30 Aralık 2010 Perşembe

Freedom to Identify with Different Anatolian Histories

Türkçesi için Farklı Anadolu Tarihleriyle Özdeşleşme Özgürlüğü

When one starts to speak about the past, that is, the history or histories, of the present-day Turkey, or the present-day Anatolia, to use the usual but geographically wrong expression,  then various, sometimes rather unpleasant, discussions may generally ensue. The source of these clashes is almost always that someone sees, wants to see, a genetic, biological, relationship between those who live here today and those who lived here in the past. A connection between these two is usually not wanted by most and therefore, a claim is usually put forward that those who were here before were replaced entirely by those who are here now; in other words, there was no mixing.

Present-day genetic studies indicate the opposite is true. More or less some mixing seems to have taken place. But, everything aside, let us assume, for a second, that the hypothesis put forward is correct; that is, when some people were entering Anatolia from one side in 1071, some others, those who were living here at the time, were leaving from the other side and therefore nobody mixed with nobody. Would this bring us to the conclusion that we should not concern ourselves with or not enjoy the past of this land where we currently live? Does there have to be a “blood” or genetic connection for us to concern ourselves with the different pasts of this land, with the pre-1071? And does there have to be, once more, a biological connection for us to identify ourselves, just because we live on the same land, with the things these people did, built.       

My personal opinion is that it does not have to be. The only means of forming a connection does not have to be blood, genetics or biology. It can be through our feelings and thoughts as well. In fact, since we all belong to the same species we do have a biological connection with the peoples of these pasts anyway. We could think about this matter in the much larger context of all humans, rather than this or that ethnic group or nation, and its past. Unfortunately, we are unable to do this. We are not raised as such. We are not encouraged to think in such terms. We automatically jump to the divisions that separate us, to discrimination. For example, we are unable to identify ourselves with the past of an English person. If there were creatures from other planets similar to us, then we could probably manage to feel closer to our own kind, but at the moment, we are unable to do this.

However, to repeat one more time what mentioned above, even if we assume that there are no genetic connections (but the current research indicates otherwise), there can still be connections of different sort. We are able to form various connections through our feelings and thoughts, but there are also other factors that assist in this matter. First of all, we live in the same environment with those who came before us; we are part of the same world with regard to the climatic and geographic conditions, though our world seems to be warming up lately. Therefore, we produce a similar culture, but, on the other hand, even if we assume that we all came from the Central Asia or that direction, this arrival was into a culture that was similar to the one we are currently producing. At our arrival with a different culture, we encountered what can be called the Anatolian cultural environment, and since the environment we are in is still Anatolia, we are living and producing more or less a similar culture. This cultural connection or the connections naturally lead us to forming relations, through our feelings and thoughts, through what we feel and think, with those who lived here before us, even if we assume that these people had left upon “our arrival” and we never had a chance to mix with them. We see ourselves as part of them; we tend to do this. 

But in our case there is more; for not only we eat the same types of fish, but we have the same names for them as well. Therefore, there was an encounter, an exchange, a mixing. Yet, even if we assume this has never been the case, just being on the same land, under the same climatic conditions and similar factors put us in a similar cultural process and thus, we feel closer to this past; we find, see, many common points between ourselves and this past. This naturally pushes us towards interacting with and writing about this past, without thinking whether or not there we have a blood connection with them, on the one hand, but as if there is one, on the other hand. 

Therefore, I conclude, those who currently live on this land can go after various histories; they may identify themselves with various histories, various pasts. They may either adopt all of them by equally embracing each of them. Or they may identify with them through a certain hierarchy, adopting some of them more than others. All in all, this relationship does essentially have to be, contrary to the claims of the modern discourse and its state, of personal kind. There should not be an authority between the individual and the past with which this individual wants to identify (even construct). In other words, I claim that the domineering attitude of ‘this is your past’ is wrong. It needs to be and it is about what kind of relationship a person sees between him/herself and the world he/she is in; this relationship cannot and should not be imposed.  

29 Aralık 2010 Çarşamba

Farklı Anadolu Tarihleriyle Özdeşleşme Özgürlüğü

For English version, see Freedom to Identify with Different Anatolian Histories

Özellikle günümüz Türkiye’sinin, veya alışıldık ama coğrafi açıdan tam doğru olmayan şekilde söyleyecek olursak, günümüz Anadolu’sunun geçmişinden, yani tarihinden veya tarihlerinden bahsedilmeye başlandığında, genellikle çeşitli tartışmalar belirebiliyor. Çatışmaların kaynağı neredeyse her zaman bugün burada yaşayanlarla geçmişte yaşamış olanlar arasında genetik, biyolojik ilişki kurulmasından kaynaklanıyor. Bu ikisi arasında bağlantı kurulması istenmiyor ve dolayısıyla da şimdikilerin öncekilerin yerini aldığı, yani bir karışma olmadığı iddia ediliyor.

Günümüz genetik çalışmaları bunun aksinin doğru olduğunu gösteriyor. Az veya çok bir karışma söz konusu. Ama her şey bir yana, bir an için bu ileri sürülen varsayımın doğru olduğunu, yani 1071 yılında bir taraftan birileri gelirken, diğer taraftan da burada yaşayanların çıktığını, bu toprakları terk ettiğini ve dolayısıyla hiç kimsenin birbiriyle karışmadığını farz edelim. Bu üzerinde şu anda yaşadığımız toprakların geçmişiyle ilgilenmemeyi, bu geçmişten zevk almamayı gerektirir mi? İllâ kansal, yani genetik bir bağlantı mı olması gerekiyor bu toprakların daha farklı geçmişleriyle, 1071 öncesiyle ilgilenmek için? Ve yine illâ biyolojik bir bağlantı mı olması gerekiyor, bu insanların yaptıklarıyla kendimizi, aynı topraklar üzerinde yaşıyor olmaktan dolayı özdeşleştirmek için.

Benim şahsi görüşüm olması gerekmediği yönünde. Bağlantı kurmanın tek yolunun kansal genetik veya biyolojik olması icap etmiyor. Duygusal veya düşünsel biçimde de olabilir. Ama aynı türden geliyor olmaktan ötürü burada yaşamış olanlarla biyolojik bir bağlantımız zaten var. Meseleyi şu veya bu etnik grup veya ulus ve bunun geçmişi şeklinde düşünmek yerine, daha geniş bir bağlamda, tüm insanlar olarak da düşünebiliriz. Maalesef bunu yapamıyoruz. Böyle yetiştirilmemişiz. Böyle düşünmemiz teşvik edilmemiş. Otomatikman ayırımlara, ayrımcılığa gidiyoruz. Örneğin bir İngiliz’in kendisini özdeşleştirdiği geçmişiyle biz özdeşleşemiyoruz. Belki başka gezegenlerde bize benzer canlılar olsaydı, bunu başarabilirdik ama şu durumda yapamıyoruz.

Ama, bir kez daha yinelemem gerekirse, genetik bağlantıların olmadığını varsaysak bile (mevcut çalışmalar tersini söylüyor) farklı bağlantılar olabiliyor. Duygu ve düşüncelerimize başvurarak çeşitli bağlantılar kurabiliyoruz ama bu konuda yardımcı olan başka faktörler de var. Bir kere aynı çevrede yaşıyoruz; iklim ve coğrafi koşullar açısından aynı dünyanın parçasıyız, her ne kadar bizimki şu anda bir parça ısınma eğilimindeyse de. Dolayısıyla yakın bir kültür üretiyoruz ama diğer yandan, eğer hepimizin Orta Asya’dan veya o yönden geldiğini varsayarsak veya varsaysak bile, kendimizi bir de ürettiğimize benzer bir kültürün içinde bulmuşuz. Farklı bir kültürle gelerek Anadolu kültürel ortamıyla tanışmışız ve içinde bulunduğumuz çevre hâlâ Anadolu olduğundan dolayı da, beş aşağı beş yukarı aynı kültürü yaşıyor ve üretiyoruz. Bu kültürel bağlantı veya bağlantılar da haliyle burada, bu topraklarda daha önce yaşamış olanlarla duygu ve düşüncelerimiz aracılığıyla ilişki kurmamıza yol açıyor, bu insanların tamamen gittiğini ve onlarla hiçbir şekilde karışmadığımızı, karşılaşmadığımızı varsaysak bile. Kendimizi onlardan görüyoruz; bu yönde bir eğilimimiz oluyor, olabiliyor.

Ama tabii bizim durumumuzda biraz daha fazlası söz konusu. Çünkü sadece aynı balıkları yemiyoruz, bu balıklar için aynı adları da kullanıyoruz. Dolayısıyla bir karşılaşma, bir alış veriş veya belki de bir karışma olmuş. Ama bunun olmadığını varsaysak bile diyorum, sırf aynı topraklar üzerinde olmak, aynı iklim koşullarının etkisi altında kalmak ve benzeri dış etkenler, kendimizi benzer bir kültürel sürecin içinde bulmamızı sağlıyor ve bu yüzden de kendimizi daha yakın hissediyoruz bu geçmişe; çeşitli ortak noktalar buluyor, görüyoruz kendimizle bu geçmiş arasında. Bu da haliyle bu geçmişle de etkileşime girmeyi, bu geçmiş hakkında da yazıp çizmeyi gerektiriyor, aramızda herhangi bir kan bağı olup olmadığını düşünmeden ama sanki varmış gibi.

Dolayısıyla, bu topraklarda yaşayan insanlar çeşitli tarihlerin peşinden gidebilir, kendilerini çeşitli tarihlerle, geçmişlerle özdeşleştirebilir. Ya da hepsine eşit şekilde yaklaşarak hepsini birden benimser. Ya da kendisini belli bir hiyerarşik yapı içinde bu tarihlerle özdeşleştirir; yani kimisini diğerlerinden daha çok benimser. Neticede bu ilişki aslında modern söylemin ve de devletinin iddialarının aksine, bireysel bir ilişki olmak zorundadır. Birey ve özdeşleşmek (hatta kurgulamak) istediği geçmiş arasında bir otorite olmamalıdır. Yani “senin geçmişin bu” yaklaşımı kanımca yanlış bir tavırdır. Bu, kişinin kendisini yaşadığı dünyayla nasıl bir ilişki içinde gördüğüyle ilgili bir durumdur; herhangi bir şekilde dayatılamaz, dayatılmaması gerekir.     

9 Kasım 2010 Salı

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Başka Yoruma Cevap

Söz konusu yorum...

Adsız,

Burası siyasi bir platform değil. Sanırım bazen kendini tutamayıp farklı yönlere kayıyorsun ama burada birilerinin Avrupalılaşmasından veya bunu istemesinden bahsetmiyoruz; biraz daha dikkatli olup argümanlarını konuyla sınırlı tutmanı rica edeceğim.

Argümanlarına gelince, daha az sayıda bir grubun, bir topluluğun kendisinden sayıca fazla ve hatta bu blogda benim tanımladığım şekliyle kültürel açıdan daha karmaşık, birçok durumda da daha medenileşmiş grupları kontrol altına almasının birçok örneği mevcut geçmişte. Bunlara, modern çağa kadar, Çin’den Batı Avrupa’ya kadar rastlamak mümkün. Araştırmanı biraz daha derinleştirmen gerekiyor. Özellikle on sekizinci yüzyıla kadar göçebeler her zaman medeni ve kültürel açıdan daha gelişkin toplulukların başına dert oldular, çoğu kez bunların kurmuş oldukları sistemleri darmadağın ettiler. Sömürge çağında da küçük gruplar tarafından kontrol edilenler her zaman “ilkel” olarak adlandırdığın topluluklar olmadı. Hindistan ve Çin de sömürgeleştirildiler. Dolayısıyla bu argümanın geçersiz.

Burada bahsedilen konu, bir tarafın şiddet de içeren fiziksel güç yoluyla bir sistemi, düzeni bozması, darmadağın ederek ortadan kaldırması. Bunun için çok ileri düzeyde bir kültürleşme şart değil. Orta Asya’dan (ve daha önce Arap yarımadasından) gelen göçebeler ve/veya kitleler de tam bunu yapmıştır. Çok da ileri düzeyde bir kültürel gelişim düzeyinde olmayan Araplar hem Sasanileri hem de Bizans’ı (Roma) çökertmiş veya ciddi derecede hasara uğratmıştır. Ardından Çinlilere bile meydan okumuşlardır. Bu örnekleri geriye doğru çoğaltmak da mümkün. Tunç Çağında Deniz halkları denilen gruplar çok kısa sürede birbiri ardı sıra çok daha gelişkin tunç çağı medeniyetlerine büyük zararlar vermiş, bir kısmının sonunu getirmiştir. Germen kabileleri neredeyse Roma’yı ortadan kaldırmıştır. İskender Pers İmparatorluğunu bir anda ortadan kaldırmış ve bu bölgede Helen kültürünün hiç de küçümsenmeyecek düzeyde yeni bir kültürel evre başlatmasını sağlamıştır. Helen dili süratle yayılmıştır. Bu süreç sırasında milyonlarca Helen doğuya göç etmemiştir.

