Dorlar, Aeollar gibi çeşitli gruplardan mı bahsediyoruz, yoksa bizim Mikenler olarak adlandırdığımız tarihte karşımıza Ahhiyavalılar, Akalar ve Danaoiler gibi çeşitli adlarla çıkan ilk Yunanlılara kadar geriye mi gidiyoruz? Ama her iki durumda da Luviler olarak adlandırılan Hint-Avrupa dil ailesine mensup toplulukların bu topraklara daha önce yerleştikleri görülüyor. Üstelik Luviler tek de değil. Mensubu oldukları Hint Avrupa dil ailesinin Anadolu kolunun Pala, Hitit gibi diğer kolları da var. Palalar daha çok kuzey batı Anadolu bölgesini, Karadeniz’e yakın bölgeyi yer edinmiş. Hititler’se, bilindiği gibi, Orta Anadolu’dalar.

Luviler ve dildaşlarının öncesi hakkında hangi diller konuşuluyordu ve bunların hangi dil ailesinde değerlendirilmesi gerektiği bilinmiyor. Üstelik Hint Avrupa dil ailesinin en eski dalı, Proto-Hint-Avrupa dilinden ilk kopan dalı olduğundan, Anadolu dalından önce daha farklı dil ailelerinden geldiğini varsaydığımız bu dilleri bugünün yaygın ailelerinden birine yerleştirmek de zor olabilir. Ama şunu biliyoruz: Birileri bu topraklarda neredeyse palaeolitik, yani yontma taş ama bence eski taş döneminden beri yaşamaktaydı.

Luvilerin geliş tarihi için genelde 3000’lerle 2000’ler arasında çeşitli tarihler verildiğinden (ama bu arada bu toplulukları Eskişehir bölgesindeki Demircihöyük ile ilişkilendirenler de var ki, bunun tarihlendirilmesi MÖ 5000 yıllarına kadar gidebilir) ve neolitik veya cilalı taş ama bence yeni taş döneminin başlangıcı epey daha geriye gittiğinden, Anadolu’da başka birilerinin olduğunu söylemek zor değil; ama bunların hangi dilleri konuştuğunu söylemek zor. Örneğin, Hititlerden önce onlara bizim bugün kullandığımız terimi ad olarak vermiş Hattilerin olduğu biliniyor ve yine, üzerinde tartışmaların hâlâ sürdüğü argümana göre de, Çerkez dilleriyle aynı dil ailesine konan bir Kafkas dili konuşuyorlardı. Kimi araştırmacılara göre daha eski bir dil ailesi olmasından ötürü Kafkas dili argümanı mümkün gözüküyor ama artık geride hiç iz bırakmamış çok daha başka bir dil veya diller de söz konusu olabilir. Toparlayacak olursam, elde çok fazla bir şey olmadığından, bu konuyla ilgili kesin sonuçlara ulaşmak, en azından şu anda mümkün gözükmüyor.

Kendimizi şimdilik Batı Anadolu’yla sınırlayacak olursak, evet, ilk Yunanlılardan önce Luvilerin olduğunu görüyoruz bu bölgede. Ama tartışmayı derinleştirmeden önce Batı Anadolu bölgesinden ne kastettiğimizi veya bu terimin tek başına yeterli olup olmadığını izah etmemiz gerekiyor. Batı Anadolu’yu bugünkü haliyle tanımlarsak, geçmişi daha baştan çarpıtmış oluruz. Ya Batı Anadolu kavramından vazgeçip daha kapsayıcı bir kavram bulacağız, örneğin Ege gibi, ya da Batı Anadolu kavramını doğal uzantısıyla, yani Ege Deniziyle birlikte alacağız. Bugünün sınırlarını ve bugünün etnik coğrafyasını geçmişe tatbik edemeyiz; bu geçmişi çarpıtmak olacaktır. Dolayısıyla, batı Anadolu’nun tarihi o dönemdeki doğal siyasi ve kültürel uzantısıyla, yani Ege Denizi ve karşı kıyısıyla birlikte ele alınmalıdır. Çünkü bu konuya nasıl yaklaşırsak yaklaşalım, bu dönemde bu bölgede gayet karşılıklı bağlantılar şekilde oluşturulmuş bir dünya, bir ilişkiler ağı söz konusudur.

