19 Aralık 2011 Pazartesi

"Genetik Atalarımız Yunanlılar Olamaz"

Yunanlılarla ilişkilendirilmemiz hoşumuza gitmez de, Frigyalılara, Lidyalılara, Luvilere falan ses çıkartmayız. Bu ikincileri genetik atalarımız olarak görebiliriz ama birinciyi asla. 

Her şeyden önce genetik ata kavramının saçma bir kavram olduğunu söylemekle başlayayım. Yok böyle bir şey.  Olamaz da. İnsanlar atalarını kendileri seçer, daha doğrusu atalar çeşitli siyasi kurgular aracılığıyla dayatılırlar. Kendimizi fazla zorlamadan yüzeysel düşündüğümüzde bile, eğer mesele genlerse neredeyse herkesle akraba olduğumuz ve dolayısıyla bir yığın atamız bulunduğu ortadadır. Ama biz sadece bir kısmını atamız ilan ediyoruz, tıpkı bize özgü etnisite, ırk vb kurgusal tanımlamalarımızda yaptığımız gibi.


Farklı genler denince çoğu insan bunların birbiriyle ilişkisiz oldukları sonucuna varıyor. Oysa ilgisi yok. Genler zaman içinde farklılaşıyor (yani farklı değiller, farklılaşıyor) ve bu şekilde insanların geçmişlerine ilişkin iz sürücülüğü mümkün oluyor.  Yoksa bu farklılaşmış iki gen aynı zamanda birbirine çok benzer iki gen de.
Dolayısıyla genler üzerinden ata veya akrabalık söylemi saçmalıktan başka bir şey değil. Çünkü eğer insan, yani Homo sapiens sapiens, tek bir yerde ve tek bir anda değil de birden fazla yer ve zamanda ortaya çıkmadıysa, o zaman hepimizin birbirimizle genetik akrabalığı var ve genetik ata yurdumuz da Afrika’dan başka bir yer değil (Tabii bu arada ata yerine anadan da bahsedilebilir).

Ata söylemi esasen siyasi bir söylemdir. Siyaset derken burada siyasetin çok bilinen dostu düşmandan ayırma şeklinde tanımlanmasından bahsediyorum. Yani siyasi davranışı, belli bir gruba ait insanların kendilerini, çevrelerindeki çeşitli diğer grupları dost düşman esasına göre sınıflandırarak tanımlama çabası olarak tanımlıyorum. Ata söylemi böyle bir ihtiyaç sonunda ortaya çıkar. Atalar, yani ortak atalar icat edilerek bazı gruplarla dostluk, yakınlık ilişkisi oluşturulurken bazı gruplar da dışlanır. Bu atalar günün dayattığı ihtiyaçlara göre zaman içinde değişebilir.
Yunanlıları beğenmeyip ata olarak Frigyalıları, Hattileri veya Luvileri tercih etmenin ardında da bu siyasallık, atanın siyasi bir söylem olması vardır. Resmi siyasete göre Yunanlılar düşmandır, ya da en iyi durumda, dikkat edilmesi gereken komşudur. Kurtuluş Savaşı esasen onlara karşı verilmiştir. Osmanlı’da (ki kendimizi aynı zamanda Osmanlı’nın devamı olarak görürüz) ikinci sınıftılar. Tebaamızdılar.  Ve isyan ettiler.  Ama en önemli nokta, Anadolu’nun bir kısmı üzerinde hak talepleri olmasıdır.
Diğerleriyse, yani Frigler, Hattiler, Luviler vb siyaseten değersizdirler. İstenilen şekle sokulabilirler. Yakın tarih üzerinde herhangi şekilde etkileri söz konusu değildir. Onlardan kaynaklanan bir hak talebi de yoktur. Aksine, Yunan tarafının hak talebini önlemek ve karşılamak için onlara karşı kullanılabilirler. Ve böylece Anadolular çıkıyor ortaya ve bu Anadolular Türklerin Orta Asya kökeniyle ilişkilendirilerek Türkleştiriliyor. Bu Anadolular Türk dil ve kültürünü ve de Müslüman dinini benimsemiş oluyor.
Dil anlaşılır bir şey de kültürü ne yapacağız? Dil neredeyse fiziksel koşullardan bağımsız bir şey. İnsan gittiği her yerde istediği gibi Türkçe konuşabilir. Ama kültür öyle mi? Fiziksel koşullardan tamamen bağımsız olabilir mi? Bir yerden bir yere hiçbir sorun yaşamadan taşınabilir mi? Bireylerinden, topluluklarından kopartılmış kültürler kendi başlarına var olabilir mi? Büyük bir kalabalığa farklı bir dil benimsetilebilirken aynı şey kültür için yapılabilir mi? Yüzlerce, hatta binlerce yıldır sürdürdükleri kültürlerini bir anda terk eder mi insanlar? Yoksa bazı durumlarda yeni gelenler (özellikle sayıları azsa) geldikleri yerin kültürünü mü kabul eder? 

Diğer yandan günümüz Anadolularının bir şekilde Türk kültürünü (her neyse bu) benimsedikleri gösterilemeze, genetik açıdan Luvi, Lidya, Frig vb kökenleri onları haliyle kültürel açıdan Yunanlılara yaklaştıracaktır. Dolayısıyla bu operasyonun yapılması gerekmektedir. Ama böyle bir durumda da bu toplulukların neden binlerce yıllık Anadolu kültürlerini terk edip bir Orta Asya kültürünü kabul ettikleri ve sonunda yine de daha çok bu Orta Asya kültürüne değil de bu "terk ettikleri" Anadolu kültürüne ve ayrıca da komşularına benzedikleriyse bir muamma olarak duracaktır karşımızda.

Oysa ne genetik ata denen bir şey vardır ne de kültürler bu şekilde bir çırpıda değişir.    

6 Aralık 2011 Salı

Bilimsel Tarih Takıntısı

Bir bilimcilik takıntısından, yani her şeye, hatalı bir şekilde, bilimsel yöntemi uygulama takıntısından bahsedebilir miyiz?

Örneğin, bunu tarih alanında çok görüyoruz. Gerçi diğer sosyal bilimler de bu takıntıdan nasibini alıyor ama sanırım bu konuda aslan payının tarihe ait olduğunu söylemek gerekiyor.

İnsanlık yaşamındaki tek doğru düşünme biçimi bilimsel yöntem olmadığı gibi, bilimsel yöntemin çalışamayacağı, çalışmadığı alanlar da mevcuttur. Buralarda bilimsel yöntem çalışmamasına rağmen, başka yöntemler kullanılarak güvenilir bilgiye ulaşılabilmektedir. Ama sırf bu yüzden bu yöntemleri bilimsel olarak adlandırmak doğru değildir. Bazı alanlardaysa (ki bunların başında herhalde tarih geliyor) söz konusu alanın doğasından dolayı bilimsel yöntem uygulanamaz.

