9 Kasım 2010 Salı

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Başka Yoruma Cevap

Söz konusu yorum...

Adsız,

Burası siyasi bir platform değil. Sanırım bazen kendini tutamayıp farklı yönlere kayıyorsun ama burada birilerinin Avrupalılaşmasından veya bunu istemesinden bahsetmiyoruz; biraz daha dikkatli olup argümanlarını konuyla sınırlı tutmanı rica edeceğim.

Argümanlarına gelince, daha az sayıda bir grubun, bir topluluğun kendisinden sayıca fazla ve hatta bu blogda benim tanımladığım şekliyle kültürel açıdan daha karmaşık, birçok durumda da daha medenileşmiş grupları kontrol altına almasının birçok örneği mevcut geçmişte. Bunlara, modern çağa kadar, Çin’den Batı Avrupa’ya kadar rastlamak mümkün. Araştırmanı biraz daha derinleştirmen gerekiyor. Özellikle on sekizinci yüzyıla kadar göçebeler her zaman medeni ve kültürel açıdan daha gelişkin toplulukların başına dert oldular, çoğu kez bunların kurmuş oldukları sistemleri darmadağın ettiler. Sömürge çağında da küçük gruplar tarafından kontrol edilenler her zaman “ilkel” olarak adlandırdığın topluluklar olmadı. Hindistan ve Çin de sömürgeleştirildiler. Dolayısıyla bu argümanın geçersiz.

Burada bahsedilen konu, bir tarafın şiddet de içeren fiziksel güç yoluyla bir sistemi, düzeni bozması, darmadağın ederek ortadan kaldırması. Bunun için çok ileri düzeyde bir kültürleşme şart değil. Orta Asya’dan (ve daha önce Arap yarımadasından) gelen göçebeler ve/veya kitleler de tam bunu yapmıştır. Çok da ileri düzeyde bir kültürel gelişim düzeyinde olmayan Araplar hem Sasanileri hem de Bizans’ı (Roma) çökertmiş veya ciddi derecede hasara uğratmıştır. Ardından Çinlilere bile meydan okumuşlardır. Bu örnekleri geriye doğru çoğaltmak da mümkün. Tunç Çağında Deniz halkları denilen gruplar çok kısa sürede birbiri ardı sıra çok daha gelişkin tunç çağı medeniyetlerine büyük zararlar vermiş, bir kısmının sonunu getirmiştir. Germen kabileleri neredeyse Roma’yı ortadan kaldırmıştır. İskender Pers İmparatorluğunu bir anda ortadan kaldırmış ve bu bölgede Helen kültürünün hiç de küçümsenmeyecek düzeyde yeni bir kültürel evre başlatmasını sağlamıştır. Helen dili süratle yayılmıştır. Bu süreç sırasında milyonlarca Helen doğuya göç etmemiştir.

Konuyu dine getirdiğimizde de durum pek değişmiyor. Ne Türklerin Müslümanlığı kabulü sırasında milyonlarca Arap ve İranlı Orta Asya’ya, ne de Budizm yayılırken milyonlarca Hintli Çin’e, Japonya’ya ve Güneydoğu Asya’ya yerleşmiştir. Ya da Germen kabilelerinin Hıristiyanlığı kabul etmesi.

Dil konusuna gelince, daha önce de belirttim (hatta birkaç kez), bu uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, uzun bir süreçte baskın dil ve dinin (ama bu durumda önce dinin) kazançlı çıkması gayet normaldir. Her ikisi de avantajdır ve insanların bu tür avantajları tercih etmeleri gayet normaldir. Bunun kültürel gelişmişlikle bir ilgisi yoktur. Türkiye’de Amerikalılar yaşamıyor ama dilleri ve kısmen de kültürleri hiç de küçümsenmeyecek bir süratle yayılıyor. Bu mantığa göre, milyonlarca Amerikalının gelip yerleştiğini mi kabul etmemiz gerekecek? Ya da herhalde daha sofistike bir kültür olduklarını mı söyleyeceğiz? İlgisi yok. Bu dili konuşmak avantaj sağlamaktadır ve bu yüzden de insanlar İngilizce öğreniyorlar. Yoksa çok muhteşem bir dille karşılaşmış olduklarından değil.

