10 Ağustos 2009 Pazartesi

Değişim Kavramı, Büyük Değişim, Geçmiş - II

Sivil Toplum forumunda şöyle bir şey yazmışsın. Konumuzla ilgili bulduğum için buraya alıyorum:

“Son mesajlarimda mumkun oldugunca Dil Devrimi urunu olan ve tamamen yapaybuldugum kelimlere yer vermeyen bir yazi uslubu kullandim. Arada yazimayanlislikla ya da bilerek Dil Devrimi urunu kelimeler de karistirdim (�rn., ilgive secim). Dil Devrimi olmasaydi Turkce bugun cok farkli bir dil olacakti. Nasilbir dil olacagini anlamak icin gecmiste yazilanlara bakmaya gerek yok, DilDevrimini yasamayan Azerice'yi incelemek yeterli. Iki yakin akraba Turki dilinmevcut halleri arasindaki edebi ve kavramsal zenginlik farki cok buyuk. BugunAzerice Turkce'den her bakimdan ustun bir dil; halbuki Osmanli doneminde durumtam tersi idi. Mevcut Turkce, dil devrimlerinin dilleri nasilkisirlastirabileceklerine cok guzel bir ornek, gecmisle bagin kopmasi da cabasi.” (Onur)

Buradaki argümanlarına bazı itirazlarım var. Birincisi bu edebi ve kavramsal zenginlik farkını kim belirliyor veya bu neye göre belirleniyor? Bu ancak insanlar böyle bir yoksulluğu kabul etiğinde olabilir. Ne günlük konuşma dilinde ne de entelektüel alanda Atatürk’ün dil devriminin bu kadar başarılı olmuş olduğunu sanmıyorum. Tam tersine eski kelimelerin yanında bir de yeni kelimler var. Sözcük de diyebiliyoruz, kelime de. Üstelik bunların bir kısmı arasında ince farklar yaratıp öyle de kullanabiliyoruz. İlla yetersiz bir durum varsa, o zaman da gidip diğer dillerden kelimeler alıyoruz ki, son yıllarda bu süreç epey hızlanmış durumda. Yani kavramsal zenginlik yaratıldığında yeni kelimeler ya yaratılır ya da alınır. Hiç kimse birileri sadece bu kelimeleri kullanın dedi diye yerinde oturacak değil; öyle bir yasak da yok. Üstelik tek bir dile bağlanmak da gerekmiyor. İzole kelimesi dışarıdan alınıyorsa bunun hiçbir sakıncası yok bence. Kavramsal sıkışıklık yabancı diller kullanılarak da çözülebilir ki, teknolojide diğer kültürlerden yararlanıyorsak, burada niye yararlanmayalım. Bence bunun bir nedeni dilin kimlik olarak veya çok önemli bir kimlik unsuru olarak görülmesi ki, bence ilgisi yok. Dil bir araçtır. Aynı kimlik başka dillerle de ifade edilebilir.

Gelelim asıl konumuza. Azerice Türkçeden her bakımdan üstün bir dil diyorsun. Neye göre bu üstünlüğü belirliyoruz? Örneğin Almancanın da her ikisinden üstün olduğu sonucuna varabilirsek, ki olabilir, o zaman ne diyeceğiz, niye dil devrimi ortaçağda olmadı diye mi üzüleceğiz? Üstelik Azericenin bu üstünlüğü tam olarak nasıl belirleniyor? Daha fazla ürün vermiş olmasından mı? Ya da bu zenginlik Arapça kelimelerden ötürü mü? O zaman belki de Türkçeden tamamen vazgeçip insanlara Arapça veya Almanca öğretmek daha iyi olacak. Çünkü diğer dillerden bir yığın kelime aldığı için, Türkçe bariz bir şekilde “geri” bir dil değil mi?

Osmanlı döneminde durum nasıl tersineydi? Hangi Osmanlı dönemi ve hangi Osmanlıca? Bir dönem noktalama işaretlerinin olmadığı bir Osmanlıca bugün bu işaretleri kullanmaya alışkın insanlar için nasıl daha iyi bir seçenek olarak kabul edilebilir ki, Osmanlıcanın kavram zenginliği de, eğer bahsedilen avantaj buysa, diğer dillerden bir yığın kelime almış olmasından dolayı. Dil devriminin bu anlamda bizi geriye götürdüğünü mü söyleyeceğiz? Olabilir. Ama bu kavramların yok olmuş olması anlamına mı geliyor? Sanmıyorum. Söylenmek istenen kavram bir yere gitmez. İngilizcede mişli geçmiş zaman yok ama bu zamanın yerine getirdiği işlevi pekâlâ başka türlü verebiliyorlar. Bu İngilizceyi kavramsal açıdan daha mı az zengin yapıyor?

Bu dil devrimi eylemiyle bazı bağların kopartıldığı doğru ama başka bağlar oluşturuluyor. Ulus olmakla ilgilenmeyen birisi için böyle bir bağın oluşturulmuş olmasının hiçbir önemi olmayabilir ama aynı şekilde geçmişle ilgilenmeyen de bu bağın kopartılmış olmasıyla ilgilenmeyecektir. Tek bir mükemmel eylem olamayacağına göre, burada neye göre, bir şeyi kötülerken diğerinin görmezden gelindiğinin açıklanması gerekiyor. Ben ulusalcı değilim ama ulus olmak için böyle bir bedel ödenmiş olmasının, hele nüfusun büyük kısmı okuma yazma bilmiyorsa ve dolayısıyla bu tür kayıtlardan mahrumsalar, bazıları tarafından memnunlukla ya da memnuniyetle karşılanmış olabileceğini garip bulmuyorum. Bir yanda ulaşacağın bir geçmişin yoksa (insanlar yazmadığı veya sözel olarak aktarmadığı sürece geçmiş yoktur), diğer yanda da tam tersine iyi kötü konuştuğun dilin mensuplarını diğer etnisitelerden gelenlerin zararına olacak şekilde etnik efendilere dönüştürecek bir değişim söz konusuysa, kaybolan kavramsal zenginliği (aslında bu eğitim kalitesinin düşmesiyle ilgili bir durum) kim takar; hele bunun yerini çok daha avantajlı başka bir zenginlik alıyorsa. Millet kelimesinin yerini ulus alırken ve bu biri diğerinden ayrılarak yapılırken, nasıl kavramsal bir zenginleşmenin olmadığını söyleyebiliriz? İstediği kadar uydurma bir kelime olsun, sonuçta millet kelimesi ne kadar az uydurma? Özellikle Taraf gazetesinde Nişanyan’ın bu tür ukalalıkları var. Örneğin uygarlık kelimesi epey uydurma olabilir ama medeniyet ne kadar “normal” bir kelime? Sonuçta uygarlıktan biraz önce çıkmış bir kelimeden bahsetmiyor muyuz? Yani bir şeyin uydurma olduğu neye göre belirleniyor ve en önemlisi de insanın en önemli özelliklerinden biri, hatta bana göre insanı insan yapan özellik, ne zamandan beri kaçınmamız gereken bir şey oldu? Uydurmanın karşıtı ne? Uydurmamak. İnsan bunu nasıl yapıyor? Bir şey uydurmadan nasıl yapılır? Üzerinde uzun uzun düşünerek mi? O zaman uydurmuş olmuyor muyuz? Sık sık dil denen şeye insanların dışında bir varlıkmış gibi davranıyoruz. İnsanlar üzerinde bir etkisi olduğu muhakkak. Bir bütün olarak insanların neyi, nasıl yapacaklarını, düşüneceklerini, söyleyeceklerini belirliyor ama eninde sonunda bir araç. Eğer dilin bir mantığı varsa, bu, insanların bir mantığı olduğu için. İnsanlar kelimeleri değiştiriyor, aralarındaki anlamlarla oynuyor, onlara farklı anlamlar veriyor. Dolayısıyla ben dillerin farklılığından ziyade kültürlerin farklılığına bakılması gerektiğine inanıyorum. Eğer bir dil kavramsal tıkanıklıklar yaşıyorsa, bu, bulunduğu yerdeki kültürel (burada bahsettiğim kültür antropolojideki kültür değil) üretimin tıkanmış olmasındandır. Elbette tepeden inme bir şekilde gelmiş bir değişim bu süreçte önemli bir rol oynayabilir ama hem Atatürk’ün dil devriminin bu kadar etkili olmamış olduğunu biliyoruz hem de bildiğim kadarıyla tarihte böyle bir deneyim yok.

Geçmişle bağların kopmuş olduğundan bahsediliyor. Dil hiçbir şekilde değiştirilmemiş olsaydı, insanların bugün geçmişle çok daha yakın ilişkileri olmuş olabileceği mi ileri sürülüyor? Örneğin Amerikalıların arasında geçmişe yönelik büyük bir ilgi mi var? Ne yapıyorlar? Kilise kayıtlarından, nüfus kayıtlarından başlarını mı kaldırmıyorlar? Ya da sabah akşam ülkelerinin tarihini mi çalışıyorlar? Osmanlıca öğrenmek büyük bir sorun değil ama öğrendiğimizde önümüzde devlet arşivlerinin dışında muazzam bir dünya açılmış olmayacak. Ayrıca bir imparatorluk geçmişiyle kopan bağların yeniden kurulması için tek bir dilin yeterli olabileceğini düşünmek de ayrı bir sorun. Osmanlı kendi içinde bir yığın dil barındırıyordu. Neden sadece Osmanlıcanın dil devrimine kurban gitmiş olması bu bağın kopmuş olmasını getirmiş olsun. Ama burada en önemli nokta, geçmişe ilgi duymanın veya bir grubun geçmişle bağlantısının kopartılmasının dilin değiştirilmesiyle hiçbir ilgisinin olmaması. Geçmişe ilgi ancak insanların bu yönde ilgilenmeyi getirecek farklı bir yaklaşım içine girmeleriyle olabilir. Henüz geçmişle doğru dürüst ilgilenilmeyen bir toplumda (ya da bizim beklediğimiz şekilde ilgilenilmeyen diyelim; çünkü hem Hz. Muhammed hem de Orta Asya’ya giden geçmişlerle olan bağlar varlıklarını sürdürüyor), insanların geçmişle bağlarının (herhalde bireysel tarihleri düşünmemiz gerekiyor burada) bu dil değişiminden ötürü kopmuş olacağını düşünmek pek tutarlı bir görüş gibi gelmiyor bana.