Tekrar konumuza geri dönecek olursak, ilk Yunanlılardan önce, Luvi dilleri konuşan topluluklar Ege bölgesinin en azından Batı Anadolu ve muhtemelen de Yunanistan tarafına yerleşmiş durumdadır. Daha başka diller konuşan toplulukların olması da mümkündür ama tarihsel kaynaklar bunlar hakkında hiçbir şey söylememektedir. Aynı kaynaklar Luviler hakkında bile son derece sınırlıdır aslında. Dolayısıyla, belli bir noktadan sonrası karanlık bizim için. Ama bu dönemde, her ne kadar ne dili konuştuklarını henüz bilmiyorsak da, önemli bir uygarlık vardır bu bölgede: Bugün Minoslular olarak adlandırdığımız uygarlık.

Minosluların nereden geldikleri konusu henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Ama en azından son zamanlarda Girit üzerine yayınlanmış bir genetik çalışmaya göre (Differential Y-chromosome Anatolian Influences on the Greek and Cretan Neolithic), Yunanistan’ın neolitik yerleşimlerinden alınan örnekler Balkanlara yakınlık gösterirken, Girit’ten alınanlar Anadolu’nun İç ve Akdeniz bölgelerine yakınlık göstermektedir. Yine bu çalışmaya göre, benzer bir ayrılma ekmek buğdayında da görülmektedir. Triticum aestivum Neolitik Anadolu Girit ve güney İtalya’da gözükürken, Neolitik Yunanistan’da yoktur.

Minoslular, Yunanlılar gelene kadar Ege bölgesinin göze çarpan topluluklarındandır. Kurdukları uygarlık kesinlikle bu bölgenin 3. ve 2. binyıllarda öne çıkan tek uygarlığıdır. Batı Anadolu’da bir şeyler vardıysa da (örneğin Truva veya Troya gibi), bunlar Minos kadar parlak değildir.

Bu dönemin etnik coğrafyasını belirlemek, elde yeterli kaynaklar olmadan çok zordur. ‘Bu bizden şu onlardan veya bu Yunan kökenli şu Anadolu kökenli’ şeklinde bir yaklaşım son derece yanlış olacaktır. Her ne kadar etnik kimlikleri biyolojik bağlantılar üzerine inşa ederken binlerce yıl öncesine götürme eğilimindeysek de, etnik kimlikler veya köken söylemleri her zaman kendi dönemlerinde, kendi zamanlarında anlamlı olacak şekilde oluşturulmakta, inşa edilmektedir. Eğer bu dönemin gerçek etnik tablosuna ulaşmak istiyorsak veya bir gün böyle bir şans yakalarsak, muhtemelen bizim bugün basitleştirdiğimizden çok daha karmaşık bir görüntüyle karşılaşacağızdır.

Luviler ibaresi aslında daha ziyade bir dile atıfta bulunmaktadır. Yunanistan’dan neredeyse Suriye’ye kadar yayılmış bir dil Luvi dil bölgesinin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tabii ki bu Luvi dilleri bölgesinde herkes aynı dili, daha doğrusu diyalekti konuşmamış olabilir; ne de hepsinin kendisini aynı etnik gruptan görmüş olduklarını düşünmeliyiz. Üstelik Ege denizine ve hatta Yunanistan ile Girit’e yayıldıklarını da kabul edersek, o zaman bunları orijinal Anadolular olarak görmek de pek doğru değildir; ki kanımca bu dönemi de kapsayacak bir Anadolular söylemi icat etmek, daha çok bugünün arzu ve taleplerini yansıtan bu tarihsel kurguyu geçmişe yansıtmak, eldeki bulgular ışığında anlamsız olduğu kadar yanlıştır da. Ama Luvi dilleri konuşan topluluklar (ve ayrıca aynı dil ailesine ait olan Pala ve Hitit dilleri konuşanlar) bu bölgenin bilinen en eski gruplardır. Daha öncesi elbette vardır ama bunları ancak geride bıraktıkları maddi kültürel izlerden yola çıkarak sınıflandırabiliyoruz ki, bu da haliyle bizi Luvilerin durumundan bile daha belirsiz bir durumla karşı karşıya bırakmaktadır.

22 Şubat 2011 Salı

Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region

Türkçesi Luviler. Batı Anadolu'nun ve muhtemelen Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri

The Hellenes were certainly neither the first Anatolians nor the first group in the region. Even when one limits the issue with the coast of western Anatolia, we know that the place they came to and settled down later was not empty. In fact, the discourse of Anatolians versus Hellenes owes its existence to this information. We also have an idea, to a certain extent, about how to name these groups that were in this region right before the Greeks. They go by the name Luwians.    