Bilimsel yöntemin malzemesinin, eğer tartışmayı çok basit tutacaksak, test edilebilir olması gerekiyor. Yani çok bilinen tanımlamaya başvuracak olursak, çeşitli varsayımlara ve tahminlere dayanan bir model üretilir ve bu modelin çalışıp çalışmadığı, yani beklenen sonuçlara ulaştırıp ulaştırmadığı test edilir. Tarihte buna en çok yaklaşan, daha doğrusu yaklaştığı düşünülen yöntem, bir belgenin doğrulanmasıdır. Ama bu bile aynı şey değildir. Çünkü bu belge şu nedenle yazılmıştır diyerek test edilebilecek bir durum oluşturulamaz. Sadece başka belgeler ve olaylar bulunup burada yazılanlar karşılaştırılabilir. Bu bir doğrulamadır ama bilimsel yöntemle yapılabilen bir doğrulama, yani bir test değildir.

Tarihte hiç mi uygulanamaz bilimsel yöntem? Muhtemelen çok sınırlı durumlarda mümkün olabilir. Örneğin kale gibi bir savunma yapısının sağlamlığını veya o günün silahlarının ne kadar derine işlediğini vb gibi konularda test edilebilir modeller, varsayımlar üretilebilir. Ama bunların hiçbiri tek başına tarih değildir. Tarih denen şey söylemlerdir ve söylemleri bilimsel yöntemlere dayanarak test etmek mümkün değildir. Her doğru yöntem de o yöntemin bilimsel yöntem olduğu anlamına gelmez. Çünkü tarihin de kendi alanı için geliştirdiği gayet düzgün doğrulama ve araştırma yöntemleri mevcuttur. Bir tür bilimsel düşünce hegemonyası yaratmaya gerek yoktur.

Üstelik biraz daha ileri gidecek olursak, tarihsel söylemlerin doğru veya yanlış olduklarının bile tespit edilemeyeceğini ve bu yüzden de tarihsel söylemlerin bilimsel yöntemin anladığı anlamda çürütülebilir, aksi ispatlanabilir olmadıklarını söyleyebiliriz. Tarih alanındaki kuramsal tartışmalara uzak olanlara ufak bir açıklamada bulunayım bu hususla ilgili. Tarih betimsel, yani anlatan önermelerden/cümlelerden ve metinlerden/söylemlerden oluşur. Örneğin Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı şeklindeki cümlenin/önermenin doğruluğu gösterilebilir ve bu anlamda bilimsel yöntemin konusu olabilir (tabii bir şart daha var) ama Mustafa Kemal veya Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır bir tarihsel söylemdir/anlatısal metindir. Bunun doğruluğu hiçbir şekilde ispat edilemez, çünkü bu, ifadeyi veya söylemi yapanın, kuranın koşullarına göre doğrudur. Bu koşullar terk edildiğinde bu ifadenin doğruluğunu ispatlamak imkânsız olacaktır. Bu çürütülebilir bir ifade değildir ve dolayısıyla da bilimsel yöntemin konusu olamaz. Aslında daha geniş bir açıdan bakacak olursak, tarihin kendisi bile, doğasından, yani amacından ötürü çürütülebilir değildir.

Son noktayı koymadan önce yukarıdaki Mustafa Kemal’in Samsuna çıkması ifadesine geri döneyim. Evet, bu ifade çürütülebilir, yani doğruluğu veya yanlışlığı gösterilebilir ve bu yüzden de bilimsel yöntem tatbik edilebilir. Ama burada yerine getirilmesi gereken bir şart daha vardır ve bu da test edilebilirliktir. Mustafa Kemal’in Samsun’a örneğin neden çıktığı test edilemez. Çünkü böyle bir testin koşulları sağlamaz. En fazla Bandırma vapuruyla böyle bir yolculuğun yapılıp yapılamayacağı test edilebilir ve bilimsel yöntem de bununla sınırlı kalır ama bu çalışmayla da en fazla Bandırma vapurunun tarihine bir katkıda bulunulur, başka bir şey yazılamaz. Mustafa Kemal gibi bir insanın farklı koşullarda nasıl davranabileceği test edilemez; çünkü bu koşullar yaratılamaz ama bilimsel yöntemin uygulanacağı yer de tam da burasıdır. Fakat tarihsel çalışmanın kendi yöntemleriyle, çeşitli kaynaklara, belge ve olaylara başvurarak, hem kişinin kendi hayatından hem de başka insanların hayatlarından başka benzer olaylarla karşılaştırmalar yaparak bu konuyla ilgili bazı tahminlerde bulunulabilir, bazı varsayımlar öne sürülebilir ama bunlar hiçbir zaman test edilemeyeceklerinden bilimsel yönteme ve dolayısıyla da bilimsel araştırmaya geçilemez. Ama bu tarihte nispeten güvenilir ve kısmen doğrulanabilir bilginin üretilemeyeceği anlamına gelmez. Ama sırf bunu yapma kapasitesi var diye de bilimsel olduğu ileri sürülemez. Bilimsel olabilmesi için yukarıda işaret edilmiş şartları sağlaması gerekir ve tarih alanında bu şartlar sağlanamaz.       

19 Kasım 2011 Cumartesi

Genetik Verilerle Tarihsel Söylemlerin İlişkilendirilmesi

(Bu yazı şu yorum üzerine yazılmıştır: http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/anadolu-tarihi-yazmnda-yunanhelen.html?showComment=1298130120023#c5081159545919730860 
(Onur 15 Kasım 2011 03:16)

Genetik çalışmalar önemli adımlar atılmasını sağladı ama görünen o ki, eski kavramları yerinden edemedi. Aynı tartışma farklı verilerle sürüyor. Bugün Anadolu’da yaşayan insanlar genetik açıdan bakıldığında daha çok yöreye özgüdür ifadesi kanımca Anadolu Türkleri Anadoluludur ifadesinden epey farklı. Ve başka bir yerde de Anadolu Türklerinin Avrupalılara Ermenilerden daha yakın oldukları, çünkü Anadolu Türklerinin Ermeniden çok Anadolu Rumu kökenli oldukları ve dolayısıyla Anadolu’nun Ermenilere göre daha batısından olduklarını söylerken de eski zihniyetin ve bu zihniyetin kavramlarının hâlâ sürdüğünü görüyoruz. Burada Anadolu’dan kasıt ne oluyor? Günümüze dair sınırları belli bir toprak parçası mı, bir ülke mi, ya da daha farklı bir şey mi? Ama her ne olursa olsun Anadolu ibaresi daha ziyade Türklerle Rumlar için kullanılmış. Ermeniler Anadolu’nun dışında tutulmuş. Sınır tam olarak nerede sona eriyor?

