30 Ağustos 2010 Pazartesi

KÜLTÜR I: Kültürün Kültürelliği


Kültür kültürel bir kavramdır, kendisi kültüreldir diyerek başlarsam acaba bu konuya ilişkin az da olsa bir soru işareti yaratabilir miyim kafalarda? Çünkü en azından bu topraklarda, kültür garip bir şeye dönüşmüş durumda. Her şeyden önce bir kimlik durumunu ifade ediyor. Ben kimim sorusunu yanıtladığı, yanıtlattırması bir yana, bir de bunu çok sert bir “biz-onlar” şeklinde yapıyor, yapılması isteniyor, yapılmaya zorlanıyor. Bu yaklaşımın, kültür dediğimiz fenomene ait olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da bunu kültürün farklı bir kültür altında, içinde ifade edilmesinin, belli bir kültürün kültür kavramına farklı yaklaşımının sonucu olduğunu söylemek daha mı yerinde olacaktır?

Her şeyden önce iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. İnsanların birlikte yaşamasından ötürü birbirlerine benzemesini, benzeşmesini ve insanların bu tür bir ortamda doğmasını ve bir insana dönüşmesini insanın kültürelliği olarak adlandırıyoruz; yani alışıldık olanın, gelenek, göreneklerin belirlediği bir yaşam tarzının her şeye hâkim olmasından bahsediyoruz burada. Diğer yandan bir de insanlık tarihinin belli bir evresindeki gelişimiyle, yeni bir evreye geçmesiyle ilgili bir kavramdır; sadece bu döneme (adını koyacak olursak kısaca modern diyebiliriz) ilişkin bir süreci anlatır.

Her ne kadar antropoloji gibi alanlarda kültür, verdiğimiz ilk tanıma ya da buna yakın bir şekle dönüşmüşse de (ama bu her zaman böyle değildi), popüler kavrayıştaki durum ikincisiyle ilgilidir ve kültürün, kültür kavramının kültürelliği de burada ortaya çıkmaktadır. Ve bu topraklara geç Osmanlı dünyası zamanındaki girişi daha çok ikinciyle ilgili bir durumdur. Bu şekliyle çeşitli ülkelerde belirmiş veya buralara girmiş, transfer olmuştur; ama bu ülkelerdeki gelişimini belirleyen bu ülkelerde var olan kültürler, zihniyetler, yaklaşım tarzları, yani mevcut kültürler olmuştur.

Tekrar bu ayrıma dönecek olursak, modern dönemde karşımıza çıkanı bir insan icadı olarak görmemiz gerekiyor diyebiliriz. Diğeriyse, insanın doğasının parçasıdır ama her zaman yüzde yüz geçerli bir parçası değildir. Çok farklı çevre koşulları bu adaptasyon biçiminden tamamen vazgeçilmesini getirebilir. Bu iki fenomen aynı sözcükle ifade edilmektedir ve bu da bu iki kavrama ilişkin zorlukların neredeyse tek kaynağıdır. Farklı sözcükler muhtemelen ayrımı kolaylaştıracaktı ama diğer yandan bu iki sözcüğün insan yaşamına girişleri tarihsel olarak birbirleriyle ilişkili olduğundan, sanırım aynı sorun yine de karşılaşacaktı. Bugünün antropolojik kültürüne ulaşmanın başlangıcında modern bir süreç olarak kültürün insanlar tarafından icat edilmesi vardır.

Neyse bu yazı dizinde bu ikisini tartışmayı planlıyorum. Kanımca, son zamanlarda gelinen durum veya durumlardan ötürü, kültürün ne olduğunun tartışılması, hem de epey tartışılması gerekiyor.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Orta Asya Göçü, Hint-Avrupalılaşmak, Türkleşmek, Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar, Türk Kültür ve Dilini Benimsetmek