Konuyu dine getirdiğimizde de durum pek değişmiyor. Ne Türklerin Müslümanlığı kabulü sırasında milyonlarca Arap ve İranlı Orta Asya’ya, ne de Budizm yayılırken milyonlarca Hintli Çin’e, Japonya’ya ve Güneydoğu Asya’ya yerleşmiştir. Ya da Germen kabilelerinin Hıristiyanlığı kabul etmesi.

Dil konusuna gelince, daha önce de belirttim (hatta birkaç kez), bu uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, uzun bir süreçte baskın dil ve dinin (ama bu durumda önce dinin) kazançlı çıkması gayet normaldir. Her ikisi de avantajdır ve insanların bu tür avantajları tercih etmeleri gayet normaldir. Bunun kültürel gelişmişlikle bir ilgisi yoktur. Türkiye’de Amerikalılar yaşamıyor ama dilleri ve kısmen de kültürleri hiç de küçümsenmeyecek bir süratle yayılıyor. Bu mantığa göre, milyonlarca Amerikalının gelip yerleştiğini mi kabul etmemiz gerekecek? Ya da herhalde daha sofistike bir kültür olduklarını mı söyleyeceğiz? İlgisi yok. Bu dili konuşmak avantaj sağlamaktadır ve bu yüzden de insanlar İngilizce öğreniyorlar. Yoksa çok muhteşem bir dille karşılaşmış olduklarından değil.

Bu tartışmanın başından beri hep aynı hata yapılıyor. Sanki 1100 yıllarından itibaren Anadolu’nun büyük kısmı Türkçe konuşmuş gibi tartışılıyor, her ne kadar sürecin uzun sürmüş olduğu kabul edilse bile. Ne zaman avantajlı olmuşsa, o zaman öğrenilmiş ve olmamaya başladığı veya daha avantajlı bir şeyler belirdiği zaman da terk edilmiş.

Orta Asya’dan gelenler bir şeyi gayet iyi yapıyor. Karşılaştıkları sistemin can damarlarını ele geçirerek çökertiyorlar. Bunu da fiziksel güç kullanarak yapıyorlar. Bu durumda söz konusu yerlilerin zaman içinde taraf değiştirmeleri gayet normal ve bunun örnekleri dolu. Ama on birinci yüzyılda gerçekleşmiş bir şeyin sürekli gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bazı yerlerde çok etkili olmuş bir süreç diğer yerlerde pek etkili olmayabiliyor. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde hem Müslüman olmanın hem de Türkçe konuşmanın getirdiği avantajlar yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bunu sonunda ikinci bir fiziksel güç kullanma dalgası izliyor. Kendi haline bırakılsaydı, yani bu bahsettiğim iki unsurun ardında belli bir fiziksel güç potansiyeli olmasaydı, ya da diğerleri aynı şekilde fiziksel güce başvursaydı veya başvuranlar bunu daha fazla devam ettirebilselerdi (burada tabii ki keşke böyle olsaydı demeye çalışmıyorum, sadece bir varsayımdan bahsediyorum), bugün hem dilsel hem de dinsel coğrafya daha farklı olabilirdi. Zaten hem Balkanlar hem de Karadeniz çevresinde bu süreç tersine dönerek hem Türkçenin hem de Müslümanlığın aleyhine olacak şekilde işlemiştir.  

Tüm bu yazdıklarımı duygusal şekilde okumaya gerek yok. Bu bahsettiklerim sadece bu ülkeye özgü değil. Dünyanın birçok yerinde tekrarlanmış ve hatta hâlâ tekrarlanan bir süreç. İnsanlar fiziksel güce başvuruyor ve bu da söz konusu kültürel ortamda avantajlı unsurları değiştirebiliyor. Bunun olabilmesi için çok sayıda insanın göç etmesi gerekmiyor ama muhtemelen çok az sayıda insanla gerçekleşen bir süreç de değil. 

7 Kasım 2010 Pazar

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Yoruma Cevap

Timuçin, dille kültürün geri kalanı arasında yaptığın ayrım yerinde ve tarihte de birçok örneği var. Peki dini kültürün içinde nereye koyuyorsun? Anadolu'da bir tek dil değişmemiş, din de değişmiş. Sen tarihçi olduğun için iyi bilirsin, Britanya'nın Anglo-Saksonlaşmasında Hristiyan ve Kelt dilleri veya Latince konuşuyor olan Britanya yerlileri dilde Anglo-Saksoncaya geçerken dinlerini de Anglo-Saksonların dini olan Anglo-Sakson paganizmine mi çevirdiler yoksa Hristiyan mı kaldılar (mesela, Slavlar Balkanlar'da dillerini Balkanların o zamanlar Hristiyan ve çoğunlukla Latince veya Yunanca konuşuyor olan yerli halkları arasında yayarken kendi dinleri olan Slav paganizmini de yaymışlar, acaba Anglo-Saksonların durumunda da mı böyle oldu?)? Anglo-Saksonların Britanya istilalarından nisbeten kısa bir süre sonra Hristiyanlaştığını biliyoruz. Bunda Britanya yerlilerinin zaten Hristiyan olmasının etkisi olmuş mudur, yoksa bu daha çok Kıta Avrupası'ndan gelen Hristiyan misyonerlerin faaliyetlerine mi bağlanmalı?

Bir de "Anadolu'da kültürün değişmiş olduğunu gösteren pek fazla kanıt yok. Aksine Anadolulular kendi kültürlerini benimsetmişler gibi gözüküyor" derken kastettiğin kültür tam olarak nedir? Örneklerle ve detaylandırarak açıklarsan sevinirim.


Onur,

Daha önce belirttiğim gibi, başka konulara girmeyeceğim. İngiltere’nin öyküsü hem bizi konudan uzaklaştıracaktır hem de alanım değil.

Ama dinin etkisinden bahsediyorsak, kanımca zaten en önemli faktör dindi. Türkleşmeden önce bir Muslümanlaşma söz konusuydu. Türkleşme de daha çok dilin yavaş bir süratle Türkçeleşmesinden ibaretti kanımca. Asıl Türkleşme çok daha sonra, Cumhuriyetten hemen önce geldi. Eğer Türkleşmekten kastımız Müslüman kültürü benimsemekse, bu olmuştur ve zaten terimsel olarak da bunun çeşitli örnekleri vardır. Osmanlı zamanında Türk oldu dendiğinde anlaşılan, Müslüman olmakmış.

Son paragrafa gelince, uzun açıklamalara girecek değilim. Bu sorunun cevabını kendin görebiliyor olmalısın.  Ortalıkta at koşturan göçebeler görüyor musun? Göçebe yaşam biçimi ne kadar yaygın? Eğer tartışmayı sadece Orta Asya kökenli göçebelerle sınırlayacaksak, zaten Anadolular için çok yetersiz bir kültürden bahsediyoruz. Neyse, yeme, içme, giyim, deyimler, öyküler, günlük yaşam vs’ye bak. Sorunun cevabını kendin de bulacaksın. Günlük kültürden bahsediyorum burada. Yoksa yüce, hiç kimsenin tanımlamadığı bir kültürden değil. Gelenler nasıl yaşıyorlardı ve bu yaşam nerede? Elbette göçebelerin Anadolu’da uzun süre var oldukları söylenebilir ve oldular da, ama kültürel etkileşim ne yönde oldu? Göçebe kültüre kayış gerçekleşti mi? Yoksa göçebeler yok olana kadar kendi hallerinde mi yaşadılar ve hatta yerleşik Anadolu kültürüne insan mı kaybettiler sürekli?

Diğer yandan, sadece göçebelerden bahsetmek haksızlık olacaktır. Gelen yerleşik bireyler de vardı ve ben bunları daha çok İran kültürünün etkisindeki yerleşikler olarak görüyorum. Burada İran kültürü ibaresini epey geniş anlamda kullanıyorum. Bu açıdan bakıldığında Anadolu’nun yerlilerinin değişmiş olduğu ileri sürülebilir. Ama İran kültürü her ne kadar gelenlerin bir kısmının kültürü olmuşsa da, kastedilen bir göçebe kültürü değildir. Medeni kültüre rakip ancak medeni kültür olabilir veya medeni kültürün varlık koşullarının ortadan kalkması gerekiyor. Zaten İran kültürünün Anadolu üzerindeki, özellikle Fırat’ın doğusunda çok daha önceden başlamıştı. Bırakalım Anadolu yerlilerini, İran’ın yerlileri de göçebeleşmiş değildir. Oğuz kavimleri veya grupları buraları da Oğuzlaştıramamıştır.

4 Kasım 2010 Perşembe

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar II

Bir öncekinden devam...

Tartışmalar ya da daha doğru bir deyişle yorumlarda nasıl çok ufak bir grubun veya bir grup göçebenin Anadolu’yu Türkleştirebilmesinin mümkün olduğu soruldu. Daha doğrusu, başka yerlerde (Gazneliler ve Memlükler) bu görülmediği için, bunun olamayacağı öne sürüldü.

Burada da çok fazla sorgulamada bulunmamam sorunuyla karşılaşıyoruz. Söylenenler veya okunanlar kafamıza yatıyorsa, daha fazla kurcalamıyoruz. Eğer bu sayılan yerlere (Gaznelilerin durumunda günümüz Afganistan/Pakistan bölgesi, Memlükler durumunda Mısır) giden topluluk veya grubun nüfusu eşit veya yakınsa, yani her bir bölgeye biner adet Oğuz, Memlük ve Gazneli gitmişse ve geldikleri yerlerin koşulları da (nüfus, kültürel ve ekonomik gelişmişlik, siyasi durum vb) aynıysa, o zaman bu karşılaştırma yapılabilir ve bu sonuca ulaşılabilir. Aksi takdirde, her bir durumun ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gerekecektir. Bir yerde ailelerin rolü daha fazla olmuş olabilir. Diğer yerdeyse, hiç aile bile olmamış olabilir. Nitekim hem Memlük hem de Gazne durumlarında ailelerden bahsetmek Anadolu’da olduğu kadar anlamlı değil. Eldeki verilere göre, ağırlık tek erkekler.

 Bir yerde karşılıklı kültürel alışveriş veya siyasi işbirlikleri daha fazla olmuş olabilir. Bir yere bin kişi gelirken diğer yere yüz bin gelmiş olabilir ve bu yüz bin her ne kadar hâlâ ufak bir rakamsa da, gerekli siyasi-demografik eşiğin aşılmasını sağlamış olabilir. Bir yerde daha kapalı bir grup söz konusuyken, diğer yanda daha açık bir grup söz konusu olmuş olabilir. Bir yerde mevcut nüfusu hemen sindiren, ürküten veya çeşitli şekillerde teşvik eden ciddi bir şiddet söz konusuyken, diğer tarafta bu olmamış olabilir.

Daha çok neden ileri sürülebilir ama sanırım bu kadar örnek yeter. Ama maalesef bu konular tartışılmadan garip sonuçlara atlanıyor. Örneğin, eğer yüz binler gelmişse, bu gelişin ne kadar bir sürede olduğu, eğer tek bir göç şeklinde olduğu iddia ediliyorsa, bunun lojistik olarak ne kadar mümkün olduğu sorulmuyor. Örneğin bir milyon göçebenin tek bir göç halinde gelip yerleştiği bir yerde (hayvanlarını da hesaba katarsak) ciddi bir tarımsal çöküşün yaşanması gerekir. Yok, gelenler göçebe değilse, bu da ayrı bir sorun tabii. Çünkü kent isimleri pek değişmemiş. Bu bile insanın düşünmesine yol açıyor. Neden bir önceki kültürün isimleri tutulsun, tercih edilsin. Neden Türkleşme olduğunu varsayarken, bu noktayı atlıyoruz.

Cumhuriyet döneminde ve ondan hemen önce bir Türkleşme yaşandı bu topraklarda. Başka yerlerde de başka –leşmeler yaşandı. Örneğin Balkanlar. Genellikle ya da aslında her zaman ilk hedef isimler oluyor. Ama Anadolu’nun Türkleşmesinde, Anadolu kelimesi de dahil, bu yaşanmıyor. Nasıl bir Türkleşmeden bahsediyoruz burada? Belli ki modern bir Türkleşme değil söz konusu olan? O zaman nasıl bir Türkleşme bu? Sadece birilerinin ikinci ve zamanla ana dil olarak Türkçe konuşmaya başlamalarını mı kastediyoruz? Eğer kastedilen buysa, burada kültürel bir etkilenme söz konusu mudur? Söz konusuysa, nasıl bir etkilenmedir bu? Ana dil olarak Türkçe konuşan bir Ermeni kültürel anlamda Türkleşmiş midir?

