25 Mayıs 2010 Salı

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular I:
Anadolu terimiyle yüzleşme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Anadolu, Anadoluculuk ve Anadolu tarihinin nasıl yazılabileceği üzerine karaladığım bazı notları, kafama takılan bazı soruları sunuyorum:


Anadolu teriminin kendisi önemli bir sorun içeriyor. Her ne kadar geçmişi yüzyıllar öncesine giden bir terimse de, modern çağda, özellikle Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet başında bugünün Doğu Anadolu’sunu da kapsayacak şekilde genişletilmiş olması, aslında bir isim değişikliğidir. Tercih edilmeyen bir şimdi’nin, geçmişiyle birlikte silinmesi girişimidir. Dolayısıyla, bir Anadolu tarihi yazma projesi, her şeyden önce bununla yüzleşmelidir.

Bu yüzleşme nasıl gerçekleşecek veya bu sorun nasıl aşılacaktır. Burada sorun, hem Doğu Anadolu hem de Anadolu’nun farklı adlarla başka ulusal tarihlerin de sahiplenmeye çalıştığı alanlar olmalarıdır. Doğu Anadolu’da bu çatışma Türk, Ermeni ve Kürt ulusal tarihleri arasındadır. Batı Anadolu veya asıl Anadolu bölgesinde de, Türk ve Yunan ulusal tarihleri arasındadır.

Bu sorunu aşmanın yolu, ulusal tarih anlayışından vazgeçilmesidir. Yalnız eğer ulus devletin kendisinden vazgeçilmeyecekse (ki bu uzun süre gerçekleşmeyecek gibi gözükmektedir), o zaman gayri ulusal bir tarih gereken ilgiyi görmeyebilir ki, tarih dediğimiz şeyin her şeyden önce işe yaraması, işe yarayacak bir geçmiş üretmesi gerekmektedir. Tabii bu işe yarayan geçmiş sadece kendi halinde bir geçmiş olarak değil, bugün yaşayanların ilişkiye geçebildiği bir geçmiş olmak zorunda. Bu yapılmadığı sürece, bu yeni geçmişin benimsenme ihtimali olmayacaktır ki, bu yapıldığı takdirde benimseneceği anlamına da gelmemektedir.

Haliyle farklı grupları ortak bir geçmişte buluşturmaya çalışacak olan bu tarih, ilk adım olarak her türlü ulusal tarihçiliği reddetmek zorundadır. Yani Türk ulusal tarihçiliği reddedilirken, diğerlerinin kabul edilmesi söz konusu olamaz. Anadolu teriminin kullanılması, herhalde ancak bu terimin içinin gerçekten farklı ve olumlu bir şekilde doldurulmasıyla mümkün olabilecektir. Dolayısıyla kesinlikle bu toprak parçasının tarihi coğrafyasına ait bir çalışmanın yapılması gerekmektedir. Yani bu toprağın, geçmişi boyunca hangi terimler kullanılarak adlandırıldığı net bir şekilde anlatılmalı ve sonunda da Anadolu teriminin sorunlu yanı ve bunun nasıl aşılacağı ortaya konmalıdır.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Kültür ve Yenilik: Kültürel Ayırımcılık ve Milliyetçilik - Ne Kadar Farklılar?

Bu topraklara “dışarı”dan gelen “yabancı” katkılara daha geniş bir çerçeveden bakınca, modern çağla birlikte milliyetçilik gibi, bugün olumlu kabul edilen birçok başka akım, faaliyet ve unsurun da geldiği, bu topraklara girdiği görülüyor. Durum böyle olunca, seçici bir yabancılık suçlaması sorun çıkartıyor.