Bu tartışmanın başından beri hep aynı hata yapılıyor. Sanki 1100 yıllarından itibaren Anadolu’nun büyük kısmı Türkçe konuşmuş gibi tartışılıyor, her ne kadar sürecin uzun sürmüş olduğu kabul edilse bile. Ne zaman avantajlı olmuşsa, o zaman öğrenilmiş ve olmamaya başladığı veya daha avantajlı bir şeyler belirdiği zaman da terk edilmiş.

Orta Asya’dan gelenler bir şeyi gayet iyi yapıyor. Karşılaştıkları sistemin can damarlarını ele geçirerek çökertiyorlar. Bunu da fiziksel güç kullanarak yapıyorlar. Bu durumda söz konusu yerlilerin zaman içinde taraf değiştirmeleri gayet normal ve bunun örnekleri dolu. Ama on birinci yüzyılda gerçekleşmiş bir şeyin sürekli gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bazı yerlerde çok etkili olmuş bir süreç diğer yerlerde pek etkili olmayabiliyor. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde hem Müslüman olmanın hem de Türkçe konuşmanın getirdiği avantajlar yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bunu sonunda ikinci bir fiziksel güç kullanma dalgası izliyor. Kendi haline bırakılsaydı, yani bu bahsettiğim iki unsurun ardında belli bir fiziksel güç potansiyeli olmasaydı, ya da diğerleri aynı şekilde fiziksel güce başvursaydı veya başvuranlar bunu daha fazla devam ettirebilselerdi (burada tabii ki keşke böyle olsaydı demeye çalışmıyorum, sadece bir varsayımdan bahsediyorum), bugün hem dilsel hem de dinsel coğrafya daha farklı olabilirdi. Zaten hem Balkanlar hem de Karadeniz çevresinde bu süreç tersine dönerek hem Türkçenin hem de Müslümanlığın aleyhine olacak şekilde işlemiştir.  

Tüm bu yazdıklarımı duygusal şekilde okumaya gerek yok. Bu bahsettiklerim sadece bu ülkeye özgü değil. Dünyanın birçok yerinde tekrarlanmış ve hatta hâlâ tekrarlanan bir süreç. İnsanlar fiziksel güce başvuruyor ve bu da söz konusu kültürel ortamda avantajlı unsurları değiştirebiliyor. Bunun olabilmesi için çok sayıda insanın göç etmesi gerekmiyor ama muhtemelen çok az sayıda insanla gerçekleşen bir süreç de değil. 

7 Kasım 2010 Pazar

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Yoruma Cevap

Timuçin, dille kültürün geri kalanı arasında yaptığın ayrım yerinde ve tarihte de birçok örneği var. Peki dini kültürün içinde nereye koyuyorsun? Anadolu'da bir tek dil değişmemiş, din de değişmiş. Sen tarihçi olduğun için iyi bilirsin, Britanya'nın Anglo-Saksonlaşmasında Hristiyan ve Kelt dilleri veya Latince konuşuyor olan Britanya yerlileri dilde Anglo-Saksoncaya geçerken dinlerini de Anglo-Saksonların dini olan Anglo-Sakson paganizmine mi çevirdiler yoksa Hristiyan mı kaldılar (mesela, Slavlar Balkanlar'da dillerini Balkanların o zamanlar Hristiyan ve çoğunlukla Latince veya Yunanca konuşuyor olan yerli halkları arasında yayarken kendi dinleri olan Slav paganizmini de yaymışlar, acaba Anglo-Saksonların durumunda da mı böyle oldu?)? Anglo-Saksonların Britanya istilalarından nisbeten kısa bir süre sonra Hristiyanlaştığını biliyoruz. Bunda Britanya yerlilerinin zaten Hristiyan olmasının etkisi olmuş mudur, yoksa bu daha çok Kıta Avrupası'ndan gelen Hristiyan misyonerlerin faaliyetlerine mi bağlanmalı?

Bir de "Anadolu'da kültürün değişmiş olduğunu gösteren pek fazla kanıt yok. Aksine Anadolulular kendi kültürlerini benimsetmişler gibi gözüküyor" derken kastettiğin kültür tam olarak nedir? Örneklerle ve detaylandırarak açıklarsan sevinirim.


Onur,

Daha önce belirttiğim gibi, başka konulara girmeyeceğim. İngiltere’nin öyküsü hem bizi konudan uzaklaştıracaktır hem de alanım değil.