Tabii burada asıl sorulması gereken, kültürel anlamda Türkleşmenin ne olduğudur? Çünkü nedense henüz hiç kimse açıklamamış ya da tanımlamamıştır bu fenomeni. Yani kültürel anlamda Türkleşmiş biri, bir birey ne tür davranışlar göstermeye başlar, yaşamının hangi yanları değişir? Evet, Türkçe konuşur ama bu nasıl bir Türkçe olacaktır? Cumhuriyet döneminde ciddi bir yeni sözcükler yaratma süreci yaşandı. Böyle bir sürecin olmadığı koşullarda ortaya çıkan Türkçenin konuşma eylemleri nasıl olacaktır, bunun üzerine de düşünmek gerekir. Türkçe konuşmaya başlayan farklı dil ortamına ait biri kendi ortamından birçok kelime, ibare, deyim, atasözü, argo vs’de getirebilir. Bu durumda söz konusu Türkçeleşmenin de değişim yaşandığından bahsedilebilir. Bazı durumlarda da aksi olacak, koşullar dışarıdan, yani yeni dilden birçok kelimenin alınmasını, yerli kelimelerin terk edilmesini getirecektir. İki farklı durum olduğuna göre, Türkçeleşmeye de farklı yerlerde farklı şekillerde ortaya çıkmış bir süreç olarak bakmamız gerekiyor. Nitekim üçüncü yol da Cumhuriyet döneminde gördüğümüz çok daha dayatmacı modern süreçtir diyebiliriz. Ama birkaç satır önceki kültürel Türkleşmenin ne olduğu sorusuna geri dönecek olursak, Türkçenin nasıl konuşulmaya başlamış olması kültürel Türkleşmeyi de epey farklı şekillerde etkilemiş olabilir.

Bir de şöyle bir durum var. Farklı ortama gelenler (bu iklimsel, kültürel, toplumsal veya siyasi olabilir), yani göçmenler, genelde bulundukları ortamın kelimelerini tercih etme eğilimindedir. Çünkü bu farklı ortam (farklı kelimesini vurgulamak istiyorum, çünkü yeni gelinen her ortam farklı olmak zorunda değildir) bu yeni gelenlerin hiç bilmedikleri yeni birçok şeyle karşılaşmalarına yol açtığından farklıdır. Şunu sormak gerekiyor. Gelenler bu durum karşısında yeni kelime üretimine mi geçerler, yoksa karşılaştıkları kelimeleri kullanmayı mı tercih ederler? Sanırım bu sorunun yanıtı bazı koşullara bağlı olmak zorunda. Gelenler ne kadar kalabalık, ne kadar hoşgörülü veya yıkıcı, ne kadar kapalı veya açık, kültürel üretim düzeyleri hangi noktada, yani entelektüellerin oranı nedir (bu elbette kelime üretiminin sadece entelektüellerin işi olduğu anlamına gelmemeli ama din, ahlak, felsefe, hatta siyaset vb dallara dair ağır kelimeleri onlar üretir).

Anadolu coğrafyasına ve Türkçenin bu topraklara geldikten sonra gösterdiği gelişime bakınca bazı sonuçlara ulaşmak mümkün. Yalnız tabii burada iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, Cumhuriyet döneminin Türkçeyi dayatma siyasetinin etkilerini dikkate almalıyız. Bizim ulaşmaya çalıştığımız, bu dönemden önceki Türkçeleşme. İkincisi de, bir yerde herhangi bir kelimenin, kelimelerin değiştirilmemiş olmasının iki şekilde açıklanabileceğini unutmamalıyız: Ya gelenler karşılaştıkları kelimeleri olduğu gibi aldılar, ya da yerliler Türkçe konuşmaya başlarken kendi kelimelerini de taşıdılar. Şunu da hesaba katmak gerekiyor. Türkçe konuşmaya başlayan bir yerlinin yerli kelimeleri tercih etme eğilimi, zaten Türkçe konuşandan daha yüksek olacaktır. Anadili Türkçe olan birey bu karşılaştığı kelimeleri kendi dil dünyasına uydurmaya çalışacaktır, eğer bu kelime bir şekilde başka kelimeleri çağrıştırıyorsa.  

Hemen bazı sonuçlara atlamadan önce bu konuların iyice irdelenmesi gerekiyor. Ufak bir grubun bir Türkleşmeye yol açması elbette mümkündür ve bu sadece Türklerin durumunda da görülmemektedir. Kanımca Britanya adalarına yerleşmiş germen kabilelerin durumu da pek farklı değildir. Anadolu’da yaşayanlar niye göçebelerin kültürünü tercih etsin gibi sorular sorarken de ne dediğimize dikkat etmemiz gerekiyor. Anadolu’da yaşayanlar gerçekten farklı bir kültürü mü kabul ediyorlar, yoksa gelenlerin dilini mi? Bir kültür kendisini birçok dilde üretebilir. Dilin değişmesi otomatikman kültürün de değiştiği sonucuna götürmemeli bizi. Kanımca kültürün değişmiş olduğunu gösteren pek fazla kanıt yok. Aksine Anadolular kendi kültürlerini benimsetmişler gibi gözüküyor. Küçük bir grup da rahatlıkla kendi dilini konuşturabilir. Neticede bir yanda bir milyon, diğer yanda dokuz yüz bin kişi varsa, ikinci küçük gruptur. Dolayısıyla küçük gruptan ne kastettiğimizi de belirtmemiz gerekiyor. Bence Anadolu’ya gelenler bazı değişiklikleri gerçekleştirebilecek kadar kalabalıktılar ama yine de, genetik açıdan bakıldığında, pek o kadar da büyük bir grup değildirler. Genetik büyüklükle, dil değişimi ve/veya kültür değişimi yapabilecek grupların büyüklüklerinin birbirinden farklı olacağını unutmamak gerekiyor. Burada en ufak grup dil değişimi yapacak gruptur. Kültür değişimi daha büyük bir grubu gerektirecek ve genetik değişim içinse çok daha büyük bir grubun göç etmesi icap edecektir.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Türklerin, Oğuzların veya Türkmenlerin Anadolu’ya ya da Rum diyarına, Roma ülkesine gelmeleri, ilk önce çeşitli kısımlarını ve daha sonra tamamını ele geçirmeleri ve yurt edinmeleri genelde ayrıntıları çok iyi bilinen bir konu değil. Sanırım bilinmeyenlerin bilinenlerden çok fazla olduğunu kabul ederek başlamak gerekiyor tartışmaya. Üç noktaya özellikle çok dikkat edilmesi gerekiyor.

Birincisi tutarlı olmak gerekiyor. “Batılı” tarihçilerin bir konuda söylediklerini, bu söylediklerinin doğruluğunu veya geçerliliğini çok fazla araştırmadan kabul ederken, aynı tavrı diğer konularda da sürdürmek gerekiyor. Örneğin gelenler çok kalabalıktı veya yüz bin çadır kurdular ibaresini neredeyse hiç sorgulamadan kabul ediyorsak, diğer konularda da aynı şekilde davranmalı, yani bu aynı “Batılı” tarihçilerin diğer söylediklerini de hiç sorgusuz sualsiz kabul etmeliyiz ki, kendimizle, uyguladığımız yaklaşımla tutarlı olalım. Aksi takdirde, her şeyden önce, etik olmamış oluyoruz. Ya da doğrusunu yapalım. Her söyleneni sıkı bir eleştiri süzgecinden geçirelim. O zaman bir yığın tutarsızlık olduğunu, aslında pek de net bir ortamda olmadığımızı veya yere sağlam basmadığımızı göreceğiz. Daha da önemlisi bu geçmişte yaşamış tarihçileri tekrar insan statüsüne getirmiş olacağız; yani onların da abartabildiğini, gerçekleri saptırabildiğini, yaranmak için yazabildiğini, en önemlisi de kendi fikirleri olduğunu kabul etmiş olacağız.  

İkincisi, tarihe, tarihçiliğe, tarih disiplinine, kesin doğrular veya gerçekler sunan bir dal ve daha da kötüsü bir bilim olarak yaklaşmamalıyız. Tarihin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tarih, günün koşullarına göre var olan dünyayı anlamlandırma çabasıdır ve bunu da karşısına çıkan geçmişten gelen izler için en anlamlı öykü veya açıklamaları üreterek yapar. Bu öykü ve açıklamalar, yeni izler veya yeni izlerin değişik şekillerde okunması veya farklı açıdan değişik şekilde görülmesi karşısında zaman içinde değişime uğrayabilir ve nitekim her zaman da uğrar. Ayrıca aynı duruma farklı açılardan bakanlar veya aynı durumu farklı şekillerde okuyanlar olacağından ve her zaman olacağından, bu öykü ve açıklamalar da hiçbir zaman tek değil, çeşitlidir.

Üçüncü noktaysa, mevcut kimliklerin tarih tartışmalarına bağlanması sırasında (ki bundan kaçış yoktur, tarih büyük çapta mevcut kimliklerin anlamlandırılmasıdır) dikkatli olunması gerektiğidir. Bu doğrultuda kullanılan araçları seçerken epey hassas davranmalıyız. Örneğin eğer herhangi bir kimlik ırk temelli oluşturuluyorsa ve buna uygun bir tarih anlatısı geliştirilmek isteniyorsa, burada manevra alanı epey dardır. İş sonuçta kan söylemine bağlandığında, söz konusu kanın karışmış olması ihtimali bile o kimliği zedeleyecek, sorunlu bir konuma sokacaktır. Bu noktada ben kendimi böyle görüyorum demek de yetmeyecektir. Çünkü o zaman neden diğerleri için aynı durumu kabul etmiyorsun gibi sorular söz konusu olabilecektir. Diğer yandan, kimliğin çeşitli taraflar arasında ve koşullar altında kısmen dayatılmış bir tercih olarak görülmesi, bu manevra alanını genişletecek ve tarihsel anlatı seçeneklerini arttıracak ve çeşitlendirecektir. Kimlik bir tercih meselesi olarak görüldüğünde, geçmişe bakmak, geçmişi anlamaya çalışmak da daha az kutuplaşmaya, biz ve onlar dayatmalarından daha fazla uzak durabilmeye olanak sağlayacaktır. Bu da ayrı bir avantajdır. Diğer yandan, kimlik oluşturmayı farklı şekillerde anlayanlar bir araya geldiğinde, yani doğuştan gelen bir özellik olarak görenler bir yanda ve bir tercih olarak görenler diğer yanda, konu bu kimlik araçlarının veya yöntemlerinin tartışılmasına indirgenmediği sürece, pek de bir yere ulaşılamayacaktır. Sonuç olarak meselenin bu boyutuna da epey kafa yormak gerekiyor.

4 Eylül 2010 Cumartesi

KÜLTÜR II: Kültür Saplantısı

İnsanlar birbirlerinden farklı yaşam tarzları olduğunun her zaman farkında mıydı ya da hatta her zaman farkında mıdır? Modern çağdan önceki yaşamı düşünelim. Ufak bir köy farklılık olarak neyi bilir? Komşu köyleri ki, sonuçta aslında çok da farklı değildir bunlar. Ancak bunların da ötesindeki köylerle alışveriş yapan gezici bir tüccar çok daha fazlasını bilir. Aynı şekilde daha da uzak yerlerle ticaret yapan tacirlerin ve bunların mallarını taşıyan denizcilerle kervancıların çok daha geniş bir farklılık algısı olabilir; yani farklılığa ve dolayısıyla da harekete geçirdiği duygu ve tepkilere daha aşinadırlar.


Ama modern çağa kadar insanların büyük çoğunluğunun dünyası aslında çok dar bir alanla sınırlıydı. Böyle bir alanda farklılığı hissetmeleri muhtemelen epey zor olmuştur. Bazı durumlarda bunun hâlâ böyle olduğu düşünülebilir. Her türlü teknolojiye rağmen ne görmek istediğimizi, neyle karşılaşmak istediğimizi seçiyor olduğumuzdan, hâlâ farklılıktan elden geldiğinde uzak durmaya çalıştığımızı söyleyebiliriz. Dolayısıyla, eğer farklı insanlar görmüyorsak veya kendi aramızdaki bazı insanlar farklı bir şeyler yapmıyorsa, o zaman parçası olduğumuz yaşam tarzının veya bugünün deyişiyle kültürün pek, hatta hiç önemi olmayabilir. Yani bugünün kültürlerine sımsıkı yapışmış insanlarına, kendilerini bu şekilde tanımlayan insanlarına, geçmişte aynı sıklıkta rastlamayabiliriz. Bu da, aslında, kültür denen şeyin, yani bugünün modern yaşamında kültür olarak tanımlanan şeyin ortaya çıktığı bir tarihin olması gerektiği sonucuna getiriyor bizi.