Son yıllarda etnisite kavramının yerini kültür almaya başladı. Etnik olmak istemeyenler kültürcü ya da yerel kültürcü oluyor ama bu hamleyle milliyetçilikten uzaklaşmış olmuyorlar. Aynı yabancı düşmanlığına, aynı “bu bize ait değil” yaklaşımına yerelcilerin, yerel kültürcülerin arasında da rastlanıyor. Nedir kültürün karşıtı, ya da kültürün doğasına aykırı olan? Yenilik. Hem bir öğrenme süreci hem de çevreyi, yaşamı, etkileşimleri anlama ve anlamlandırma aracı olarak kültür pek yenilikçi değildir. Sürekli yeniliğin, yani değişimin olduğu yerde kültürün bu iki unsuru da olamaz. Ama yenilik yine de olmak zorundadır. Çünkü dünya değişir, yaşam değişir, dolayısıyla kültürün de değişmesi gerekir. Yoksa dış dünyayla olan bağ kopar. Kültürle yenilik arasındaki bu etkileşim çoğu kez fark edilmez bile ama bazı durumlarda, özellikle de yenilik hızının arttığı durumlarda ve bu yenilikler sadece maddi unsurlarla sınırlı kalmadığında bu etkileşim iyice göze batar olur ve söz konusu kültüre ait bireylerin bir kısmı bundan rahatsızlık duymaya başlayabilir. Bu noktada bir yerel kültür hayranlığı, kültürcülük ve çoğu kez de abartılı bir şekilde başlar. Aslında süreç kendi haline bırakılmalıdır. Eğer o kültür o yeniliği durduramıyorsa, insanlar o yeniliği benimsiyorsa, zaten o yeniliğe karşı toplumda bir talep vardır. Elbette tüm yenilikler bu şekilde barışçıl kitlesel benimsenmeyle gelmez. Bir kısmı “tepeden inme”dir. Ama tepeden inmede bile söz konusu olan yine o kültürün direnememesidir. Söz konusu olan yine bir çatışmadır ve tepeden inmeyle gelen bu çatışmaya dair bir çözümdür. Farklı kültürlerden insanlar arasında çatışma vardır ve bu da sonuçta gayet doğaldır.

Çokkültürlülük veya diğer kültürlerin de bu tür çatışmalarda yok olma ihtimalinde bile varlıklarını sürdürmesine izin verilmesi tercih edilebilir ama sonuçta bu bir tercihtir. Yararı da elbette vardır. O sırada yararı olmayan ama ileride yararı olabilecek veya yararlı pratiklere yol açabilecek kültürel unsurların korunması sağlanmış olur. Ama diğeri de, yani kültürlerin yok olması yaşamın kendisinin getirdiği bir sonuç ya da ortaya çıkardığı bir süreçtir ve gayet doğaldır.

Bu arada bu söz konusu tepeden inme değişimler bir süre sonra tepesine indirilenlerin doğal kültürü haline gelir ve hiç kimse hatırlamaz örneğin bu topraklara hem Hıristiyanlığın hem de Müslümanlığın da (ikincisi daha da fazla tepeden inmeydi) milliyetçilikten pek farklı bir şekilde gelmediklerini.

Sonuçta geçmişimiz olarak adlandırılan Osmanlı’nın geçmişi de daha az tepeden inme bir geçmiş değildir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı dünyasını dikkate aldığımızda, yani Osmanlı’nın daha önceki evreleriyle karşılaştırdığımızda hangi geçmiş veya hangi kültür(ler) dememek mümkün değil. On yedinci yüzyıl Osmanlısı mı, yoksa on dokuzuncu yüzyıl Osmanlısı mı geçmişimiz oluyor?

Tabii daha da ilginci, “kendi doğal kültürümüz” söylemini bu topraklara benimseten romantik dönemin şekil verdiği milliyetçilik akımı olmasıdır. O güne kadar bu topraklarda yaşayanların kendi kültürlerine bu şekilde yaklaşmaları gerektiğinden haberleri bile yoktu. Birileri çıkıp bir yerin doğal kültürel gelişiminden bahsedebiliyorsa, bu milliyetçilik dediğimiz akımın sayesinde olmuştur. Dolayısıyla geri dönüp milliyetçiliği eleştirmek ve bunu yaparken de kültürcü olmak aslında ciddi bir çelişkidir. Eğer gerçekten doğal olunacaksa (tabii bundan kastedilen ancak milliyetçilikten önceki dönem olabilir; çünkü sonuçta hiçbir şey tam anlamıyla doğal değildir), yani doğal, yerel ya da bu toprakların kültürüne sadık kalınacaksa, bu kültürcülüğü öne çıkaran, yerel kültür ya da “bu topraklar” gibi söylem ve ifadeleri de reddetmek gerekiyor. Çünkü hem milliyetçilik hem de kültürcülük sonuçta aynı kaynaktan gelmektedir. İkisi de bu topraklara “yabancı”dır, eğer amacımız “yabancı” unsurları tespit etmekse.