Ama dinin etkisinden bahsediyorsak, kanımca zaten en önemli faktör dindi. Türkleşmeden önce bir Muslümanlaşma söz konusuydu. Türkleşme de daha çok dilin yavaş bir süratle Türkçeleşmesinden ibaretti kanımca. Asıl Türkleşme çok daha sonra, Cumhuriyetten hemen önce geldi. Eğer Türkleşmekten kastımız Müslüman kültürü benimsemekse, bu olmuştur ve zaten terimsel olarak da bunun çeşitli örnekleri vardır. Osmanlı zamanında Türk oldu dendiğinde anlaşılan, Müslüman olmakmış.

Son paragrafa gelince, uzun açıklamalara girecek değilim. Bu sorunun cevabını kendin görebiliyor olmalısın.  Ortalıkta at koşturan göçebeler görüyor musun? Göçebe yaşam biçimi ne kadar yaygın? Eğer tartışmayı sadece Orta Asya kökenli göçebelerle sınırlayacaksak, zaten Anadolular için çok yetersiz bir kültürden bahsediyoruz. Neyse, yeme, içme, giyim, deyimler, öyküler, günlük yaşam vs’ye bak. Sorunun cevabını kendin de bulacaksın. Günlük kültürden bahsediyorum burada. Yoksa yüce, hiç kimsenin tanımlamadığı bir kültürden değil. Gelenler nasıl yaşıyorlardı ve bu yaşam nerede? Elbette göçebelerin Anadolu’da uzun süre var oldukları söylenebilir ve oldular da, ama kültürel etkileşim ne yönde oldu? Göçebe kültüre kayış gerçekleşti mi? Yoksa göçebeler yok olana kadar kendi hallerinde mi yaşadılar ve hatta yerleşik Anadolu kültürüne insan mı kaybettiler sürekli?

Diğer yandan, sadece göçebelerden bahsetmek haksızlık olacaktır. Gelen yerleşik bireyler de vardı ve ben bunları daha çok İran kültürünün etkisindeki yerleşikler olarak görüyorum. Burada İran kültürü ibaresini epey geniş anlamda kullanıyorum. Bu açıdan bakıldığında Anadolu’nun yerlilerinin değişmiş olduğu ileri sürülebilir. Ama İran kültürü her ne kadar gelenlerin bir kısmının kültürü olmuşsa da, kastedilen bir göçebe kültürü değildir. Medeni kültüre rakip ancak medeni kültür olabilir veya medeni kültürün varlık koşullarının ortadan kalkması gerekiyor. Zaten İran kültürünün Anadolu üzerindeki, özellikle Fırat’ın doğusunda çok daha önceden başlamıştı. Bırakalım Anadolu yerlilerini, İran’ın yerlileri de göçebeleşmiş değildir. Oğuz kavimleri veya grupları buraları da Oğuzlaştıramamıştır.

4 Kasım 2010 Perşembe

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar II

Bir öncekinden devam...

Tartışmalar ya da daha doğru bir deyişle yorumlarda nasıl çok ufak bir grubun veya bir grup göçebenin Anadolu’yu Türkleştirebilmesinin mümkün olduğu soruldu. Daha doğrusu, başka yerlerde (Gazneliler ve Memlükler) bu görülmediği için, bunun olamayacağı öne sürüldü.

Burada da çok fazla sorgulamada bulunmamam sorunuyla karşılaşıyoruz. Söylenenler veya okunanlar kafamıza yatıyorsa, daha fazla kurcalamıyoruz. Eğer bu sayılan yerlere (Gaznelilerin durumunda günümüz Afganistan/Pakistan bölgesi, Memlükler durumunda Mısır) giden topluluk veya grubun nüfusu eşit veya yakınsa, yani her bir bölgeye biner adet Oğuz, Memlük ve Gazneli gitmişse ve geldikleri yerlerin koşulları da (nüfus, kültürel ve ekonomik gelişmişlik, siyasi durum vb) aynıysa, o zaman bu karşılaştırma yapılabilir ve bu sonuca ulaşılabilir. Aksi takdirde, her bir durumun ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gerekecektir. Bir yerde ailelerin rolü daha fazla olmuş olabilir. Diğer yerdeyse, hiç aile bile olmamış olabilir. Nitekim hem Memlük hem de Gazne durumlarında ailelerden bahsetmek Anadolu’da olduğu kadar anlamlı değil. Eldeki verilere göre, ağırlık tek erkekler.