Bu örnekten yola çıkarak asıl konumuza dönecek olursak, değişim denen bir şeyin var olduğunun verilerle gösterilmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu değişimler bizim bugün algıladığımız veya görmek istediğimiz değişimlerden başka bir şey olmayacaktır. Değişim, insanlara ve bu durumda daha çok modern insanlara ait gayet özel bir kavram. Büyüğünden küçüğünden vazgeçtim, eğer geçmişte önemli bir değişimin söz konusu olduğunu ileri süreceksek, geçmişte de bundan bahsedilmiş olması gerekiyor. Aksi takdirde bir değişim olmamıştır. Diğer yandan aynı değişimin kendisini defalarca farklı tarihsel söylemlerde ve farklı şekillerde gösterme ihtimali de vardır. Bir kere ifade edildikten sonra büyük ihtimalle bu değişimin de tarihi olacaktır. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, seçtiğimiz parametreleriyle, ifade etmek için kullandığımız kelime ve metaforlarıyla, değişim tamamen öznel bir fenomendir. Geçmiş bir olaya baktığımızda biz çok büyük bir değişim görebiliriz ama olayın ortaya çıktığı dönemde hiçbir şey hissedilmemiş olabilir. Tarihlerimizi bu ikisini birbirinden ayırarak yazmamız gerekiyor. Değişim her dönemde var olmuş bir parametre değil. O da insana bağlı ve ancak belli dönemlerdeki insanların bu parametreye önem verdiğini görüyoruz. Ne değişti yerine ne değişmedi şeklinde de yazabiliriz tarihlerimizi.

Neyse şimdilik bu kadar…

Değişim Kavramı, Büyük Değişim, Geçmiş - I

Son yorumunu cevaplandırmamışım. Başka cevaplandırmadığım sorular veya itirazlar da olabilir. Aradan geçen zamandan ötürü neyi cevaplandırmadığımdan pek emin değilim ama bu aşağıdakinden eminim.

“Örneğin yemek veya içecek alışkanlıklarında daha büyük değişiklikler oluyor. Öyle ki birbirini takip eden iki nesil birbirlerini içtikleri nesnelerden ötürü eleştirebiliyor. Ya da bir kent, neredeyse otuz yıl önce aynı yerde yaşamış birinin tanıyamayacağı kadar değişiyor. Dilde yapılan ani bir değişiklikle birkaç yıl içinde konuşulan dil değişiyor. Bunlar bence çok büyük değişiklikler. Ara safhalar ya çok kısa, ya da yok. Aslında otuz yılda büyük değişiklik geçiren bir kent bile büyük değişim olarak tanımlanmayabilir, eğer o otuz yıl boyunca söz konusu kentte yaşayan kişiler bu değişiklikleri rahatsız edici bir şekilde hissetmiyorsa.” (Timuçin)

"Burada tam olarak neyi ve hangi dönemi kastettiğini anlayamadım, konuyu biraz daha açabilir misin?"(Onur)

Burada belli bir dönemden bahsetmiyorum. Genelde büyük değişimin ne olması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Çoğu kez bu ifadeyi, üzerinde fazla kafa yormadan kullanıyoruz. Büyük değişim derken hangi grubun, hangi kuşağın büyük değişiminden bahsediyoruz? Biz mi, yoksa o dönemi yaşamış olanlar mı? Bir de hayat sürekli değişim içinde olduğundan neyin büyük ve neyin küçük değişim olduğunun nasıl belirleneceğinin tanımlanması gerekiyor ki, tartışmalar beylik lafların arasında kaybolmasın.

Yaşadığı yere oradan ayrıldıktan otuz yıl sonra geri gelen birisi için o yerde ortaya çıktığında büyük olarak düşünülmemiş değişiklikler bile büyük olacaktır. Ama aynı değişiklikleri bilfiil yaşamış olanlar hiç bu derece büyük bir değişim hissetmemiş olabilir. Bu farklılığa veya bu tür farklılıklara dikkat edilmesi gerekiyor; özellikle tarihsel anlatılar yaratırken veya var olanları savunurken.

Not 1: Bu yazı dizisine kaynaklık eden yorumumda sözkonusu büyük değişimi 13. ve 19. yy'lar arası dönemle sınırladım. Bunu kasıtlı yaptım, çünkü 19. ve 20. yy'lardaki değişimleri hesaba kattığımızda ortaya çıkan değişimin büyük olduğundan herhalde kimse şüphe duymaz. Beni asıl modern öncesi (19. yy öncesi) dönemde gerçekleşen değişim ilgilendiriyor ve ben bu değişimi sadece din boyutuyla değil, dil ve kültür boyutuyla da ve hatta genetik boyutla da ele almak gerektiğini düşünüyorum. Dinde ve dilde büyük bir değişimin (hızı elbette tartışılır) gerçekleştiği açık, ama diğer alanlardaki değişimler ve tüm bu değişimlerin mekanizmaları hala açıklanmaya muhtaç.

Herhalde 11. ve 19. yy’lar demek istedin. Aksi takdirde epey önemli bir iki yüzyıl tartışmanın dışında kalıyor.

Yukarıda yaptığım argümandan dolayı ben aslında her türlü değişimin büyüklüğünden şüphe duyarım ama sanırım söylediğine katılmam gerekiyor. Gerçekten de 19. yüzyıldan itibaren her anlamda epey büyük bir değişimin söz konusu olduğu söylenebilir. Ama bunun önemli nedenlerinden ve de kaynaklarından biri, bu dönemde değişimin güzel, iyi ve de gerekli olduğuna inanılmaya başlanmış olması. Modern öncesi dönemde böyle bir tavır yok ve bu da değişimi frenliyor. Birileri, değişimin biz istesek de istemesek de var olduğunu söylenebilir ama bu pek böyle değil. Değişime çoğu kez biz karar veriyoruz. Değişim biz algıladığımız sürece var olan bir süreç. Bu yüzden o günün, yani incelemekte olduğumuz dönemin tarihçilerine veya diğer aydınlarına gidip onların neyi değişim olarak algıladıklarına bakmak bence daha düzgün bir yaklaşım olacaktır. Böyle bir durumda neredeyse hiçbir şeyin değişmediği gibi bir sonuca da varabiliriz. Elbette bu da çok sağlıklı bir tespit olmayacaktır ya da olmadığı ileri sürülecektir. Ve sorun da burada. Neye göre bu yaklaşımlardan hangisinin daha “doğru” veya yerinde olduğunu belirleyeceğiz? Değişimci bireyler olarak biz (modern insanı değişimci insan olarak tanımlıyorum), neye bakarsak bakalım değişim göreceğiz ama böyle yaparken geçmişi de bir parça çarpıtmış olmayacak mıyız?

Bu değişimin, yani modernite öncesi değişimin sadece din boyutuyla değil, dil, kültür ve hatta genetik boyutlarıyla da incelenmesi gerektiği fikrine de katılıyorum ama bir yere kadar; çünkü bu yaptığımız seçimlerde de hâlâ görmek istediğimiz değişimi daha görmeden biçimlendirmiş oluyoruz. Bu saydıklarımızın neredeyse tamamı modern kavramlar. Dinin bir evveliyatının olduğu söylenebilirse de, buradaki din bile modern bir kavramlaştırmaya karşılık geliyor. Dolayısıyla çözmeye çalıştığımız değişimi, bu parametrelere başvurmamızdan ötürü daha baştan modern bir değişime dönüştürüyoruz ve böylece yine değişimi kendi dünyasının getirdiği biçimiyle algılayamıyoruz ama belki bu hiçbir zaman başarılamayacak veya tam olarak başarılamayacak bir şey.

Tabii burada bir de yok olmuşların değişiminden bahsetmek gerekiyor. Dilde, dinde ve diğerlerinde değişimden bahsederken hep bugüne kadar varlığını sürdürmüş olanların geçirdikleri değişimlerden bahsediyoruz. Örneğin Türkçedeki değişime bakarken kaç tane farklı diyalektin on birinci yüzyılda Anadolu’ya girmiş olduğunu ve bunların kaçının yok olmuş olabileceğini hesaba katmıyoruz. Tek bir Türkçe tanımlayarak lineer bir değişimden bahsediyoruz genelde. Oysa birden fazla dil girmiş olabilir; bizim bugün anladığımız şekliyle o ideal ama hiçbir zaman var olmamış Türkçeden farklı olarak. Bu yok olanların geçirdiği değişim de değişim değil mi ve en önemlisi de geçmişin önemli bir kısmını oluşturmuyor mu?

