26 Mart 2010 Cuma

Türklük Değil Türkleşme

Bu konuyla ilgili daha önceki yazımda Türkleşme adını verdiğim bir süreçten bahsettim. Birkaç şey daha söylemek istiyorum bu konuya ilişkin.

Konuşulan diller arasında görülen benzerlik zaman içinde, özellikle daha farklı bir dil konuşan bir düşmanın veya hasmın belirdiği durumlarda daha üst bir kimlik düşüncesine yol açabilir ve bu nokta bir ortak dilleşme sürecine girilebilir. Farklı Türkçeler de zamanla ve/veya zaman zaman Türkleşmelere yol açmış olabilir. Tabii bu arada başka dilleşmeler de söz konusu olmuş olabilir. Örneğin Türkmenleşme gibi bir süreçten de bahsedilebilir ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. Her ne kadar her durumda son nokta yeni bir üst kimliğin ortaya çıkmasıysa da, sürecin başlatan koşullar farklı olabilir. İlla ki bir çatışma durumunun belirmesi gerekiyor ama bu belirdikten sonra birleştirici unsur dilsel benzerlik olabileceği gibi, kültürel veya dinsel ya da benzeri başka bir şey de olabilir.

İlk başta böyle bir Türkleşme var mı kesin bir şey söylemek zor. Türkler herhangi bir budun, yani boylar topluluğu olmuş olabilir. Ama Orhun Yazıtlarında, eğer Türklerle Oğuzları iki farklı grup kabul edeceksek, bu ikisini ortak bir kimlik altında bir araya getirme çabalarının olduğu görülüyor. Fakat bir süre sonra bunun tekrar ortadan kalktığı düşünülebilir. Bunun yerini daha farklı üst kimlik arayışlarının aldığını da söyleyebiliriz. Yani bu dönemde Türkleşmenin çok veya en azından birden fazla sayıdaki üst kimlik yaratılması süreçlerinden biri olduğunu söylemek daha uygun olabilir. Daha farklı bir süreç baskın çıkarak bugün Türkler yerine Oğuzlardan bahsediliyor da olabilirdi.

16 Mart 2010 Salı

Göbeklitepe: Urfa'da Tarihöncesi (Radikal Gazetesi, 16.03.2010



İnsanoğlunun mağaralarda vahşi bir hayat sürdüğü sanılan yıllarda Harran'da yaşayanlar muhteşem bir tapınak inşa etti



MEHMET ÖZDOĞAN


ŞANLIURFA- Göbeklitepe’de küçük bir arazisi olan Şavah amca, 1986 senesinde arazisini sürmeye başladığında, arkeoloji tarihinde bilinen her şeyi alt üst edeceğini bilmiyordu. O gün küçük bir heykel buldu. Bir süre elinde tutuktan sonra, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne götürdü. Heykelin milattan önce 6-7 binlere ait olduğu belirlendi.

Aradan yıllar geçti. 1995 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Harald Hauptmann tarafından, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında yüzey çalışmaları yapıldı, heykelin bulunduğu yerin birkaç metre ötesinde ‘bir şeyler’ vardı. 1996 yılından bu yana Alman arkeolog Klaus Schmidt önderliğinde sürdürülen kazılarda, her yıl birkaç yüzyıl geriye gidildi. Göbeklitepe’de bugün gelinen nokta büyüleyici. Şanlıurfa’nın 17 km doğusunda, bereketli Harran Ovası hilalinin tam göbeğinde dünyanın en eski tapınağı var; tam 12 bin yıllık..

2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca birinci derece sit alanı ilan edilen Göbeklitepe insanlarının Neolitik Dönem’de yaşadıkları tespit edildi. Neolotik Dönem Paleotik ve Mezolitik dönemlerden sonra gelen, ‘Yeni Taş’; en bilinen adıyla da ‘Cilalı Taş Devri’ne denk düşüyor. İnsanoğlu ilk kez bu dönemde doğa ile ilişkisini kendi lehine çevirdi avcılık, toplayıcılık ile birlikte tarıma geçti. Göbeklitepe, insanoğlunun ilk kez tarım yaptığı, deneme yanılma yoluyla arpa, buğday, mercimek türü ürünleri yetiştirmeye çalıştığı bir yer.


Heykelcikler depolarda

Kazıda ortaya çıkan tapınak yapılarındaki kurt kafaları, yaban domuzları, leylek, tilki, ceylan, akrep, yılan ve kafası olmayan insan kabartması o dönem benimsenen inançla ilgili önemli bulguları oluşturuyor. Kazıdan çıkan heykelcikler, şimdilik Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin deposunda saklanıyor. Erkeklik organının abartılı tasvirleri ise, erkek egemenliğinin Cilalı Taş Devri’nde de var olduğunu düşündürüyor.


Ne inanç belli, ne de kimlik

M.Ö. 10 bin yılına konumlanan tapınak, dairesel bir yapıya sahip. Harran Ovası’nı tepeden gören tapınağın bölgenin merkezi olduğu tahmin ediliyor. Ama sadece tahmin edilebiliyor, çünkü; eşi benzeri yok buradaki tarihin. Karşılaştırıp, yorumlayabilme şansı olmadığından ne o dönem benimsenen inancı tanımlayabilmek mümkün, ne de kimlerin yaşadığını.