It seems that the Luwians had settled in this land, region, before the Greeks did. Of course, one needs to ask which Hellenes these were. Are we talking here about only the Ionians, Dorians and Aeolians or are we going as far back as the first Greeks, those who we today call Mycenaeans but they appear as Ahhiyawans, Argives, Achaeans and Danaois in history? However, in both cases, one comes across the Indo-European speaking groups as one of the oldest groups in this area; and the Luwians are not alone, either. The Anatolian branch to which they belonged has other branches named Palaic and Hittitian. The Palaians were in the northwestern section of Anatolia, close to the Black Sea, a region called Paphlagonia, whereas the Hittites were in Central Anatolia.


We do not know what languages were being spoken in Anatolia before the Luwians and their other linguistic relatives and in which language family this pre-Indo-European stratum should be considered. In fact, since the Anatolian is the first branch of the Indo-European language family separated from it, it may be difficult to place the Anatolian languages that preceded this sub-family within one of today’s widespread language families. However, we know this: there have been people living in this land since the Paleolithic.

 Since various dates are given for the arrival time of the Luwians, usually between 3000s and 2000s (and there are also those who see a connection between these groups, the Indo-Europeans, and the site of Demircihöyük in northwestern Turkey) and since the beginning of the Neolithic in Anatolia goes back much further than this, it is not difficult to say there were others in Anatolia, but it is difficult to say what languages these ‘others’ living here were speaking. For example, we know that there were Hattians, those who gave their name to the Hittites, and according to an argument still debated, they spoke a language placed by today’s researchers within the language family of Caucasus, the same family that includes the present day Circassian languages. Since it is an older language family (according to some, though there are those who disagree), this argument seems plausible; but then there might have been some other language or languages that did not leave any trace and therefore we do not know anything about them. To sum it up, since we do not have much to go on with, reaching definite conclusions does not seem possible, at least for now.
 
Restricting ourselves with the region of western Anatolia for now, yes, we do see the Luwians in this area before the arrival of Greeks. However, before losing ourselves in more details, we need to explain what we mean by the term western Anatolia, how we define it, and whether or not this term is sufficient by itself to help create an historical discourse that makes sense. If we define western Anatolia in terms of how it is understood today, we may be distorting, whether intentionally or not, the past of this particular region right from the beginning. We either need to discard the concept of western Anatolia and find another one more comprehensive for our purpose, such as the Aegean region, or we will handle this geographical area, the Western Anatolia, with its natural extension, that is, the Aegean Sea. We cannot apply today’s political borders and ethnic geography to the past; this would lead to the historical distortion mentioned above. Therefore, one needs to take up the history of the Western Anatolia with its natural extension that obviously politically and culturally existed at that time, namely, the Aegean Sea and its opposite coast, the Greek mainland. For, regardless of how we may approach this subject, a mutually formed world, a net of relations, connections, is obviously the case during this period. 

Now, if we return to our original subject, before the first Greeks, the groups speaking Luwian languages had already settled down in at least along the western section of the Aegean region and possibly the Greek mainland as well. It is possible that there were groups who spoke different languages, but the historical sources do not say anything about them. In fact, the same sources are very much silent with regard to the Luwians, too. Therefore, beyond a certain point, the past of this region is without ethnic identities. Nevertheless, there is an important civilization in this region during this time, even though we have no information on the language they spoke: the civilization we today call the Minoans.    

The issue of from where the Minoans came to Crete, a Greek island to the south of the Aegean Sea, has not been resolved yet. But at least according to a recent genetic study done on Crete (Differential Y-chromosome Anatolian Influences on the Greek and Cretan Neolithic), whereas the samples coming from the neolithic sites of the Greek mainland show genetic affinity with the Balkans, the Cretan ones show affinity with the Central and Mediterranean regions of Anatolia. Moreover, again according to this study, one observes a similar separation in the case of the bread wheat as well. While one sees Triticum aestivum in the Neolithic Anatolia, Crete and Southern Italia, the same is not the case in the Neolithic mainland Greece.     