Diğer paragraftaysa Türki halkların anayurdunun Asya’nın doğu tarafında olduğu söyleniyor. Sanırım kastedilen kuzeydoğu, doğu-kuzeydoğu Asya veya Orta Asya’nın doğu ve doğu-kuzeydoğusu gibi bir şey. Bu durumda da soru, yersel sınıra ek olarak zamansal sınırın, daha doğrusu sürecin nasıl belirlendiği, genetik verilerin böyle bir bilgiye ulaşmayı sağlayacak şekilde nasıl konuşturulduğu oluyor.

Genetik veriler konuşturulmuyor elbette. Konuşan günümüzün tarihsel söylemleri. Genetik veriler konuşturulan tarihsel söylemi desteklemek için kullanılıyor. Seçenekler baştan belli. Genetik veriler de bunları desteklediğinde, hedef on ikiden vurulmuş oluyor. Ama genetik verilerin desteği dilsiz. Hiçbir şey söylemiyorlar. Çünkü ortada Türk veya Türki veya başka bir gruba, halka, ulusa ait bir gen veya genetik veriler yok. Genetik verilerin elbette isimleri var. Bu isimler genellikle bugünün topluluklarına, gruplarına gönderme yapıyor, bunları temsil ediyor ve bu da neredeyse her zaman coğrafi gruplar şeklinde yapılıyor (bazı son derece sınırlı etnik, kabilesel vb gruplar hariç). Yani Türk dendiğinde, eğer bazı gruplar, örneğin Kürtler gibi bariz şekilde ayrı gözükmüyorsa, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan insanlar kastediliyor. Dolayısıyla, birkaç adet insan kalıntısından numune alınmadıysa, geçmişe ait sonuç çıkarmalar genellikle kişisel varsayımlara dayanıyor: Belli bir numarası veya kodu olan genetik bir durumun tarihsel söylemlerin tanımladığı veya işaret ettiği bir gruba karşılık geldiği varsayılır. Yoksa söz konusu genetik duruma ait hiçbir şey onun bu tarihsel gruba karşılık geldiğini söylemez, eğer söz konusu numunelerin alındığı verilerin yanında başka arkeolojik veya tarihsel veriler yoksa.

Bir grubun anayurdundan bahsedildiğinde, genetik verilerin iletebileceği bilgi en fazla Q, P, R vb faktörlere göre belirlenmiş örneğin XY123 gen grubunun anayurdu olabilir ki, burada anayurdu ibaresi de genetik verilere ait değildir; bu veriler en fazla bu örnek gen grubunun yaklaşık Z zaman aralığında X ve Y koordinatlarında yaşadıklarını söyleyebilir. Biz bunu Türklerin anayurdu gibi bir ifadeye çeviriyoruz. Bu ikisi arasındaki bağlantıyı ne sağlamaktadır veya bu bağlantı neye dayanmaktadır? Bu ikisinin birbirine karşılık geldiğine dair bir varsayıma. Başka hiçbir şeye değil. Ama aynı çalışma günümüzde yapılacak olsa, örneğin bugünün Türkiye’sinde o zaman çok farklı bir durum söz konusu olacaktır. Çünkü gidip güneydoğu Türkiye’de yaşayan birilerinden örnek aldığımızda, bu örnekleri Orta Anadolu’da alınmış örneklerle karşılaştırma olanağı bulabilecek ve buradan yola çıkarak ikinci bölgede yaşayanların birinci bölgede yaşayanlardan geldiğini, “anayurtları”nın burası olduğunu ve en azından bir dönem kendilerini belli bir şekilde adlandırdıklarını söylememiz mümkün olacaktır. Tarihin derinliklerine doğru indikçe bu şansımız azalır, aynı kesinlikte ifadelerde bulamayız. En fazla bazı gen gruplarının nasıl yer değiştirdiklerini ve sonunda nerelere kadar gittiklerini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu veya şu etnik gruptan değil, bu veya şu yerden gelmiş insanlardan bahsedebiliriz.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Luviler: Batı Anadolu'nun ve muhtemelen de Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri

For English version go to Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region

Helenler elbette ne ilk Anadolulardı ne de bölgenin ilk topluluğuydu. Batı Anadolu kıyısı açısından baktığımızda bile, geldikleri ve daha sonra da yerleştikleri yerin boş olmadığı biliniyor. Nitekim Anadolular Helenlere karşı söylemine yol açmış olan da, bu durumun biliniyor olması. Son yıllarda bu toplulukların nasıl adlandırılması gerektiği de büyük ölçüde çözüldü. Genelde Luviler olarak adlandırılıyorlar.

Luvilerin Helenlerden çok daha önce bu topraklara yerleştikleri anlaşılıyor. Tabii hangi Helenler sorusunu da sormak gerekiyor. Sadece İonlar, Dorlar, Aeollar gibi çeşitli gruplardan mı bahsediyoruz, yoksa bizim Mikenler olarak adlandırdığımız tarihte karşımıza Ahhiyavalılar, Akalar ve Danaoiler gibi çeşitli adlarla çıkan ilk Yunanlılara kadar geriye mi gidiyoruz? Ama her iki durumda da Luviler olarak adlandırılan Hint-Avrupa dil ailesine mensup toplulukların bu topraklara daha önce yerleştikleri görülüyor. Üstelik Luviler tek de değil. Mensubu oldukları Hint Avrupa dil ailesinin Anadolu kolunun Pala, Hitit gibi diğer kolları da var. Palalar daha çok kuzey batı Anadolu bölgesini, Karadeniz’e yakın bölgeyi yer edinmiş. Hititler’se, bilindiği gibi, Orta Anadolu’dalar.

Luviler ve dildaşlarının öncesi hakkında hangi diller konuşuluyordu ve bunların hangi dil ailesinde değerlendirilmesi gerektiği bilinmiyor. Üstelik Hint Avrupa dil ailesinin en eski dalı, Proto-Hint-Avrupa dilinden ilk kopan dalı olduğundan, Anadolu dalından önce daha farklı dil ailelerinden geldiğini varsaydığımız bu dilleri bugünün yaygın ailelerinden birine yerleştirmek de zor olabilir. Ama şunu biliyoruz: Birileri bu topraklarda neredeyse palaeolitik, yani yontma taş ama bence eski taş döneminden beri yaşamaktaydı.