6 Ağustos 2009 Perşembe

Neolitik (Cilalı Taş Devri) - II

I. Yakındoğu’da Medeniyete Geçiş

Yakındoğu ya da Doğu Akdeniz coğrafyasında medeniyete geçiş neolitik (cilalı taş devri) çağda gerçekleşir. O zamana kadar hareket halinde bulunan (yerleşik olmayan) avcı-toplayıcı gruplar bu dönemde yerleşik düzene geçmeye başlar. Yerleşik düzene geçişin aslında neolitik dönemden hemen önce başladığını söylemek de mümkündür. İlk olarak yerleşik düzene ve dolayısıyla medeniyete geçenler avcı-toplayıcı grupların ne olduğunu açıklamamız gerekiyor.

Avcı-toplayıcılar

Avcı-toplayıcılık, medeniyetten önceki dönemi temsil etmek için icat edilmiş çok genel ve kaba bir kategoridir diyebiliriz. Temelde ekonomik bir kategori olan avcı-toplayıcılık, medeniyetin dışında kalan ve/veya medeniyete geçmemiş tüm grupları, aralarındaki farklılıklara bakmadan tek bir kategoride toplar.[i] Dolayısıyla avcı-toplayıcı gruplar arasındaki ayrımları görmeye yardımcı olmayan bir kategoridir; bu açıdan bakınca, tarım toplumları kategorisi de bu toplumlar arasındaki çeşitliliği vermez. Üstelik tarıma yeni geçmeye başlamış avcı-toplayıcıların veya avcı-toplayıcılıkla uğraşan bahçeci (çok basit tarımcılar) toplulukların durumunda hangi kategorinin kullanılacağı da net değildir. Kaldı ki, bu toplulukların kendilerini tanımlamak için kullandığı veya kullanmış olduğu kavramlar ekonomik temelli olmayabilir. Her şeye rağmen bazı kavramları kullanmak zorundayız ve bu yüzden, farklılıkları ortadan kaldırıcı işlevini göz ardı etmeden avcı-toplayıcılık kavramını kullanıyoruz.

Avcı-toplayıcılar avcılık yaparak ve doğadan çeşitli bitkiler toplayarak geçinir. Onları tarım toplumlarından ayıran temel özellikleri budur. Bundan başka, tarım toplumlarıyla karşılaştırıldığında, yaşam tarzları hareketli olmaya, düzenli ve sürekli yer değiştirmeye dayanır. Bu avcı-toplayıcıları tarım toplumlarından ayıran ikinci temel özelliktir. Bu ikisi arasında, yani yiyecek teminiyle sürekli hareket halinde olma arasında bir ilişki olduğu ortadır. Kaynaklara ulaşmak hareketli olmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla kaynaklar düzeyinde istikrar oluşmaya veya artış görülmeye başlandığında, hareket halindeki grupların yerleşik yaşama geçmeye veya en azından hareket düzenlerinin değişmeye başladığını görmemiz gerekmektedir. Gerçekten de avcı-toplayıcı grupların belli koşullar oluştuğunda yerleşik düzeni seçtiklerini biliyoruz. Arkeolojik kazılar da, günümüzden 13.000 – 10.000 yıl önce Yakındoğu’da ilk yerleşik avcı-toplayıcı grupların belirmeye başladığını göstermiştir. Bu değişimle ilgili ilk açıklamalar, kaynak koşullarındaki değişimlerin ve tarıma geçişin yerleşikliği getirdiği yönündeydi. Yerleşik yaşamın hayatta kalmayı kolaylaştırıcı bir etken olduğu, avcı-toplayıcılıkla karşılaştırıldığında daha gelişkin bir düzeyi temsil ettiği ve bu yüzden de avcı-toplayıcı grupların böyle bir seçimde bulunmasının doğal olduğu düşünülüyordu. Son yıllarda gerçekleştirilen çalışmalar, yerleşik düzene geçişin daha farklı bir şekilde açıklanması gerektiğini göstermiştir.

Her şeyden önce hareketliliğin avcı-toplayıcılar arasında yüksek bir değeri olduğunu, hatta yerleşik düzene geçilmenin mümkün olduğu durumlarda bile hareketliliğin seçilebileceğini biliyoruz. [ii] Kaynaklarda istikrar ve bollukla yerleşiklik bağlantısı, yani kaynaklarda bolluk belirdiğinde yerleşik düzene geçileceği argümanı, kaynakların mevsimlere ve yıllara göre değişiklik gösterebileceğini belirten Binford tarafından eleştirilmiştir. Binford’a göre, avcı-toplayıcıların dolaşmayı seçmelerinin nedeni bir yere yerleşmelerini sağlayacak fırsatlarla karşılaşmamaları değil, herhangi bir kaynak aniden ortadan kalktığında sağ kalmalarını sağlayacak çözümler geliştirebilmeleri için sürekli çevre hakkında bilgi toplamak zorunda olmalarıydı. [iii] Bu da sadece kaynaklar hakkında bilgi toplamakla değil, sıkıştıkları zaman yardım isteyebilecekleri toplumsal ilişkileri geliştirmek için de gereklidir. Yiyecek depolamaya benzer şekilde, diğerlerinin borçlu kalmasını sağlayan toplumsal ilişkiler biriktirmek (sosyal zorunluluklar depolanması), bu yüzden de diğer grupları ziyaret etmek, diğer gruplarla ilişkiye geçmek için dolaşmak da avcı-toplayıcılar için önemli bir uğraştır. Bu sayede kaynaklarla ilgili risk faktörü azaltılır. [iv] [v] Paylaşım ve borçlu kalmak avcı-toplayıcılar için önemli bir toplumsal araçtır ama bunu her koşulda geçerli bir alışkanlık olarak anlamamalıyız. Diğer toplum biçimlerinde olduğu gibi avcı-toplayıcılar arasında da, paylaşım kendiliğinden gelen bir pratik değildir. Bu toplumlarda da hem paylaşım kavramı hem de bunun hangi durumlarda tercih edileceği öğretilir. Paylaşım, özellikle de borçlu kalmak, toplumsal ilişkiler üzerinde baskıda bulunabileceğinden, avcı-toplayıcılar da paylaşmaya gerek duymadıkları durumlarda bu tür taleplerden kurtulmaya çalışır. [vi] Görüldüğü gibi, paylaşımla ilgili strateji ve taktiklerin geliştirilmesi için de dolaşmak gerekmektedir. Aslında aynı durum tarım toplumları ve üstelik günümüz sanayi toplumları için de geçerlidir ama bu toplumlarda bu tür strateji ve taktikleri geliştirmek için çok daha az dolaşmak gerekmektedir. Diğer yandan, kaynaklar ve bu kaynakların kaybolduğu durumlarda yararlanılacak toplumsal ilişkiler geliştirmek için dolaşmak, avcı-toplayıcıların yaşamlarındaki tek faaliyet değildir. Dini faaliyetler, topluluk içinde statü geliştirme, aile yaşamı, takas, savunma, alet yapımı ve toplumsallaşma gibi, zaman ayrılması gereken başka uğraşlar da vardır. Kaynaklar için yapılan dolaşma bu faaliyetlere daha az zaman ayrılmasını getirebilir ve bu yüzden de yarı veya tam yerleşikliğe geçiş tercih edilebilir. [vii]
Avcı-toplayıcıların yerleşik düzene geçişini, daha rahat koşullar sunan bir düzene (bu durumda tarım) geçiş arzusu şeklinde açıklamak yerine, kâr-zarar hesabı yapmayla açıklamak çok daha uygun gözükmektedir. Yerleşiklik, hareketliliğin daha az kazançlı olduğu durumlarda tercih edilecektir ve bu birçok nedene dayanabilir. Fakat temel nedenin topluluğun kalabalıklaşmasıyla ve bu kalabalıklaşmayla başa çıkmak için geliştirilen çabalarla ilgili olduğunu düşünebiliriz. Kalabalıklığın artması durumunda hareketliliğin hareketsizlikten daha az kazançlı olmaya başlaması yerleşikliğe geçişi getirebilir. Benzer şekilde, kalabalıklaşma toplumsal boyutta hiyerarşiyi, ekonomik boyutta da yiyeceklerin depolanmasını ve dolayısıyla da daha sonra kullanmaya yönelik sistemleri getireceğinden, yerleşiklikle ilgili düzenlemelere yapılan ekonomik, kültürel ve toplumsal yatırım, dolaşmanın ve yer değiştirmenin getireceği kazancın önüne geçebilir. Bu arada yerleşik düzene geçmiş veya belli bir bölgeyi savunmaya başlamış avcı-toplayıcıların varlığı dolaşılacak alanların azalmasını getireceğinden, yerleşik düzen kendisini bu şekilde de dayatabilecektir.[viii] Yerleşikliğe neden geçildiğini açıklayan çeşitli kuramlar geliştirilmiştir. Bir yandan kaynaklardaki artışın yerleşik düzene geçişi getireceği savunulurken, diğer yandan kaynaklardaki sıkıntının strese neden olacağı ve bunun da daha yoğun geçinme veya üretim yöntemlerine neden olacağı iddia edilmektedir. Bu materyalist açıklamalardan başka, yerleşik düzene geçişi toplumsal (sosyal) rekabete ve toplumsal ağların karmaşıklaşmasına bağlayan yaklaşımlar da bulunmaktadır. [ix] Bu tartışmaları çözmenin bir yolu, tüm durumlar için geçerli tek bir açıklama aramaktan vazgeçmek olabilir. Farklı gruplar için farklı nedenler geçerli olabileceği gibi, farklı yöreler farklı süreçler ortaya çıkarmış da olabilir. Tek bir neden bulmaya çalışmak yerine, geçiş sürecinin nasıl gerçekleştiği açıklanabilir. [x] Bazı gruplar tarımla tanışmadan yerleşik düzene geçmişken, başka gruplar da uzun süre tarımla uğraştıktan sonra yerleşikliği benimsemiş olabilir. Bazı gruplar kaynak sorunlarını çözmek için yerleşikliği seçmişken, bazı gruplar da toplumsal (ve dini) nedenlerden ötürü yerleşmeye karar vermiş olabilir. Ayrıca, yerleşik düzene geçmeden önce uzun bir süre karma bir sistemin (yarı yerleşiklik) sürmüş olabileceğini de dikkate almalıyız.