The Minoans were one of the politically and perhaps culturally dominant groups of the Aegean region until the Greeks. The civilization they founded was definitely this region’s single most conspicuous civilization during the 3rd and 2nd millennia. If there was anything in the western Anatolia section (for example such as Troya), these were not as radiant as the Minoan civilization.

It is very difficult to determine the ethnic geography of this period without sufficient resources. We may approach the issue as ‘those are from us, the others are from them or those are Greek descendants, and these are Anatolian’, but not without serious methodological problems. Although we tend to extend the ethnic identities with which we define ourselves today back thousands of years in the process of building them on certain biological connections that we consider correct, the ethnic identities or origin discourses are always formed in such a way as to make sense in their own times. If we want to get to the true ethnic picture of this period or if we ever get lucky enough one day to get to such a picture, we will most probably come across a much more complex and different sight than our presently too simplified version.

The term Luwian actually refers to a language or rather a sub-branch, one that extended from Greece all the way to nearly Syria; perhaps a Luwian linguistic region would be an apt term for this area. This of course does not mean that everyone in this region spoke the same language or rather the dialect; nor should we assume that they all considered themselves in the same ethnic group. Furthermore, if we accept that the Luwian speakers spread out to the Aegean sea and even mainland Greece and Crete, then it would not be right to see them as the original Anatolians, either. In fact, I believe, inventing a discourse of Anatolians that will cover this period as well and extending this historical construction, which rather reflects today’s wishes and demands, to the past, is, judging from the present findings, absurd as well as wrong. Nevertheless, the Luwian speaking groups (and those Palaic- and Hittite-speaking groups from the same language family, too) are the oldest groups we know of from this region. There are of course those who came before them, whether or not they spoke Indo-European languages, but we can only talk about insofar as the material remains they left behind and this presents a situation even more ambiguous than that we encounter in the case of the Luwian speaking groups.           

4 Şubat 2011 Cuma

Anadolu Tarihi Yazımında Yunan/Helen Sorunu


For English version see Greek or Hellenic problem in writing an Anatolian history 

Herhangi bir Anadolu tarihi projesinin karşısındaki en önemli engellerden biri, belki de en önemlisi, Anadolu’nun geçmişindeki toplulukların bugünkü topluluklarla, daha doğrusu etnik gruplarla olan bağlantılarıdır. Genelde bu bölgeye hâkim milliyetçi eğilim, bu bağlantıları nasıl değerlendirmesi gerektiğini açıkçası çözememektedir. Özellikle Türklerin Yunanlıları, Yunanlıların da Türkleri tarihlerine eklemeleri, tarihleriyle bütünleştirmeleri her iki tarafın da henüz başaramadığı bir konudur.

Anadolu tarihiyle ve daha doğrusu benim daha geniş bir perspektiften bakmaya çalıştığım bölgenin, kabaca Ege, Anadolu ve kuzey Mezopotamya bölgesinin tarihiyle uğraşan biri bu bölgenin en azından Ege tarafında Yunanlılarla ya da Helenlerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorundadır. MÖ 1500’lerden itibaren bu bölgede görülür hale gelen Helen/Yunan dilleri konuşan toplulukların ve bunların ortaya çıkardığı veya paylaştığı çeşitli kültür ve medeniyetlerin bir şekilde bu bölgenin tarihine yerleştirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ortaya bugünün etnik sürtüşmelerini yansıtan çarpık bir tarih çıkacaktır.

Özellikle bir Türkiyelilik temeli üzerinde biçimlendirilmek isteniyorsa böyle bir tarihçilik, Türkiyeliler olarak adlandırılan, adlandırılmak istenen topluluğun tüm kültürel ve etnik köklerinin içermek gereklidir. Bu durumda günümüzde sıkça rastlanan soydaşlık söylemi de, Türk kökenlileri soydaş olarak gördüğü kadar, diğer kökenlileri de, bu durumda örneğin Yunanlıları da, soydaş olarak görmelidir; öyle ki, böylece Türkiyelilik ayakları yere basan bir söyleme dönüşsün, birleştiricilik işlevini yerine getirebilsin.