Luvilerin geliş tarihi için genelde 3000’lerle 2000’ler arasında çeşitli tarihler verildiğinden (ama bu arada bu toplulukları Eskişehir bölgesindeki Demircihöyük ile ilişkilendirenler de var ki, bunun tarihlendirilmesi MÖ 5000 yıllarına kadar gidebilir) ve neolitik veya cilalı taş ama bence yeni taş döneminin başlangıcı epey daha geriye gittiğinden, Anadolu’da başka birilerinin olduğunu söylemek zor değil; ama bunların hangi dilleri konuştuğunu söylemek zor. Örneğin, Hititlerden önce onlara bizim bugün kullandığımız terimi ad olarak vermiş Hattilerin olduğu biliniyor ve yine, üzerinde tartışmaların hâlâ sürdüğü argümana göre de, Çerkez dilleriyle aynı dil ailesine konan bir Kafkas dili konuşuyorlardı. Kimi araştırmacılara göre daha eski bir dil ailesi olmasından ötürü Kafkas dili argümanı mümkün gözüküyor ama artık geride hiç iz bırakmamış çok daha başka bir dil veya diller de söz konusu olabilir. Toparlayacak olursam, elde çok fazla bir şey olmadığından, bu konuyla ilgili kesin sonuçlara ulaşmak, en azından şu anda mümkün gözükmüyor.

Kendimizi şimdilik Batı Anadolu’yla sınırlayacak olursak, evet, ilk Yunanlılardan önce Luvilerin olduğunu görüyoruz bu bölgede. Ama tartışmayı derinleştirmeden önce Batı Anadolu bölgesinden ne kastettiğimizi veya bu terimin tek başına yeterli olup olmadığını izah etmemiz gerekiyor. Batı Anadolu’yu bugünkü haliyle tanımlarsak, geçmişi daha baştan çarpıtmış oluruz. Ya Batı Anadolu kavramından vazgeçip daha kapsayıcı bir kavram bulacağız, örneğin Ege gibi, ya da Batı Anadolu kavramını doğal uzantısıyla, yani Ege Deniziyle birlikte alacağız. Bugünün sınırlarını ve bugünün etnik coğrafyasını geçmişe tatbik edemeyiz; bu geçmişi çarpıtmak olacaktır. Dolayısıyla, batı Anadolu’nun tarihi o dönemdeki doğal siyasi ve kültürel uzantısıyla, yani Ege Denizi ve karşı kıyısıyla birlikte ele alınmalıdır. Çünkü bu konuya nasıl yaklaşırsak yaklaşalım, bu dönemde bu bölgede gayet karşılıklı bağlantılar şekilde oluşturulmuş bir dünya, bir ilişkiler ağı söz konusudur.

Tekrar konumuza geri dönecek olursak, ilk Yunanlılardan önce, Luvi dilleri konuşan topluluklar Ege bölgesinin en azından Batı Anadolu ve muhtemelen de Yunanistan tarafına yerleşmiş durumdadır. Daha başka diller konuşan toplulukların olması da mümkündür ama tarihsel kaynaklar bunlar hakkında hiçbir şey söylememektedir. Aynı kaynaklar Luviler hakkında bile son derece sınırlıdır aslında. Dolayısıyla, belli bir noktadan sonrası karanlık bizim için. Ama bu dönemde, her ne kadar ne dili konuştuklarını henüz bilmiyorsak da, önemli bir uygarlık vardır bu bölgede: Bugün Minoslular olarak adlandırdığımız uygarlık.

Minosluların nereden geldikleri konusu henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Ama en azından son zamanlarda Girit üzerine yayınlanmış bir genetik çalışmaya göre (Differential Y-chromosome Anatolian Influences on the Greek and Cretan Neolithic), Yunanistan’ın neolitik yerleşimlerinden alınan örnekler Balkanlara yakınlık gösterirken, Girit’ten alınanlar Anadolu’nun İç ve Akdeniz bölgelerine yakınlık göstermektedir. Yine bu çalışmaya göre, benzer bir ayrılma ekmek buğdayında da görülmektedir. Triticum aestivum Neolitik Anadolu Girit ve güney İtalya’da gözükürken, Neolitik Yunanistan’da yoktur.

Minoslular, Yunanlılar gelene kadar Ege bölgesinin göze çarpan topluluklarındandır. Kurdukları uygarlık kesinlikle bu bölgenin 3. ve 2. binyıllarda öne çıkan tek uygarlığıdır. Batı Anadolu’da bir şeyler vardıysa da (örneğin Truva veya Troya gibi), bunlar Minos kadar parlak değildir.

Bu dönemin etnik coğrafyasını belirlemek, elde yeterli kaynaklar olmadan çok zordur. ‘Bu bizden şu onlardan veya bu Yunan kökenli şu Anadolu kökenli’ şeklinde bir yaklaşım son derece yanlış olacaktır. Her ne kadar etnik kimlikleri biyolojik bağlantılar üzerine inşa ederken binlerce yıl öncesine götürme eğilimindeysek de, etnik kimlikler veya köken söylemleri her zaman kendi dönemlerinde, kendi zamanlarında anlamlı olacak şekilde oluşturulmakta, inşa edilmektedir. Eğer bu dönemin gerçek etnik tablosuna ulaşmak istiyorsak veya bir gün böyle bir şans yakalarsak, muhtemelen bizim bugün basitleştirdiğimizden çok daha karmaşık bir görüntüyle karşılaşacağızdır.

Luviler ibaresi aslında daha ziyade bir dile atıfta bulunmaktadır. Yunanistan’dan neredeyse Suriye’ye kadar yayılmış bir dil Luvi dil bölgesinin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tabii ki bu Luvi dilleri bölgesinde herkes aynı dili, daha doğrusu diyalekti konuşmamış olabilir; ne de hepsinin kendisini aynı etnik gruptan görmüş olduklarını düşünmeliyiz. Üstelik Ege denizine ve hatta Yunanistan ile Girit’e yayıldıklarını da kabul edersek, o zaman bunları orijinal Anadolular olarak görmek de pek doğru değildir; ki kanımca bu dönemi de kapsayacak bir Anadolular söylemi icat etmek, daha çok bugünün arzu ve taleplerini yansıtan bu tarihsel kurguyu geçmişe yansıtmak, eldeki bulgular ışığında anlamsız olduğu kadar yanlıştır da. Ama Luvi dilleri konuşan topluluklar (ve ayrıca aynı dil ailesine ait olan Pala ve Hitit dilleri konuşanlar) bu bölgenin bilinen en eski gruplardır. Daha öncesi elbette vardır ama bunları ancak geride bıraktıkları maddi kültürel izlerden yola çıkarak sınıflandırabiliyoruz ki, bu da haliyle bizi Luvilerin durumundan bile daha belirsiz bir durumla karşı karşıya bırakmaktadır.