Tekrar başa dönecek olursak, aslında doğal olan, yani doğal kültürel gelişim, her şeyden önce “bu topraklar” türünden kısıtlayıcı yaklaşımlardan kurtulmaktır. Çünkü eğer kültür içinde bulunduğu çevreyle girilen iletişimin sonucu ve aracıysa, bu çevre büyüdükçe, örneğin bir köy, ardından bir kent ve sırasıyla ülke, bölge ve en sonunda da tüm dünya olacak şekilde genişledikçe, bu her bir birimi temsil eden veya taşıyan kültürün de uygun şekilde genişlemesi, daha geniş bir alana karşılık gelmesi gerekecektir, gerekmektedir. Bu yüzden de bu genişlemenin diğer unsurlarıyla, yani diğer kültürlerle etkileşime ve haliyle çatışmaya geçecektir. Bir yandan bir yere kadar bir melezleşme söz konusu olacaktır ama diğer yandan ve aynı anda, bir kültür çoğu kez diğerlerine baskın çıkacaktır ve bu yerel kültürlere rağmen olacaktır. Bu süreçte yerel kültürler tamamen farklı şeylere de dönüşebilirler ya da bu kaybolmayı durdurmak için yerel kültürcü söylem ve pratikler ve kültürcülük ile milliyetçilik belirebilir. Bence bunların hepsi normaldir.

Elbette birileri kendi kültürlerini korumak ve kollamak için sadece söz konusu kültürün kendi kaynaklarına bağlı gelişimini ifade eden doğal kültürel gelişimden bahsedecektir. Milliyetçilik aslında insanların kendi kültürlerini korumak için ürettikleri bir şeydir. Yerel kültürü öne çıkaran, “bu toprakların” kültürüne atıfta bulunarak birilerinin veya bir şeylerin yabancı olduğunu ileri süren söylem milliyetçiliğin bir başka türüdür. Bir süre sonra tıkanmasına yol açan da tam budur. Kültürünü benimsemek kadar kültürünü bırakabilmek de önemlidir. Aksi takdirde o kültüre müdahale edilmiş ve kendisini kurtarmasını, geliştirmesini sağlayan kanalların önü kapatılmış olur. Kültür sonuçta bir araçtır, sevgi nesnesi değildir. İşe yarar. İşe yaramadığı yerde de bırakılır, yerine başkası konur. Kültürle sevgi ilişkisine girildiği, romantik bir bağ oluşturulmaya başladığı andan itibaren adı ne olursa olsun milliyetçiliğin dünyasına adım atılmıştır. Milliyetçilik kötü müdür, iyi midir, bu ayrı bir tartışma konusudur; ama yerel kültürcülük yapıp dışarıdan gelen veya yabancı unsurlardan bahsedilerek milliyetçilik karşıtı olunamaz.

Kültürler dünyasında doğal kültürel gelişim ancak tecrit edilmişlik durumunda söz konusu olabilir. Bunun dışındaki durumlarda kültür yenilikle iletişim halindedir ki, ilginç bir soru yeniliğin daha da hız kazandığı bir dünyada kültür denen şeyin ayakta kalıp kalamayacağı ve bu durumda insanların öğrenme süreci ve anlamlandırma aracı olarak kültürün yerine ne koyacağıdır. Elbette kültür tamamen yok olmayabilir ama sonuçta yenilik/değişim süratine ve yer değiştirmeye bağlı olan kültürün bunlardan etkilenmemesi kaçınılmaz olacaktır.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Anadolu'nun Dilleri ve Hint-Avrupalıları

R.D. Woodard, The Ancient Languages of Asia Minor, Map 1
(İtalikler MÖ 1. binyıl ve sonrasında beliren diller)

Anadolu tarihinde (eğer ortaçağdan öncekini de aynı isim altında inceler ve tartışırsak, ya da tanımlarsak, her neyse) uzun bir Hint-Avrupa dönemi olduğu görülüyor; yani Hint-Avrupa dillerinin konuşulduğu ve hatta uzun süre bu coğrafyanın dilsel yapısına baskın oldukları bir dönem. Ardından on birinci yüzyılda Altay dilleri konuşan topluluklar belirmeye başlıyor ve bunların arasında en baskın grup da Türk dilleri kouşanlar. Türk dilleri Anadolu’nun dilsel durumuna hemen hâkim olmuyor. Sanırım tam egemenlik yirminci yüzyılın başından itibaren geliyor. Hint-Avrupa dilleri konuşanlarla Altay dilleri (ya da Türk dilleri de diyebiliriz) konuşanlar uzun süre birlikte var oluyor. Aslında bunun bugün de devam ettiği söylenebilir, eğer Kürtçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anımsarsak.