Bu nokta hafif kafa karıştırıcı olabilir. Antropolojik açıdan kültürler her zaman vardı ama bunun bilgisi, insanların bunun farkında olması, yani birilerinin diğerlerinden farklı olduğunun bilgisi ve daha da önemlisi bunun üzerinden kendilerini tanımlama pratiği her zaman yoktu. Denizin içinde yüzüp denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi, insanların da birbirlerinden farklı olduklarını hiç bilmedikleri dönemler olmuş olması gerek. Bir de tabii bunu bilip de sorun çıkartmadan mutlu mutlu yaşanılan dönem veya dönemler var. Çünkü kültürel farklılığına sımsıkı sahip çıkarak biz sizden farklıyız veya hatta daha iyiyiz ya da ileriyiz yaygarasında bulunmak çok farklı bir duruma, sorun çıkartılan veya sorunların çıktığı bir ortamda sert tepkilerde bulunmaya işaret eder. Sonuçta kültürüne her şeyinle sahip çıkmak ya da bunu her şeyin önüne almak düşünüldüğü kadar normal ve sağlıklı bir durum da olmayabilir; ya da illa ki böyle algılanmak zorunda kabul edilmemeli. Eğer insanlar bir dönem diğerlerinden farklı olduklarını bilmeden kendi kültürleri içinde bugünün kültür saplantısına düşmeden yaşamışlarsa, bu seçeneğin, farklılıkların bilindiği bir dünyada da hayata geçirilip geçirilemeyeceği veya nasıl geçirilmesi gerektiği üzerinde düşünmek  gerekir.

Burada ve bu dizi boyunca iki farklı kültür tanımından bahsedeceğim. Herhalde bunu sık sık da tekrarlayacağım. Çünkü açıkçası bu farklılığın gözden kaçırılmasını istemiyorum. Birincisi tarihin belli bir döneminde ortaya çıkan insan ürünü bir söylem ve pratik olarak kültür. Diğeriyse, insan evriminin sonucunda insan varlığının bir parçasına dönüşmüş, ama dönüştüğü gibi kaybolması da mümkün, bir şeyleri yapma şekli olarak kültür. Her ikisinin de var olmadıkları dönemlerin olmadığı düşünülebilir. Birinci kültür modern çağın üründür. Ondan önce ne söylem ne de pratik olarak kültüre rastlamıyoruz ama antikçağda bile insanların birbirlerinden farklı olduklarını bildiklerini görüyoruz. Bununla beraber, bu insanlar bugünküne benzer bir kültür söylemi üretimi içinde değiller ya da böyle bir üretimin, dolayısıyla sürecin parçası değiller. İkinci kültürün başlangıcıysa çok gerilere gidebilir; hatta Homo sapiensten bile daha eski olabilir; ya da belki de Homo sapiensi ortaya çıkaran büyük dönüşümün kültürellik sayesinde mümkün olduğunu düşünebiliriz. Eğer kültürellik evrimsel bir özellikse, o zaman kültürel olmayan insanların da var olmuş olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Hatta bugün için bile daha az kültürel insanların var olduğunu söyleyebiiriz, eğer evrimsel bir özellikten bahsediyorsak.  
Neyse şimdilik bu kadar. Devam edecek…

3 Eylül 2010 Cuma

Yorum problemi

Yorum kontrolünü yanlışlıkla değiştirmiş olduğumdan sanırım son on beş gündür hiçbir yorumun farkına varmamışım. Yeni fark ettim ve gerekli düzeltmeyi yaptım ama okuyup cevaplamam için biraz zamana ihtiyacım olacak.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

KÜLTÜR I: Kültürün Kültürelliği


Kültür kültürel bir kavramdır, kendisi kültüreldir diyerek başlarsam acaba bu konuya ilişkin az da olsa bir soru işareti yaratabilir miyim kafalarda? Çünkü en azından bu topraklarda, kültür garip bir şeye dönüşmüş durumda. Her şeyden önce bir kimlik durumunu ifade ediyor. Ben kimim sorusunu yanıtladığı, yanıtlattırması bir yana, bir de bunu çok sert bir “biz-onlar” şeklinde yapıyor, yapılması isteniyor, yapılmaya zorlanıyor. Bu yaklaşımın, kültür dediğimiz fenomene ait olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da bunu kültürün farklı bir kültür altında, içinde ifade edilmesinin, belli bir kültürün kültür kavramına farklı yaklaşımının sonucu olduğunu söylemek daha mı yerinde olacaktır?

Her şeyden önce iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. İnsanların birlikte yaşamasından ötürü birbirlerine benzemesini, benzeşmesini ve insanların bu tür bir ortamda doğmasını ve bir insana dönüşmesini insanın kültürelliği olarak adlandırıyoruz; yani alışıldık olanın, gelenek, göreneklerin belirlediği bir yaşam tarzının her şeye hâkim olmasından bahsediyoruz burada. Diğer yandan bir de insanlık tarihinin belli bir evresindeki gelişimiyle, yeni bir evreye geçmesiyle ilgili bir kavramdır; sadece bu döneme (adını koyacak olursak kısaca modern diyebiliriz) ilişkin bir süreci anlatır.

Her ne kadar antropoloji gibi alanlarda kültür, verdiğimiz ilk tanıma ya da buna yakın bir şekle dönüşmüşse de (ama bu her zaman böyle değildi), popüler kavrayıştaki durum ikincisiyle ilgilidir ve kültürün, kültür kavramının kültürelliği de burada ortaya çıkmaktadır. Ve bu topraklara geç Osmanlı dünyası zamanındaki girişi daha çok ikinciyle ilgili bir durumdur. Bu şekliyle çeşitli ülkelerde belirmiş veya buralara girmiş, transfer olmuştur; ama bu ülkelerdeki gelişimini belirleyen bu ülkelerde var olan kültürler, zihniyetler, yaklaşım tarzları, yani mevcut kültürler olmuştur.

Tekrar bu ayrıma dönecek olursak, modern dönemde karşımıza çıkanı bir insan icadı olarak görmemiz gerekiyor diyebiliriz. Diğeriyse, insanın doğasının parçasıdır ama her zaman yüzde yüz geçerli bir parçası değildir. Çok farklı çevre koşulları bu adaptasyon biçiminden tamamen vazgeçilmesini getirebilir. Bu iki fenomen aynı sözcükle ifade edilmektedir ve bu da bu iki kavrama ilişkin zorlukların neredeyse tek kaynağıdır. Farklı sözcükler muhtemelen ayrımı kolaylaştıracaktı ama diğer yandan bu iki sözcüğün insan yaşamına girişleri tarihsel olarak birbirleriyle ilişkili olduğundan, sanırım aynı sorun yine de karşılaşacaktı. Bugünün antropolojik kültürüne ulaşmanın başlangıcında modern bir süreç olarak kültürün insanlar tarafından icat edilmesi vardır.

Neyse bu yazı dizinde bu ikisini tartışmayı planlıyorum. Kanımca, son zamanlarda gelinen durum veya durumlardan ötürü, kültürün ne olduğunun tartışılması, hem de epey tartışılması gerekiyor.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Orta Asya Göçü, Hint-Avrupalılaşmak, Türkleşmek, Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar, Türk Kültür ve Dilini Benimsetmek

Bugün bundan birkaç hafta önce yorumlardan birinde Adsız'ın veya Adıszlardan birinin yönelttiği sorulara kısaca değineceğim. Bir parça tekrar olabilir. Çünkü sanırım bir kısmını daha önce farklı yerlerde yanıtladım.
Sayın Timuçin Binder,belki konunuzla alakalı değil;ama şunu çok merak ediyorum.Orta Asya'dan buralara gelen insanların genetik verilere göre çok az sayıda olduklarını söylüyorsunuz.Mesela Oğuz(Türkmen) boylarının çok azı Asya'dan buralara gelmişler diyelim.Nasıl oluyorda,azınlıkta olan etnik Türkler,batının tabiriyle -bu çoban sürüsü-kendilerinden çok sayıdaki yerli halklara Türk dilini ve kültürünü vermiş olabilir?Üstelik kimileri Eski Türkler'in Mongoloid ırktan,çekik gözlü Moğol tipinde insanlar olduğunu iddia ediyor.Niye hristiyan yerliler kendilerinden tamamen farklı olan küçük bir kitlenin ana dili olan Türkçe'yi benimsesinler,varsayalım azınlıkta olan bir kitlenin dili ve kültürü nasıl bu kadar yayılabiliyor?
Sanırım ilk önce bazı varsayımlarımızı sorgulamamız gerekiyor. Birilerinin az sayıda olması onların dil ve kültür alanlarında daha kalabalık bir grubu etkileyemeyecekleri anlamına gelmiyor. Az sayıdaki grup o kadar başarılı faaliyetlerde bulunabilir ki (buna şiddet de dahil), kısa sürede kalabalık grubu sindirebilir.


İkincisi, dili anladım da bu yeni gelenlerin topyekûn kendi kültürlerini benimsettikleri sonucunu nereden çıkartıyoruz ki, dil bile, eğer şu anda konuştuğumuz dilden bahsetmiyorsak, bu konuda çeşitli sorular uyandırıyor. İlk önce bir Orta Asya kültürel etkisinin ne kadar geçerli olduğunu göstermemiz gerekiyor. Bence kültürel açıdan büyük bir Orta Asyalaşma veya Oğuzlaşma (bu arada bu ikisini birbirinden farklı gördüğümü belirteyim) söz konusu değil. Dolayısıyla nasıl oldu da bu küçük grup kültürünü benimsetti sorusunu soramayız. Kanımca tam tersi olmuştur.

Üçüncü varsayımsa, her ne kadar bunu defalarca tekrarladıysam, dilin bir anda değiştiği görüşü. Yani 1071’de Malazgirt oldu ve 1171’de herkes Türkçe konuşmaya başladı. Böyle bir şey olduğunu gösteren işaretler yok. Cumhuriyet’ten hemen önce bile hâlâ çok dilli bir Anadolu var. Ama belli bölgelerde Türkçe kendisini kabul ettirmiş.

Gelelim bu kabul ettirmenin nasıl olduğuna veya olabileceğine. Dünya nüfusuyla karşılaştırıldığında Fransızların sayısı fazla değil. Hatta Fransızca konuşanların daha da azdı bir dönem. Ama tarihin belli bir döneminde herkes Fransızca konuşmaya hevesliydi ve buna Osmanlı da dâhildi. Neden? Elbette ilk akla gelen şey çıkar; söz konusu dil önemli bir çıkar aracına dönüştüğü için ona yönelik talep artmıştır. Türkçenin de bir dönem bu bölgede aynı konuma ulaştığını düşünebiliriz. Bu arada gelenlerin bir yığın bilim adamı, sanatçı, entelektüel olması gerekmiyor dillerinin kabul edilmesi için. Ekonomik, siyasi ve kültürel güç odaklarını ele geçiren bir grup göçebe de aynı sonuca yol açabilir. Türkçenin yayılmasına bu açıdan bakmak gerekiyor. Ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, sonunda kazanan iktidarın dilidir. Bu dili konuşmak herkesin avantajınadır.

1071'de göçün Anadolu'ya az mı olduğunu mu söylüyorsunuz;yoksa göç edenlerin Türk'ün kendisinden çok Türkleşmiş hint-avrupa kökenli halklar olduğunu mu?
Veyahut bizim,Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar olduğumuz iddiası ne kadar gerçekçi?1915'e geldiğimizde;Anadolu'da 2 milyon Ermeni,bir o kadar da Rum var,bunlar niye Türkleşmemiş madem?Osmanlı'nın sadece 1800'lü yıllarda nüfusunun toplam 22 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
Anadolu’nun bugünkü genetik durumuna bakıldığında, eldeki verilerin, bu topraklarda yaşayanların küçük bir kısmının Orta Asya kökenli olduğunu gösterdiğini söylüyorum. 1071 konusunda bir şey söyleyemem. Çünkü o günün genetik yapısını bilmiyoruz. Ayrıca sadece genlere bakara gelenlerin kimliği hakkında da bir şey söyleyemeyiz. Üstelik bu verilerin içinde bir de Osmanlı’nın son dönemindeki nüfus değişimleri de var. O yüzden on birinci yüzyılda Anadolu’ya gelmiş Orta Asyalıların sayısı daha da az olmuş olabilir. Tabii bir de Orta Asya’yı nasıl veya nerede tanımladığımız da önemli.

Evet Türkleşmiş Ermeniler veya Rumlar olabilir bu ülkede yaşayanların bir kısmı; ama unutmamak gerekiyor ki, bu Ermeniler ve Rumlar da bir zamanlar başka kimlikleri olan insanlardı. Yani Anadolu’da yaşayan başkaları da bir zamanlar ya Rumlaştılar ya Ermenileştiler ya da başka bir şeyleştiler. Yani tartışmayı Rum muyum, Türk müyüm’e getirmemek gerekiyor; maalesef birçoğumuz burada saplanıp kalıyor.