 Bir yerde karşılıklı kültürel alışveriş veya siyasi işbirlikleri daha fazla olmuş olabilir. Bir yere bin kişi gelirken diğer yere yüz bin gelmiş olabilir ve bu yüz bin her ne kadar hâlâ ufak bir rakamsa da, gerekli siyasi-demografik eşiğin aşılmasını sağlamış olabilir. Bir yerde daha kapalı bir grup söz konusuyken, diğer yanda daha açık bir grup söz konusu olmuş olabilir. Bir yerde mevcut nüfusu hemen sindiren, ürküten veya çeşitli şekillerde teşvik eden ciddi bir şiddet söz konusuyken, diğer tarafta bu olmamış olabilir.

Daha çok neden ileri sürülebilir ama sanırım bu kadar örnek yeter. Ama maalesef bu konular tartışılmadan garip sonuçlara atlanıyor. Örneğin, eğer yüz binler gelmişse, bu gelişin ne kadar bir sürede olduğu, eğer tek bir göç şeklinde olduğu iddia ediliyorsa, bunun lojistik olarak ne kadar mümkün olduğu sorulmuyor. Örneğin bir milyon göçebenin tek bir göç halinde gelip yerleştiği bir yerde (hayvanlarını da hesaba katarsak) ciddi bir tarımsal çöküşün yaşanması gerekir. Yok, gelenler göçebe değilse, bu da ayrı bir sorun tabii. Çünkü kent isimleri pek değişmemiş. Bu bile insanın düşünmesine yol açıyor. Neden bir önceki kültürün isimleri tutulsun, tercih edilsin. Neden Türkleşme olduğunu varsayarken, bu noktayı atlıyoruz.

Cumhuriyet döneminde ve ondan hemen önce bir Türkleşme yaşandı bu topraklarda. Başka yerlerde de başka –leşmeler yaşandı. Örneğin Balkanlar. Genellikle ya da aslında her zaman ilk hedef isimler oluyor. Ama Anadolu’nun Türkleşmesinde, Anadolu kelimesi de dahil, bu yaşanmıyor. Nasıl bir Türkleşmeden bahsediyoruz burada? Belli ki modern bir Türkleşme değil söz konusu olan? O zaman nasıl bir Türkleşme bu? Sadece birilerinin ikinci ve zamanla ana dil olarak Türkçe konuşmaya başlamalarını mı kastediyoruz? Eğer kastedilen buysa, burada kültürel bir etkilenme söz konusu mudur? Söz konusuysa, nasıl bir etkilenmedir bu? Ana dil olarak Türkçe konuşan bir Ermeni kültürel anlamda Türkleşmiş midir?

Tabii burada asıl sorulması gereken, kültürel anlamda Türkleşmenin ne olduğudur? Çünkü nedense henüz hiç kimse açıklamamış ya da tanımlamamıştır bu fenomeni. Yani kültürel anlamda Türkleşmiş biri, bir birey ne tür davranışlar göstermeye başlar, yaşamının hangi yanları değişir? Evet, Türkçe konuşur ama bu nasıl bir Türkçe olacaktır? Cumhuriyet döneminde ciddi bir yeni sözcükler yaratma süreci yaşandı. Böyle bir sürecin olmadığı koşullarda ortaya çıkan Türkçenin konuşma eylemleri nasıl olacaktır, bunun üzerine de düşünmek gerekir. Türkçe konuşmaya başlayan farklı dil ortamına ait biri kendi ortamından birçok kelime, ibare, deyim, atasözü, argo vs’de getirebilir. Bu durumda söz konusu Türkçeleşmenin de değişim yaşandığından bahsedilebilir. Bazı durumlarda da aksi olacak, koşullar dışarıdan, yani yeni dilden birçok kelimenin alınmasını, yerli kelimelerin terk edilmesini getirecektir. İki farklı durum olduğuna göre, Türkçeleşmeye de farklı yerlerde farklı şekillerde ortaya çıkmış bir süreç olarak bakmamız gerekiyor. Nitekim üçüncü yol da Cumhuriyet döneminde gördüğümüz çok daha dayatmacı modern süreçtir diyebiliriz. Ama birkaç satır önceki kültürel Türkleşmenin ne olduğu sorusuna geri dönecek olursak, Türkçenin nasıl konuşulmaya başlamış olması kültürel Türkleşmeyi de epey farklı şekillerde etkilemiş olabilir.