Bu bilinmezliğin çözülmesi için her bilim dalından ekiplerin işbirliği içinde olması gerektiğini vurgulayan Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Sabri Kürkçüoğlu çalışmaları şöyle anlatıyor: “Tapınak yapılarından sekizi gün yüzüne çıkarıldı; 16 yapı hâlâ toprak altında. Burada dünyada bilinen en eski heykel atölyesi de var. Aynı zamanda hayvanların evcilleştirildiği ilk dönemden bahsediyoruz. Göbeklitepe, arkeoloji alanında bir çığır açtı. Dünyadaki arkeologlardan bölgeye yönelik geniş bir ilgi var. Ancak Türkiye’de sadece stajyer öğrencilerin ilgisini çekiyor! İnsanoğlunun yerleşik yaşama geçişinde açlık korkusu ve korunma içgüdüsünün etkili olduğu bilinirdi. Ancak Göbeklitepe bu tabuyu yıktı. Artık dinsel inanışların da yerleşik yaşama geçiş de etkili olduğu ispatlanmış oldu.”


Turizmciler de yeni tanıyor

Bilinen en eski tapınak, M.Ö. 5 bin yılına tarihlenen Malta Adası’ndaki tapınak. Göbeklitepe, ondan 7 bin yıl daha eski! Arkeoloji tarihinin yeniden yazılmasına sebep olan Göbeklitepe’nin turizm pazarında neredeyse hiç yeri yok. Şanlıurfa Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba, basın ve turizm camiasından geniş katılım gören Şanlıurfa Kültür ve Turizm Tanıtım günlerinde Göbeklitepe’yle ilgili olarak yaşanan sıkıntıları anlattı:

“Buraya gelen turlar, önce turistlere bir sıra gecesi yaptırıp, bir de Balıklı Göl’ü gösterip turistleri götürüyorlar. Göbeklitepe’nin değeri paha biçilmez. Bir an önce ortak bir çalışmayla turizme kazandırılmalı.”

Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan da, “Göbeklitepe, tüm dünya için oldukça önemli bir alan. Şanlıurfa’yı turizme kazandırma yolunda da en güvendiğimiz noktalardan biri olacak” dedi.

Toplantıda yer alan turizmciler, iki gün boyunca gördükleri karşısında hayrete düştüklerini gizlemeyerek aynı noktada birleşti: “Doğru bir tanıtım yolu izlenirse, Göbeklitepe’ye Avrupa’dan Amerika’dan turist yağar.”

14 Mart 2010 Pazar

Türkçenin İlk kez Konuşulması ve Türklerin İlk Kez Ortaya Çıkışı Üzerine

Arka arkaya gelen bazı yorumlar üzerine tekrar bazı noktaları, en azından benim ne demeye çalıştığımı tekrar açıklığa kavuşturmak ihtiyacı belirdi


Orta Asya’dan göç olmadı demek kolay değil. Çünkü tarihsel kayıtlar aksini söylüyor. Gelenler var. Ama bu gelenlerin sayısı ve geldikleri yerdeki insanların kaçta kaçını oluşturdukları veya ne kadarını yerinden ettikleri tartışılabilir.

Türklerin anayurdu tartışmasıysa hepten zor. Adsız adı altında gelen yorumcunun arka arkaya bloga gönderdiği yorumlar daha çok Türkçenin anayurdundan bahsediyor. Türkçenin anayurdunun tespit edilmiş olması (ki bu anayurt pekâlâ Urallar, Hazar Denizi’nin kuzeyi olabilir; gayet makul bir görüş), Türklerin ilk kez nerede ortaya çıktığı sorusunu cevaplamıyor; sadece Türkçenin ilk kez nerede, hangi bölgede konuşulduğu sorusunu cevaplıyor.

Çuvaşlar ilk Türkçeyi konuşmuş ve hâlâ konuşuyor olabilir. Ama bu onların Türk olduklarını göstermiyor. Sanırım bu ayrımı kavramak epey zor geliyor. Bir dili konuşmak, bu dili adlandırmak ve bu dille bir toplumsal/siyasi/kültürel kimlik arasında ilişki kurmak birbirinden farklı süreçler. Birinin varlığını tespit etmemiz veya bir yerde bir dilin konuşuluyor olduğunu saptamamız diğer iki sürecin de çözüldüğü anlamına gelmiyor.

İlk Çuvaşlar bu ilk Türkçeyi konuşurken kendilerini Türk olarak adlandırmamış olabilir. İlk Çuvaşlar bu konuştukları dile örneğin Çuvaşça demiş ve daha sonra aynı bu dili veya biraz benzerini konuşanlar ve kendilerini Türk olarak adlandıranlar da Türkçe demiş olabilir. Veya bazı Çuvaşlar biraz doğuya göç edip İran dilleri konuşan bazı gruplarla karışıp zaman içinde bu gruplara baskın çıkarak kendi dillerini kabul ettirmiş ve bu sırada da kendilerine Türk demeye başlamış olabilir. Böylece Türkçenin ortaya çıktığı yer örneğin Urallar olabilirken, Türklerin ortaya çıktığı yer daha farklı olabilir. Üstelik biraz daha ileri gidip tarihte birden fazla yerde ortaya çıkmış olabileceklerini de iddia edebiliriz ki, burada da durmayıp Oğuzların Türkleşmesi gibi bir durumdan bile bahsedilebileceğini ileri sürebiliriz. Tüm bunlar olurken genlerinse tamamen farklı buluşmalar yaşamakta olduklarını da bilmem söylemeye gerek var mı?

Türklerin ortaya çıkmasını anlamaya çalışırken genellikle iki farklı seçeneğin söz konusu olduğunu dikkate almıyoruz: Bu “ilk” topluluk son derece ufak olmuş ya da birden fazla ufak topluluğun daha büyük bir siyasi kimlik altında bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış olabilir. Aslında burada bir üçüncü seçenek daha var ki, o da dışarıdan bu ufak veya daha büyük topluluğu gözlemleyen ve hatta onunla ilişkide olan diğer toplulukların bu isim üzerinden çok sayıda başka grubu adlandırmış olabileceğidir.