Türkleşmiş Hint-Avrupa kökenli olmak da aslında saçma bir şey. Hint-Avrupa adı verilen diller var; bu dilleri konuşanlar epey farklı etnik/kültürel ve genetik kaynaklardan gelebilir. Neticede Hint-Avrupalı olmak diye bir şey olmamıştır hiçbir zaman. Ne olabilir ki bu?

Kimisi Türkleşmemiş, bunda şaşıracak bir şey yok. Zaten Türkleşmek dediğimiz şey de daha çok dilsel ve dinsel dönüşüm. Modern kimliklere benzer kimliklerden bahsetmiyoruz. Dolayısıyla birilerinin din değiştirmemiş olması çok da şaşırtıcı değil.

Son soru olarak;bizde J2 ve R1a genleri çoğunlukta.Ama günümüz Orta Asya'daki Türki halklarda da bu gene rastlanıyor.Hem de önemli ölçüde.Peki bu ne anlama geliyor olabilir?
Genler abartılıyor. Hiç bu konuya girmeden (ki sanırım yeterince tartışıldı) şunu söylemekle yetineyim, ben genlere bakarak insanların etnik kimlikleri hakkında bir şey söylemedim ve söylemiyorum. Sadece gelmiş olabilecekleri veya geldikleri yer veya bulundukları yerler hakkında eldeki verilere bağlı olarak bir görüş öne sürdüm. J2’ler budur, R1’ler şudur demedim ve açıkçası bu tür yaklaşımların yanlış olduğunu düşünüyorum. Orta Asya’daki Türki halkların ne kadar Türki oldukları nereden biliniyor? Türki dediğimizde ne kastediyoruz? Bundan yaklaşık 1500 yıl önceki nüfus hareketlerinden ne kadar eminiz ki, bu kişilerin bugüne kadar kimseyle karışmadan geldiklerini varsayıyoruz. Eğer bir şekilde bu iddia doğruysa, o zaman bu sadece bu iki grup arasında bir ilişki olduğunu gösterir. Birilerinin Türk veya Türki olduğunu göstermez. Ben de zaten bu yüzden genelde Orta Asyalılar ya da daha doğrusu bu bölgeden gelmiş olanlar ifadesini kullanıyorum. Bugün birilerinin kendilerini Türk olarak görüyor olması, geçmişte de aynı durumun söz konusu olduğunu göstermez.

Köktürkler,çok çeşitli ırkların biraya gelmesiyle oluşan bir konfederasyon olduğuna göre ve Türk adına(Török ya da Türük)ilk kez bu devlette rastlandığı göz önüne alındığında Oğuzlar'ın da Köktürkler zamanında Türk kimliğini kazanmış,farklı etnik grupların biraraya gelmesiyle oluşmuş bir boy olma ihtimali var mıdır?

İhtimal her zaman var ama ilk önce bu dönemde Türk kimliği deyince ne anlaşılmış olduğunu tespit etmemiz gerekiyor ve bu da neredeyse olanaksız. Bunu yapamadığımız sürece de bu tür tartışmalara girmek anlamsız oluyor.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular III:
Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Bugünkü Anadolu’yu ortaya çıkaran süreçleri anlamaya çalışabiliriz ama bu bizi çok fazla geriye götürmeyecektir. Eğer bugünkü Anadolu’dan yola çıkarsak, hangi argümana dayanarak geçmiş medeniyetleri böyle bir geçmişin parçası yapabiliriz? Örneğin Romalılar ya da İyonlarla bugünün Anadolu’su arasında, bunları övünme sebeplerine dönüştürme dışında nasıl bir ilişki kurulabilir? “Biz bu insanların torunlarıyız” demenin, bu genetik açıdan doğru bile olsa, anlamı nedir? Acaba İyonlar bizi torunları olarak kabul ederler miydi? Böyle bir ilişki kurulmak zorunda mı?

Muhtemelen çok daha günlük yaşam unsurları açısından bakıldığında bir süreklilik görülebilir ama buna ek olarak, büyük süreklilikler dışında, büyük kopmalar daha etkili olmuş da olabilir. Bazı tarihçiler bu tür bir ilişki kurmanın tehlikeli olduğunu, tarihi bu tür duygulardan arındırmamız gerektiğini de söyleyebilir. Nitekim söylenmiş ve hâlâ da söyleniyor. Ama diğer yandan, geçmişe bakarken insanların duygulandıklarını, duygularını da kullandıklarını görüyoruz ki, insanın, çevresiyle ilişki kurmak için buna ihtiyacı olduğunu söyleyen araştırmacılar da var. Bir orta nokta bulmak herhalde mümkün.

Ulusalcı yaklaşım daha çok ırk üzerinden giden bir yaklaşım; önemli alan genellikle belli bir insan topluluğunun devam ettiğini göstermek. Bu açıdan yaklaşıldığında, geçmişte çok büyük kopmaların olduğunu ve dolayısıyla böyle bir ilişki kurmanın neredeyse olanaksız olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu büyük kopmalara rağmen, bugün benimsemiş olduğumuz kimliklerin başlangıçlarının bir şekilde geçmişte olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü büyük veya küçük kopmalar açısından baktığımızda bile, bu kopmaları yaratan koşulların öykülerini anlamak ve yazmak için geçmişe bakmamız gerekmektedir. Yani bugünkü durumumuz bir süreklilikten çok aslında bir kopmalar, kopuşlar zincirinin sonucudur ve bunun öyküsü, eğer bu öyküyü veya öyküleri anlamaya ihtiyaç duyuyorsak, geçmiştedir. Sanırım tarih, kopmalar şeklinde de yazılabilir. Örneğin tek tanrılı dinlerin ortaya çıkış ve yayılması büyük bir kopuştur. Bunun anlamak istiyorsak, o zaman geçmişi eşeleyeceğiz. Ya da medeni yaşam tarzına niye geçtiğimizi anlamak istiyorsak, o zaman da geçmişi eşeleyeceğiz. Ya da dillerin nasıl değiştiklerini görmek istiyorsak, o zaman da geçmişe bakacağız.

Tüm bunlar iyi de, bunun çerçevesi ne olacak? Yani bu tür kültürel değişimlerin sınırlarını nasıl belirleyeceğiz. Bölgemizi nasıl seçeceğiz? Sonuçta bugünün Anadolu’sundan yola çıkmak zorundayız. Çünkü biz burada yaşıyoruz ve ilk önce bu bölgenin geçmişini eşelemek istiyoruz. Ama bu bölgenin illâki Türkiye’yle sınırlı olması gerekmiyor ki, zaten olmaz da. Eğer Ege medeniyetini anlamak istiyorsak, bunu ikiye bölemeyiz. Aynı şekilde Güneydoğu Anadolu’da iki parçaya bölünemez. Aksi takdirde, garip bir geçmiş belirecektir önümüzde. Muhtemelen gidebileceğimiz en eski döneme gidip ilk kültürel habitatları belirlemeye çalışacağız ve buradan günümüze doğru gelmeye çalışacağız. Tabii burada bu ilk noktanın ne olacağı sorusuyla karşılaşabiliriz.

Ne kadar geriye gidersek gidelim, seçeceğimiz nokta eninde sonunda öznel bir tercihe dayanacak. Bundan kurtulmamız mümkün değil. Palaeolitik, yani Yontma Taş Çağı’na kadar geriye gidebiliriz. Ya da belki Buzul Çağı’nın sonunu başlangıç noktası olarak tercih edebiliriz. Yazının başlangıcını tarihin de başlangıcı kabul edecek olursak, epey şey kaçırabiliriz. O yüzden bence bu iyi bir tercih değil. Arkeologların üst palaeolitik olarak kurguladıkları dönem nispeten uygun gözüküyor böyle bir tercih için. Ya da başlangıç genetik verilere dayanabilir. Anadolu’daki ilk insan gruplarını bu şekilde tercih edebiliriz. Paleolitik Anadolu da zengin bir geçmiş sunmuyor; elimizdeki veriler, en azından şimdilik, bu dönemin Anadolu’da zayıf geçtiğini gösteriyor.

Buzul çağının sona ermesiyle bu durum değişmeye başlıyor. İlk yerleşik kültürlerin belirdiği bu dönemde, artık bazı sınırlar da çizmeye başlayabiliyoruz. Örneğin güneydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da yavaş yavaş yerleşik insan grupları görmeye başlıyoruz. Bir süre sonra kuzeydoğu Anadolu ve Kafkasya şeklinde bir kültürel bölge daha beliriyor. Ardından tabii Batı Anadolu ve Marmara geliyor. Bu ilk habitatların hepsi bugünkü Anadolu’nun sınırlarının dışına taşıyor. Dolayısıyla, “bizim” geçmişimizin öyküsü de bu sınırların dışına taşmak zorunda. Neredeyse hep Anadolu’nun içinde kalmış tek bir kültürel bölge var: İç Anadolu. Bunun dışında böyle başka bir bölge neredeyse yok. Bu yüzden Anadolu’nun geçmişini herhalde boyutları değişen bir ilişkiler ağı şeklinde düşünmek daha uygun. Tek bir Anadolu yerine, bu ilişkiler ağının belli bir noktası şeklinde bir Anadolu düşünmek daha yerinde olabilir. Böylece bağlamların tarih boyunca nasıl değiştikleri daha net bir şekilde görülebilir. Tabii böylece Anadolu insanı kavramı da yerini çeşitli Anadolu insanlarına bırakacaktır. Ama zaten Anadolu insanı kavramı da, bu veya şu etnik grubun insanı kavramından pek farklı bir şey değil. Kendisini böyle gören bir gruptan bahsedilebilir ama geçmişi diğerleri kadar kurgusal böyle bir insan tipi üzerinden anlatmak bence ulusalcılığın başka bir şekli.


3 Ağustos 2010 Salı

Tarihin Bilimselliği veya Tarih Bilimi?

Bir önceki yazımda bilimin ne olduğu konusunda yeterince net olmamışım, tekrar deneyeyim. Yaptığım veya yapmaya çalıştığım ayırım, bir insan doğa ayırımı değil, insanın doğanın parçası olarak incelenmesiyle insanın insanla iletişiminin parçası veya konusu insan iletişimi olan disiplinler, alanlar. “Social Sciences,” yani toplum bilimleri olarak adlandırılan disiplinlerin hepsi insanı doğanın bir parçası olarak mercek altına alan uğraşlar; psikoloji, sosyoloji, biyoloji vb (ekonomi üzerine düşünmek gerek).

Tarihiyse kesinlikle bu alana dahil etmiyorum. Tarih en genel veya kaba tabirle öykü yazıcılığıdır. Bilimsel yöntemler elbette uygulanabilir. Bilimsel yöntemler şiir yazarken de uygulanabilir, şiir yazıcılığı da mı bilim olacak o zaman? Bilimsel yöntemin uygulanabilmesi herhangi bir disiplini veya alanı otomatikman bilim yapmaz. Bilimsel yöntemin uygulanmadığı dönemlerde fizik, kimya, tıp gibi disiplinler bilim değil miydi? Üstelik tarihe bilimsel yöntemin nasıl uygulanabileceği de pek açık değil. Belgelere dayanarak araştırma yapmak yetmiyor bir araştırmanın bilimsel olması için. Sadece Aristo’nun yazdıklarına dayanarak fizik yapılabilir mi? Deney denen şey yoksa o zaman bilimsel yöntem büyük ölçüde devre dışıdır bence. Tarihte varsayımlar oluşturulur ama bunlar deneylerle sınanamaz, eğer bilimsel yöntemi kabaca deneye indirgeyeceksek.

Geçmişin incelenmesi veya geçmişe dair öyküler yazılması bir bilim olamaz, bir bilime dönüştürülemez, her ne kadar bazı tarihçiler ve bazı tarihçilik akımları böyle bir şey olabileceğine inansa da. Tarih, insanların aralarındaki iletişim için geliştirdikleri ve bu iletişimin belli koşullar altında “dayattığı” bir alandır. Bu arada ufak bir not olarak ekleyeyim: Yukarıda saydığım toplum bilimlerin de neredeyse tamamı aslında ikili bir yaşam sürüyor gibidir; çünkü her biri insan iletişimin parçası yapılabilir veya tarih gibi olabilir. Örneğin bu konuda arkeoloji iyi bir örnek olabilir. Kısmen bilimdir ama kısmen de tarih gibi insan iletişimin yarattığı ve büyük ölçüde buna hizmet eden bir disiplindir.