Yerleşiklik tartışmasında üç noktaya özellikle dikkat etmeliyiz. Birinci nokta, yerleşik düzene geçmeyle tarımın ortaya çıkması arasında doğrudan bir ilişki kurmamamız gerektiği. Hem tarım hem de yerleşiklik diğerinden önce ortaya çıkabileceği gibi, birinin ortaya çıkması diğerinin ortaya çıkmasını zorunlu kılmamaktadır. [xi] Bazı durumlarda, avcı-toplayıcı gruplar yerleşik düzene geçmiş ama tarım toplumu olma yönünde ilerlememiştir; [xii] [xiii] tarımın yerini çoğu kez balıkçılık ve diğer su kaynakları (deniz ve akarsular) almış, [xiv] yerleşikliğe geçiş bu şekilde desteklenmiştir. [xv] Bu grupların bir kısmı hiçbir zaman tarım toplumuna dönüşmezken, bir kısmı da uzun süre ( 1000 yıl) direndikten sonra tarıma geçmiştir. [xvi]

İkinci noktaysa, yerleşiklikle tarım arasındakine benzer şekilde, yerleşiklikle nüfus artışı arasında da her zaman doğrudan bir bağlantı olamayacağı ama yerleşikliğin ve toplumsal karmaşıklığın bir şekilde kalabalıklaşmayla ilgili olduğudur. Burada vurgulanmaya çalışılan nokta, nüfus artışıyla nüfus baskısının ayrılması gerektiği, bu ikisinin aynı şeyler olmadığıdır. Tek başına nüfus artışı herhangi bir baskıya neden olmayacağı gibi, nüfus baskısı nüfus artışı olmadan da ortaya çıkabilir. [xvii] Dolayısıyla, nüfus baskısı sadece nüfus artışına dayanan baskı olarak değil, mevcut nüfusla kaynaklar arasındaki ilişkinin ortaya çıkardığı baskı olarak anlaşılmalı. [xviii] Bu baskı sadece belli kaynaklarla mevcut nüfus arasındaki ilişkinin bozulması şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, kalabalıklaşmadan ötürü dolaşılabilecek alanların azalması şeklinde de belirebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, tek başına nüfus artışının ne yerleşik düzene geçişe ne de toplumsal karmaşıklığın (daha karmaşık düzeyde örgütlenmelerin) ortaya çıkmasını sağlayacağıdır. Bu açıdan bakınca nüfus artışıyla yerleşiklik arasında bir ilişki yoktur; daha karmaşık toplumsal yapılar belirebilir ama hareketlilik sona ermeyebilir. Fakat kalabalıklaşmanın yarattığı nüfus baskısı, yani mevcut insan sayısıyla kaynaklar arasındaki ilişkinin bozulması açısından bakacak olursak, nüfus artışıyla yerleşiklik arasında bir ilişki düşünülebilir. Her nüfus artışı yerleşikliği getirmeyebilir ama her yerleşikliğin nüfus artışıyla ilişkili olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, nüfus artışı belli değişiklikleri dayatan, belli değişiklikleri başlatan bir unsur olarak değil, bunların önkoşulu veya bunları hızlandıran bir etmen olarak görülmelidir.[xix] Mevcut nüfusla kritik kaynaklar arasındaki ilişki belli bir çizgiyi açtığında toplumsal karmaşıklık belirmekte ve bu çizgi aşılmadığı sürece de kesinlikle böyle bir şey gözükmemektedir.[xx]

Bu arada, kritik kaynaklar her zaman ekonomik/maddi olmak zorunda değildir. Kaynakları üç kategoride toplamak mümkündür: Duygusal, Maddi ve Simgesel kaynaklar. [xxi] Kritik kaynakların bu kategorilerin herhangi birinden gelebileceğini unutmamalıyız. Benzer şekilde, toplum veya topluluk üzerinde doğacak baskı sadece ekonomik veya maddi kaynaklardaki değişikliklerden doğan bir süreç olarak da düşünülmemelidir. Toplumun iletişim kanalları ve karar mekanizmalarından oluşan düzenlemesi, nüfus artışıyla mevcut kaynaklar arasında belirmiş yeni ilişkiyi karşılayamadığı için beliren nüfus baskısından da bahsedebiliriz. Bu durumda farklı bir düzenlemeye gidilmesi gerekebilir ki, bu da daha karmaşık bir sisteme geçiş anlamına gelecektir. [xxii] [xxiii]

Üçüncü ve son nokta da, mevcut nüfusla kaynaklar arasındaki ilişki daha karmaşık bir yapının belirmesini sağlayacak çizgiyi geçtiğinde geriye dönüşün olup olmadığı ve/veya bu çizgi gerisin geriye aşıldığı takdirde ne olacağı veya bu çizginin geriye doğru aşılıp aşılamayacağı tartışmasıdır. Bu tartışma henüz kesin bir sonuca varmamıştır. Yaygın görüş, bu çizgi bir kez aşıldığında geri dönüşün olmadığı yönünde olsa da, bu iddiaya katılmayanlar da bulunmaktadır. [xxiv] Her ne kadar çizginin geriye doğru aşılması toplumsal karmaşıklık açısından daha az karmaşık bir sisteme geçişi getirecekse de, [xxv] geriye gidişe çok sık rastlamayabiliriz. Çünkü iletişim kaynaklarının ve çoğu kez de yerleşikliğin daha etkin bir şekilde düzenlemesi, nüfusun biraz daha artmasını ve bu da, tekrar daha karmaşık bir düzenlemeye gidişi getirecektir. İletişim sistemi etkinliğinle doğacak baskıyı iki şekilde çözmek mümkündür: Bölünme veya daha karmaşık bir yapıya geçmek. [xxvi] Özellikle avcı-toplayıcılardan tarım toplumlarına geçişi anlamak için üç evrimsel eğilimi dikkate almamız gerekmektedir: Yiyecek edinme tekniklerinin etkinleşmesi, daha yoğun bir biçime bürünmesi (tarım daha yoğun bir üretim biçimidir, sanayi devrimi daha yoğun üretim şekilleri getirmiştir); mevcut nüfusun daha üst düzeylerde bütünleştirilmesi (entegrasyonu); Toplumum tabakalaşması. [xxvii] Bu üç eğilim, avcı-toplayıcılardan başlayacak şekilde bakıldığında, medeniyetin gösterdiği gelişim sırasında basitten karmaşığa doğru giden bir çizgi izlemiştir ve hâlâ da izlemektedir. Bu gidişin boyutları arttıkça, özelikle daha üst düzeylerde bütünleştirmelere gidildikçe, toplumsal evrim sürecinde geri dönüşler bir yandan zorlaşmakta, bir yandan da bu zorlaşmadan ötürü böyle bir şeyin olmadığı izlenimi yayılmaktadır. Neolitik dönemde 100.000’den fazla olduğu tahmin edilen bağımsız siyasi topluluk sayısı bugün 160 civarında ulus devlete inmiştir ve daha büyük örgütlenmelere doğru gidileceği tahmin edilmektedir.

Yerleşiklik kavramını sorunsuz bir şekilde tanımlamak mümkün değil. Bir topluluğun hangi noktada yerleşik olduğunu ve hangi noktada olmadığını belirlemek kolay olmadığı gibi, bu belirlemenin temelde öznel tercihler tarafından kontrol edildiğini bile söyleyebiliriz. Kendini geçindirmek için yapmak zorunda kaldığı günlük dolaşmalara, bu yüzden ortaya çıkan günlük hareketliliğine baktığımızda, günümüz insanının genelde avcı-toplayıcılardan ve özellikle de tarihöncesinde yaşamış olanlarından çok daha hareketli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat soruna belki de farklı bir açıdan yaklaşmamız gerekiyor: Kimin yerleşik ve kimin daha hareketli olduğunu mutlak terimlerle belirlemek yerine, söz konusu topluluğun veya bireyin hareketliliğinde ya da yerleşikliğinde beliren değişime bakarak nasıl bir eğilimin söz konusu olduğunu saptayabiliriz. Bu açıdan baktığımızda, Buzul Çağı sona erdiğinde bazı avcı-toplayıcı toplulukların yerleşikliğe doğru bir eğilim içinde olduğunu görüyoruz.