Türkçenin ortaya çıkışı elbette daha eski bir döneme aittir. Aynı dili konuşanları kapsayan bir kimlik düşünüldüğü kadar erken bir tarihte belirmiyor. Bu aynı dili konuşanlar kendilerini çok farklı şekillerde, örneğin bir klan örgütlenmesine karşılık gelen kimlikler kullanarak adlandırmış olabilir. Aynı dili konuşanlar ilk başta muhtemelen birbirlerine başka diller konuşanlardan daha yakın olacaklarından, ortak bir dil temelinde birleşme gereği de, en azından bu bahsettiğimi “ilk başta” olmayacaktır. Ancak başka diller konuşanlar belirmeye başladığında kendiliğinden bir ayrım ihtiyacı doğacaktır. Ama bu noktada bile bu ilk küçük grup kimliklerini kendi içinde eriten bir büyük kimlik hemen belirmeyecektir. Bu kimlik muhtemelen hâlâ daha geçici, ihtiyaç belirdiğinde kullanılan bir kimlik olacaktır. Dolayısıyla “Türklük” adını verdiğimiz çok daha kapsayıcı bir kimliğin belirmesi düşünülenden çok daha fazla zaman almış olabilir ki, bu yazarın fikri de, aksi gösterilene kadar daha çok bu yönde.

Bir de tüm bu süreçlere genler dâhil ediliyor ki, bu konuya daha önce başka bir yazıda girdim. Kısaca tekrarlayacak olursam, o “ilk topluluğun” genleri muhtemelen çok erken bir tarihte karışmaya başlıyor ki, Avrasya göçebelerinin arasında birkaç kuşak, kimisinde yedi kuşak, kadın alma geleneği olduğundan, en azından kadınlar arasında genetik çeşitliliğin daha fazla olduğunu düşünmek gerekiyor. Ama diğer yandan, çok büyük bir karışmanın da uzun süre boyunca olmadığı ihtimalini de düşünmek gerekiyor. Çünkü insanlar genelde muhafazakârdır. Türkçe konuşanlar eş ararken altı, yedi kuşak geriye gitmiş olsalar da, genellikle kendilerine yakın olanları, kendi dillerini konuşanları seçmiş olmaları daha muhtemel. Ama ara sıra ortaya çıkan klan ya da boy grupları ya da bunlardan geniş federasyonlar veya kağanlıklar sırasında, bazı topluluklar ilk başta kendi dilerine ek olarak ve daha sonra da sadece Türkçe konuşmaya başlamış olabilir. Bu durumda var olan genetik kompozisyona daha farklı genlerin karışması çok daha kolay olacaktır.

Sonuçta, bir dilin ilk kez belirmesi, bu dilin adlandırılması ve bu dille herhangi bir siyasi/toplumsal/kültürel kimlik arasında bağlantı kurulması süreçlerini ve diğer yandan da genlerin yayılmasını, karışmasını birbirinden ayrı ama aralarındaki karşılıklı etkileşimleri görerek ele almak gerekiyor.

8 Mart 2010 Pazartesi

Dervişler, Anadolu, İslam ... yazısına gelen aşağıdaki yoruma cevap:

Tarihlerde ve diğer eserlerde (örn., menkıbeler) geçen sufi, derviş, abdal, kutb, şeyh, pir, veli, baba, dede, bacı, fakih, molla, hoca gibi unvanları olan dini önderlerin (Ede Bali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Şeyh Bedreddin, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Ahmed Yesevi ve hatta Mevlana ile İbn-i Arabi de dahil, ve de tabii ki sayıları belirsiz daha niceleri) ne kadarı gerçektir? Gerçekten varolmuşlarsa bile, öyküleri ne kadar gerçektir?

Tabii, tarihlerde ve diğer eserlerde söylediğin gibi Müslüman dini önderler ve/veya bunların öyküleri bu kadar çok geçtiğine göre, bunların ne kadar fazla bir miktarının kendisi ve/veya öyküsü hayal ürünü olursa olsun, o zamanlar Anadolu'da ve muhtemelen izleyen dönemlerde Rumeli'de Müslüman dini önderlerin görece çok olduğunu ve Osmanlı'nın ve hatta tarihteki diğer Anadolu Müslüman devlet ve beyliklerinin kuvvetli İslami (ortodoks ve/veya heterodoks) temelleri olduğunu söyleyebiliriz sanırım, yanılıyor muyum?

Sence Osmanlı'da (hem üst sınıflarda hem de sıradan halk arasında) ortodoks yan mı ağır basıyordu heterodoks yan mı, ve bunlar tarih içinde nasıl bir gelişim gösterdi? Selçuklu'da (hem Anadolu hem de Büyük Selçuklu) ve diğer Anadolu Müslüman devlet ve beyliklerinde durum nasıldı?

Bu insanlar ne kadar gerçek? Sanırım bu kişileri yaşamış, geçmişte var olmuş insanlar olarak ve diğer insanların gözünde ulaştıkları, onlar tarafından uygun görüldükleri tarihsel kişilikler olarak ayırmak gerekiyor. İkinci daha uydurma olabilir ama bunların hangisi daha gerçek? Muhtemelen tarihçilere göre birincisi ve genel kalabalığa göre de ikincisi daha gerçek olacaktır. Aynı şekilde öyküleri de, bunları gerçek kabul edenler için epey gerçektir. Ama tarihçilere veya diğer araştırmacılara göre, bu öykülerin bir kısmı sonradan uydurulmuş veya eklenmiş olabilir ya da bunların atfedildikleri kişilerle hiçbir ilgisi olmayabilir. Fakat zaten tarihin kendisi ne kadar gerçek? Meseleye tarih açısından bakınca bu ayrımı yapmanın pek bir anlamı yok.