Bugün bundan birkaç hafta önce yorumlardan birinde Adsız'ın veya Adıszlardan birinin yönelttiği sorulara kısaca değineceğim. Bir parça tekrar olabilir. Çünkü sanırım bir kısmını daha önce farklı yerlerde yanıtladım.
Sayın Timuçin Binder,belki konunuzla alakalı değil;ama şunu çok merak ediyorum.Orta Asya'dan buralara gelen insanların genetik verilere göre çok az sayıda olduklarını söylüyorsunuz.Mesela Oğuz(Türkmen) boylarının çok azı Asya'dan buralara gelmişler diyelim.Nasıl oluyorda,azınlıkta olan etnik Türkler,batının tabiriyle -bu çoban sürüsü-kendilerinden çok sayıdaki yerli halklara Türk dilini ve kültürünü vermiş olabilir?Üstelik kimileri Eski Türkler'in Mongoloid ırktan,çekik gözlü Moğol tipinde insanlar olduğunu iddia ediyor.Niye hristiyan yerliler kendilerinden tamamen farklı olan küçük bir kitlenin ana dili olan Türkçe'yi benimsesinler,varsayalım azınlıkta olan bir kitlenin dili ve kültürü nasıl bu kadar yayılabiliyor?
Sanırım ilk önce bazı varsayımlarımızı sorgulamamız gerekiyor. Birilerinin az sayıda olması onların dil ve kültür alanlarında daha kalabalık bir grubu etkileyemeyecekleri anlamına gelmiyor. Az sayıdaki grup o kadar başarılı faaliyetlerde bulunabilir ki (buna şiddet de dahil), kısa sürede kalabalık grubu sindirebilir.


İkincisi, dili anladım da bu yeni gelenlerin topyekûn kendi kültürlerini benimsettikleri sonucunu nereden çıkartıyoruz ki, dil bile, eğer şu anda konuştuğumuz dilden bahsetmiyorsak, bu konuda çeşitli sorular uyandırıyor. İlk önce bir Orta Asya kültürel etkisinin ne kadar geçerli olduğunu göstermemiz gerekiyor. Bence kültürel açıdan büyük bir Orta Asyalaşma veya Oğuzlaşma (bu arada bu ikisini birbirinden farklı gördüğümü belirteyim) söz konusu değil. Dolayısıyla nasıl oldu da bu küçük grup kültürünü benimsetti sorusunu soramayız. Kanımca tam tersi olmuştur.

Üçüncü varsayımsa, her ne kadar bunu defalarca tekrarladıysam, dilin bir anda değiştiği görüşü. Yani 1071’de Malazgirt oldu ve 1171’de herkes Türkçe konuşmaya başladı. Böyle bir şey olduğunu gösteren işaretler yok. Cumhuriyet’ten hemen önce bile hâlâ çok dilli bir Anadolu var. Ama belli bölgelerde Türkçe kendisini kabul ettirmiş.

Gelelim bu kabul ettirmenin nasıl olduğuna veya olabileceğine. Dünya nüfusuyla karşılaştırıldığında Fransızların sayısı fazla değil. Hatta Fransızca konuşanların daha da azdı bir dönem. Ama tarihin belli bir döneminde herkes Fransızca konuşmaya hevesliydi ve buna Osmanlı da dâhildi. Neden? Elbette ilk akla gelen şey çıkar; söz konusu dil önemli bir çıkar aracına dönüştüğü için ona yönelik talep artmıştır. Türkçenin de bir dönem bu bölgede aynı konuma ulaştığını düşünebiliriz. Bu arada gelenlerin bir yığın bilim adamı, sanatçı, entelektüel olması gerekmiyor dillerinin kabul edilmesi için. Ekonomik, siyasi ve kültürel güç odaklarını ele geçiren bir grup göçebe de aynı sonuca yol açabilir. Türkçenin yayılmasına bu açıdan bakmak gerekiyor. Ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, sonunda kazanan iktidarın dilidir. Bu dili konuşmak herkesin avantajınadır.

1071'de göçün Anadolu'ya az mı olduğunu mu söylüyorsunuz;yoksa göç edenlerin Türk'ün kendisinden çok Türkleşmiş hint-avrupa kökenli halklar olduğunu mu?
Veyahut bizim,Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar olduğumuz iddiası ne kadar gerçekçi?1915'e geldiğimizde;Anadolu'da 2 milyon Ermeni,bir o kadar da Rum var,bunlar niye Türkleşmemiş madem?Osmanlı'nın sadece 1800'lü yıllarda nüfusunun toplam 22 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
Anadolu’nun bugünkü genetik durumuna bakıldığında, eldeki verilerin, bu topraklarda yaşayanların küçük bir kısmının Orta Asya kökenli olduğunu gösterdiğini söylüyorum. 1071 konusunda bir şey söyleyemem. Çünkü o günün genetik yapısını bilmiyoruz. Ayrıca sadece genlere bakara gelenlerin kimliği hakkında da bir şey söyleyemeyiz. Üstelik bu verilerin içinde bir de Osmanlı’nın son dönemindeki nüfus değişimleri de var. O yüzden on birinci yüzyılda Anadolu’ya gelmiş Orta Asyalıların sayısı daha da az olmuş olabilir. Tabii bir de Orta Asya’yı nasıl veya nerede tanımladığımız da önemli.