Oysa Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, özellikle Halikarnas Balıkçısı ve Mavi Anadolucuların yazılarında net bir şekilde görüldüğü gibi, bunun tam tersi bir yol izlenmiş, bir Anadolular söylemi yerleştirilerek, Yunanlılar (diğerlerine ek olarak) Anadolu tarihinin dışına atılmış, Anadolu karşıtları olarak gösterilmiştir. Ama geçmişe gidildiğinde çok daha farklı bir durum söz konusudur. Batı Anadolu kıyıları belli ve uzun bir dönem boyunca Helen dilleri konuşan grupların baskın rolde olduğu kültürel bir yaşamın etkisi altında kalmıştır. Helenler gelene kadar burada yaşayan topluluklar, Helenlerin gelmesiyle birlikte çeşitli karşılıklı ilişkilere girerek var olan kültürel dokunun değişmesine, dönüşmesine yol açmıştır. Ortaya çıkan durum her ne kadar tamamen Helenlere atfedilemezse de, bunun tersi de doğru değildir; ne de bir Helen istilası. Helenler burada onlardan önce yaşayanlarla birlikte buranın yeni kültürel dokusunu oluşturmuş ve bu doku zaman içinde içindeki en baskın unsurun (bu baskınlık çeşitli koşullardan ötürü ortaya çıkabilir; siyasi, ekonomik, kültürel, dilsel vb) adıyla anılır olmuştur.

Diğer yandan, örneğin tunç çağı ve/veya antik çağ Helen, hatta Ege, kültürel dokusunu doğrudan bugün var olan ve aynı isimle anılan modern kültürel ve etnik dokuyla ilişkilendirmek veya ikinciyi birincinin değişmeden gelmiş sonucu olarak görmek de doğru değildir. Bu ikisi arasında büyük farklar vardır ki, daha önce belirttiğim gibi, bugünün Helenleri/Yunanlıları birçok açıdan bugünün Türklerine veya Türkiyelilerine, geçmişin Helenlerinden daha benzerdir; her ne kadar bu, iki tarafın da hoş karşılayacağı bir iddia değilse de. Ama bunun aksini söylemek de mümkün değildir. En azından dini inançlar bakımından bile bu ikisi geçmişteki topluluklara olan benzerliklerinden çok daha benzerdir birbirine. Bununla beraber her iki tarafın bugün üzerinde yaşadıkları toprakların, etnik bağlantı, söylem ve mitler bir yana, ortak geçmişini oluşturur bu eski Helenler … ve elbette eski Anadolular.  

Sonuç olarak, geçmişe belli bir mesafeyle yaklaşmak gerekmektedir. Köken arayışı farklı geçmişlerin birbirinden ayrılmasını gerektirmektedir. Bundan birkaç bin, hatta birkaç yüzyıl önce yaşamış topluluklarla kurulması arzulanan bağlantıların, bugün insanların yakın akrabaları ve beraber yaşadıklarıyla (en fazla dört kuşaklık bir grup) kurduklarından çok farklı olmak zorundadır. Bu mesafe korunmadığı takdirde, geçmişin bu insanlarını bir anda bugünün insanlarına benzetmek kaçınılmazdır. Oysa bunlar farklı insanlardır ve belki de şu anda karşılaşsak, ilişkiye girmekten hoşlanmayacağımız kadar farklıdırlar. Mesafe koymanın burada devreye girmesi gerekiyor. Bu insanlar yaşadığımız toprakların geçmişini oluşturmaktadır; yoksa bizim şu anda yaşarken duygularımız aracılığıyla hissettiğimiz, kurduğumuz, varlığımızı devam ettirmek için ihtiyaç duyduğumuz geçmişi değil. Burada söylenmeye çalışılan elbette duyguların bir kenara bırakılması değildir. Sonuçta bizi bu çok eski geçmişe götüren de duygularımız, bir şeylere karşı bir şeyler hissetmemizdir ama burada bu bir şeylerin ne olduğunu ve bunlara karşı hissedilen duyguların daha farklı duygular olduklarını görmemiz gerekmektedir. Bulunduğumuz yerin bize hissettirdiklerinden yola çıkarak ortaya çıkardığımız geçmiş, belli bir kültürel ortamı paylaştığımız insanlarla birlikte yaşadığımız şimdinin hissettirdiklerinin yol açtığı geçmişten farklı olmak zorundadır.

The Greek or Hellenic Problem in Writing an Anatolian History


Türkçe için Anadolu tarihi yazımında Yunan/Helen sorunu

One of the most important obstacles facing any Anatolian history project, perhaps the most important one, is the connections the past Anatolian groups have with the present day Anatolian groups or rather ethnic groups. The nationalist perspective that seems to be controlling the general frame of mind in the area does not seem to have the ability to deal with these connections without favoring one ethnic group over another. Especially integrating the Greeks into the history of Turkey and the Turks into the history of Greece has not been achieved so far.     