Muhtemelen İslami yönleri çok daha güçlü. En azından İslam’ı o dönemin en önemli ideolojilerinden biri olarak benimsemiş durumdalar. Burada siyasi bir ideoloji olarak İslam ile ibadet edilen bir din olarak İslam’ı birbirinden ayırmak gerekiyor. Bence birinci daha geçerliydi.

Üst sınıflardaki gelişim daha heterodokstan daha ortodoksa doğru. Sıradan Müslümanlar arasında da gelişim benzer şekilde gibi. Diğer dinlerin üyelerine gelince, bu konu hakkında pek bir şey söyleyemeyeceğim. Bu bölgedeki varlıkları daha eski olduklarından, muhtemelen daha kemikleşmiş bir ortodoksluğun yerleşmiş olduğunu söyleyebiliriz ama her dinde olduğu gibi bu diğer dinlerde de (Hıristiyanlık ve Yahudilik) zaman zaman çeşitli heterodoks akım veya girişimlerin ortaya çıktığı düşünülebilir, her ne kadar bunların etkisi muhtemelen daha az olmuşsa da. Sanırım bu dinlerin durumunda (tabii buna Müslümanlığı da ekleyebiliriz), modernitenin gelişinin çeşitli heterodoks yapılanmaların ortaya çıkmasına yol açtığı söylenebilir.

6 Mart 2010 Cumartesi

Dervişler, Anadolu ve İslam, Fanatizm ve heterodoksi, dini ile
Osmanlı’nın kuruluşunda sufi bağlantısı: Dervişler, heterodoks bağlantılar, ortodoks İslam.

İlk Osmanlılarla ilgili Sufi ve/veya derviş bağlantısının incelenmesi, böyle bir bağlantının olup olmadığının incelenmesi olarak anlaşılmamalı. Sufiler ve dervişler Osmanlı’nın ortaya çıkışında vardır. Bu bağlantıyla ilgili o kadar çok kanıt mevcuttur ki, bunun aksini iddia etmek olanaksızdır. Herşeyden önce Osmanlı tarihlerinin kendileri bu insanlarla ilgili çeşitli öykülerle doludur. Fakat daha da önemlisi Osman Bey zamanındaki Şeyh Ede Bali adındaki derviştir. Daha sonra Orhan Bey zamanında da derviş öyküleri mevcuttur. Dervişlere verilen yerlerden, onların tekkelerinden bahsedilir. 1400’lerde Şeyh Bedreddin vardır. Bir derviş grubu olan Rum Abdallarından bahsedilir. Gene dervişlikle ilgisi olduğu anlaşılan Rum Bacılarının adı geçer. Yeniçeriler ile Bektaşilik arasındaki ilişki vardır. Orhan’ın kardeşinin dervişliği seçerek sultanlıktan feragat ettiği anlatılır. En önemlisi de ilk en düzgün Osmanlı tarihini yazmış olan Aşık Paşazade’nin kendisi de bir derviştir ve derviş soyundan gelmektedir. Durum böyle olunca, konuşulması gerekenin bu ilişkinin gösterilmesi değil, ama ne anlama geldiğinin tartışılması olduğu görülür. Yani kimdi bu dervişler, ne istiyorlardı ve rolleri neydi?

Sanırım ilk önce ortodoks/heteredoks kelimelerinin nasıl tanımlandıklarına bakmamız gerekiyor. Bazı araştırmacılara göre heteredoks kelimesi batı dillerindeki heresi kelimesiyle eşanlamlı olup sapkın akım anlamına gelmektedir. Kimisine göre de (örneğin, Ahmet Yaşar Ocak), bu yanlış bir tanımdır. Ortodoksi, kabul edilmiş, sınırları belirlenmiş resmi anlayış anlamına gelir ve heteredoksi de bunun karşıtı olarak, ortodoksiye alternatif olanı, sınırları belirsiz ve kabul edilmemiş olanı temsil eder. Ortodoksi daha katıdır, heteredoksi ise daha yumuşak. A.Y.Ocak’a göre, ortodoks olan merkezi temsil ederken, heterodoks olan da çevredir. Burada bazı ayrıntılara dikkat etmek gerekmektedir. Birincisi, bu iki terim arasında çeşitli boyutlarda mevcut olan bir görelilik söz konusudur. Bir yandan bir tarafta ortodoks görüş olan diğer yanda heterodoks görüş olabilirken, diğer yandan heterodoks olan da, savunduğu görüş eninde sonunda belli sınırlara ve kalıba ulaşacağı için ortodoks olmaya mahkûmdur. İkincisi, ne kadar heteredoks sapkın akım anlamına gelmiyor desek de, ortodoks olanın açısından bakınca, onun dünyasına girince, heteredoks olan doğrudan sapmış olandır. Bu açıdan bakınca, heteredoksun anlamının sapkın veya farklı olduğu tartışması önemli değildir. Kültürel açıdan her iki anlamı da barındırmaktadır. Bunun yanında bir üçüncü noktaya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Bu da heteredoks olanın bağdaştırmacı, senkretik yapısıdır. Belki de heteredoks olan ne kadar bağdaştırmacı bir yapı sergilediğine bakarak tanımlanmalıdır. Fakat burada da bir limit söz konusudur. Heteredoks kabul edilen tüm akımlar kendi içlerinde kendi ideolojilerinin izin verdikleri kadar bağdaştırıcıdırlar. Onların da doktrinleri vardır ve bu doktrinden ödün vermezler. Sonuç itibarıyla heteredoksluk ancak ortodoksun ortaya çıkmasıyla ortaya çıkan bir kavram. Ortodoksun ortodoksluğuna bir tepki olarak ortaya çıkar heteredoks akımlar, yoksa kendi içlerinde mutlak bağdaştırmacı bir zihniyete ulaştıkları için değil. İslamiyet’e ait heteredoks akımlar açısından baktığımızda, hem heteredoks hem de ortodoks olanın her ikisinin de Allah kavramından yola çıktıkları dikkate alınmalıdır. Bu anlamda tüm bu akımlar müslümandırlar, ama birçok diğer ayrıntı açısından çeşitli farklılıklar gösterebilirler. Bu arada konumuz açısından ortodoks olan, Ehl-i sünnet’dir.