[i] Kelly, 1-39.[ii] Age., 150-151.[iii] Age., 150.[iv] Halstead ve O’Shea, 263.[v] Wiessner, 64-65.[vi] Kelly, 164-165.[vii] Age., 153.[viii] Age., 152.[ix] Kelly, Mobility, 52-54.[x] Zvelebil, 13.[xi] Age., 52.[xii] Davidson, 75-78.[xiii] Maschner, 924-934.[xiv] Ames, 215-216.[xv] Age., 218-219.[xvi] Price, 220-222, 227-229.[xvii] Hassan, 209.[xviii] Keeley, 376.[xix] Hassan, Demographic, 219, 225.[xx] Keeley, 403.[xxi] Gamble, 49-51.[xxii] Age., 56-57.[xxiii] Johnson, 87-112.[xxiv] Kelly, Mobility, 50-51.[xxv] Dumond, 320.[xxvi] Carnerio, 239-240.[xxvii] Johnson ve Earle, 87.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Neolitik (Cilalı Taş Devri) - I

İnsan, mekân ve zaman: Ne kastediyoruz? Mekân dediğimiz şey bu yeryüzünde belli bir yer olabilir ama bu işin sadece bir kısmıdır. Zaman dediğimiz de şimdi olabilir ama bu da işin sadece bir kısmıdır. İnsan şaşırtıcı bir varlık. Çünkü çok farklı mekân ve zamanlarda var olabiliyor. Daha da şaşırtıcı olanı, insan bir yandan “nesnel” olarak adlandırabileceğimiz bir zaman-mekânda var olabilirken, bir yandan da “öznel” olarak adlandırabileceğimiz kendi kurguladığı birden fazla zaman-mekânda var olabiliyor. Bu anlamda yığınlarca alan veya çerçeve sayabiliriz. Bu konuyla ilgili bir sınır sunmak olanaksız. Her ne kadar insanın fiziksel bir dünyada var olduğunu ileri sürebilirsek ve üstelik bunu bir temel gerçeklik olarak kabul edebilirsek de, esas olan, insanın bir bakış açısında var olduğudur. Fiziksel bir zaman-mekânda var olduğumuzu inkâr etmek neredeyse olanaksız gözükse de, biraz derinlemesine düşündüğümüzde bu tür mevcudiyeti veya bu tür şekilde var olduğumuzu kanıtlamanın hiç de kolay olmadığı da bariz bir şekilde ortadadır: Fiziksel bir şekilde var olduğumuzu kanıtlamak olanaksız olduğu gibi, içinde bulunduğumuz var olma durumunun sadece bundan ibaret olduğunu kanıtlamak da bir o kadar imkânsızdır.

İlk bakışta net olmasa da, burada sorun olan en azından iki şey mevcuttur. Birincisi, bir bakış açısından bakma zorunluluğundan çıkarak kendimize nesnel bir şekilde bakmamız olanaksızdır. İkincisi var olma gibi terimlerin nesnel gerçeklikte karşılıkları yoktur. Bu gibi açıklamalar tamamen insana özgüdür. Bu iki sorunu aşamadığımız sürece, sadece bir zaman-mekânda var olduğumuzu ve bunun da fiziksel olduğunu kanıtlamamız olanaksız olmaktadır.

İnsanın çevresiyle girdiği ilişki sadece anlık etkiye anlık tepki şeklinde değildir. İnsan düşünür, seçer, yönlendirir veya tüm bunları yaptığını zanneder ama tüm bunlardan ötürü, içinde bulunduğu zaman-mekân ilişkisi dolaylıdır. Bu dolaylılık biz de en uzundur. Girdiğimiz ilişki her şeyden önce bakış açısı üzerine kurulan türdendir. Bu bakış açısı sorunu neyin içinde olduğumuzu tam olarak bilmemizi engellediği gibi, neyin içinde olduğumuzun bize göre olan görüntüsü de bir anlamlandırma, kurgulama, ifade etme süreci şeklinde gelişir. Bu süreç içinde neyin içinde olduğumuza dair çeşitli alanlar veya var olma biçimleri geliştirebiliriz. Bunların hiçbiri gerçek olmayabilir ama kime göre gerçek değildir. Bunu söylememiz olanaksızdır. Diğer yandan bu güya gerçek olmayan var olma biçimleri aslında bizim eylemlerimizi belirledikleri için gayet gerçektir.

Geçen ders birden fazla var olma biçimi saydım. Bu tam bir liste değildir. İnsanlar farklı zamanlarda başka var olma şekilleri daha geliştirebilecekleri gibi, benim şu anda sunduğum bu liste herkes tarafından da kabul edilmeyebilir.

Bilişsel düzeyde var olduğumuz ortadadır. Bunun yanında hem kültürel hem de toplumsal düzeyde mevcuduzdur. Bunlara ek olarak hem bir şey yapmadan hem de bir şeyler yaparak, yeni çevreler yaratarak var olabiliriz. En son olarak da hem fiziksel olanın (doğa) hem de fiziksel olmayanın (doğaüstü) içinde var olduğumuzu ileri sürdüm.

Sonuncu, yani fiziksel olmayan, fiziksel olandan medet ummayı bıraktığımız alandır. Bu alanı genellikle sadece dinle bağdaştırmamıza rağmen, bu her zaman böyle değildir. Dinin alanına girmeyen, üstelik dinin karşı çıktığı yığınlarca doğaüstüne yönelik çağrı mevcuttur. Örneğin talih bunlardan biridir. Çevremizdeki cansız nesnelere canlı muamelesinde bulunarak bunlardan medet ummak da doğaüstünün alanındadır.

Doğayla doğanın bir unsuru olarak girdiğimiz ilişkiler sonucu ortaya çıkardığımız bu alanların sayısı bir şekilde artabilir ama burada ilgilenilen konu şu anda bu değil. Diğer yandan bu alanların hepsinin her zaman var olmadığını ve olduğu zamanda aynı derecede ve aynı konfigürasyonda gelmediğini farkına varmamız aslında oldukça önemlidir. Örneğin, insanın kendi çevresini yaratması her zaman var olmuş bir faaliyet değildir. Doğaüstü veya fizik ötesi olarak adlandırdığımız alanın varlığı da her zaman aynı düzeyde ve şiddette gelmemiştir. Doğaüstü uzun bir süre boyunca kendisini güçlü evrensel dinler şeklinde göstermemiştir. Toplumsallık her zaman doğal olarak söz konusu olmuşsa da, toplumsallığın bir toplumsal alan olarak ortaya çıkması için belli bir zaman geçmesi gerekmiştir. Örneğin, doğal gruptan yapay gruba, yapay toplumsallığa geçiş epey bir zaman almıştır. Çok küçük grupların toplumsallığıyla, büyük grupların toplumsallığı birbirinden çok farklıdır. Biri neredeyse tek bir kültürel alan şeklinde biçimlenirken, diğeri birden çok kültürel alanı kapsayabilir; bu ikinci durumda ortaya çıkan toplumsallık bir arada var olmaya çalışan kültürlerin bir arada yaşamalarından ötürü ortaya çıkan toplumsallıktır. Ve bu ikinci toplumsallıkta kültürler arası ilişkilerin sadece kültürel birimler olarak değil, aynı zamanda farklı kültürlerden gelen bireylerin veya alt grupların münferit bir şekilde gerçekleşmeye başlaması işleri biraz daha karmaşıklaştırır. Bu son durumda bireysel bir alandan bahsetmek bile söz konusu olabilir. İnsan birey olarak var olmaz ama kendisi bu şekilde var olmaya zorlayabilir.

Tüm bunların tarihle ne ilişkisi var? Tüm bu alanlar insanın bakış açısına göre gerçektir ve bunun böyle olmadığını göstermenin yolu yoktur. O zaman bir tarih yazmaya kalkıştığımızda bu alanların her biriyle ilgilenmemiz, her biri üzerinde yoğunlaşmamız gerekmektedir. Örneğin bizim dünya tarihi olarak adlandırdığımız daha ziyade yapayın, yani medeniyetin yaratılmasının tarihidir. İlk duyuşta yapay kelimesi itici gelebilir ama burada kastedilen bir olumsuzluk değil, sadece insanın kendi çevresini yapma faaliyetidir. Bu faaliyet de ciddi olarak ilk kez MÖ 10,000 yıllarında ilk kez ortaya çıkmıştır. Diğer yandan bu yapay olanın anlamlandırılması, kurgulanması, temsil edilmesi veya ifade edilmesi için fiziksel olmayan, yani doğaüstü alanın kullanılmaya başlaması durumu da söz konusudur. Doğaüstü alan ilk kez bu noktada ortaya çıkmış değildir. İnsanın kendi çevresini yaratmaya başlaması sürecinden önce de vardır ama bunun çevre yaratılması süreciyle birleştirilmesi, bu sürecin mümkün kılınmasının sağlanması ve bu sağlanmanın gerekçelendirilmesi şeklinde belirmesi tamamen yeni ve farklı bir faaliyettir. Yapayın ortaya çıkmasının ancak bu faaliyetle birleştirilmesiyle ve birleştirildiği sürece mümkün olduğunu söylemek bile mümkündür. Doğaüstüne başvuruş bu sürecin çok daha basit bir düzeye indirilmesi, sürecin anlamlandırılmasının ve gerekçelendirilmesinin simgesel düzeye indirgenmesidir. Bu, yapayın yaratılması sürecinin anlaşılmasını sağlayacak daha ufak ölçekte bir model değildir. Üstelik bu konuda hiçbir yararı bile olmayabilir. Öte yandan, belli bir değer ifade eden ve insanın algılayabileceği bir anlamlandırmadır. Bu değerin ifade edilmesinin bir şeyden daha iyi veya kötü olma anlamında bir anlamı yoktur. Değerin kendisi bir şekilde yaratılan yapaya da karşılık gelmez. Bütün mesele birilerinin bu doğaüstü sisteme inanmasıdır. Burada ortaya çıkan inanma diğer yanda kurulan yapayın sürmesini sağlamaktadır. İnanmanın getirdiği enerji yapayı sürdüren enerjiye dönüşmektedir. Aradaki ilişki bundan ibarettir ama elbette ikisi arasında ideolojik düzeyde bir ilişki söz konusudur. Fakat bu ilişki aynı sistemin unsurları olmaktan ziyade birbirine çevrilebilir iki farklı sistemin yan yana var olması şeklindedir.