Bu arada Hint-Avrupa dillerinin öncesi de var; en azından ne Hint-Avrupa ne de Altay olan diller var. Bunların başında herhalde Hititlere de isimlerini vermiş Hattilerin dili geliyor. Ayrıca Hurriler ve Urartular var. Sanırım bir de Gürcüce ve Lazcanın dâhil oldu Kartvelyan dil ailesini de saymak gerekiyor. Hatti, Hurri ve Urartu dillerini Kafkas dilleriyle de ilişkilendirenler var ama bu hâlâ kesinlik kazanmış değil; Kafkas bağlantısı kabul edilmese bile, bu diller tamamen farklı bir gruptan geliyor.

Böylece Anadolu’da en azından dilsel üç dönemin varlığından bahsedilebilir. Hint-Avrupa, Altay/Türk ve her ikisinden önce de belki Kafkas, belki başka bir dil ailesi. Altay/Türk yaklaşık bin yıldır bu topraklarda. Hint-Avrupa’ysa muhtemelen dört bin yıldır bu topraklarda. Bu arada Hint-Avrupa’yı da iki farklı dönem şeklinde görmek mümkün. Hint-Avrupa’nın Anadolu dalının (Hitit, Luvi, Pala, Lidya ve ardından Karya, Likya ve diğerleri) var olduğu dönem ve bunu takip eden Balkan ve İran tarafından gelen Hint-Avrupa dilleri; sanırım Balkan üzerinden gelenler (Frigya, Yunanca, Ermenice?) daha baskın.

Hint-Avrupa öncesi dönemin ne kadar sürdüğüyse bilinmiyor. Acaba bir dört bin yıl da bu dönem için düşünebilir miyiz? Tabii eğer tek bir dil ailesi vardıysa. Dört bin yıl geriye bizi neredeyse MÖ altı binlere götürecektir. Dilsel terra incognita.

Hint-Avrupa dilleri konuşanlar dışarıdan gelmişler (ama bir teoriye göre de Hint-Avrupa dillerinin kökeni Anadolu). Aynı şekilde Altay/Türk dilleri konuşanlar da dışarıdan gelmiş. Ama burada yaşayanların olduğunu biliyoruz ve işte bu insanların ilk Anadoluları oluşturdukları ileri sürülüyor. Yani terra incognita’nın, bilinmeyen toprakların veya bilinmeyenin insanları. Bilinenlerden veya bilinebileceklerden kaçıp kimliği bilinmeyene bağlamak, dışarılı olmaktan ne kadar farklı bir yaklaşım? Ama tabii bir de şu var. Bu ilk Anadoluların bir kısmı bir süre sonra bu saydığım dilleri konuşuyor, kendilerini bu dillerin sunduklarıyla tanımlıyor. Benim anlamakta zorlandığım nokta, Anadoluları kullandıkları dillerden ayırmak nasıl mümkün olabiliyor? Ya da dışarıdan gelmiş bir Frig dili Anadolu’ya ait olmayabiliyor ama bir Anadolulu bu dili benimseyebiliyor. O benimsediğinde bu dilde Anadolulu olmuş olmuyor mu? Anadolu’nun yarısı Frigçe konuşunca hâlâ yabancı bir dilden mi bahsetmiş oluyoruz? Dolayısıyla, Türkler de Yunanlılar da dışarıdan geldi, biz hep buradaydık demek mi doğru, yoksa Türkler de Yunanlılar da ve diğerleri de Anadolulu demek mi doğru? Yani ayrımcılığı bir kenara bırakıp yerlileşme denen bir sürecin varlığını kabul etmek daha makul değil mi?