Peki, bu tür bir farklılaşma neden ortaya çıkıyor? Tanrı, dünya ve metin. Semavi bir tanrının ve öbür dünyanın varlığı en az iki şekilde karşılanabiliyor. Tanrı’ya ve öbür dünyaya ulaşmak için bu dünyayı reddet veya bu ikisine ulaşabilmen bu dünyada göstermiş olduğu doğru davranışa bağlı olsun. Metin, yani Kur’an, sünnet ve hadis, her metin ve anlatı gibi her iki yaklaşım açısından yorumlanmaya müsaittir. İslamiyetin ilk dönemi dünyayı sahiplenen tavrın baskın olduğu yıllardır. Bu evre, dinin kabul ettiği normların (şeriat) toplu ve dolayısıyla görünür bir şekilde uygulanmasının baskın olduğu bir dönemdir. Dinin özünün korunması, bireyin kişisel dini deneyimi olmasından daha önemlidir. Herşeye rağmen dünyayı reddetmek, çilecilik (zühdiyye) azınlıkta kalsa da kendisini gösterir.

İlk başta hâkim olan çilecilik şeklinin arkasındaki itici güç Allah korkusudur. Dünya ebedi kurtuluş için aşılması gereken bir engeldir. Dünyanın olumsuz bir şekilde tanımlanması çilecilikle bağdaştırılan uygulamaların öne çıkmasına neden olur. Dokuzuncu yüzyıl, dünyayı sahiplenenlerle reddedenler arasındaki ayrılığın olgunluğa ulaştığı dönemdir. Bir yandan topluluğa dayanan legal sistem üzerinde son düzeltmeler yapılırken, retçilik de tavakkül doktrinine ulaşmış, dünyanın olumsuz bir şekilde ifade edilmesinin yerini, Allah’ın olumlu bir şekilde ifade edilmesi almıştır. Sadece Allah’a dayanılmalıdır. Kimi yazarlara göre bu sufiliğin ilk evresidir ve Irak’da ortaya çıkmıştır (A.Y.Ocak), kimi yazarlara göre de (A.T. Karamustafa) sufilik tam bu noktada belirmiş, bireyci retçilikle toplumculuğun hukukçu dünyacılığının bir sentezini üretmiştir. Sentezi mümkün kılan, tevhidin yeni ve etkili bir yorumuna ulaşılmasıydı. Bu dünya/öbür dünya ikiliği yerini ilk önce Allah/Allah olmayana ve daha sonra da Allah’ın bu dünyada yarattığı her şeyin kabul edilmesine bırakır. Böylece dünyanın kendisi bireysel selametin ulaşılabileceği yer haline gelmiş olur. Bu yaklaşım kuramsal mükemmelliğine İbn Arabi’nin vahdet-i vücut öğretisiyle ulaşır.

Dokuzuncu yüzyıl aynı zamanda, İran’ın Horasan bölgesinde Melâmetiliğin ortaya çıktığı veya çıkmaya başladığı dönemdir. Aynı ikilem İran için de geçerlidir. Bir çilecilik akımı olan Kerâmiye bu bölgede baskındır. Yeterince gelişmiş, hângâh (tekke) adlı bir kurum ortaya çıkarmıştır. Kerâmiye kâr amaçlı yaşama, çalışmaya karşıdır ve karşısında Melâmetiliği bulur. Melâmetilik daha çok esnaf kökenli bir akımdır. Dünyayı sahiplenmektedir. Dinin bu dünyadaki bir yığın uğraştan biri olarak gösterilmesine karşıdır. Onun yerine tüm diğer uğraşlara yayılmalı, herbirinin parçası olmalıdır. Çilecilik yerine ilahi aşka ve cezbeye dayanmaktadır. Fakat birey dindarlığını göstermemelidir. Birey olumlu taraflarını saklamalı, olumsuz taraflarını göstermelidir ve dolayısıyla kınanmalıdır. Toplumsal yaşam reddedilmemelidir ve bu da, birey düzeyinde, bireyin kendi geçimini temin etmesi anlamına gelmekteydi. Tembellik ve dilenciliğe karşıydılar. Füttüvet örgütlenmesi bu akımın özelliği olur. Irak Sufiliği zamanla bu bölgeye girer ve her iki akımı da bünyesinde eritir. Keramiyelik zamanla yok olurkan, Melâmiyelik sufiliğin bir alt akımı durumuna ulaşır. Irak Sufiliği retçilik/sahiplenme ikiliğine kuramsal düzeyde bir çözüm sunarken, Melâmiyetçilik pratiğe dayalı bir çözümle ortaya çıkar.