Günümüz insanının tarihi yapay alanın, insanın yaptığı ve yarattığı alanın da tarihidir. Her ne kadar tüm insanlıktan bahsettiğimizi sansak da, dünya tarihi denince genelde kastedilen medeniyet dediğimiz yaşam tarzının ve bunun biçimlendirdiği insanın tarihidir. Medeniyetse, insanın kendisinin yaptığı, kurduğu ve yarattığı çevrede şekillenen yaşam tarzı ve buna dair ilişkilerden başka bir şey değildir; yapay, yani yapılan dünya veya çevre medeniyettir.

Medeniyete geçiş yaklaşık olarak günümüzden 12,000 yıl önce gelişmiştir. Fakat bir anda her yerde kentler belirmemiştir. Kentlerin ve tarımın insan yaşamında baskın görüntü haline gelmesi için uzun bir süre geçmesi gerekmiştir. İlk adım yerleşik düzene geçiş, çevrede atalarına göre daha az hareket eden insanların ortaya çıkmasıdır. Bu süreç sürekli ileriye gidilen değil, sık sık geriye doğru adımların atıldığı bir süreç şeklinde gelişmiştir. Yerleşik düzene geçişin çeşitli hastalıkları getirdiğini biliyoruz ama muhtemelen toplumsal ve psikolojik sorunlar da belirmiştir. Bu ikinciyle ilgili olarak din denen olgunun psikolojik düzeyde önemli bir rolü olduğunu düşünebiliriz. Karmaşık gözüken bir süreci basite, anlaşılır biçime dönüştürmede din önemli bir rol oynamış olabilir ve bu rolü hem bireysel hem de kolektif düzeyde düşünebiliriz. Her ne kadar bugün daha basite indirgenerek açıklanan dinse de, durum her zaman böyle olmamıştır. Aksine her şeyi daha basite indirgeyerek açıklayan din olmuştur. Din, insanların anlamakta zorluk çektikleri dünyayı daha basit şekilde onlara açıklayan dil olmuştur.[i]

Tarihin nasıl dönemlendirileceği biraz da tarihçinin seçimine bağlıdır. Bu konuda da tarihçilerin yaptığı seçimlerin ve bu seçimlerin bir süre sonra kurumsal bir yapıya bürünerek kendilerini dayatmasının dışında bir referans noktası yoktur. Nesnel olan, kemikleşmiş olandan, kurumsal bir yapıya ve konuma bürünmüş olandan başka bir şey değildir şeklinde düşünebiliriz. Nesnel bilgi sanki belli bir süre sonra geçtikten sonra insanların reddetmekten veya sorgulamaktan çekindiği bilgidir. Dolayısıyla tarihin dönemlendirilmesi de son kertede tarihçilerin tercihlerinden veya kendilerini onlara dayatan öznelliklerden kaynaklanır. Her dönemi gerekçelendiren bir şeyler bulmak tabii ki mümkündür ama farklı dönemlendirmeler için gerekçeler bulmak da aynı şekilde mümkündür. Medeniyetin ortaya çıkışı, bu çıkışı insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasıymış gibi anlamlandıranlar için anlamlıdır. Aynı dönüm noktası bugün hâlâ var olan avcı toplayıcı gruplar açısından bir felaketin başlangıcı olmuştur. Medeniyetin durdurulmaz ilerleyişi veya medeniyetin insana getirdiği refah gibi anlatıların hiçbir zaman tüm insanlar için geçerli olmadığı nedense gözden kaçar. Medeniyetin gelişimi hem insanlar için hem de insanlara rağmen olmuştur. Mutlu ettiği insan kadar mutsuz ettiği insan da olmuştur.

Dolayısıyla burada önemli bulduğum iki ayrıntıya dikkat edilmesini önereceğim. Birincisi, medeniyete geçiş tüm insanlığın mutluluğu adına yapılmış zorunlu bir hamle olarak görülmemeli. Muhtemelen insanların büyük kısmı farklı bir yaşam tarzına geçmekte olduklarını bile farkında değildi ki zaten söz konusu olan, üzerinde düşünülmüş ve uzlaşmaya varılmış bilinçli bir hareket değildir. Bir şeyler olmuştur. Olmayabilirdi de. İlla ki medeniyete geçilmesi gerekiyordu diye bir iddia ancak bir iddiadır. Çünkü böyle bir iddianın doğruluğunu gösterecek hiçbir şey yoktur elimizde. İnsanların bir kısmı kendilerini belli koşulların içinde buldukları için bir süre sonra medeniyet denen yaşam tarzına geçmiş veya geçmek zorunda kalmıştır. Bu koşullar oluşmasaydı, hiçbir zaman medeniyet denen şey ortaya çıkmayabilirdi de. İkincisi, medeniyet insanların bir kısmını bir yerlere getirmiştir ve bu yerin kesinlikle daha iyi bir yer olduğu iddiası veya gerçeği tamamen öznel bir yargıdır. İnsanlık medenice yaşamak zorunda değildir ama belli koşullar kendilerini dayattığında medeniyetten başka bir yol yoktur. Yani medeniyet ne tüm insanlar içindir ne de zorunlu tek yoldur. Medeniyetin insanlığa yararlı birçok ilerlemeye neden olduğu doğrudur ama medeniyete geçilmeseydi bu ilerlemelere gerek duyulmayacaktı. Örneğin, tıpta büyük ilerlemeler sağlanmıştır ama bu büyük ilerlemeleri zorunlu kılan hastalıklar ve diğer sorunlar medeniyetle birlikte ortaya çıkmıştır.

Demek ki dünya tarihi denen şey baştan ayrıcalıklı bir söylemdir. Yok olanın veya yok edilenin dünyasını anlatmaz. Bu dünya olsa olsa medeniyetin ne kadar muhteşem olduğunu veya atalarımızın ne kadar vahşice ve insanlıktan uzak koşullarda yaşadığını göstermek için vardır. Medeniyetin tarihi günümüz insanının ulaştığı konumu, bu konuma gelişini ve gelişin biçimini gerekçelendirmek ve anlamlandırmak için geliştirdiği bir söylem, medeniyetin bugünkü düzeyi adına bir geçmiş yaratılmasıdır. Bu geçmiş, diğer tüm irili ufaklı geçmişlerin, örneğin Türklerin, Fransızları, Çinlilerin, yani diğer tüm medeni ulusların geçmişlerinin biçimlendirileceği ana geçmiş, ana çerçevedir. Bu dersin konusu da bu geçmiştir. Fakat bu çerçevenin oluşturulması sadece belli bir alanın, tartıştığımız konu açısından konuşacak olursak medeniyetin ortaya çıkışını başlangıç noktası olarak almaktan ve bunun öyküsünü anlatmaktan ibaret değildir. Çözülmesi gereken bir de mekân sorunu vardır. Hangi mekândan bahsetmemiz gerekmektedir. Bu mekân, fiziksel açıdan yaklaştığımızda tabii ki medeniyetin ilk kez ortaya çıktığı ve daha sonra yayıldığı alanlar olacaktır. Günümüzde bu mekânın tüm dünyayı kapsadığı konusunda genel bir fikir birliği oluşmuş durumdadır ama bu her zaman böyle olmamıştır. uzun bir süre boyunca sadece dünyanın belli kısımları medeniyetin geçerli olduğu mekân olarak anlaşılmıştır ki geçmişe bakış da aynı etkiden payını almış, geçmişin belli mekânları ve daha doğrusu belli toplulukları medeni yaşam tarzının temsilcileri olarak kabul edilmiştir. Mekândan ulusa geçiş de üzerinde durulması gereken bir başka süreçtir. Medeniyetin mekân temelli bir şekilde açıklanması yerini ırk-din-ulus temelli bir açıklamaya bırakmıştır. Medeniyetin uzamsal ve zamansal dönemlendirilmesi de bu referans noktasından yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Bugün bile medeniyetin öyküsü merkez ve merkezin dışında kalan kenar ve ikincil bölgeler şeklinde sunulmaktadır. Bundan etkilenen bazı akımlar çabalarını tabiatıyla bu ikili ve ayrımcı durumu ortadan kaldırmaya yöneltmiştir.[ii] Fakat sorun kenara atılmış mekân ve/veya grupların medeniyetin öyküsüne katılmalarıyla çözülmemektedir. Nasıl bir katılma, ölçek sorunu


Dönemlendirme hem niteliksel hem zamansal hem de mekânsal tercihler yapmayı gerektirir ama bu üçünden daha önemlisi ve her üçüyle de ilgili olan ölçek sorunudur. Konumuz dünya tarihi olmasına rağmen, dünyayı tüm ayrıntılarıyla kapsayamayacağımız ortadadır. Bunu denediğimiz takdirde bazı ayrıntıların kaçtığını fark ederiz. Böyle bir sorunu ortaya çıkaran etken aslında ayrıntıların çok olması değildir. Bununla baş edilebilir. Asıl sorun birbirinden çok farklı grupları veya geçmişleri birleştirme zorunluluğudur. Dünya tarihi dünyanın çok farklı bölgelerindeki geçmişleri ve bunların üzerinde biçimlenen tarihleri birleştirirken, yapılan işi anlamlı kılmak açısından bu farklılıklar arasında ortak noktalar bulmak zorundadır. Eğer yapılan işin hedefi dünya adı verilen mekândaki insanları arasındaki ilişkileri ve bağları güçlendirmek, sonunda daha geniş kapsamlı bir topluluk yaratmaksa, bu ortak noktaların bulunması gerekir. Ortak noktalar bulunabilir ama iki şey birbirinden ne kadar uzaksa, aralarındaki ilişki de o derece yüksek düzeydedir. Dolayısıyla ortaklık adına yığınlarca ayrıntının atlanması gerekebilir. Örneğin eğer konumuz dünya tarihinde neolitik dönemin anlamlandırılmasıysa, Çin’deki neolitik dönemle Orta Amerika’daki neolitik dönem arasında ortak noktalar bulmamız gerekir, ki neolitik dönem tanımı her iki taraf için de anlamlı olabilsin. Bunu yapmaya kalkıştığımızda neolitik tanımının içeriğini değiştirmemiz gerektiğini görürüz. Çünkü neolitik çeşitli yerlerde farklı şekillerde yaşanmıştır ki bunların sayıca çok olması istisnalardan bahsetmediğimizi de göstermektedir. O zaman neolitik adını verdiğimiz bir dönemden bahsetmemiz ne kadar anlamlıdır diye de sorabiliriz. Belki de tamamen farklı gelişimler söz konusudur. Ya da neolitiği örneğin yerleşiklik olarak adlandıracağımız bir niteliğe indirgememiz gerekebilir. Diğer yandan ölçeği daralttığımızda daha çok ayrıntıyı yakalayabilir ama daha üst düzeyde bir çeşitliliğe neden olabiliriz. Görüldüğü gibi bu tamamen bir tercih sorunudur.