9 Mayıs 2010 Pazar

Anadoluluk Söylemi ve Yerlilik

Nedense Orta Asya Türklerine takıldık kaldık. Bu topraklarda başka kültürler de bulunmuş. Bunları ne yapacağız? Bunlar hakkında da bir şeyler söylemek gerekmez mi? Yine Adsız’ın yorumlarından birine dönecek olursak, “Velhâsıl, anadoluya ordan burdan azınlıklar gelmiş zaman zaman, her gelen kendi "dil"ini benimsetmiş, olay bu, yoksa anadolu ne Türk'tür ne Yunan ne Ermeni... Anadolu, Anadolu'dur... ... Heredot meselâ, Ermenilerin anadoluya m.ö. 7. yy'da geldiklerini yazar, sonradan bölgeye dillerini benimsettiklerini anlatır... Anadoluda, Yunan nüfusu hiçbir zaman %1'i bile bulmamıştır, ancak anadolunun %75'i Yunanca konuşmaktaydı... Sadece "dil"i benimseme söz konusu, bunu iyi anlamak lazım, Anadolu'nun Yunanlılığı, Ermeniliği, Türklüğü kadardır...”

Adsız’ın Anadoluluktan kastettiği genetik bir grup, çok büyük değişikliklere uğramadan binlerce yıldır varlığını sürdüren bir grup, bir topluluk. Ama genler bir topluluğu topluluk yapan unsurlar değil; yani ona “ruhunu” ya da karakterini kazandırmıyor. Belli bir çevreden bulunmak ve bu çevreye uyum sağlamak için geliştirilmiş veya bu çevrede yaşarken ortaya çıkmış, evrilmiş kültürler yapıyor bunu. Dolayısıyla, Anadoluluyuz derken bunu genetik boyutun dışında bir yerlere taşımak, Anadolulunun kültürü veya kültürleri üzerine de konuşmak gerekiyor. Bunun da yolu, bence, orijinal sayıları ne olmuş olursa olsun, geçmiş kültürler hakkında konuşmaktan, onları da benimsemekten, bu Anadolu’nun hiçbir zaman tamamı Yunanlı, Ermeni, Türk vb olmadıysa da, dönem dönem ve parça parça böyle Anadolular var olduğunu kabul etmekten geçiyor.

Aslında projenin özünde, Adsız’ın yaptığı gibi, “Biz Anadoluluyuz, bu kadar basit, zâten burdaydık, hâlâ buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz, bize "sonradan geldiniz" diyenin de alnını karışlarız :)” şeklinde de ifade edilebilecek olan buralı olma arzusu var. Resmi tarihin Orta Asya söylemi, günümüz Türklerinin bu topraklara Orta Asya’dan geldiklerini, aslında oralı olduklarını ifade eden söylem, en basit tabirle artık yetersiz kalıyor. Kendisini buralı hissedenlere yeterli gelmiyor ki, resmi söylemi kabul ettiğimiz takdirde bile, bin yıl önce göç etmiş olanları artık yerli yapmak gerekiyor. Resmi söylemin en zayıf noktası da zaten burada beliriyor: Yerlileştirmiyor, sürekli dışarıda tutuyor, her ne kadar insanlar çoktan yerlileşmişlerse de. Bu eksikliğin yerini Anadoluluk diyeceğimiz söylem doldurmaya çalışıyor ama maalesef o da çok düzgün başaramıyor bu işi. Yerliliği yerleştirmeye çalışırken, bu sefer de daha önceki yerlilere cephe alıyor, Anadoluluğu bu şekliyle garip bir şeylere dönüştürüyor.

Sanırım ilk yapılması gereken, Anadoluluk denen söylemin hangi sorunları çözmeye çalıştığı konusu üzerinde düşünmek olmalı. Bu söylem her şeyden önce bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak adlandırılan topraklara bir kimlik, bir kişilik oluşturmak istiyor. Yani Anadolu dediğimiz yer aslında kabaca bugünün Türkiye Cumhuriyetine karşılık geliyor. Oysa aynı terim Orta Çağ’daki başlangıcından itibaren biraz daha farklı coğrafyalara karşılık gelmiş. İkincisi bu söylem yerlilik sorunuyla uğraşıyor; bu bahsettiğimiz ülkenin kendisini Türkler olarak adlandıran, böyle tanımlayan insanlarını yerlileştirmeye, buralı yapmaya çalışıyor. Üçüncüsüyse, bu aslında pek bir sorun değil, ya da artık olmamalı, ama ilk belirdiği tarihlerde içinde bulunduğu, muhtemelen aşağılık kompleksi olarak adlandırabileceğimiz bir nedenden ötürü, kendi başına, yani bu toprakların diğer kültürlerini dışlayarak, Türk-Müslüman kesimi batılılaştırmaya çalışıyor. Bu sonuncusunun artık günümüzde çok önemli olmadığı söylenebilir; bu doğru da olabilir. Ama Anadoluluk söylemi bu toprakları sadece kendisine mal etme, yani paylaşmama arzusundan bir türlü kurtulamıyor. Orta Asyalı halleriyle Türklerin bu toprakları kendilerine mal edemeyecek olmasına karşı geliştirilmiş bir çözüm olarak beliriyor Anadoluluk.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Türkçe, Türklük ve Türkler