22 Şubat 2011 Salı

Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region

Türkçesi Luviler. Batı Anadolu'nun ve muhtemelen Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri

The Hellenes were certainly neither the first Anatolians nor the first group in the region. Even when one limits the issue with the coast of western Anatolia, we know that the place they came to and settled down later was not empty. In fact, the discourse of Anatolians versus Hellenes owes its existence to this information. We also have an idea, to a certain extent, about how to name these groups that were in this region right before the Greeks. They go by the name Luwians.    

It seems that the Luwians had settled in this land, region, before the Greeks did. Of course, one needs to ask which Hellenes these were. Are we talking here about only the Ionians, Dorians and Aeolians or are we going as far back as the first Greeks, those who we today call Mycenaeans but they appear as Ahhiyawans, Argives, Achaeans and Danaois in history? However, in both cases, one comes across the Indo-European speaking groups as one of the oldest groups in this area; and the Luwians are not alone, either. The Anatolian branch to which they belonged has other branches named Palaic and Hittitian. The Palaians were in the northwestern section of Anatolia, close to the Black Sea, a region called Paphlagonia, whereas the Hittites were in Central Anatolia.


We do not know what languages were being spoken in Anatolia before the Luwians and their other linguistic relatives and in which language family this pre-Indo-European stratum should be considered. In fact, since the Anatolian is the first branch of the Indo-European language family separated from it, it may be difficult to place the Anatolian languages that preceded this sub-family within one of today’s widespread language families. However, we know this: there have been people living in this land since the Paleolithic.

 Since various dates are given for the arrival time of the Luwians, usually between 3000s and 2000s (and there are also those who see a connection between these groups, the Indo-Europeans, and the site of Demircihöyük in northwestern Turkey) and since the beginning of the Neolithic in Anatolia goes back much further than this, it is not difficult to say there were others in Anatolia, but it is difficult to say what languages these ‘others’ living here were speaking. For example, we know that there were Hattians, those who gave their name to the Hittites, and according to an argument still debated, they spoke a language placed by today’s researchers within the language family of Caucasus, the same family that includes the present day Circassian languages. Since it is an older language family (according to some, though there are those who disagree), this argument seems plausible; but then there might have been some other language or languages that did not leave any trace and therefore we do not know anything about them. To sum it up, since we do not have much to go on with, reaching definite conclusions does not seem possible, at least for now.
 
Restricting ourselves with the region of western Anatolia for now, yes, we do see the Luwians in this area before the arrival of Greeks. However, before losing ourselves in more details, we need to explain what we mean by the term western Anatolia, how we define it, and whether or not this term is sufficient by itself to help create an historical discourse that makes sense. If we define western Anatolia in terms of how it is understood today, we may be distorting, whether intentionally or not, the past of this particular region right from the beginning. We either need to discard the concept of western Anatolia and find another one more comprehensive for our purpose, such as the Aegean region, or we will handle this geographical area, the Western Anatolia, with its natural extension, that is, the Aegean Sea. We cannot apply today’s political borders and ethnic geography to the past; this would lead to the historical distortion mentioned above. Therefore, one needs to take up the history of the Western Anatolia with its natural extension that obviously politically and culturally existed at that time, namely, the Aegean Sea and its opposite coast, the Greek mainland. For, regardless of how we may approach this subject, a mutually formed world, a net of relations, connections, is obviously the case during this period. 

Now, if we return to our original subject, before the first Greeks, the groups speaking Luwian languages had already settled down in at least along the western section of the Aegean region and possibly the Greek mainland as well. It is possible that there were groups who spoke different languages, but the historical sources do not say anything about them. In fact, the same sources are very much silent with regard to the Luwians, too. Therefore, beyond a certain point, the past of this region is without ethnic identities. Nevertheless, there is an important civilization in this region during this time, even though we have no information on the language they spoke: the civilization we today call the Minoans.    

The issue of from where the Minoans came to Crete, a Greek island to the south of the Aegean Sea, has not been resolved yet. But at least according to a recent genetic study done on Crete (Differential Y-chromosome Anatolian Influences on the Greek and Cretan Neolithic), whereas the samples coming from the neolithic sites of the Greek mainland show genetic affinity with the Balkans, the Cretan ones show affinity with the Central and Mediterranean regions of Anatolia. Moreover, again according to this study, one observes a similar separation in the case of the bread wheat as well. While one sees Triticum aestivum in the Neolithic Anatolia, Crete and Southern Italia, the same is not the case in the Neolithic mainland Greece.     

The Minoans were one of the politically and perhaps culturally dominant groups of the Aegean region until the Greeks. The civilization they founded was definitely this region’s single most conspicuous civilization during the 3rd and 2nd millennia. If there was anything in the western Anatolia section (for example such as Troya), these were not as radiant as the Minoan civilization.

It is very difficult to determine the ethnic geography of this period without sufficient resources. We may approach the issue as ‘those are from us, the others are from them or those are Greek descendants, and these are Anatolian’, but not without serious methodological problems. Although we tend to extend the ethnic identities with which we define ourselves today back thousands of years in the process of building them on certain biological connections that we consider correct, the ethnic identities or origin discourses are always formed in such a way as to make sense in their own times. If we want to get to the true ethnic picture of this period or if we ever get lucky enough one day to get to such a picture, we will most probably come across a much more complex and different sight than our presently too simplified version.

The term Luwian actually refers to a language or rather a sub-branch, one that extended from Greece all the way to nearly Syria; perhaps a Luwian linguistic region would be an apt term for this area. This of course does not mean that everyone in this region spoke the same language or rather the dialect; nor should we assume that they all considered themselves in the same ethnic group. Furthermore, if we accept that the Luwian speakers spread out to the Aegean sea and even mainland Greece and Crete, then it would not be right to see them as the original Anatolians, either. In fact, I believe, inventing a discourse of Anatolians that will cover this period as well and extending this historical construction, which rather reflects today’s wishes and demands, to the past, is, judging from the present findings, absurd as well as wrong. Nevertheless, the Luwian speaking groups (and those Palaic- and Hittite-speaking groups from the same language family, too) are the oldest groups we know of from this region. There are of course those who came before them, whether or not they spoke Indo-European languages, but we can only talk about insofar as the material remains they left behind and this presents a situation even more ambiguous than that we encounter in the case of the Luwian speaking groups.           