Tanımımda ısrarcıyım. Bilim doğayla (burada fiziksel gerçeklik demek daha netleştirebilir söylemek istediğimi) doğayı anlamaya, kavramaya çalışan ve bunu belli bir şekilde yapmaya çalışan, yani bu tür bir uğraşa ilişkin belli bir bakış açısıdır (çünkü doğayı anlamaya çalışan her faaliyet bilim değildir). Bilimsel yöntemin esası kabul edilen deneye, deney yapmaya başvurması, bilimi bilim yapan yegâne şart değildir. Varsayım, deney, sonuç herhangi bir disiplini otomatikman bilimselleştirmez. Doğayı anlamaya çalışmak bence çok daha önemli bir unsurudur bilim dediğimiz uğraşın. Ama buna elbette bir yandan da bu uğraşın daha bir kendi içinden, daha bağımsız kaygılarla yapılmasını da eklemek gerekir diye düşünüyorum. Her ne kadar bir bilim insanı rahatlıkla dindar olabilirse de, bilimle uğraşırken kanımca dini kaygı ve amaçlardan, daha doğrusu araştırmanın bir sonucu olarak çıkmayan önceden kabul edilmiş açıklamalardan kopmuş olmak da gerekiyor; ama geçmişte yaşamış ve bilimle uğraşmış bazı şahıslara baktığımızda bunun her zaman doğru olmadığını görüyoruz.

İngilizce iki alıntıyla noktalayayım bu yazıyı (maalesef çeviremeyeceğim, bir üçüncü çeviriyle herhangi bir müdahale olmaması için):

“This explains why most physicists are troubled by Bohr’s conclusion in the orthodox Copenhagen Interpretation that the truths of science are not, as the architects of classical physics believed, “revealed” truths. They are subjetively based constructs that are useful to the extent that they help us coordinate greater ranges of experience with physical reality. But this does not mean, as some have supposed, that Bohr took the position that the truths of science in physical theory are, in any sense arbitrary. It is quite clear, as he often pointed out, that they coordinate our experience with physical reality beautifully and with great precision” (31)

“”The Notion of an ultimate subject as well as conceptions of realism and idealism,” wrote Bohr, “find no place in objective description as we have defined it.” This means that physical laws and theories do not have, as the architects of classical physics supposed, an idenpendent existence from ourselves. They are human products with a human history useful to the extent that they help us coordinate a greater range of experience with nature. “It is wrong,” sad Bohr, “to think that the task of physics is to find out how nature is. Physics concerns what we can say about nature”” (79).


Her iki alıntı da M. Kafatos ve R. Nadeau, The Conscious Universe adlı kitaptan.

1 Ağustos 2010 Pazar

Tarafsızlıkla Nesnelliğin Farkı

"mutlak" tarafsızlık ile "görelisi" arasında bir fark var mı, bilmiyorum?!

ama nesnellik diye bir şey "mümkün": subjektif olduğunu, -ya da daha da kalın söylemek gerekirse,- tarafsız olamayacağını bilmek, nesnel olmaktır.
özetle, dürüst ve gerçekçi olmak, vicdanını gölgelememek nesnelliktir.
bunlar "fazla" manevi ya da etik vurgular yapıyorsa da politik bir norm yahut format filan değiller! pekâlâ test edilebilir durumlar...
dolayısıyla, tarafsızlık ve nesnellik yan yana gelecek veya karşılaştırılacak konular değiller sanki!
sadece günlük kullanımda birbirinin yerine geçiyorlar o kadar!
fenerbahçeli olabilirsiniz! 90-0 yenilseniz de fenerbahçeli kalabilirsiniz! ama takımın kötü ya da iyi oynadığını "bilirsiniz"!
bilmemeye çalışmak, objektif olmamak veya mitoman yahut takıntılı olmaktır!
mesela:
fenerbahçenin asla iyi olmayacağını veya dünyanın en iyisi olacağını kimse bilemez!
ama bilemediğini "iman" noktasında değerlendirmek, nesnel olmamaktır!
bilemediğin şeyi "inanç" (ihtimal) düzeyinde akılda tutmak ise taraflılıktır olsa olsa! bunun da dürüstlükle veya aynı anlamda gerçekçilikle veya yine aynı anlamda nesnellikle hiçbir karşıtlığı yoktur!
yanılıyor muyum?


mesela:
taraflı insan hiç kırıcı olmayabilir;
ama nesnel bir insan çok kırıcı olabilir...
üstelik bunların tam tersi de mümkünken! (Cihan'ın yorumu)

Hoşuma gitti. Nesnelliğin bu şekilde tanımlanabileceğini düşünmemiştim. Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama her iki örnek de, daha doğrusu insan tarafsız olamayacağını bilmesi ve Fenerbahçeli olmak, grup içi iletişimle ilgili. Yani söz konusu bilgi ya da iletişimin konusu olan bilgi grup üyelerinin kendileriyle ilgili; yani nesne kendileri. Bu yüzden de söz konusu bilginin aracısız bilinmesi ve ifade edilmesi mümkün. Örneğin Fenerbahçelinin Galatasaraylılarla ilgili bir bilgiyi ifade edebilmesi ne kadar nesnel olabilir. Takımın performansı konusunda nesnel davranabilirler. Ama örneğin Galatasaraylı olmanın ne anlama geldiğini bilme konusunda tıkanacaklardır. Belki aynı durum Fenerbahçelinin ne olduğu konusunda da belirecektir. Aslında takımın iyi veya kötü oynadığını belirlenebilmesi büyük ölçüde fiziksel olduğundan belki başka örneklere de bakmak gerek, bu nesnellik tanımının geçerliliğini sınamak için.

Bir başka açıdan yaklaşacak olursam, sübjektif, yani öznel olduğunu bilmek, en azından insan ilişkileri alanında nesnel olmakla ilişkilendirilebilirse de, nesnel tarih gibi bir şeyden bahsediyorsak, daha doğrusu insanın öznel tercihlerinden bağımsız tarih anlatısı beklentisi içindeysek, tarihçinin tarafsız olmadığını bilmesi böyle bir tarih bekleyen birisi açısından pek bir işe yaramıyor. Bu arada benim böyle bir beklentim olmadığını, yani nesnel tarihle ilgilenmediğimi belirteyim. Tarih özneldir ve öznel olmak zorundadır. Nesnel tarih tarih değildir.

Aksi takdirde, bu nesnellik tanımı hoşuma gitti. Tek sorun, nesnel bilgi peşinde olanlara o yönde bir kapı açmıyor olması; yani yine aynı yerdeyiz: Nesnel tarih mümkün olamaz. Tarafsız olamayacağımızı bilmemiz nesnellikse de, bu aynı zamanda nesnel bilginin de sonu anlamına geliyor. Dolayısıyla bu duruma nesnel açıdan bakarsak dediğimizde aslında böyle bir şey yapılamayacağını bildiğimizi ifade ediyor, yani taraf tutarak baktığımızda demiş oluyoruz. En azından ben böyle anladım.

Tarafsızlık, Nesnellik, Tarihin Bilim Olabilmesi

Mutlak tarafsızlık diye bir şey tarihte söz konusu olmaz.

Mutlak tarafsızlık ve objektivite nerelerde mümkün o zaman? İngilizce tabirle daha hard olan bilim veya disiplinlerde mi?
Bir de mutlak tarafsızlıktan ve objektiviteden ne anladığını açıklarsan daha çok sevinirim.
Bir de sence tarihte ve diğer disiplinlerde (en hard olan bilimler dahil) ideolojilerden mutlak manada arınmak mümkün müdür?
Madem dürüstlükten bahsettin, sence tarihte ve diğer bilim ve disiplinlerde mutlak manada dürüst olmak mümkün müdür?
Son olarak, tarih disiplini bilim midir ve hangi disiplinler bilimdir hangileri değildir (diğer bir deyişle, bilim nedir?)? (Onur'un yorumu)


Herhangi bir insan insanlığı üzerine kafa yorarsa, yani beni insan yapan nedir sorusunu sorarsa (gerçi bu soru çeşitli şekillerde sorulabilir, ben bir tür olarak insandan bahsediyorum), bir süre sonra insanın sırf insan olduğundan aynı zamanda taraf da olduğunun farkına varması gerekir. İnsan toplumsal bir yaratıktır ama bu toplumsallık pasif değil, son derece aktif bir toplumsallıktır, yani bireyin bireyselliğinin içinde var olduğu toplumsallık aracılığıyla açığa çıktığı, bunun içindeki mücadelelerle şekillendiği bir toplumsallık. İnsan bireyi kişiliğini, mevcudiyetini belli bir toplum içinde var olmaya borçludur ama bu sonuçta içinde bulunduğu toplumda sürekli kavga etmesini, kendine taraftar toplamasını, dostu düşmandan ayırmasını, kendisiyle, diğerleriyle ve genelde içinde bulunduğu yaşamla ilgili öyküler yaratmasını gereken bir toplumsallıktır. İnsan yaşadığı toplumun boyutları ne olursa olsun, sürekli pozisyon almak zorunda bir yaratıktır; yani hiçbir zaman tüm toplumu kapsayan bir birey değildir. Ya da şöyle diyeyim. Grup kurmak, gruplar içinde yaşamak zorunda olan her yaratık aynı zamanda taraf tutmak zorundadır. Taraf tutarak bireyselliğini kazanmış, ona kişiliğini vermiş biri hiçbir zaman tarafsız olamaz. Sıfır noktasına dönüp baştan başlaması mümkün değildir ama bu durumda bile bu sefer de başka bir taraf olacaktır. İnsan, eğer biri soracak olursa, budur ve bu durumdaki bir yaratığın tarafsız olması, onu o yapan durumun, koşulların, yapının doğasından ötürü mümkün değildir. İnsan doğası itibarıyla tarafsız olamaz.

Peki, tarafsızlığa yaklaşabilir mi? Bu da gideceği yeri bilmemesine rağmen oraya yaklaştığını düşünen insanın durumundan farksızdır. Yani mantıksız bir önermedir. Gideceğin yeri bilmiyorsan ne kadar yaklaştığını da bilmezsin. Ama eldeki verilerle bir yerlere yaklaşıldığı sezilebilir ama bu durumda da yerel, sadece o anki koşullara özgü bir tarafsızlık ortaya çıkacaktır ki, bu durumda da kişisel seçimlerin ağırlığı hiç de az olmayacaktır.

Nesnellik de pek farklı değil. Burada benim kastettiğim kendi seçim ve tercihlerimizden bağımsız bilgiye ulaşmak. Bilgi dediğimiz şeyi üreten de, ifade eden de biz olduğumuz sürece nesnel bilgi denen bir şey söz konusu olamaz. Ancak öznel bir faaliyetin sınırları içinde bir nesnellikten bahsedebiliriz. Daha bilim kabul edilen dallarda belki; ama burada bile bir yığın varsayımda bulunmak gerekir. Örneğin benim pergelle çizdiğim daire her canlı için yoktur ki, muhtemelen birçok insan veya Homo türü de bunu yapabilecek kapasitede değildi. Yani bilimin kendisi bile, sadece ortaya çıkış nedenlerini düşündüğümüzde bile, epey öznel bir faaliyet. Ama doğa yasaları…kendi dışımıza çıkarak bunların doğruluğunu , daha doğrusunu mevcudiyetini göstermemiz mümkün mü? Bu elbette olmadıkları anlamına gelmiyor ama biz görebiliyoruz diye var oldukları anlamına da gelmiyor. Bir şeyin kendi başına, bizim müdahalemiz veya rolümüz olmadan var olduğunu görmemiz mümkün olmadığından bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Dolayısıyla doğa yasaları var mı yok mu sorusu da anlamsız oluyor. Ancak bizim gördüğümüz veya bizim bakış açımıza göre kendini gösteren doğanın yasalarından bahsedebiliriz. Ancak yasa görmek isteyen bakış böyle bir doğa görebilir. Ve bu “düzenli doğa”nın illa bir yaratıcısı olması gerektiğini düşünen beyin de buna bir tanrı yaratır. Her neyse bunun konuyla ilgisi yok.

Mutlak dürüstlük tabii ki mümkün değil. Sonuçta benim kendimi dürüst bulduğum yerde bir başkası beni sahtekârlıkla suçlayabilir ama ben zaten mutlak anlamda dürüstlükten bahsetmedim. Herhangi bir sosyal bilimcinin kendisine, yaptığı işe karşı dürüst olmasından, karşısına çıkan verileri sırf onun istediği şekle gelmeleri için fazla eğip bükmemesinden bahsettim. Yani bir noktada ben yanılmışım veya yanlış düşünmüşüm diyebilen, diyebilecek araştırmacıyı kastettim.