Evet Türkleşmiş Ermeniler veya Rumlar olabilir bu ülkede yaşayanların bir kısmı; ama unutmamak gerekiyor ki, bu Ermeniler ve Rumlar da bir zamanlar başka kimlikleri olan insanlardı. Yani Anadolu’da yaşayan başkaları da bir zamanlar ya Rumlaştılar ya Ermenileştiler ya da başka bir şeyleştiler. Yani tartışmayı Rum muyum, Türk müyüm’e getirmemek gerekiyor; maalesef birçoğumuz burada saplanıp kalıyor.

Türkleşmiş Hint-Avrupa kökenli olmak da aslında saçma bir şey. Hint-Avrupa adı verilen diller var; bu dilleri konuşanlar epey farklı etnik/kültürel ve genetik kaynaklardan gelebilir. Neticede Hint-Avrupalı olmak diye bir şey olmamıştır hiçbir zaman. Ne olabilir ki bu?

Kimisi Türkleşmemiş, bunda şaşıracak bir şey yok. Zaten Türkleşmek dediğimiz şey de daha çok dilsel ve dinsel dönüşüm. Modern kimliklere benzer kimliklerden bahsetmiyoruz. Dolayısıyla birilerinin din değiştirmemiş olması çok da şaşırtıcı değil.

Son soru olarak;bizde J2 ve R1a genleri çoğunlukta.Ama günümüz Orta Asya'daki Türki halklarda da bu gene rastlanıyor.Hem de önemli ölçüde.Peki bu ne anlama geliyor olabilir?
Genler abartılıyor. Hiç bu konuya girmeden (ki sanırım yeterince tartışıldı) şunu söylemekle yetineyim, ben genlere bakarak insanların etnik kimlikleri hakkında bir şey söylemedim ve söylemiyorum. Sadece gelmiş olabilecekleri veya geldikleri yer veya bulundukları yerler hakkında eldeki verilere bağlı olarak bir görüş öne sürdüm. J2’ler budur, R1’ler şudur demedim ve açıkçası bu tür yaklaşımların yanlış olduğunu düşünüyorum. Orta Asya’daki Türki halkların ne kadar Türki oldukları nereden biliniyor? Türki dediğimizde ne kastediyoruz? Bundan yaklaşık 1500 yıl önceki nüfus hareketlerinden ne kadar eminiz ki, bu kişilerin bugüne kadar kimseyle karışmadan geldiklerini varsayıyoruz. Eğer bir şekilde bu iddia doğruysa, o zaman bu sadece bu iki grup arasında bir ilişki olduğunu gösterir. Birilerinin Türk veya Türki olduğunu göstermez. Ben de zaten bu yüzden genelde Orta Asyalılar ya da daha doğrusu bu bölgeden gelmiş olanlar ifadesini kullanıyorum. Bugün birilerinin kendilerini Türk olarak görüyor olması, geçmişte de aynı durumun söz konusu olduğunu göstermez.

Köktürkler,çok çeşitli ırkların biraya gelmesiyle oluşan bir konfederasyon olduğuna göre ve Türk adına(Török ya da Türük)ilk kez bu devlette rastlandığı göz önüne alındığında Oğuzlar'ın da Köktürkler zamanında Türk kimliğini kazanmış,farklı etnik grupların biraraya gelmesiyle oluşmuş bir boy olma ihtimali var mıdır?

İhtimal her zaman var ama ilk önce bu dönemde Türk kimliği deyince ne anlaşılmış olduğunu tespit etmemiz gerekiyor ve bu da neredeyse olanaksız. Bunu yapamadığımız sürece de bu tür tartışmalara girmek anlamsız oluyor.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular III:
Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Bugünkü Anadolu’yu ortaya çıkaran süreçleri anlamaya çalışabiliriz ama bu bizi çok fazla geriye götürmeyecektir. Eğer bugünkü Anadolu’dan yola çıkarsak, hangi argümana dayanarak geçmiş medeniyetleri böyle bir geçmişin parçası yapabiliriz? Örneğin Romalılar ya da İyonlarla bugünün Anadolu’su arasında, bunları övünme sebeplerine dönüştürme dışında nasıl bir ilişki kurulabilir? “Biz bu insanların torunlarıyız” demenin, bu genetik açıdan doğru bile olsa, anlamı nedir? Acaba İyonlar bizi torunları olarak kabul ederler miydi? Böyle bir ilişki kurulmak zorunda mı?