Bir de şöyle bir durum var. Farklı ortama gelenler (bu iklimsel, kültürel, toplumsal veya siyasi olabilir), yani göçmenler, genelde bulundukları ortamın kelimelerini tercih etme eğilimindedir. Çünkü bu farklı ortam (farklı kelimesini vurgulamak istiyorum, çünkü yeni gelinen her ortam farklı olmak zorunda değildir) bu yeni gelenlerin hiç bilmedikleri yeni birçok şeyle karşılaşmalarına yol açtığından farklıdır. Şunu sormak gerekiyor. Gelenler bu durum karşısında yeni kelime üretimine mi geçerler, yoksa karşılaştıkları kelimeleri kullanmayı mı tercih ederler? Sanırım bu sorunun yanıtı bazı koşullara bağlı olmak zorunda. Gelenler ne kadar kalabalık, ne kadar hoşgörülü veya yıkıcı, ne kadar kapalı veya açık, kültürel üretim düzeyleri hangi noktada, yani entelektüellerin oranı nedir (bu elbette kelime üretiminin sadece entelektüellerin işi olduğu anlamına gelmemeli ama din, ahlak, felsefe, hatta siyaset vb dallara dair ağır kelimeleri onlar üretir).

Anadolu coğrafyasına ve Türkçenin bu topraklara geldikten sonra gösterdiği gelişime bakınca bazı sonuçlara ulaşmak mümkün. Yalnız tabii burada iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, Cumhuriyet döneminin Türkçeyi dayatma siyasetinin etkilerini dikkate almalıyız. Bizim ulaşmaya çalıştığımız, bu dönemden önceki Türkçeleşme. İkincisi de, bir yerde herhangi bir kelimenin, kelimelerin değiştirilmemiş olmasının iki şekilde açıklanabileceğini unutmamalıyız: Ya gelenler karşılaştıkları kelimeleri olduğu gibi aldılar, ya da yerliler Türkçe konuşmaya başlarken kendi kelimelerini de taşıdılar. Şunu da hesaba katmak gerekiyor. Türkçe konuşmaya başlayan bir yerlinin yerli kelimeleri tercih etme eğilimi, zaten Türkçe konuşandan daha yüksek olacaktır. Anadili Türkçe olan birey bu karşılaştığı kelimeleri kendi dil dünyasına uydurmaya çalışacaktır, eğer bu kelime bir şekilde başka kelimeleri çağrıştırıyorsa.  

Hemen bazı sonuçlara atlamadan önce bu konuların iyice irdelenmesi gerekiyor. Ufak bir grubun bir Türkleşmeye yol açması elbette mümkündür ve bu sadece Türklerin durumunda da görülmemektedir. Kanımca Britanya adalarına yerleşmiş germen kabilelerin durumu da pek farklı değildir. Anadolu’da yaşayanlar niye göçebelerin kültürünü tercih etsin gibi sorular sorarken de ne dediğimize dikkat etmemiz gerekiyor. Anadolu’da yaşayanlar gerçekten farklı bir kültürü mü kabul ediyorlar, yoksa gelenlerin dilini mi? Bir kültür kendisini birçok dilde üretebilir. Dilin değişmesi otomatikman kültürün de değiştiği sonucuna götürmemeli bizi. Kanımca kültürün değişmiş olduğunu gösteren pek fazla kanıt yok. Aksine Anadolular kendi kültürlerini benimsetmişler gibi gözüküyor. Küçük bir grup da rahatlıkla kendi dilini konuşturabilir. Neticede bir yanda bir milyon, diğer yanda dokuz yüz bin kişi varsa, ikinci küçük gruptur. Dolayısıyla küçük gruptan ne kastettiğimizi de belirtmemiz gerekiyor. Bence Anadolu’ya gelenler bazı değişiklikleri gerçekleştirebilecek kadar kalabalıktılar ama yine de, genetik açıdan bakıldığında, pek o kadar da büyük bir grup değildirler. Genetik büyüklükle, dil değişimi ve/veya kültür değişimi yapabilecek grupların büyüklüklerinin birbirinden farklı olacağını unutmamak gerekiyor. Burada en ufak grup dil değişimi yapacak gruptur. Kültür değişimi daha büyük bir grubu gerektirecek ve genetik değişim içinse çok daha büyük bir grubun göç etmesi icap edecektir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...