4 Şubat 2011 Cuma

Anadolu Tarihi Yazımında Yunan/Helen Sorunu


For English version see Greek or Hellenic problem in writing an Anatolian history 

Herhangi bir Anadolu tarihi projesinin karşısındaki en önemli engellerden biri, belki de en önemlisi, Anadolu’nun geçmişindeki toplulukların bugünkü topluluklarla, daha doğrusu etnik gruplarla olan bağlantılarıdır. Genelde bu bölgeye hâkim milliyetçi eğilim, bu bağlantıları nasıl değerlendirmesi gerektiğini açıkçası çözememektedir. Özellikle Türklerin Yunanlıları, Yunanlıların da Türkleri tarihlerine eklemeleri, tarihleriyle bütünleştirmeleri her iki tarafın da henüz başaramadığı bir konudur.

Anadolu tarihiyle ve daha doğrusu benim daha geniş bir perspektiften bakmaya çalıştığım bölgenin, kabaca Ege, Anadolu ve kuzey Mezopotamya bölgesinin tarihiyle uğraşan biri bu bölgenin en azından Ege tarafında Yunanlılarla ya da Helenlerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorundadır. MÖ 1500’lerden itibaren bu bölgede görülür hale gelen Helen/Yunan dilleri konuşan toplulukların ve bunların ortaya çıkardığı veya paylaştığı çeşitli kültür ve medeniyetlerin bir şekilde bu bölgenin tarihine yerleştirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ortaya bugünün etnik sürtüşmelerini yansıtan çarpık bir tarih çıkacaktır.

Özellikle bir Türkiyelilik temeli üzerinde biçimlendirilmek isteniyorsa böyle bir tarihçilik, Türkiyeliler olarak adlandırılan, adlandırılmak istenen topluluğun tüm kültürel ve etnik köklerinin içermek gereklidir. Bu durumda günümüzde sıkça rastlanan soydaşlık söylemi de, Türk kökenlileri soydaş olarak gördüğü kadar, diğer kökenlileri de, bu durumda örneğin Yunanlıları da, soydaş olarak görmelidir; öyle ki, böylece Türkiyelilik ayakları yere basan bir söyleme dönüşsün, birleştiricilik işlevini yerine getirebilsin.

Oysa Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, özellikle Halikarnas Balıkçısı ve Mavi Anadolucuların yazılarında net bir şekilde görüldüğü gibi, bunun tam tersi bir yol izlenmiş, bir Anadolular söylemi yerleştirilerek, Yunanlılar (diğerlerine ek olarak) Anadolu tarihinin dışına atılmış, Anadolu karşıtları olarak gösterilmiştir. Ama geçmişe gidildiğinde çok daha farklı bir durum söz konusudur. Batı Anadolu kıyıları belli ve uzun bir dönem boyunca Helen dilleri konuşan grupların baskın rolde olduğu kültürel bir yaşamın etkisi altında kalmıştır. Helenler gelene kadar burada yaşayan topluluklar, Helenlerin gelmesiyle birlikte çeşitli karşılıklı ilişkilere girerek var olan kültürel dokunun değişmesine, dönüşmesine yol açmıştır. Ortaya çıkan durum her ne kadar tamamen Helenlere atfedilemezse de, bunun tersi de doğru değildir; ne de bir Helen istilası. Helenler burada onlardan önce yaşayanlarla birlikte buranın yeni kültürel dokusunu oluşturmuş ve bu doku zaman içinde içindeki en baskın unsurun (bu baskınlık çeşitli koşullardan ötürü ortaya çıkabilir; siyasi, ekonomik, kültürel, dilsel vb) adıyla anılır olmuştur.

Diğer yandan, örneğin tunç çağı ve/veya antik çağ Helen, hatta Ege, kültürel dokusunu doğrudan bugün var olan ve aynı isimle anılan modern kültürel ve etnik dokuyla ilişkilendirmek veya ikinciyi birincinin değişmeden gelmiş sonucu olarak görmek de doğru değildir. Bu ikisi arasında büyük farklar vardır ki, daha önce belirttiğim gibi, bugünün Helenleri/Yunanlıları birçok açıdan bugünün Türklerine veya Türkiyelilerine, geçmişin Helenlerinden daha benzerdir; her ne kadar bu, iki tarafın da hoş karşılayacağı bir iddia değilse de. Ama bunun aksini söylemek de mümkün değildir. En azından dini inançlar bakımından bile bu ikisi geçmişteki topluluklara olan benzerliklerinden çok daha benzerdir birbirine. Bununla beraber her iki tarafın bugün üzerinde yaşadıkları toprakların, etnik bağlantı, söylem ve mitler bir yana, ortak geçmişini oluşturur bu eski Helenler … ve elbette eski Anadolular.  

Sonuç olarak, geçmişe belli bir mesafeyle yaklaşmak gerekmektedir. Köken arayışı farklı geçmişlerin birbirinden ayrılmasını gerektirmektedir. Bundan birkaç bin, hatta birkaç yüzyıl önce yaşamış topluluklarla kurulması arzulanan bağlantıların, bugün insanların yakın akrabaları ve beraber yaşadıklarıyla (en fazla dört kuşaklık bir grup) kurduklarından çok farklı olmak zorundadır. Bu mesafe korunmadığı takdirde, geçmişin bu insanlarını bir anda bugünün insanlarına benzetmek kaçınılmazdır. Oysa bunlar farklı insanlardır ve belki de şu anda karşılaşsak, ilişkiye girmekten hoşlanmayacağımız kadar farklıdırlar. Mesafe koymanın burada devreye girmesi gerekiyor. Bu insanlar yaşadığımız toprakların geçmişini oluşturmaktadır; yoksa bizim şu anda yaşarken duygularımız aracılığıyla hissettiğimiz, kurduğumuz, varlığımızı devam ettirmek için ihtiyaç duyduğumuz geçmişi değil. Burada söylenmeye çalışılan elbette duyguların bir kenara bırakılması değildir. Sonuçta bizi bu çok eski geçmişe götüren de duygularımız, bir şeylere karşı bir şeyler hissetmemizdir ama burada bu bir şeylerin ne olduğunu ve bunlara karşı hissedilen duyguların daha farklı duygular olduklarını görmemiz gerekmektedir. Bulunduğumuz yerin bize hissettirdiklerinden yola çıkarak ortaya çıkardığımız geçmiş, belli bir kültürel ortamı paylaştığımız insanlarla birlikte yaşadığımız şimdinin hissettirdiklerinin yol açtığı geçmişten farklı olmak zorundadır.

The Greek or Hellenic Problem in Writing an Anatolian History


Türkçe için Anadolu tarihi yazımında Yunan/Helen sorunu

One of the most important obstacles facing any Anatolian history project, perhaps the most important one, is the connections the past Anatolian groups have with the present day Anatolian groups or rather ethnic groups. The nationalist perspective that seems to be controlling the general frame of mind in the area does not seem to have the ability to deal with these connections without favoring one ethnic group over another. Especially integrating the Greeks into the history of Turkey and the Turks into the history of Greece has not been achieved so far.     