Muhtemelen çok daha günlük yaşam unsurları açısından bakıldığında bir süreklilik görülebilir ama buna ek olarak, büyük süreklilikler dışında, büyük kopmalar daha etkili olmuş da olabilir. Bazı tarihçiler bu tür bir ilişki kurmanın tehlikeli olduğunu, tarihi bu tür duygulardan arındırmamız gerektiğini de söyleyebilir. Nitekim söylenmiş ve hâlâ da söyleniyor. Ama diğer yandan, geçmişe bakarken insanların duygulandıklarını, duygularını da kullandıklarını görüyoruz ki, insanın, çevresiyle ilişki kurmak için buna ihtiyacı olduğunu söyleyen araştırmacılar da var. Bir orta nokta bulmak herhalde mümkün.

Ulusalcı yaklaşım daha çok ırk üzerinden giden bir yaklaşım; önemli alan genellikle belli bir insan topluluğunun devam ettiğini göstermek. Bu açıdan yaklaşıldığında, geçmişte çok büyük kopmaların olduğunu ve dolayısıyla böyle bir ilişki kurmanın neredeyse olanaksız olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu büyük kopmalara rağmen, bugün benimsemiş olduğumuz kimliklerin başlangıçlarının bir şekilde geçmişte olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü büyük veya küçük kopmalar açısından baktığımızda bile, bu kopmaları yaratan koşulların öykülerini anlamak ve yazmak için geçmişe bakmamız gerekmektedir. Yani bugünkü durumumuz bir süreklilikten çok aslında bir kopmalar, kopuşlar zincirinin sonucudur ve bunun öyküsü, eğer bu öyküyü veya öyküleri anlamaya ihtiyaç duyuyorsak, geçmiştedir. Sanırım tarih, kopmalar şeklinde de yazılabilir. Örneğin tek tanrılı dinlerin ortaya çıkış ve yayılması büyük bir kopuştur. Bunun anlamak istiyorsak, o zaman geçmişi eşeleyeceğiz. Ya da medeni yaşam tarzına niye geçtiğimizi anlamak istiyorsak, o zaman da geçmişi eşeleyeceğiz. Ya da dillerin nasıl değiştiklerini görmek istiyorsak, o zaman da geçmişe bakacağız.

Tüm bunlar iyi de, bunun çerçevesi ne olacak? Yani bu tür kültürel değişimlerin sınırlarını nasıl belirleyeceğiz. Bölgemizi nasıl seçeceğiz? Sonuçta bugünün Anadolu’sundan yola çıkmak zorundayız. Çünkü biz burada yaşıyoruz ve ilk önce bu bölgenin geçmişini eşelemek istiyoruz. Ama bu bölgenin illâki Türkiye’yle sınırlı olması gerekmiyor ki, zaten olmaz da. Eğer Ege medeniyetini anlamak istiyorsak, bunu ikiye bölemeyiz. Aynı şekilde Güneydoğu Anadolu’da iki parçaya bölünemez. Aksi takdirde, garip bir geçmiş belirecektir önümüzde. Muhtemelen gidebileceğimiz en eski döneme gidip ilk kültürel habitatları belirlemeye çalışacağız ve buradan günümüze doğru gelmeye çalışacağız. Tabii burada bu ilk noktanın ne olacağı sorusuyla karşılaşabiliriz.

Ne kadar geriye gidersek gidelim, seçeceğimiz nokta eninde sonunda öznel bir tercihe dayanacak. Bundan kurtulmamız mümkün değil. Palaeolitik, yani Yontma Taş Çağı’na kadar geriye gidebiliriz. Ya da belki Buzul Çağı’nın sonunu başlangıç noktası olarak tercih edebiliriz. Yazının başlangıcını tarihin de başlangıcı kabul edecek olursak, epey şey kaçırabiliriz. O yüzden bence bu iyi bir tercih değil. Arkeologların üst palaeolitik olarak kurguladıkları dönem nispeten uygun gözüküyor böyle bir tercih için. Ya da başlangıç genetik verilere dayanabilir. Anadolu’daki ilk insan gruplarını bu şekilde tercih edebiliriz. Paleolitik Anadolu da zengin bir geçmiş sunmuyor; elimizdeki veriler, en azından şimdilik, bu dönemin Anadolu’da zayıf geçtiğini gösteriyor.