Orta Asya Türk ve Türk/İran karışımı topluluklarının ilk kez karşılaştıkları bu Melâmetçilik akımıdır. Bu, İslamiyetle ilk karşılaşmaları değildir. Aralarına giren tasavvufi ilk akımdır ve adı da Yeseviliktir. Yesevi Türk’tür ve mâlemetidir. Henüz vahdet-vücut doktrini ve bir yere kadar tevhidin yeniden yorumlanışı da bu akımın parçası değildir. İlahi aşk ve cezbenin şamanilikle benzerlikleri de bu akımın tutunmasını kolaylaştırmış olabilir, ama aynı şekilde bu yörenin tüccarcılığı da göz önüne alınmalıdır. Bir süre sonra Horasan’da Kalenderilik akımı ortaya çıkar ve Kalenderiliğin Yesevilikle birleşmesi Haydarilik akımını doğurur. Kalenderiliği Melâmetilikten ayıran en önemli özellik, bu akımın toplum ve norm karşıtlığıdır. Antisosyal bireydir bu akım için önemli olan. Din ve toplumla ilgili tüm akımlara karşıdır. Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden kitleler tüm bu akımları da yanlarında getirir. Aynı dönem Sufiliğin en büyük isimlerinden Endülüslü İbn Arabi’nin de Anadolu’ya geldiği yıllardır (1202). Aynı yüzyıl Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın ortaya çıktıkları yıllardır. Tüm bunlar arasında çeşitli etkileşimler söz konusudur. Melâmetiliğe bağlı sufi akımları burada vahdet-i vücut düşüncesiyle tanışırlar. Kendisini ilk olarak dokuzuncu ve onuncu yüzyıda Hallâc-ı Mansur, Bistami gibi düşünürlerde belli eden bu doktrin İbn-i Arabi’nin ellerinde mükemmel bir sistem olur.

Çok kaba bir şekilde açıklamak gerekirse, bu öğreti tevhidden yola çıkar. Yani sadece Allah vardır, başka hiçbir şey yoktur. Gördüğümüz her şey Allah’ın cisim bulmasıdır. İbn-i Arabi yeterince karmaşık bir sistem üretmiştir. O yüzden sadece konumuzu ilgilendiren bu vahdet-i vücut ilkesiyle yetineceğiz. Ama, eğer bu dönemin entellektüel dünyasının anlaşılması gerekiyorsa, İbn-i Arabi’nin bilinmesi şarttır. Bu dünyayı geliştirmiş olduğu öğretisiyle derinden etkilemiştir.

Vahdet-i Vücut, yüksek zümre Kalenderilik ve Mevlevilik tarafından sorunsuz bir şekilde hazmedilmiştir. Fakat popüler kalenderilik ve diğer popüler sufi akımları tarafından vahdet-i mevcut akımına dönüşmüştür. Bu da kabaca tüm evreni Allah yapan, herşeyin ve herkesin Allah olduğunu ileri süren akımdır. Bu öğreti ruh göçü, Allah’ın insan vücudunda şekil alması gibi diğer fikirlerle birleşince ortaya çok farklı, Anadolu’ya özgü, Ortodoks İslam’dan yeterince sapmış, küfür olarak kabul edilen sufi akımları ve derviş grupları çıkar.

Burada biran durup kutb anlayışını açıklamamız gerekiyor. Tasavvufun temel doktrini olan velayet teorisiyle ilgili çok önemli bir kavramdır bu. Kutb, bu evrenin yönetiminden sorumlu olan, onu Allah adına yöneten veliler piramidinin en tepesindeki kişidir. Kutb kavramı melâmetilikte ve bunun daha sonra ortaya çıkan Bayrami melâmetiliğinde daha ciddi bir boyuta ulaşır, hem maddi hem manevi, hem siyasi hem dini iktidarın şeyhte toplanmasını getirir. Bu da kendisini mehdicilik olarak gösterir. Bu akım Selçuklular’dan itibaren Anadolu’da ortaya çıkmış iktidarlar için önemli bir sorun olmuştur.

3 Mart 2010 Çarşamba

Tekrar Genler ve Türklük

Bloga gelen son yorumlardan anladığım kadarıyla genler konusu hâlâ kafa karıştırmaya devam ediyor. Sanırım bunun en önemli nedeni, genlerin etnik gruplar şeklinde düşünülüyor olması ya da her bir etnik gruba karşılık gelen genlerin olduğunun kabul edilmesi.

İlk önce önemli bir hataya işaret ederek başlayayım. Anadolu’nun genetik kompozisyonunun %15’inin Asya kökenli genlerden geliyor olduğunu ileri sürmek, Anadolu’da yaşayan her bir insanın genlerinin %15’inin Asyalı genlerden oluştuğu anlamına gelmiyor. Özellikle mtDNA veya Y kromozomuna dayanan çalışmalardan bahsediliyorsa, böyle bir şey zaten mümkün değil. Bu genlerin seçilmesinin temel nedeni bölünmüyor olmaları. Dolayısıyla Asya kökenli Y kromozomu ya da daha doğru bir deyişle haplogrubu taşıyan birisi %100 bu haplogruptandır ve başka haplogruptan birisiyle evlenmesi onun oğlunun haplogrubunu değiştirmeyecektir; ama bölünebilen diğer genlerde değişikliklere elbette yol açacaktır.

Asya ve Avrupa kökenli ayırımı yaparken Ortadoğu esas alınıyor. İnsanların yayılması sırasında bir veya birkaç kol Ortadoğu’nun ve Doğu Afrika’nın doğusuna ve yine bir veya birkaç kol da Ortadoğu’nun batısına gittiğinden (ikinci durumda Orta Asya’dan batıya gidip oradan gerisin geri Anadolu’ya gelenler de olabilir), böyle bir terminoloji kullanılıyor. Ama bu terminolojinin içinde etnik gruplar yok. Defalarca söylediğim gibi, etnik gruplar kültürel icatlar, kurgular. Bunları herhangi bir haplogruba karşılık getirmek epey zor. Bir etnik grup birçok haplogrup içerebilir. Ama birçok haplogrup içerebileceği için, bu haplogrupları Türk haplogrupları ilan etmek de bir o kadar saçma.