Anyone who works on the history of Anatolia or rather the combined regions of the Aegean, Anatolia and the northern Mesopotamia, which I believe makes more sense historically, will have to come across and face, at least in the Aegean side of this region, the Hellenes or Greeks. It is inevitable that one will have to deal with the task of placing the speakers of Hellenic or Greek languages who had started becoming visible in this area in 1500s BC, and the various cultures and civilizations they created or shared, into the history of the region. (By “the history of the region” I mean mainly the Turkish version of this history, since this post about how the Turkish side approaches this history.) Otherwise, what will appear cannot be anything other than some form of historical distortion reflecting today’s ethnic aspirations.

It is especially true that when this kind of history is defined as the history of those from Turkey, then it is a must that it includes every cultural and ethnic group that is and was from Turkey. In this case, if the discourse of coming-from-the-same-racial-root (soydaşlık), quite common especially in Turkey, is to have any validity, then it should include those from the other racial roots, for example Greeks, as much the “ethnic” Turks, since the concept of those-from-Turkey, Türkiyeli, should include every cultural/ethnic/racial root Turkey contains. 

Be that as it may, the trend has been in the opposite direction since the first years of the Republic. For example, one can see in the writings of the Fisherman of Halicarnassus, Cevat Şakir Kabaağaçlı, and the Blue Anatolianists that a discourse of Anatolians was already established very early on. One of the most conspicuous, perhaps the leading theme, attributes of this historical discourse was the portrayal of the Greeks (in addition to the others) as anti-Anatolians and their exclusion from the Anatolian history. However, when one goes back in time a very different picture appears. There is a strong Hellenic presence along the western Anatolian shores for a long time both in linguistic and cultural terms. The groups who had been living here until the speakers of Hellenic languages arrived would enter various mutual relations with these new arrivals, and this would eventually lead to changes and transformations in the existing cultural fabric. Even though one cannot attribute what eventually appeared in this region only to the influence of the newcomers, claiming the opposite would not be correct, either; nor a Hellenic or Greek invasion. The newcomers would eventually interact with those who were already there before Greeks arrived and form a new cultural fabric together; and this fabric would in time be associated with the name of its most dominant element (this dominance can result from various conditions; political, economic, cultural, linguistic and etc.).   

On the other hand, it would not be correct to link the Bronze Age or ancient Hellenic cultural fabric, or perhaps even or rather the Aegean one, directly to the modern cultural and ethnic entity that exists today with the same name, that is, to see the second one as the direct continuation of the first one. There are big differences between these two; in fact, as mentioned before, today’s Hellenes/Greeks are more similar to today’s Turks or those from Turkey in many ways than the Hellenes of the past. Although most on either side would not like this argument, nevertheless, making the opposite claim is not possible, either. For example, anyone would agree that at least in the area of religious beliefs, these two are much more similar to each other than to their assumed ancestors. Yet, these ancient Hellenes, and the ancient Anatolians for that matter, not taking into consideration the ethnic connections, discourses and myths attached to them, form the common past of this land that both sides share today.  

In conclusion, one should approach the past by making sure that a certain distance is kept with it. The search for one’s roots should be carried by realizing that there are different forms of pasts one need to differentiate and kept apart from each other. The links one desires to form with the groups that lived a few thousands of years, in fact even as close as a few hundreds of years in some cases, need be very different from those formed with one’s close relatives and those one lives with (at most a four-generation deep group is the case here). If a certain distance is not kept then it will be inevitable that the people who lived in the past are treated not any different from those living today. But these two are actually very different from each other and in fact, if we were to meet them face to face now, it is very likely that we will really not enjoy their company. The task of keeping our distance needs to enter the picture right at this point. These people make up the deep or far past of the land on which we currently live; not the past that we feel and form  through our first-hand experiences and need in order to continue existing as we are right now. What is meant here is not really that we should give up our feelings. In fact, it is the very same feelings that bring us this very old past and let us have experiences that eventually lead to forming historical discourses through which we give meaning to our places. However, here we also need to see what this not directly experienced past is and what one feels towards it is based on different kind of feelings. The past we create through interaction with the place where we currently live needs be different from the past that we collectively create through interaction with a certain cultural setting that we now share with the people with whom we live together.            

23 Ocak 2011 Pazar

Yakın ama uzak, benzer ama farklı Anadolu geçmişleri

For English go to Close but far, similar but different Anatolian pasts


Anadolu’nun geçmişine birden fazla koldan girmek mümkün. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, farklı geçmişler seçme özgürlüğü gibi bir şey düşünmeliyiz; özellikle milliyetçiliğin tekrar ve en azından öncekiler kadar güçlü şekilde yayılmaya başladığı bu dönemde bunun önemli bir özgürlük adayı olduğu düşünülebilir.

Her şeyden önce Anadolu’nun ne olduğunun belirsizliği (ki sonuçta bu da bir seçim veya tercih) seçimler yapmayı zaten daha baştan dayatıyor. Ama ortada bir belirsizlik olmadığı düşünülse bile, geçmişin kendisi, farklı çizgilerinden ötürü birden fazla yaklaşımın belirmesine yol açabiliyor; en eski Anadolu’yu veya eski Anadoluları tek bir bölge olarak incelemek, bölgeler arasındaki kopukluklardan ötürü pek kolay değil. Çok rahat bir şekilde Anadolu’yu Batı, Orta ve Doğu olarak üçe ayırmak mümkün ki, belki doğu için iki ayrı parça bile düşünülebilir. Belki de daha farklı bir yaklaşım içine girerek, Ege, Anadolu, Kafkasya ve Mezopotamya şeklinde dört ayrı parça da düşünülebilir.

Parçalar ne olursa olsun, sonuç olarak Anadolu olarak adlandırdığımız bölgenin eski dönemlerde tek bir bölge olarak düşünülemeyeceğini kabul etmek gerekiyor. Herhalde en iyi çözüm o dönemin isimlerine sadık kalmak ama bugünün okuyucusunun bu isimler arasında kaybolacağını hesaba katarak yeni terimlerle de bağlantı kurmak gerekiyor. Fakat tüm bu sürecin, günümüzde insanlara ne kadar anlamlı gelirse gelsin, bir Anadolu halkı söylemine hapsedilmemesi gerekiyor. Çünkü ne tür bağlantılar kurulursa kurulsun, son tahlilde farklı gruplardan, topluluklardan bahsediyoruz. Bundan iki veya üç bin yıl önce yaşamış birisiyle bugün yaşayan birisi arasında bir genetik bağlantı kurmak mümkün olsa da veya böyle bir bağlantı kurulsa bile, sonuç olarak bu iki insan birbirlerinden farklıdırlar. Aynı halka, topluluğa veya gruba ait değildirler; aralarında sadece bir genetik bağ mevcuttur ki, aynı bağlantı herhangi başka bir yerde bir zamanlar yaşamış başkası veya başkalarıyla da kurulabilir.