Tarih bence kesinlikle bir bilim değildir. Bilim bana göre doğa üzerine bir şeyler söylemek, doğa üzerine yaklaşım üretmekle ilgili bir uğraş. İnsan da doğanın parçası olduğu için dolaylı olarak bir bilimin söz konusu olduğu iddia edilebilirse de, tarih doğayla ilgili değil, insanın insanla iletişimi, insanların bir arada yaşamasıyla ilgilidir. Bu yüzden de bir bilim olduğunu düşünmüyorum; alanı son derece farklıdır. Ama tarihe bilimsel yöntem uygulanabilir mi, sanırım bu sorulabilir ve muhtemelen mümkündür ama bunun tarihi bir bilim haline getirdiğini düşünmemeliyiz.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular II:
Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Anadolu tarihi genelde belli bir toprak parçasının şimdiki sınırlarından geriye doğru gidilerek başlatılıyor. Yani ilk önce Anadolu denen bir yerin varlığını kabul ediyoruz ve daha sonra bu coğrafi yeri alıp tarihin başlangıcına ve hatta bazı durumlarda tarih öncesine götürüyoruz.

İlk bakışta bir sorun yok ve ulusal tarihçilik açısından hiç bir sorun yok. Oysa eğer amaç ulusal tarihçiliğin karşısına yeni bir şey koymaksa, o zaman bu tarihçiliğin yöntemlerinin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Toprak parçasına bağlılık veya belli bir yerin yerlisi olmayı öne çıkarmak, bunlar bana göre ulusalcı tarihçiliğin temel unsurları. Bu tür kavramların geliştirilmiş olmasının ardındaki temel neden, toprak ile sözüm ona bu tarihin yüzyıllardır veya binlerce yıldır sahibi konumunda görülen ve yine sözüm ona homojen bir grup arasında, her zaman olmasa da sık sık neredeyse kutsal olan bir ilişki kurmak. Oysa geçmiş daha farklı bir öykü sunuyor. Sürekli değişen insan topluluklarının olduğunu, homojenliğin çok da rastlanan bir özellik olmadığını gösteriyor.

Burada tabii şuna dikkat etmek gerekiyor. Fiziksel koşullar uzun bir süre boyunca belli bir yaşam tarzını ve dolayısıyla kültürü dayatabilir. Ama bu durumda bile, fiziksel koşulların doğrudan etkisi altında olmayan kültürel katmanlar söz konusudur ve homojenlik iddiası da bu noktada çökmektedir. Çünkü örneğin iki din arasında seçim yapmak veya herhangi bir dilin konuşulmaya başlaması gibi durumların fiziksel koşullarla bir ilişkisi yoktur. Bazı dinlerin belli bölgelerde daha çok ortaya çıktığı, ya da farklı yaşam tarzlarının farklı inanç biçimlerine yol açtığı ileri sürülebilir. Fakat bu inanç biçimleri kendi içlerinde muazzam bir çeşitlilik gösterebilir ve bunun fiziksel koşullarla ilgisi yoktur. Bu yüzden Anadolu insanı ve Anadolu toprağı kavramları aslında sorunlu kavramlardır; bir homojenlik fikri dayatmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki Anadolu denen yerin kendisi, eğer fiziksel koşullar açısından bakacak olursak, birden fazla farklı iklim bölgesine ayrılabilir ki, bazı araştırmacılara göre, bitki örtüsü, İskenderun’dan Rize’ye doğru giden bir diyagonali geçtiğimizde farklılaşmaktadır. Eğer kendimizi fiziksel dünyanın yaşam tarzını etkilemesi şeklinde bir kuramla sınırlayacaksak, o zaman tek bir Anadolu fikri aslında bir mit ve muhtemelen modern bir mittir. Tabii eğer homojen Anadolu toprağı kavramı çöküyorsa, bu, Anadolu insanı kavramının da çökmesi anlamına gelir.

Anadolu insanı şeklinde bir kavramlaştırma günümüzde geçerli olabilir. En azından böyle bir kavramın üretildiğini ve epey taraftar topladığını söyleyebiliriz. Fakat geçmişe bakarken kullanabileceğimiz bir araç olarak yararı pek söz konusu değildir. Örneğin tarihöncesi çağlarda böyle bir çerçeve bulmak mümkün değildir. O zaman ne yapacağız? Anadolu tarihi nereden başlayacak?

25 Mayıs 2010 Salı

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular I:
Anadolu terimiyle yüzleşme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Anadolu, Anadoluculuk ve Anadolu tarihinin nasıl yazılabileceği üzerine karaladığım bazı notları, kafama takılan bazı soruları sunuyorum:


Anadolu teriminin kendisi önemli bir sorun içeriyor. Her ne kadar geçmişi yüzyıllar öncesine giden bir terimse de, modern çağda, özellikle Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet başında bugünün Doğu Anadolu’sunu da kapsayacak şekilde genişletilmiş olması, aslında bir isim değişikliğidir. Tercih edilmeyen bir şimdi’nin, geçmişiyle birlikte silinmesi girişimidir. Dolayısıyla, bir Anadolu tarihi yazma projesi, her şeyden önce bununla yüzleşmelidir.

Bu yüzleşme nasıl gerçekleşecek veya bu sorun nasıl aşılacaktır. Burada sorun, hem Doğu Anadolu hem de Anadolu’nun farklı adlarla başka ulusal tarihlerin de sahiplenmeye çalıştığı alanlar olmalarıdır. Doğu Anadolu’da bu çatışma Türk, Ermeni ve Kürt ulusal tarihleri arasındadır. Batı Anadolu veya asıl Anadolu bölgesinde de, Türk ve Yunan ulusal tarihleri arasındadır.

Bu sorunu aşmanın yolu, ulusal tarih anlayışından vazgeçilmesidir. Yalnız eğer ulus devletin kendisinden vazgeçilmeyecekse (ki bu uzun süre gerçekleşmeyecek gibi gözükmektedir), o zaman gayri ulusal bir tarih gereken ilgiyi görmeyebilir ki, tarih dediğimiz şeyin her şeyden önce işe yaraması, işe yarayacak bir geçmiş üretmesi gerekmektedir. Tabii bu işe yarayan geçmiş sadece kendi halinde bir geçmiş olarak değil, bugün yaşayanların ilişkiye geçebildiği bir geçmiş olmak zorunda. Bu yapılmadığı sürece, bu yeni geçmişin benimsenme ihtimali olmayacaktır ki, bu yapıldığı takdirde benimseneceği anlamına da gelmemektedir.

Haliyle farklı grupları ortak bir geçmişte buluşturmaya çalışacak olan bu tarih, ilk adım olarak her türlü ulusal tarihçiliği reddetmek zorundadır. Yani Türk ulusal tarihçiliği reddedilirken, diğerlerinin kabul edilmesi söz konusu olamaz. Anadolu teriminin kullanılması, herhalde ancak bu terimin içinin gerçekten farklı ve olumlu bir şekilde doldurulmasıyla mümkün olabilecektir. Dolayısıyla kesinlikle bu toprak parçasının tarihi coğrafyasına ait bir çalışmanın yapılması gerekmektedir. Yani bu toprağın, geçmişi boyunca hangi terimler kullanılarak adlandırıldığı net bir şekilde anlatılmalı ve sonunda da Anadolu teriminin sorunlu yanı ve bunun nasıl aşılacağı ortaya konmalıdır.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Kültür ve Yenilik: Kültürel Ayırımcılık ve Milliyetçilik - Ne Kadar Farklılar?

Bu topraklara “dışarı”dan gelen “yabancı” katkılara daha geniş bir çerçeveden bakınca, modern çağla birlikte milliyetçilik gibi, bugün olumlu kabul edilen birçok başka akım, faaliyet ve unsurun da geldiği, bu topraklara girdiği görülüyor. Durum böyle olunca, seçici bir yabancılık suçlaması sorun çıkartıyor.

Son yıllarda etnisite kavramının yerini kültür almaya başladı. Etnik olmak istemeyenler kültürcü ya da yerel kültürcü oluyor ama bu hamleyle milliyetçilikten uzaklaşmış olmuyorlar. Aynı yabancı düşmanlığına, aynı “bu bize ait değil” yaklaşımına yerelcilerin, yerel kültürcülerin arasında da rastlanıyor. Nedir kültürün karşıtı, ya da kültürün doğasına aykırı olan? Yenilik. Hem bir öğrenme süreci hem de çevreyi, yaşamı, etkileşimleri anlama ve anlamlandırma aracı olarak kültür pek yenilikçi değildir. Sürekli yeniliğin, yani değişimin olduğu yerde kültürün bu iki unsuru da olamaz. Ama yenilik yine de olmak zorundadır. Çünkü dünya değişir, yaşam değişir, dolayısıyla kültürün de değişmesi gerekir. Yoksa dış dünyayla olan bağ kopar. Kültürle yenilik arasındaki bu etkileşim çoğu kez fark edilmez bile ama bazı durumlarda, özellikle de yenilik hızının arttığı durumlarda ve bu yenilikler sadece maddi unsurlarla sınırlı kalmadığında bu etkileşim iyice göze batar olur ve söz konusu kültüre ait bireylerin bir kısmı bundan rahatsızlık duymaya başlayabilir. Bu noktada bir yerel kültür hayranlığı, kültürcülük ve çoğu kez de abartılı bir şekilde başlar. Aslında süreç kendi haline bırakılmalıdır. Eğer o kültür o yeniliği durduramıyorsa, insanlar o yeniliği benimsiyorsa, zaten o yeniliğe karşı toplumda bir talep vardır. Elbette tüm yenilikler bu şekilde barışçıl kitlesel benimsenmeyle gelmez. Bir kısmı “tepeden inme”dir. Ama tepeden inmede bile söz konusu olan yine o kültürün direnememesidir. Söz konusu olan yine bir çatışmadır ve tepeden inmeyle gelen bu çatışmaya dair bir çözümdür. Farklı kültürlerden insanlar arasında çatışma vardır ve bu da sonuçta gayet doğaldır.

Çokkültürlülük veya diğer kültürlerin de bu tür çatışmalarda yok olma ihtimalinde bile varlıklarını sürdürmesine izin verilmesi tercih edilebilir ama sonuçta bu bir tercihtir. Yararı da elbette vardır. O sırada yararı olmayan ama ileride yararı olabilecek veya yararlı pratiklere yol açabilecek kültürel unsurların korunması sağlanmış olur. Ama diğeri de, yani kültürlerin yok olması yaşamın kendisinin getirdiği bir sonuç ya da ortaya çıkardığı bir süreçtir ve gayet doğaldır.

Bu arada bu söz konusu tepeden inme değişimler bir süre sonra tepesine indirilenlerin doğal kültürü haline gelir ve hiç kimse hatırlamaz örneğin bu topraklara hem Hıristiyanlığın hem de Müslümanlığın da (ikincisi daha da fazla tepeden inmeydi) milliyetçilikten pek farklı bir şekilde gelmediklerini.

Sonuçta geçmişimiz olarak adlandırılan Osmanlı’nın geçmişi de daha az tepeden inme bir geçmiş değildir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı dünyasını dikkate aldığımızda, yani Osmanlı’nın daha önceki evreleriyle karşılaştırdığımızda hangi geçmiş veya hangi kültür(ler) dememek mümkün değil. On yedinci yüzyıl Osmanlısı mı, yoksa on dokuzuncu yüzyıl Osmanlısı mı geçmişimiz oluyor?

Tabii daha da ilginci, “kendi doğal kültürümüz” söylemini bu topraklara benimseten romantik dönemin şekil verdiği milliyetçilik akımı olmasıdır. O güne kadar bu topraklarda yaşayanların kendi kültürlerine bu şekilde yaklaşmaları gerektiğinden haberleri bile yoktu. Birileri çıkıp bir yerin doğal kültürel gelişiminden bahsedebiliyorsa, bu milliyetçilik dediğimiz akımın sayesinde olmuştur. Dolayısıyla geri dönüp milliyetçiliği eleştirmek ve bunu yaparken de kültürcü olmak aslında ciddi bir çelişkidir. Eğer gerçekten doğal olunacaksa (tabii bundan kastedilen ancak milliyetçilikten önceki dönem olabilir; çünkü sonuçta hiçbir şey tam anlamıyla doğal değildir), yani doğal, yerel ya da bu toprakların kültürüne sadık kalınacaksa, bu kültürcülüğü öne çıkaran, yerel kültür ya da “bu topraklar” gibi söylem ve ifadeleri de reddetmek gerekiyor. Çünkü hem milliyetçilik hem de kültürcülük sonuçta aynı kaynaktan gelmektedir. İkisi de bu topraklara “yabancı”dır, eğer amacımız “yabancı” unsurları tespit etmekse.