Dolayısıyla bu Türk geni, şu bilmem ne geni demenin pek bir anlamı yok. Ancak göç yolları üzerine bir tartışma yürütülebilir. Yani herhangi bir bölgeden gelmiş olanların oranından bahsedilebilir. Orta Asya’dan derken yapılmaya çalışılan da bu. Bu gelenlerin arasında etnik gruplar nasıl dağılmıştı, hangi diller konuşuluyordu, hangi dinler baskındı gibi soruları haplogrup dağılımlarına bakarak belirlemek mümkün değil. Bugün Türkiye’de yaşayanların çok büyük bir kısmı kendilerini Türk, bundan daha büyük bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak adlandırıyor ama çok daha ufak kısmı Orta Asya kökenli haplogruplardan geliyor. Yani haplogruplarla seçilen etnik kimlikler arasında bir bağlantı olması gerekmiyor. Aynı haplogrupları taşıyan farklı etnik gruplar olabilir.

Genetik karşılaştırmalarda yapılmaya çalışılan, en azından benim yapmaya çalıştığım, Türkiye’nin komşularıyla olan genetik yakınlık derecesini görmekti. Bu açıdan bakıldığında Türkiye en çok komşularına yakın. Bunların bir kademe dışındakilere daha az yakın ve bu böyle gidiyor. Bu şu anlama geliyor. Türkiye’nin genetik kompozisyonu ile komşularınınki birbirine çok benziyor. Yani bu toplulukların ortak genetik kökenleri var. Ama kendilerini bugün çok farklı tanımlıyorlar. Hatta birbirlerine düşman olduklarını bile söyleyebiliriz. Bu düşmanlıklar tamamen farklı kaynaklardan besleniyor; genetik yakınlıklarla ilgisi yok. Üstelik birbirlerine çok yakın olduklarının bilgisinin bu düşmanlıklar üzerinde önemli bir etkide bulunmadığını da söylemek mümkün. Yine de son kertede Türkiye’de yaşayan insanların genetik açıdan komşularına, örneğin Orta Asya’daki “soydaşlarından” daha yakın olduğunu söylemek mümkün.

Özetleyecek olursak, birileri Kongolularla aynı haplogrubu taşıyabilir ama bu, o kişinin kendisini Türk olarak adlandırmasını engellemeyecektir. Tabii siyahi olması maalesef kabul edilmesini engelleyecektir. Ama beyaz bir Filipinli rahatlıkla kendisini Türk olarak görebilir; genlerin bir insanın kendisini Türk olarak görmesiyle bir ilgisi yoktur. O yüzden de çok farklı haplogruplardan gelen insanlar kendilerini Türk görmektedir. Birileri kendilerine ilk defa Türk demiş kişilerin haplogrubuna ulaşmadığı sürece, “Türk” haplogrubunun ne olduğunu bilemeyeceğiz. Ama Türklük ya da Türk olma biçimleri tarih boyunca çeşitli değişiklikler gösterdiğinden, böyle bir haplogruba ulaşmanın da bir anlamı olmayacaktır. Üstelik bu aynı haplogruptan gelen başka dallar da Türklükle ilgisi olmayan çok farklı yönlere gitmiş olabilir. Ve daha da ilginci bu aynı haplogrubun öncesinde, yani birkaç on bin yıl öncesinde de, Türklükten eser olmayabilir. Bugün en fazla Türkiye’de yaşayan insanların haplogruplarından bahsedebiliriz ve bunların kökenleri de, Anadolu da dahil olmak üzere dünyanın çeşitli yerleridir.

2 Mart 2010 Salı

Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri VI - Osmanlı'nın Kuruluşu ve Lindner'in Tezi
Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?

İlk örgütlenmeyi aşiret/göçebe söyleminin içinde kalarak açıklamaya çalışan ve bu alanda kendisine yer edinmiş olan diğer bir çalışma Paul Lindner’e aittir. Lindner’e göre Osman’ın yandaşlarını birleştirmek için kullanmış olduğu siyasi örgüt aşiret idi. Göçebeler veya yarı-göçebeler bu yörede zaten bir dağılma aşamasındaydılar. Ekonomik sıkıntılardan ötürü sadece hayvancılıkla geçinemiyorlardı. Bu arada Bizans köylüsünün de hoşnutsuzluğu mevcuttu. Osman’ın çevresinde bir grup oluşmaya başlamıştı. Osman aşiretini dışarıdan gelenlere de açmaya karar verir. Osman’ın çeşitli grupları bir araya getirmiş olması, kaynaklardaki öyküleri de göz önüne aldığımızda epey mümkün gözükmektedir. Fakat kaynaklarda dışarıdan katılıma açık olma temasının gözüktüğü yerlerde, bu katılımı mümkün kılan araçlardan biri dindir. Hıristiyanlarla beraber çalışmak, beraber girişimler organize etmek de vardır ama gerçekten “bizden” olmanın yolu din değiştirmektir. Dışarıdan katılıma açık olan dindir. Bir aşirete dahil olmak gözükmemektedir. Osman’a bağlı kişiler gözükmektedir, ama bu gene de bir aşirete dahil olmak anlamında değildir, ki Lindner’in aşirete katılmaktan ne kastettiği çok daha açık değildir. Görünüşe göre, aşirete dahil olmayı daha çok bir metafor olarak kullanmaktadır ve bu açıdan yaklaşınca bir örgüte dahil olma süreci gözükmektedir. Fakat daha sonra Osmanlı ve devlet olarak belirecek bu örgütün ilk başta ne olduğu belli değildir ki, aşiretin temel felsefesi aynı soydan gelmektir. Sadece oba kavram ve kurumunda aynı soydan olma kaygısı yoktur. Oba herşeyden önce farklı soylardan gelenlerin aynı ekonomik faaliyetten ötürü aynı mekânı paylaşmalarını sağlayan bir örgüttür ve bu yüzden de komşuya açıktır. Aşiret, kabile veya boy daha soyut bir kavram olup siyasi örgütlenmeyle ilgilidir. Bu siyasi örgütlenmenin temeli de aynı soya ait olmaktır. Bu tür siyasi örgütlenmenin temeli aynı sosyal gruba ait olmadır, yani itici güç toplumsaldır. Bireyin bir gruba ait olmasının nedeni toplumsaldır, başkalarıyla birlikte bir topluluk oluşturmasıdır. Sorulması gereken, Osman’ın bunu nasıl başardığıdır. Aşiretin ne olduğu bu göçebeler tarafından büyük olasılıkla yeterince net bir şekilde bilinmektedir. Yani Osman’ın kendi soyuna ait olmayanları kendisine dahil etmek için aynı soya dayanmayı getiren aşiret ideolojisini kullanması aslında epey zor. Yerleşmiş bir düzenin temel ilkesini değiştirmek sonuçta belli bir muhalefet doğuracak bir çabadır. Osman niye kendisine muhalefet yaratmak istemiş olsun; ki en büyük silahlarından biri, eğer böyle bir örgüt vardıysa, kendi aşiretidir. Fakat bu bir aşiret midir? Lindner bir aşiretin açılmasından bahsetmeden önce böyle bir aşiretin varlığını göstermek durumundadır. Bir örgütlenmenin olduğundan bahsedilebilir, ama bu bir aşiret midir?