Her insan aynı zamanda tarihseldir ve belli bir döneme aittir; bunu unutmamak gerekiyor. Aynı zamanda belli bir kültüre ve toplumsal örgütlenmeye ve yaşam tarzı şeklinde de aittir. Bunlar insanları birbirlerinden farklı kılan özelliklerdir ve genel kanının aksinin insanların farklılıkları ortak noktalarından daha fazladır. Benim bütün farklılıklarım, beni başka bir insana benzer kılacak şekilde ayıklandığında, artık ben olmaktan çıkarım. Ortada başka bir şey belirir. Aynı şey kültürler için de söz konusudur. Sırf dil veya gen akrabalığından ötürü iki kültür birbirine akraba kılınamaz. Bugün yaşayan kültürlerin en yakın akrabaları, bana göre, bugün bu dünyayı beraber paylaştıkları kültürlerdir (buradaki bugün terimini tek bir gün şeklinde düşünmemek gerekir; muhtemelen en fazla dört kuşaklık bir aralık uygundur). Bu zaman aralığının dışındaki kültürlere, aramızda ne tür biyolojik veya dilsel bağlantılar olursa olsun, bugünkülerden daha uzağızdır; bağlantı kurmamız çok daha zor olacaktır. Çünkü kabul edelim veya etmeyelim, değerlerimiz, söylemlerimiz ve pratiklerimiz bu kısa görünen zaman aralığında epey değişmiştir; özellikle modern çağ kültürlerinin durumunda.

Dolayısıyla, kuracağımız tüm bağlantılara rağmen, eski Anadoluların veya eski dünyaların aynı zamanda çok da farklı olduklarını unutmamamız gerekir;  ama eğer seçenekler şu anda üzerinde yaşadığımız coğrafyanın eski dünyasıyla tamamen farklı başka bir coğrafyanın eski dünyasıysa, elbette kendi eski dünyamıza, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, sırf aynı coğrafyada yaşıyor olmaktan ötürü daha yakın olacağızdır. Bununla beraber, modern tarihler, özellikle milliyetçi versiyonları, genelde benzerlikler kurma üzerinde yoğunlaştıklarından, konunun bu boyutu gözden kaçmaktadır. Oysa her bir benzerliğe karşılık muhtemelen on farklılıkla karşılaşmak mümkündür ki, benzerlikler de çoğu kez epey zorlanmış benzerliklerdir. Bu yüzden bu noktayı göz önüne alarak geçmişe bakmak gerekmektedir; önümüzdeki günlerde Anadolu’nun eski geçmişleriyle ilgili olarak yayınlamayı düşündüğüm yazılarımda özellikle bu noktayı dikkate alarak hareket edeceğim: Yakın ama uzak, benzer ama farklı geçmişler.  

Close but far, similar but different Anatolian pasts

Türkçesi için Yakın ama uzak, benzer ama farklı Anadolu geçmişleri

It is possible to approach the past of Anatolia from various directions. As I mentioned it in my previous blog-post, we should try to think in terms of a freedom that enables us to choose from among different pasts; and in fact, in this period when all kinds of nationalisms are spreading again and at least as strong as the previous ones, this seems to be an important potential freedom or right to be placed under legal protection. 

First of all, the ambiguity surrounding the term Anatolia (in fact, this is rather a choice or preference in itself) imposes the obligation to make a choice right from the very beginning. But, even if one thinks that there is no ambiguity, the past itself, because it can be traced back through more than one line, pathway, leads one to more than one approach regarding how and from where to start; therefore, because of the discontinuities between regions, it is not easy to study the oldest Anatolia or older Anatolia as one great undivided or homogeneous region. Anatolia can be easily divided into three pieces as the western, central and eastern sections; perhaps the eastern section can be further divided into two other regions. Or, one may take another approach and divide it into four different sections named as Anatolia, the Aegean, the Caucasus, and the Mesopotamia.  

However the pieces may be defined, in conclusion, one should accept that the region that is called Anatolia cannot be thought of, in the older periods, as one single region. The best solution is probably to stick to the place names of whatever period one is studying. But considering that the present-day reader may be lost in these terms, there is need to connect them with the new ones used today. However, this process should not be confined into a discourse of one never changing Anatolian People, regardless how meaningful this may sound. For, whatever connections may be formed, in the last analysis one is actually talking about different groups, peoples. Even though it is possible to form a genetic connection between someone who lived two or three thousand years ago and one who is living today, in the end, one is really talking about two very different individuals. They do not really belong to the same people or group; this genetic connection would be all there is between them, and such genetic connections can actually be formed with others who lived in different places and times, though each would be different from the other one.     

One should not forget that every person is also an historical being, belonging to a particular time period and participating in a particular culture, social organization and life style. These are what make people different from each other and, contrary to the general opinion, the differences people have are more than their similarities with others. When all my differences are eliminated in order to make or find me similar to someone else, then I am no more who I am; I would be someone else, better yet, something else. The same is the case for cultures as well. Two cultures cannot be declared relatives, just because of some genetic and linguistic similarities. The closest relatives of the present-day cultures are actually those with which they share the same world, the same time period (by the same time period or the term today I mean at most four generations). It would be very difficult to form a connection with those cultures that are outside of this range, regardless of whatever biological and linguistic links there may be between us and them, since we are actually much further away from these others that I define as them than those cultures I include within the four-generation wide us. For, whether or not we accept it, our values, discourses and practices will have changed considerably during this seemingly short time to make those outside of this range nearly complete strangers; especially in the case of modern cultures.  

Thus, one should not forget that in spite of all the connections we will or may form, the older Anatolias or older worlds will be very different. But if the choice to be made is between an older world of where we exist currently and an older world of completely different place than our own region, then we will perhaps, as I have already explained in my previous post, be closer to the one from our own region just because we share the same geographical area. Since modern histories, especially their nationalistic versions, concentrate more on finding similarities than differences, this dimension of the subject that I am discussing is usually missed. In fact, there are probably at least ten differences for every one similarity found, and these similarities are usually the result of too much trying. Therefore, one should look at the past taking into consideration this, in my opinion very important, point. I will keep this in mind in the small essays I will be posting soon about the past of Anatolia: Close but far, similar but different pasts.      
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...