Kısa (veya uzun bilemeyeceğim) bir aradan sonra tekrar merhaba. Özel meseleler bir süre meşgul tuttu beni. Bir de sanırım bir süre hiçbir şey yazmak istemedim. Neyse.

Yine Türklük, Türkçe ve Türk kavramlarıyla ilgili yoğun bir yorum trafiği olmuş. Sayın Adsız şöyle diyor. “Çuvaşlar Pre-Turkic” konuşmuş olabilir ama bu Türk olduklarını göstermez diyor  Viking olduklarını mı gösterir?” Biraz demagoji yapmış Adsız.

Şöyle yazmışım: “Çuvaşlar ilk Türkçeyi konuşmuş ve hâlâ konuşuyor olabilir. Ama bu onların Türk olduklarını göstermiyor. Sanırım bu ayrımı kavramak epey zor geliyor. Bir dili konuşmak, bu dili adlandırmak ve bu dille bir toplumsal/siyasi/kültürel kimlik arasında ilişki kurmak birbirinden farklı süreçler. Birinin varlığını tespit etmemiz veya bir yerde bir dilin konuşuluyor olduğunu saptamamız diğer iki sürecin de çözüldüğü anlamına gelmiyor.”

Evet, bu ayrımı anlamak zor geliyor çoğumuz için. Adsız’ın cevabıyla bunu bir kez daha görmüş olduk. Türkçeye dair bazı izler yakaladığımızda otomatikman Türklüğe dair de bazı izler yakaladığımızı düşünüyoruz. Bir türlü bu ikisini birbirinden ayıramıyoruz ya da ayrılabileceklerini düşünemiyoruz.

Adsız, “anlayamadığımız” meselenin Türkün bir etnik ad değil, 700’lü yıllarda ortaya çıkmış ve zamanla bir özel ada dönüşmüş bir sıfat olduğunu söylüyor.

Adsızın argümanı ilginç ama tamamen inandırıcı değil; en azından bu haliyle. Bu sıfat olduğunu ileri sürdüğü kelimenin bir de metin içinde ve ayrıca mümkünse söz konusu tarihsel bağlam içinde bu şekilde kullanıldığını göstermesi gerekiyor.

Elbette Türk kelimesi etnik bir ad olmamış olabilir. Ama tarihsel kaynaklar sonuçta birilerini tanımlamak için kullanılmış bir özel ada dönüştüğünü gösteriyor. Başlangıcı konusunda elimizde hiçbir şey yok. Dolayısıyla bu durumda söylediklerimiz makul varsayımlar olmanın ilerisine geçemiyor. Etimolojik tartışmalar da maalesef bu durumu değiştirmiyor.

Yukarıdaki Viking meselesine dönecek olursak, benim üzerinde durmaya çalıştığım nokta bu konuya ilişkin genel yaklaşımdaki gariplik.

Çok fena şekilde dile takmış durumdayız. Oysa herhangi bir dilin belli bir dönemde var olduğunun gösterilmesi, o dili konuşanların kendilerine ne dediklerinin, kendilerini nasıl tanımladıklarının bilgisine ulaştırmıyor bizi. Şu anda bile İngilizce veya İspanyolca konuşan birden fazla topluluk var ve her biri farklı adlarla tanımlıyor kendisini.