Buzul çağının sona ermesiyle bu durum değişmeye başlıyor. İlk yerleşik kültürlerin belirdiği bu dönemde, artık bazı sınırlar da çizmeye başlayabiliyoruz. Örneğin güneydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da yavaş yavaş yerleşik insan grupları görmeye başlıyoruz. Bir süre sonra kuzeydoğu Anadolu ve Kafkasya şeklinde bir kültürel bölge daha beliriyor. Ardından tabii Batı Anadolu ve Marmara geliyor. Bu ilk habitatların hepsi bugünkü Anadolu’nun sınırlarının dışına taşıyor. Dolayısıyla, “bizim” geçmişimizin öyküsü de bu sınırların dışına taşmak zorunda. Neredeyse hep Anadolu’nun içinde kalmış tek bir kültürel bölge var: İç Anadolu. Bunun dışında böyle başka bir bölge neredeyse yok. Bu yüzden Anadolu’nun geçmişini herhalde boyutları değişen bir ilişkiler ağı şeklinde düşünmek daha uygun. Tek bir Anadolu yerine, bu ilişkiler ağının belli bir noktası şeklinde bir Anadolu düşünmek daha yerinde olabilir. Böylece bağlamların tarih boyunca nasıl değiştikleri daha net bir şekilde görülebilir. Tabii böylece Anadolu insanı kavramı da yerini çeşitli Anadolu insanlarına bırakacaktır. Ama zaten Anadolu insanı kavramı da, bu veya şu etnik grubun insanı kavramından pek farklı bir şey değil. Kendisini böyle gören bir gruptan bahsedilebilir ama geçmişi diğerleri kadar kurgusal böyle bir insan tipi üzerinden anlatmak bence ulusalcılığın başka bir şekli.


3 Ağustos 2010 Salı

Tarihin Bilimselliği veya Tarih Bilimi?

Bir önceki yazımda bilimin ne olduğu konusunda yeterince net olmamışım, tekrar deneyeyim. Yaptığım veya yapmaya çalıştığım ayırım, bir insan doğa ayırımı değil, insanın doğanın parçası olarak incelenmesiyle insanın insanla iletişiminin parçası veya konusu insan iletişimi olan disiplinler, alanlar. “Social Sciences,” yani toplum bilimleri olarak adlandırılan disiplinlerin hepsi insanı doğanın bir parçası olarak mercek altına alan uğraşlar; psikoloji, sosyoloji, biyoloji vb (ekonomi üzerine düşünmek gerek).

Tarihiyse kesinlikle bu alana dahil etmiyorum. Tarih en genel veya kaba tabirle öykü yazıcılığıdır. Bilimsel yöntemler elbette uygulanabilir. Bilimsel yöntemler şiir yazarken de uygulanabilir, şiir yazıcılığı da mı bilim olacak o zaman? Bilimsel yöntemin uygulanabilmesi herhangi bir disiplini veya alanı otomatikman bilim yapmaz. Bilimsel yöntemin uygulanmadığı dönemlerde fizik, kimya, tıp gibi disiplinler bilim değil miydi? Üstelik tarihe bilimsel yöntemin nasıl uygulanabileceği de pek açık değil. Belgelere dayanarak araştırma yapmak yetmiyor bir araştırmanın bilimsel olması için. Sadece Aristo’nun yazdıklarına dayanarak fizik yapılabilir mi? Deney denen şey yoksa o zaman bilimsel yöntem büyük ölçüde devre dışıdır bence. Tarihte varsayımlar oluşturulur ama bunlar deneylerle sınanamaz, eğer bilimsel yöntemi kabaca deneye indirgeyeceksek.

Geçmişin incelenmesi veya geçmişe dair öyküler yazılması bir bilim olamaz, bir bilime dönüştürülemez, her ne kadar bazı tarihçiler ve bazı tarihçilik akımları böyle bir şey olabileceğine inansa da. Tarih, insanların aralarındaki iletişim için geliştirdikleri ve bu iletişimin belli koşullar altında “dayattığı” bir alandır. Bu arada ufak bir not olarak ekleyeyim: Yukarıda saydığım toplum bilimlerin de neredeyse tamamı aslında ikili bir yaşam sürüyor gibidir; çünkü her biri insan iletişimin parçası yapılabilir veya tarih gibi olabilir. Örneğin bu konuda arkeoloji iyi bir örnek olabilir. Kısmen bilimdir ama kısmen de tarih gibi insan iletişimin yarattığı ve büyük ölçüde buna hizmet eden bir disiplindir.