Anyone who works on the history of Anatolia or rather the combined regions of the Aegean, Anatolia and the northern Mesopotamia, which I believe makes more sense historically, will have to come across and face, at least in the Aegean side of this region, the Hellenes or Greeks. It is inevitable that one will have to deal with the task of placing the speakers of Hellenic or Greek languages who had started becoming visible in this area in 1500s BC, and the various cultures and civilizations they created or shared, into the history of the region. (By “the history of the region” I mean mainly the Turkish version of this history, since this post about how the Turkish side approaches this history.) Otherwise, what will appear cannot be anything other than some form of historical distortion reflecting today’s ethnic aspirations.

It is especially true that when this kind of history is defined as the history of those from Turkey, then it is a must that it includes every cultural and ethnic group that is and was from Turkey. In this case, if the discourse of coming-from-the-same-racial-root (soydaşlık), quite common especially in Turkey, is to have any validity, then it should include those from the other racial roots, for example Greeks, as much the “ethnic” Turks, since the concept of those-from-Turkey, Türkiyeli, should include every cultural/ethnic/racial root Turkey contains. 

Be that as it may, the trend has been in the opposite direction since the first years of the Republic. For example, one can see in the writings of the Fisherman of Halicarnassus, Cevat Şakir Kabaağaçlı, and the Blue Anatolianists that a discourse of Anatolians was already established very early on. One of the most conspicuous, perhaps the leading theme, attributes of this historical discourse was the portrayal of the Greeks (in addition to the others) as anti-Anatolians and their exclusion from the Anatolian history. However, when one goes back in time a very different picture appears. There is a strong Hellenic presence along the western Anatolian shores for a long time both in linguistic and cultural terms. The groups who had been living here until the speakers of Hellenic languages arrived would enter various mutual relations with these new arrivals, and this would eventually lead to changes and transformations in the existing cultural fabric. Even though one cannot attribute what eventually appeared in this region only to the influence of the newcomers, claiming the opposite would not be correct, either; nor a Hellenic or Greek invasion. The newcomers would eventually interact with those who were already there before Greeks arrived and form a new cultural fabric together; and this fabric would in time be associated with the name of its most dominant element (this dominance can result from various conditions; political, economic, cultural, linguistic and etc.).   

On the other hand, it would not be correct to link the Bronze Age or ancient Hellenic cultural fabric, or perhaps even or rather the Aegean one, directly to the modern cultural and ethnic entity that exists today with the same name, that is, to see the second one as the direct continuation of the first one. There are big differences between these two; in fact, as mentioned before, today’s Hellenes/Greeks are more similar to today’s Turks or those from Turkey in many ways than the Hellenes of the past. Although most on either side would not like this argument, nevertheless, making the opposite claim is not possible, either. For example, anyone would agree that at least in the area of religious beliefs, these two are much more similar to each other than to their assumed ancestors. Yet, these ancient Hellenes, and the ancient Anatolians for that matter, not taking into consideration the ethnic connections, discourses and myths attached to them, form the common past of this land that both sides share today.  

In conclusion, one should approach the past by making sure that a certain distance is kept with it. The search for one’s roots should be carried by realizing that there are different forms of pasts one need to differentiate and kept apart from each other. The links one desires to form with the groups that lived a few thousands of years, in fact even as close as a few hundreds of years in some cases, need be very different from those formed with one’s close relatives and those one lives with (at most a four-generation deep group is the case here). If a certain distance is not kept then it will be inevitable that the people who lived in the past are treated not any different from those living today. But these two are actually very different from each other and in fact, if we were to meet them face to face now, it is very likely that we will really not enjoy their company. The task of keeping our distance needs to enter the picture right at this point. These people make up the deep or far past of the land on which we currently live; not the past that we feel and form  through our first-hand experiences and need in order to continue existing as we are right now. What is meant here is not really that we should give up our feelings. In fact, it is the very same feelings that bring us this very old past and let us have experiences that eventually lead to forming historical discourses through which we give meaning to our places. However, here we also need to see what this not directly experienced past is and what one feels towards it is based on different kind of feelings. The past we create through interaction with the place where we currently live needs be different from the past that we collectively create through interaction with a certain cultural setting that we now share with the people with whom we live together.            
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...