Herhangi bir dilin konuşuluyor olması belli bir genetik yeteneğe veya özelliğe de işaret etmiyor ama nedense dille kimlik arasındaki ilişki genelde böyle tanımlanıyor. Herhangi biri Türkçe konuşabilir. Bu onu Türk yapar mı? Ancak kendisini bir Türk olarak görmeye başladığı andan itibaren bu kişiye Türk denebilir. Bu da çok farklı bir sürecin ortaya çıkmasını gerektiriyor. Hiç kimseye ana dilini neden konuşması gerektiği öğretilmez veya bu süreç herhangi bir dolduruş süreciyle birlikte gelmez. Ama ben kimim sorusu veya daha doğrusu diğerlerine göre ben kimim sorusu çok daha farklı bir sürece yol açar. Ve bu ikisinin arasında uzun bir süre olabilir. Birini istesek de istemesek de iki, üç yaşlarında edinmeye başlayabiliyoruz. Diğeri hiçbir zaman ortaya çıkmayabilir de.

Eğer bundan bir veya iki bin yıl önce birileri kendilerine Türk demişse veya birileri bazı insanları bu şekilde tanımlamışsa, Türk kelimesi etnik kimlik olsun olmasın veya etimolojik kariyerine böğürtlen anlamına gelen bir kelime olarak başlamış olsa bile, bu noktadan itibaren bir kimlik tanımlamak için kullanılan bir kelime olmuştur. Türk kelimesinin bugün bizim anladığımız anlamda bir etnik terim olarak yaşamına başlamamış olması pek de önemli bir nokta değil. Bir boy adı olarak da başlamış olabilir. Ya da bir konfederasyon.

Bir diğer önemli nokta da, bu terimin bu sürece, Türkçeyle veya Türkçe konuşulmasıyla bizim düşündüğümüz kadar güçlü bir ilişki içinde olmadan girmiş olma ihtimali. Bu ihtimalin kesinlikle söz konusu olmadığı gösterilemediği sürece, diğer tüm yaklaşımlar birer varsayım olarak kalacaktır.

Bu arada Adsız’a göre, “Günümüze ulaşabilmiş, en eski Türkic dilli yazıt, Altaylarda bulundu diye, Türklerin ve Türkçenin merkezi burası denemez...”

Türkçenin merkezi burası olamayabilir ama Türklerin merkezinin burası olmuş olabileceği ileri sürülebilir. Türkçe ilk kez herhangi başka bir yerde konuşulmuş olabilir ama diğer yandan ilk kez çok farklı bir coğrafyada yazılmış olabilir ki, bu bize Türkçe yazan veya yazmak isteyen birilerinin ilk kez burada belirdiğini gösterecektir. Bu Türkçe yazıcılar ile genelde Türkçe konuşanlar arasında hiçbir farklılık görmeden aralarında özsel veya organik bir ilişki kurduğumuzda, bütün süreci bugünün etnik kalıplarına indirgemiş oluruz; oysa burada önemli bir değişiklik söz konusudur.

Türkçe ilk kez bu bölgede (yazıtların belirdiği coğrafyada) yazılmaya başlamıştır (en azından aksi gösterilene kadar). Birileri konuştukları dili veya konuştukları dillerden birini farklı bir boyuta taşımıştır. Bu ne anlama gelmektedir? Nasıl bir toplumsal ve kültürel değişime karşılık gelmektedir? Türklerin ortaya çıkışı bununla yakından ilgili midir? O güne kadar kendilerini bu şekilde tanımlama ihtiyacı bulmayan bir topluluk içinde bulunduğu koşulların etkisiyle böyle bir tanımlamaya ilk kez burada varmış olamaz mı? Ne de olsa kimlik dediğimiz şey kendi başımıza huzur içinde yaşarken ortaya çıkmıyor. Eğer bu huzursuzluk ortamı ilk kez belli bir bölgede ortaya çıkmış ve Türkçe konuşan bazı grupların kendilerini korumaya çalışmalarına yol açmışsa ve sonuçta yazıya da ilk kez bu amaçla başvurulmuşsa, burada farklı bir süreç vardır ve evet, Türkler ilk kez burada ortaya çıkmış olabilir. Çünkü o güne kadar böyle bir tanıma ihtiyaç duymamış olanlara Türk denemez.

Biz bugünden geriye bakarak bu insanları nasıl tanımlarsak tanımlayalım, önemli olan onların kendilerini nasıl gördükleridir. Eğer kendilerini böyle tanımlamadılarsa, onlara Türk diyemeyiz. En fazla daha sonra kendilerini Türk olarak tanımlayacakların ataları olabilirler.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...