Ölçeği nasıl ayarlamamızı belirten bir “nesnel” referans noktası yoktur. Ölçeği insanın kendi düzeyine, duyularının faaliyet gösterebildiği düzeye indirmemiz gerektiğini iddia edebiliriz ama insan duyularının işe yaramadığı diğer alanlarda faaliyet göstermenin de yollarını bulmuştur ki bunların bir kısmı sürekli vardı. Örneğin insan duyularının sunduğu verileri anlatılar şeklinde örgütler ve teknolojinin sağladığı yollarla da başkalarına gönderebilir. Daha da önemlisi insanın yorum yapmak gibi bir özelliği mevcuttur; yorumlarla kurduğu bir alan vardır ve insan aslında bazen kısmen bazen de tamamen bu alanda da faaliyet gösterir. Dolayısıyla ölçeği sadece insan duyularının ölçeğine indirgemen makul bir çözüm değildir. İnsan, kimisinin gayri fiziksel olduğu farklı ölçeklerde de faaliyet gösterir.

Demek ki dünya tarihine en azından iki farklı şekilde yaklaşmak mümkündür. Türdeş bir yapı yaratmak adına dünyada yaşayan tüm insanları ortak payda da buluşturmaya çalışan bir dünya tarihi veya farklılıkları ve dolayısıyla çeşitliliği öne çıkaran bir dünya tarihi anlayışı. İkinci yaklaşımı dünya tarihi kılan unsur, bu birbirinden farklı parçalar arasında farklı zamanlarda beliren kültürler arası ilişkilerdir. Burada önemli olan dünyalılık kavramı ve dünya tarihi denen şeyin sadece bir grubun veya dünyanın belli bir mekânının ürünü olmadığı fikrinin verilmesidir.



Yukarıda da değindiğimiz gibi, dönemlendirmede önemli noktalardan biri de dönemlendirmede kullanılacak olan niteliğin belirlenmesidir. Yani dönemlerimizi hangi kategorinin sınırları içinde kalarak oluşturacağımızdır. Bu kategorilerden biri ekonomi olabilirken, diğeri teknoloji olabilir. Son zamanlarda zihniyet ve toplumsal pratikler gibi nitelikler de yaygınlaşmıştır. Daha ziyade teknolojik bir niteliği olan neolitik kavramı da benzer bir süreçten geçmiştir.

Yeni taş anlamına gelen neolitik, adından anlaşıldığı gibi taş işlemede farklı yöntemler anlamında teknolojik bir gelişime işaret etmektedir. İlk başta sadece teknolojik açıdan yaklaşılan neolitiğin daha sonra ekonomik bir değişim olduğu sonucuna varılır. Sadece teknolojik değişimler değildir söz konusu olan, aynı zamanda avcı-toplayıcı yaşam tarzından tarım toplumlarına geçilmiştir.[iii] Fakat bugün artık neolitikten anlaşılan tek şey bu değildir. En azından belli özelliklerin ortaya çıkması gerektiği fikrini çağrıştıran bir paket anlayışına karşı çıkan yaklaşımlar da artık mevcuttur. Bu yaklaşımlara göre, söz konusu olan değişim sadece bir ekonomik biçimden diğerine, yani insanların sadece gereksindiklerini toplaması evresinden bu gereksinimlerini üretme evresine geçişten ibaret değildir. Her ne kadar insanlar bu dönemde gereksinimlerini üretmeye geçmişlerse de, neolitik her yerde ilk önce tarımın ortaya çıkması biçiminde gelişmemiştir. Aksine, tarımın daha sonra geldiğini, ilk olarak yerleşikliğin geldiğini öne süren yaklaşımlar da belirmiştir.[iv] Diğer yandan, yerleşikliğin sadece ekonomik düzeyde bir dönüşüme neden olduğunu düşünmemek gerektiğini, aynı zamanda ve üstelik ilk önce zihniyetin ve toplumsal ilişkilerin değişmeye başladığını ileri süren yaklaşımlar da görülmeye başlanmıştır. Bu yaklaşımların bir diğer ortak noktası da neolitik denen dönüşümün sadece maddi özelliklerde görülen ve her yerde aynı şekilde gerçekleşen bir dönüşüm olarak görülmemesi gerektiğidir.[v]

Yukarıda insanın gösterdiği gelişimlerin dönemlendirilmesinde öznel tercihlerin rolünden bahsettik. Dönüm noktası niteliğinde bir değişikliğin saptanması veya herhangi bir değişikliğin bir dönüm noktası olarak belirlenmesi bile öznel tercihlerin sonucu olarak gerçekleşebilir. Fakat şiddeti ne olursa olsun ve ne tür bir anlam atfedilirse edilsin, gözlemlenen değişikliğin varlığı nesneldir, bireylerin öznel tercihlerinin dışındadır: Bir şeyler değişmektedir. Neolitik de, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, bir şeylerin değiştiği dönemdir ama bu basit bir değişim değildir. Tamamen farklı bir yaşam tarzının ortaya çıkışı söz konusudur. Her ne kadar bu yaşam tarzı bir anda ortaya çıkmamışsa da, ilk kez belirdiği andan birkaç bin yıl sonra neredeyse her yerde egemen yaşam tarzına dönüşecek ve sonunda günümüz medeniyetinin ortaya çıkmasını sağlayacak en önemli unsurlardan yerleşikliğin insanların bir parçası haline gelmesine neden olacaktır. Sorun bu değişikliğin nasıl anlamlandırılacağı, nasıl bir neden-sonuç ilişkisi biçiminde sunulacağıdır.

Yerleşik düzene geçişin mevcut insan sayısındaki değişikliklerle ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Aksi takdirde binlerce yıldır yerleşikliği benimsememiş insanları bir gün yerleşik düzene geçmeye karar verdiklerini düşünmemiz gerekmektedir. Böyle bir şeyin ortaya çıkması için istikrarlı bir yapıdaki bir topluluğun üzerinde dış koşulların bir etkisinin olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Çünkü bir değişikliğin gerçekleşmesi için ya içeride ya da dışarıda bir şeylerin değişmiş olması gerekmektedir. Burada makul gözüken, dış koşullarda bir değişikliğin insanları daha farklı yaşamaya itmiş olmasıdır. Burada da karşımıza üretim sistemi mi, yoksa ideolojik yapı mı ilk önce değişti sorusu belirmektedir. Böyle bir soruyu sorabilmek için her şeyden önce böyle bir ayrımın bu sırada yaşayan insanlar için anlamlı olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Üretim biçimini sadece maddi unsurlardan oluşan bir yapı olarak kurgulamak bize doğal gelebilir ama farklı topluluklar böyle bir ayrım görmeyecekleri gibi, böyle bir ayrımın olması gerektiğini gösteren bir şey de yoktur. Diğer yandan avcı-toplayıcıların gerçekleştirdikleri faaliyetlerin bir üretim biçimine karşılık geldiğini söylemek de zordur. Ortada bir üretim yoktur ki, zaten neolitiğin en önemli özelliği olarak da üretim faaliyetinin ilk kez belirmiş olması gösterilmektedir. Fakat bu faaliyet neden ortaya çıkmıştır? Yaşanan bir kriz mi neden olmuştur? Bu da başka bir sorundur. Tarımın ortaya çıkışı genellikle nüfus artışının veya var olan kaynaklarda beliren bir azalmanın neden olduğu bir krizle açıklanmaya çalışılmaktadır. Mümkündür ve nedenlerden biri bu olabilir ama bunun tek neden olduğunu gösteren bir bulgu yoktur. Üstelik tarım bir kez ortaya çıktıktan sonra birçok topluluk muhtemelen bu yeni üretim biçimini seçmiştir; daha etkin bir üretim biçiminin söz konusu olduğu barizdir ama bu nokta bile herkes tarafından paylaşılmayabilir. Bize göre bariz bir şekilde daha etkin olan bu yeni üretim biçimi, beraberinde çeşitli hastalıklar ve başka sorunlar getirdiği için neolitik dönemin insanları tarafından olumsuz bir gelişme olarak da algılanmış olabilir. Fakat tüm bular bir yana, tarım kaynaklarda görülen bir bolluğun doğal sonucu da olabilir. Kaynaklarda yaşanan rahatlık insanları yeni yöntemler deneme konusunda daha serbest kılmış olabilir ve bu yeni yöntem bir kez keşfedildikten sonra hemen yaygın bir yaşam tarzına dönüşmemişse de, bir şeyleri farklı bir şekilde yapma yolu olarak varlığını sürdürmüş olabilir. Görüldüğü gibi, ortaya çıkan değişiklik her neydiyse, bu değişikliğin farklı şekillerde etkide bulunmuş olduğunu düşünmek mümkün gözükmektedir ki, neolitik dönemde insan toplulukları arasındaki mesafeler çok büyük olduğundan farklı etkilerin aynı anda var olduğunu düşünmek de mümkün olabilir. Bir yerde söz konusu olan değişiklik kendisini başka bir yerde farklı bir biçimde göstermiş olabilir.