Tanımımda ısrarcıyım. Bilim doğayla (burada fiziksel gerçeklik demek daha netleştirebilir söylemek istediğimi) doğayı anlamaya, kavramaya çalışan ve bunu belli bir şekilde yapmaya çalışan, yani bu tür bir uğraşa ilişkin belli bir bakış açısıdır (çünkü doğayı anlamaya çalışan her faaliyet bilim değildir). Bilimsel yöntemin esası kabul edilen deneye, deney yapmaya başvurması, bilimi bilim yapan yegâne şart değildir. Varsayım, deney, sonuç herhangi bir disiplini otomatikman bilimselleştirmez. Doğayı anlamaya çalışmak bence çok daha önemli bir unsurudur bilim dediğimiz uğraşın. Ama buna elbette bir yandan da bu uğraşın daha bir kendi içinden, daha bağımsız kaygılarla yapılmasını da eklemek gerekir diye düşünüyorum. Her ne kadar bir bilim insanı rahatlıkla dindar olabilirse de, bilimle uğraşırken kanımca dini kaygı ve amaçlardan, daha doğrusu araştırmanın bir sonucu olarak çıkmayan önceden kabul edilmiş açıklamalardan kopmuş olmak da gerekiyor; ama geçmişte yaşamış ve bilimle uğraşmış bazı şahıslara baktığımızda bunun her zaman doğru olmadığını görüyoruz.

İngilizce iki alıntıyla noktalayayım bu yazıyı (maalesef çeviremeyeceğim, bir üçüncü çeviriyle herhangi bir müdahale olmaması için):

“This explains why most physicists are troubled by Bohr’s conclusion in the orthodox Copenhagen Interpretation that the truths of science are not, as the architects of classical physics believed, “revealed” truths. They are subjetively based constructs that are useful to the extent that they help us coordinate greater ranges of experience with physical reality. But this does not mean, as some have supposed, that Bohr took the position that the truths of science in physical theory are, in any sense arbitrary. It is quite clear, as he often pointed out, that they coordinate our experience with physical reality beautifully and with great precision” (31)

“”The Notion of an ultimate subject as well as conceptions of realism and idealism,” wrote Bohr, “find no place in objective description as we have defined it.” This means that physical laws and theories do not have, as the architects of classical physics supposed, an idenpendent existence from ourselves. They are human products with a human history useful to the extent that they help us coordinate a greater range of experience with nature. “It is wrong,” sad Bohr, “to think that the task of physics is to find out how nature is. Physics concerns what we can say about nature”” (79).


Her iki alıntı da M. Kafatos ve R. Nadeau, The Conscious Universe adlı kitaptan.

1 Ağustos 2010 Pazar

Tarafsızlıkla Nesnelliğin Farkı

"mutlak" tarafsızlık ile "görelisi" arasında bir fark var mı, bilmiyorum?!

ama nesnellik diye bir şey "mümkün": subjektif olduğunu, -ya da daha da kalın söylemek gerekirse,- tarafsız olamayacağını bilmek, nesnel olmaktır.
özetle, dürüst ve gerçekçi olmak, vicdanını gölgelememek nesnelliktir.
bunlar "fazla" manevi ya da etik vurgular yapıyorsa da politik bir norm yahut format filan değiller! pekâlâ test edilebilir durumlar...
dolayısıyla, tarafsızlık ve nesnellik yan yana gelecek veya karşılaştırılacak konular değiller sanki!
sadece günlük kullanımda birbirinin yerine geçiyorlar o kadar!
fenerbahçeli olabilirsiniz! 90-0 yenilseniz de fenerbahçeli kalabilirsiniz! ama takımın kötü ya da iyi oynadığını "bilirsiniz"!
bilmemeye çalışmak, objektif olmamak veya mitoman yahut takıntılı olmaktır!
mesela:
fenerbahçenin asla iyi olmayacağını veya dünyanın en iyisi olacağını kimse bilemez!
ama bilemediğini "iman" noktasında değerlendirmek, nesnel olmamaktır!
bilemediğin şeyi "inanç" (ihtimal) düzeyinde akılda tutmak ise taraflılıktır olsa olsa! bunun da dürüstlükle veya aynı anlamda gerçekçilikle veya yine aynı anlamda nesnellikle hiçbir karşıtlığı yoktur!
yanılıyor muyum?


mesela:
taraflı insan hiç kırıcı olmayabilir;
ama nesnel bir insan çok kırıcı olabilir...
üstelik bunların tam tersi de mümkünken! (Cihan'ın yorumu)