Tekrar başa dönecek olursak, aslında doğal olan, yani doğal kültürel gelişim, her şeyden önce “bu topraklar” türünden kısıtlayıcı yaklaşımlardan kurtulmaktır. Çünkü eğer kültür içinde bulunduğu çevreyle girilen iletişimin sonucu ve aracıysa, bu çevre büyüdükçe, örneğin bir köy, ardından bir kent ve sırasıyla ülke, bölge ve en sonunda da tüm dünya olacak şekilde genişledikçe, bu her bir birimi temsil eden veya taşıyan kültürün de uygun şekilde genişlemesi, daha geniş bir alana karşılık gelmesi gerekecektir, gerekmektedir. Bu yüzden de bu genişlemenin diğer unsurlarıyla, yani diğer kültürlerle etkileşime ve haliyle çatışmaya geçecektir. Bir yandan bir yere kadar bir melezleşme söz konusu olacaktır ama diğer yandan ve aynı anda, bir kültür çoğu kez diğerlerine baskın çıkacaktır ve bu yerel kültürlere rağmen olacaktır. Bu süreçte yerel kültürler tamamen farklı şeylere de dönüşebilirler ya da bu kaybolmayı durdurmak için yerel kültürcü söylem ve pratikler ve kültürcülük ile milliyetçilik belirebilir. Bence bunların hepsi normaldir.

Elbette birileri kendi kültürlerini korumak ve kollamak için sadece söz konusu kültürün kendi kaynaklarına bağlı gelişimini ifade eden doğal kültürel gelişimden bahsedecektir. Milliyetçilik aslında insanların kendi kültürlerini korumak için ürettikleri bir şeydir. Yerel kültürü öne çıkaran, “bu toprakların” kültürüne atıfta bulunarak birilerinin veya bir şeylerin yabancı olduğunu ileri süren söylem milliyetçiliğin bir başka türüdür. Bir süre sonra tıkanmasına yol açan da tam budur. Kültürünü benimsemek kadar kültürünü bırakabilmek de önemlidir. Aksi takdirde o kültüre müdahale edilmiş ve kendisini kurtarmasını, geliştirmesini sağlayan kanalların önü kapatılmış olur. Kültür sonuçta bir araçtır, sevgi nesnesi değildir. İşe yarar. İşe yaramadığı yerde de bırakılır, yerine başkası konur. Kültürle sevgi ilişkisine girildiği, romantik bir bağ oluşturulmaya başladığı andan itibaren adı ne olursa olsun milliyetçiliğin dünyasına adım atılmıştır. Milliyetçilik kötü müdür, iyi midir, bu ayrı bir tartışma konusudur; ama yerel kültürcülük yapıp dışarıdan gelen veya yabancı unsurlardan bahsedilerek milliyetçilik karşıtı olunamaz.

Kültürler dünyasında doğal kültürel gelişim ancak tecrit edilmişlik durumunda söz konusu olabilir. Bunun dışındaki durumlarda kültür yenilikle iletişim halindedir ki, ilginç bir soru yeniliğin daha da hız kazandığı bir dünyada kültür denen şeyin ayakta kalıp kalamayacağı ve bu durumda insanların öğrenme süreci ve anlamlandırma aracı olarak kültürün yerine ne koyacağıdır. Elbette kültür tamamen yok olmayabilir ama sonuçta yenilik/değişim süratine ve yer değiştirmeye bağlı olan kültürün bunlardan etkilenmemesi kaçınılmaz olacaktır.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Anadolu'nun Dilleri ve Hint-Avrupalıları

R.D. Woodard, The Ancient Languages of Asia Minor, Map 1
(İtalikler MÖ 1. binyıl ve sonrasında beliren diller)

Anadolu tarihinde (eğer ortaçağdan öncekini de aynı isim altında inceler ve tartışırsak, ya da tanımlarsak, her neyse) uzun bir Hint-Avrupa dönemi olduğu görülüyor; yani Hint-Avrupa dillerinin konuşulduğu ve hatta uzun süre bu coğrafyanın dilsel yapısına baskın oldukları bir dönem. Ardından on birinci yüzyılda Altay dilleri konuşan topluluklar belirmeye başlıyor ve bunların arasında en baskın grup da Türk dilleri kouşanlar. Türk dilleri Anadolu’nun dilsel durumuna hemen hâkim olmuyor. Sanırım tam egemenlik yirminci yüzyılın başından itibaren geliyor. Hint-Avrupa dilleri konuşanlarla Altay dilleri (ya da Türk dilleri de diyebiliriz) konuşanlar uzun süre birlikte var oluyor. Aslında bunun bugün de devam ettiği söylenebilir, eğer Kürtçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anımsarsak.

Bu arada Hint-Avrupa dillerinin öncesi de var; en azından ne Hint-Avrupa ne de Altay olan diller var. Bunların başında herhalde Hititlere de isimlerini vermiş Hattilerin dili geliyor. Ayrıca Hurriler ve Urartular var. Sanırım bir de Gürcüce ve Lazcanın dâhil oldu Kartvelyan dil ailesini de saymak gerekiyor. Hatti, Hurri ve Urartu dillerini Kafkas dilleriyle de ilişkilendirenler var ama bu hâlâ kesinlik kazanmış değil; Kafkas bağlantısı kabul edilmese bile, bu diller tamamen farklı bir gruptan geliyor.

Böylece Anadolu’da en azından dilsel üç dönemin varlığından bahsedilebilir. Hint-Avrupa, Altay/Türk ve her ikisinden önce de belki Kafkas, belki başka bir dil ailesi. Altay/Türk yaklaşık bin yıldır bu topraklarda. Hint-Avrupa’ysa muhtemelen dört bin yıldır bu topraklarda. Bu arada Hint-Avrupa’yı da iki farklı dönem şeklinde görmek mümkün. Hint-Avrupa’nın Anadolu dalının (Hitit, Luvi, Pala, Lidya ve ardından Karya, Likya ve diğerleri) var olduğu dönem ve bunu takip eden Balkan ve İran tarafından gelen Hint-Avrupa dilleri; sanırım Balkan üzerinden gelenler (Frigya, Yunanca, Ermenice?) daha baskın.

Hint-Avrupa öncesi dönemin ne kadar sürdüğüyse bilinmiyor. Acaba bir dört bin yıl da bu dönem için düşünebilir miyiz? Tabii eğer tek bir dil ailesi vardıysa. Dört bin yıl geriye bizi neredeyse MÖ altı binlere götürecektir. Dilsel terra incognita.

Hint-Avrupa dilleri konuşanlar dışarıdan gelmişler (ama bir teoriye göre de Hint-Avrupa dillerinin kökeni Anadolu). Aynı şekilde Altay/Türk dilleri konuşanlar da dışarıdan gelmiş. Ama burada yaşayanların olduğunu biliyoruz ve işte bu insanların ilk Anadoluları oluşturdukları ileri sürülüyor. Yani terra incognita’nın, bilinmeyen toprakların veya bilinmeyenin insanları. Bilinenlerden veya bilinebileceklerden kaçıp kimliği bilinmeyene bağlamak, dışarılı olmaktan ne kadar farklı bir yaklaşım? Ama tabii bir de şu var. Bu ilk Anadoluların bir kısmı bir süre sonra bu saydığım dilleri konuşuyor, kendilerini bu dillerin sunduklarıyla tanımlıyor. Benim anlamakta zorlandığım nokta, Anadoluları kullandıkları dillerden ayırmak nasıl mümkün olabiliyor? Ya da dışarıdan gelmiş bir Frig dili Anadolu’ya ait olmayabiliyor ama bir Anadolulu bu dili benimseyebiliyor. O benimsediğinde bu dilde Anadolulu olmuş olmuyor mu? Anadolu’nun yarısı Frigçe konuşunca hâlâ yabancı bir dilden mi bahsetmiş oluyoruz? Dolayısıyla, Türkler de Yunanlılar da dışarıdan geldi, biz hep buradaydık demek mi doğru, yoksa Türkler de Yunanlılar da ve diğerleri de Anadolulu demek mi doğru? Yani ayrımcılığı bir kenara bırakıp yerlileşme denen bir sürecin varlığını kabul etmek daha makul değil mi?

9 Mayıs 2010 Pazar

Anadoluluk Söylemi ve Yerlilik

Nedense Orta Asya Türklerine takıldık kaldık. Bu topraklarda başka kültürler de bulunmuş. Bunları ne yapacağız? Bunlar hakkında da bir şeyler söylemek gerekmez mi? Yine Adsız’ın yorumlarından birine dönecek olursak, “Velhâsıl, anadoluya ordan burdan azınlıklar gelmiş zaman zaman, her gelen kendi "dil"ini benimsetmiş, olay bu, yoksa anadolu ne Türk'tür ne Yunan ne Ermeni... Anadolu, Anadolu'dur... ... Heredot meselâ, Ermenilerin anadoluya m.ö. 7. yy'da geldiklerini yazar, sonradan bölgeye dillerini benimsettiklerini anlatır... Anadoluda, Yunan nüfusu hiçbir zaman %1'i bile bulmamıştır, ancak anadolunun %75'i Yunanca konuşmaktaydı... Sadece "dil"i benimseme söz konusu, bunu iyi anlamak lazım, Anadolu'nun Yunanlılığı, Ermeniliği, Türklüğü kadardır...”

Adsız’ın Anadoluluktan kastettiği genetik bir grup, çok büyük değişikliklere uğramadan binlerce yıldır varlığını sürdüren bir grup, bir topluluk. Ama genler bir topluluğu topluluk yapan unsurlar değil; yani ona “ruhunu” ya da karakterini kazandırmıyor. Belli bir çevreden bulunmak ve bu çevreye uyum sağlamak için geliştirilmiş veya bu çevrede yaşarken ortaya çıkmış, evrilmiş kültürler yapıyor bunu. Dolayısıyla, Anadoluluyuz derken bunu genetik boyutun dışında bir yerlere taşımak, Anadolulunun kültürü veya kültürleri üzerine de konuşmak gerekiyor. Bunun da yolu, bence, orijinal sayıları ne olmuş olursa olsun, geçmiş kültürler hakkında konuşmaktan, onları da benimsemekten, bu Anadolu’nun hiçbir zaman tamamı Yunanlı, Ermeni, Türk vb olmadıysa da, dönem dönem ve parça parça böyle Anadolular var olduğunu kabul etmekten geçiyor.

Aslında projenin özünde, Adsız’ın yaptığı gibi, “Biz Anadoluluyuz, bu kadar basit, zâten burdaydık, hâlâ buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz, bize "sonradan geldiniz" diyenin de alnını karışlarız :)” şeklinde de ifade edilebilecek olan buralı olma arzusu var. Resmi tarihin Orta Asya söylemi, günümüz Türklerinin bu topraklara Orta Asya’dan geldiklerini, aslında oralı olduklarını ifade eden söylem, en basit tabirle artık yetersiz kalıyor. Kendisini buralı hissedenlere yeterli gelmiyor ki, resmi söylemi kabul ettiğimiz takdirde bile, bin yıl önce göç etmiş olanları artık yerli yapmak gerekiyor. Resmi söylemin en zayıf noktası da zaten burada beliriyor: Yerlileştirmiyor, sürekli dışarıda tutuyor, her ne kadar insanlar çoktan yerlileşmişlerse de. Bu eksikliğin yerini Anadoluluk diyeceğimiz söylem doldurmaya çalışıyor ama maalesef o da çok düzgün başaramıyor bu işi. Yerliliği yerleştirmeye çalışırken, bu sefer de daha önceki yerlilere cephe alıyor, Anadoluluğu bu şekliyle garip bir şeylere dönüştürüyor.

Sanırım ilk yapılması gereken, Anadoluluk denen söylemin hangi sorunları çözmeye çalıştığı konusu üzerinde düşünmek olmalı. Bu söylem her şeyden önce bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak adlandırılan topraklara bir kimlik, bir kişilik oluşturmak istiyor. Yani Anadolu dediğimiz yer aslında kabaca bugünün Türkiye Cumhuriyetine karşılık geliyor. Oysa aynı terim Orta Çağ’daki başlangıcından itibaren biraz daha farklı coğrafyalara karşılık gelmiş. İkincisi bu söylem yerlilik sorunuyla uğraşıyor; bu bahsettiğimiz ülkenin kendisini Türkler olarak adlandıran, böyle tanımlayan insanlarını yerlileştirmeye, buralı yapmaya çalışıyor. Üçüncüsüyse, bu aslında pek bir sorun değil, ya da artık olmamalı, ama ilk belirdiği tarihlerde içinde bulunduğu, muhtemelen aşağılık kompleksi olarak adlandırabileceğimiz bir nedenden ötürü, kendi başına, yani bu toprakların diğer kültürlerini dışlayarak, Türk-Müslüman kesimi batılılaştırmaya çalışıyor. Bu sonuncusunun artık günümüzde çok önemli olmadığı söylenebilir; bu doğru da olabilir. Ama Anadoluluk söylemi bu toprakları sadece kendisine mal etme, yani paylaşmama arzusundan bir türlü kurtulamıyor. Orta Asyalı halleriyle Türklerin bu toprakları kendilerine mal edemeyecek olmasına karşı geliştirilmiş bir çözüm olarak beliriyor Anadoluluk.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...