İlk tarihlere bakıldığında, bu tür bir açılış ittifaklar şeklinde sunulmaktadır. Moğollara ait nöker kavramından bahsedilmektedir ki, böyle bir geleneğin Moğolların Anadolu’da bulunduğu dönemde kullanılmış olması mümkündür. Burada üç olasılık mevcuttur. Biri Osmanlıların Moğol kökenli olduğu. Bir zamanlar savunulmuş olan bu varsayıma artık çok fazla itibar edilmemektedir. İkincisi Osmanlıların bu yöreye son zamanlarda gelmiş ve bu yüzden de bu Moğol uygulamasıyla daha önceden tanışmış olması. Bu Osmanlıların ya Anadolu dışında ya da Anadolu’nun başka bu yöresinde bu gelenekle tanışmış olmalarını getirebilir. Üçüncü olasılıksa bu kurgunun, Moğol uygulamasıyla daha aşina olmuş tarihçiler tarafından daha sonra yaratılmış olduğudur. Bunlardan hangisi doğru olursa olsun, tarihçiler Osman’ın aşiretini açmış olduğu tezini kullanmamışlardır. Fakat böyle bir olasılık mevcut bile olsa, Lindner’in yapması gereken bu açılmanın hangi söylemle mümkün olabileceğini belirtmesidir. Akla daha yatkın gelen, ekonomik veya siyasi bir girişimin etrafında ittifak eden gruplardır. Bu yakınlaşmanın kökü oba kurumunda olabilir. Aynı ekonomik faaliyette bulunan farklı soydan gelen kişiler aynı mekânda buluşup yakınlaşmış olabilir. Hayvancılık iki tarafın da ilgilendiği bir uğraştır ama tarım/hayvancılık ekseninde bir buluşma ve kaynaşma olsa bile, ki bunun olmuş olabileceğini gösteren kanıtlar vardır, buradan bir başka düzeye geçmek gerekmektedir. Daha üst düzeyde olan bir ekonomik kaygı veya kazançta birleşmek. Osmanlı’nın ve yöredeki diğer grupların bazı ekonomik sorunlar yaşadıklarını göstren veriler bulunmaktadır. Bunun yanında Türkmen’in zaten alışmış olduğu ekonomik kazanç için birleşme geleneği zaten mevcuttur. Örnekleri Orta Asya’da fazlasıyla görülebilen bu gelenek, ekonomik kazanç için boyların karizmatik bir lider etrafında birleşmesi şeklinde olabileceği gibi, tüccar kent devletlerin göçebe gruplarıyla beraber ekonomik çıkarlarını korumak için beraber hareket etmeleri şeklinde de olabiliyordu. Bitinya’da her ikisi de vardır. Bu tür birleşmelerin bir vizyon şeklinde ortaya çıkmaları da gerekmemektedir. Arka arkaya gelen birbirinden farklı geçici ittifaklar, bir süre sonra Osmanlı’nın ilk grubunun ortaya çıkmasını getirmiş olabilir. Burada söz konusu olan dinamik ama raslantısal bir süreçtir.

Bu anlamda Lindner’in yaklaşımı yerindedir ama kullanılması zor olan ve görece statik bir kurumu işin içine sokarak son anda yanlış bir yola girmektedir. Eğer bir birleşme olmuşsa, ki olduğunu gösteren veriler vardır, bu birleşme oba-budun ekseninde gerçekleşmiştir. Genelde boylar birliği anlamına gelen budun pratiği, Bitinya’da gerçek ve kalıcı bir budun yaratmıştır. Burada çeşitli etkenler aynı anda bir arada çalışmış olabilirler. Osmanlı ilk başta önemsiz ve güçsüzdür. Ne herkesle savaşacak ne de herkesi bir araya toplayacak güce sahiptir. Aşiretler yani boylar dünyasında yaşamamaktadır. Çok daha küçük ama fazla sayıda gruplardan oluşan bir dünyada olduğu anlaşılıyor. Hayvancılığın büyük çapta geçerli olduğu bir dünyada değildir. Aksinde çok daha uyanık ve politik olmasını gerektiren bir dünyadadır. Bu süreç ilk grubun ortaya çıkmasını veya hâlihazırda mevcut olan grubun büyümesini sağlamıştır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...