Hoşuma gitti. Nesnelliğin bu şekilde tanımlanabileceğini düşünmemiştim. Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama her iki örnek de, daha doğrusu insan tarafsız olamayacağını bilmesi ve Fenerbahçeli olmak, grup içi iletişimle ilgili. Yani söz konusu bilgi ya da iletişimin konusu olan bilgi grup üyelerinin kendileriyle ilgili; yani nesne kendileri. Bu yüzden de söz konusu bilginin aracısız bilinmesi ve ifade edilmesi mümkün. Örneğin Fenerbahçelinin Galatasaraylılarla ilgili bir bilgiyi ifade edebilmesi ne kadar nesnel olabilir. Takımın performansı konusunda nesnel davranabilirler. Ama örneğin Galatasaraylı olmanın ne anlama geldiğini bilme konusunda tıkanacaklardır. Belki aynı durum Fenerbahçelinin ne olduğu konusunda da belirecektir. Aslında takımın iyi veya kötü oynadığını belirlenebilmesi büyük ölçüde fiziksel olduğundan belki başka örneklere de bakmak gerek, bu nesnellik tanımının geçerliliğini sınamak için.

Bir başka açıdan yaklaşacak olursam, sübjektif, yani öznel olduğunu bilmek, en azından insan ilişkileri alanında nesnel olmakla ilişkilendirilebilirse de, nesnel tarih gibi bir şeyden bahsediyorsak, daha doğrusu insanın öznel tercihlerinden bağımsız tarih anlatısı beklentisi içindeysek, tarihçinin tarafsız olmadığını bilmesi böyle bir tarih bekleyen birisi açısından pek bir işe yaramıyor. Bu arada benim böyle bir beklentim olmadığını, yani nesnel tarihle ilgilenmediğimi belirteyim. Tarih özneldir ve öznel olmak zorundadır. Nesnel tarih tarih değildir.

Aksi takdirde, bu nesnellik tanımı hoşuma gitti. Tek sorun, nesnel bilgi peşinde olanlara o yönde bir kapı açmıyor olması; yani yine aynı yerdeyiz: Nesnel tarih mümkün olamaz. Tarafsız olamayacağımızı bilmemiz nesnellikse de, bu aynı zamanda nesnel bilginin de sonu anlamına geliyor. Dolayısıyla bu duruma nesnel açıdan bakarsak dediğimizde aslında böyle bir şey yapılamayacağını bildiğimizi ifade ediyor, yani taraf tutarak baktığımızda demiş oluyoruz. En azından ben böyle anladım.

Tarafsızlık, Nesnellik, Tarihin Bilim Olabilmesi

Mutlak tarafsızlık diye bir şey tarihte söz konusu olmaz.

Mutlak tarafsızlık ve objektivite nerelerde mümkün o zaman? İngilizce tabirle daha hard olan bilim veya disiplinlerde mi?
Bir de mutlak tarafsızlıktan ve objektiviteden ne anladığını açıklarsan daha çok sevinirim.
Bir de sence tarihte ve diğer disiplinlerde (en hard olan bilimler dahil) ideolojilerden mutlak manada arınmak mümkün müdür?
Madem dürüstlükten bahsettin, sence tarihte ve diğer bilim ve disiplinlerde mutlak manada dürüst olmak mümkün müdür?
Son olarak, tarih disiplini bilim midir ve hangi disiplinler bilimdir hangileri değildir (diğer bir deyişle, bilim nedir?)? (Onur'un yorumu)


Herhangi bir insan insanlığı üzerine kafa yorarsa, yani beni insan yapan nedir sorusunu sorarsa (gerçi bu soru çeşitli şekillerde sorulabilir, ben bir tür olarak insandan bahsediyorum), bir süre sonra insanın sırf insan olduğundan aynı zamanda taraf da olduğunun farkına varması gerekir. İnsan toplumsal bir yaratıktır ama bu toplumsallık pasif değil, son derece aktif bir toplumsallıktır, yani bireyin bireyselliğinin içinde var olduğu toplumsallık aracılığıyla açığa çıktığı, bunun içindeki mücadelelerle şekillendiği bir toplumsallık. İnsan bireyi kişiliğini, mevcudiyetini belli bir toplum içinde var olmaya borçludur ama bu sonuçta içinde bulunduğu toplumda sürekli kavga etmesini, kendine taraftar toplamasını, dostu düşmandan ayırmasını, kendisiyle, diğerleriyle ve genelde içinde bulunduğu yaşamla ilgili öyküler yaratmasını gereken bir toplumsallıktır. İnsan yaşadığı toplumun boyutları ne olursa olsun, sürekli pozisyon almak zorunda bir yaratıktır; yani hiçbir zaman tüm toplumu kapsayan bir birey değildir. Ya da şöyle diyeyim. Grup kurmak, gruplar içinde yaşamak zorunda olan her yaratık aynı zamanda taraf tutmak zorundadır. Taraf tutarak bireyselliğini kazanmış, ona kişiliğini vermiş biri hiçbir zaman tarafsız olamaz. Sıfır noktasına dönüp baştan başlaması mümkün değildir ama bu durumda bile bu sefer de başka bir taraf olacaktır. İnsan, eğer biri soracak olursa, budur ve bu durumdaki bir yaratığın tarafsız olması, onu o yapan durumun, koşulların, yapının doğasından ötürü mümkün değildir. İnsan doğası itibarıyla tarafsız olamaz.

Peki, tarafsızlığa yaklaşabilir mi? Bu da gideceği yeri bilmemesine rağmen oraya yaklaştığını düşünen insanın durumundan farksızdır. Yani mantıksız bir önermedir. Gideceğin yeri bilmiyorsan ne kadar yaklaştığını da bilmezsin. Ama eldeki verilerle bir yerlere yaklaşıldığı sezilebilir ama bu durumda da yerel, sadece o anki koşullara özgü bir tarafsızlık ortaya çıkacaktır ki, bu durumda da kişisel seçimlerin ağırlığı hiç de az olmayacaktır.

Nesnellik de pek farklı değil. Burada benim kastettiğim kendi seçim ve tercihlerimizden bağımsız bilgiye ulaşmak. Bilgi dediğimiz şeyi üreten de, ifade eden de biz olduğumuz sürece nesnel bilgi denen bir şey söz konusu olamaz. Ancak öznel bir faaliyetin sınırları içinde bir nesnellikten bahsedebiliriz. Daha bilim kabul edilen dallarda belki; ama burada bile bir yığın varsayımda bulunmak gerekir. Örneğin benim pergelle çizdiğim daire her canlı için yoktur ki, muhtemelen birçok insan veya Homo türü de bunu yapabilecek kapasitede değildi. Yani bilimin kendisi bile, sadece ortaya çıkış nedenlerini düşündüğümüzde bile, epey öznel bir faaliyet. Ama doğa yasaları…kendi dışımıza çıkarak bunların doğruluğunu , daha doğrusunu mevcudiyetini göstermemiz mümkün mü? Bu elbette olmadıkları anlamına gelmiyor ama biz görebiliyoruz diye var oldukları anlamına da gelmiyor. Bir şeyin kendi başına, bizim müdahalemiz veya rolümüz olmadan var olduğunu görmemiz mümkün olmadığından bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Dolayısıyla doğa yasaları var mı yok mu sorusu da anlamsız oluyor. Ancak bizim gördüğümüz veya bizim bakış açımıza göre kendini gösteren doğanın yasalarından bahsedebiliriz. Ancak yasa görmek isteyen bakış böyle bir doğa görebilir. Ve bu “düzenli doğa”nın illa bir yaratıcısı olması gerektiğini düşünen beyin de buna bir tanrı yaratır. Her neyse bunun konuyla ilgisi yok.

Mutlak dürüstlük tabii ki mümkün değil. Sonuçta benim kendimi dürüst bulduğum yerde bir başkası beni sahtekârlıkla suçlayabilir ama ben zaten mutlak anlamda dürüstlükten bahsetmedim. Herhangi bir sosyal bilimcinin kendisine, yaptığı işe karşı dürüst olmasından, karşısına çıkan verileri sırf onun istediği şekle gelmeleri için fazla eğip bükmemesinden bahsettim. Yani bir noktada ben yanılmışım veya yanlış düşünmüşüm diyebilen, diyebilecek araştırmacıyı kastettim.

Tarih bence kesinlikle bir bilim değildir. Bilim bana göre doğa üzerine bir şeyler söylemek, doğa üzerine yaklaşım üretmekle ilgili bir uğraş. İnsan da doğanın parçası olduğu için dolaylı olarak bir bilimin söz konusu olduğu iddia edilebilirse de, tarih doğayla ilgili değil, insanın insanla iletişimi, insanların bir arada yaşamasıyla ilgilidir. Bu yüzden de bir bilim olduğunu düşünmüyorum; alanı son derece farklıdır. Ama tarihe bilimsel yöntem uygulanabilir mi, sanırım bu sorulabilir ve muhtemelen mümkündür ama bunun tarihi bir bilim haline getirdiğini düşünmemeliyiz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...