Neolitik dönemin başında, yerleşik düzene geçmeden önce gözlemlenen en büyük değişiklik iklim koşullarının daha yumuşak bir yapıya bürünmüş olmasıdır. Buzul Çağı yerini daha ılıman koşullara bırakmakta ve bu da kaynaklarda bollaşmayı getirmektedir. Bu değişikliğin insan toplulukları üzerinde önemli sonuçları olduğunu ileri sürmek büyük bir zekâ gerektirmemektedir ama bu sonuçların ne olduğu üzerine bir açıklamada bulunmak gerçekten de zordur. Fakat ne tür bir açıklama ileri sürülürse sürülsün, kesin olan bir şey varsa o da yerleşikliğin iklim koşullarında yaşanan değişikliklerden sonra belirdiğidir.

[i] Jensen, S.J. (2002), “The Complex Worlds of Religion: Connecting Culturl and Cognitive Analysis”, in I.Pyysiainen ve V. Anttonen (der.) Current Approaches in the Cognitive Science of Religion, Continuum: London.[ii] Bentley, J. B. (1996), “Cross-Cultural Interaction and Periodization in World History,” The American Historical Review, c. 101, no. 3 (Haziran) : 749-770.[iii] Thomas, J. (1999), Understanding the Neolithic, Routledge:Londra, s. 7.[iv] Bradley, R. (1998), The Significance of Monuments – On the shaping of human experience in Neolithic and Bronze Age Europe, Routledge: Londra, s. 13[v] Agy, 14, 222.

Tarihöncesinin Tanımlanması

Tarih ve Tarihöncesi

Tarih öncesi denildiğinde ilk akla gelen (en azından bu kavramla ilgili genelde kabul edilen tanımı hatırlayanlar veya bilenler için), bu dönemin insanlığın evriminin yazıdan önceki evresini ifade ettiğidir. Gerçekten de tarih yazıyla, yani kaydetme sürecinin belirmesiyle başlatılır ve bu yüzden de tarihöncesi yazıdan önceki dönemi ifade etmek için kullanılır. Yani tarih yazıdır ve tarih öncesi de yazıdan önceki dönemdir. Burada anlatılmak istenen yazıdan önce tarihin olmadığı değildir. Geçmişin anlamlandırılması faaliyeti yazı ortaya çıkmadan çok daha önce belirmiş olabilir ama geçmişin anlamlandırılmasıyla ilgili faaliyetlerin varlığından haberdar olmamız geride yazılı bir şeylerin bırakılmış olmasına bağlı olduğundan, bu konuyla ilgili bir şeyler söyleyebilmemiz mümkün gözükmemektedir. Arkeolojik bulgular insanların nasıl yaşadıkları konusunda çeşitli bilgiler sunabiliyorsa de, insanların geçmişlerini ve hatta geleceklerini nasıl yorumladıkları konusuyla ilgili bulgular bulmak, yazının olmadığı ortamda neredeyse olanaksızdır.

Geride bir şeyler kalmadığında yazı teknolojisine sahip olmamış toplumların geçmişlerini nasıl yorumladıklarını veya ne tür geçmişler oluşturduklarını anlamamız çok zordur ama burada dikkat etmemiz gereken başka bir ayrıntı daha vardır: Yazının olmadığı topluluklarda bu tür faaliyetler ortaya çıkmamış veya yeterince gelişmemiş de olabilir. Sözlü tarih denen bir şey, elbette insanlar geçmişlerini anlamlandırmaya başladıktan itibaren her zaman var olmuştur ama bir şeyi yazıya dökmekle o şeyin sözlü iletilmesi arasında söylenen şeyin kalıcılığı açısından bir fark yok mudur? Yani bir şeyin yazılması o şeyin daha uzun süre var olmasını getirmez mi? Dolayısıyla yazılı tarihin sözlü tarihten daha farklı etkileri olduğunu düşünmemiz gerekmez mi? Sözlü tarih bozulmaya veya değiştirilmeye daha açıktır. Yazılı tarih ilk zamanki halini çok daha uzun süre korur. Bu da çok daha farklı bir gücün ortaya çıkmasını getirmez mi? Demek ki tarihöncesini sadece yazıdan önceki dönem olarak tanımladığımızda, daha farklı bir durumun söz konusu olduğunu, en azından farklı güç ilişkilerinin geçerli olduğu bir dünyadan bahsettiğimizi gözden kaçırmamalıyız. Yazı kalıcıdır ve çoğu kez insandan (nispeten) bağımsızdır. Geri dönüp yaratıcılarını etkileme, onlara biçim verme konusunda sözlü tarihten çok daha etkilidir. Örneğin kulaktan kulağa oyununu elden ele geçirilen yazılı mesajın okunması biçiminde herhalde henüz icat edilmemiş bir oyunla karşılaştırdığımızı düşünelim. İkincisi bir oyun bile olmayacaktır. Çünkü kulaktan kulağa oyununda mesaj büyük bir değişiklik geçirebilirken, böyle bir ihtimal mevcutken, ikinci oyunda hiçbir değişikliğe rastlanmayacaktır. Geçmişin anlamlandırılması faaliyeti her zaman var olmuş olabilir ama bu faaliyetin yazılı hale dönüştürülmesi güç ilişkilerinde, gücün kullanımında çok önemli değişiklikler getirmiş olmalıdır.
Demek ki mesele tarihin olmaması veya tarihsiz toplumların söz konusu olması değildir. Tarih, eğer bu kavramı bir toplumun içinde var olduğu zamansal derinliği hem geçmişe hem de geleceğe doğru anlamlandırması şeklinde tanımlayacaksak, muhtemelen yazıdan çok önce ortaya çıkmıştır. Geçmişle ilgili bir öykü anlatmak, bu öykü mitolojik bile olsa, tarihsel bir faaliyetten bahsetmek için yeterlidir. Tarihöncesiyle ilgili asıl mesele, bu tür geçmişin onu kendi tarihsel faaliyetlerine katmak isteyenler için ulaşılmaz olmasıdır. Yani yazısal kaynaklar itibarıyla ulaşılamayan ama bilinmek istenen bir geçmiş söz konusudur. Sorun, bu geçmişe ulaşmaya çalışanlar açısından sorundur ve burada mesele, bu geçmişin arzu edilen şekilde bir güç söylemine dönüştürülememesidir. Burada güç söylemine dönüştürülmekten kastedilen, herhangi bir geçmişin bir yazılı tarihe dönüştürülmesidir.

Bu açıdan bakıldığında, tarihöncesi bir yandan böyle bir ayrımın olduğunu kabul etmek, diğer yandan da bu ayrımın aşılmasıdır. Çünkü tarihöncesi olarak adlandırılan bir dönemin kabul edilmesi, bu dönemin temsil ettiği geçmişin bir güç söylemine dönüştürülmesini engellemez. Aksine, bu daha farklı bir şekilde başarılır. Tarihin yazıyla başladığının kabulü her şeyden önce bir tarihli/tarihsiz toplumlar ayrımını getirir ki, yazının doğrudan medeniyetle ilişkilendirilmesi ve medeniyetin insanlığın ulaştığı en üst nokta olarak kabulü, tarihöncesi olarak adlandırılan bu geçmişin kendisinden sonra gelen tarihsel dönemi tehdit etmesini önler. Burada aslında zaten çok ciddi bir tehlikenin algılanmaması gerektiği düşünülebilir. Ne de olsa yazılı olmayan bir anlamlandırma faaliyetinin yazılı olan bir anlamlandırma faaliyetini etkilemesinden korkulması için bir neden yoktur. Fakat tarihöncesi denen kavramın modern söylemlerin modernite-öncesi dini tarih söylemlerinin yüzyıllardır kontrol ettiği bir geçmişi sorgulayarak ortaya çıktıklarını düşünürsek, böyle bir dönemin nasıl sorun yaratabileceğini daha net görebiliriz. Tarihöncesi kavramı İncil’e ait dünyanın başlangıcı söylemlerini çürütme süreci sırasında ortaya çıkmıştır veya ortaya çıkartılması gerekmiştir. Dünyanın geçmişinin MÖ 4004 yılından önce başladığı iddiası sonuçta tarihöncesi olarak adlandırılacak böyle bir dönemin bir şekilde tanımlanmasını getirmiştir. Tarihöncesi aslında tarihten bahsedilemeyecek bir dönemin tanımlanması değildir. Tarih yine söz konusudur. Bu dönem tarihöncesi olarak adlandırılmaktadır ama bu onu yorumlanamayacak bir döneme değil, aksine yorumlanabilecek bir döneme dönüştürmektedir. Çünkü tarihöncesi adının konulması onun yorumlanamayacağını değil, alışıldık yazılı tarih aracılığıyla yorumlanamayacağını getirmektedir. Belki medeniyet öncesi dönem olarak tanımlanmıştır ama anlamlandırılamayacak bir geçmiş olarak değil. Tek başına bırakılması zaten söz konusu bile değildir. Bir kez MÖ 4004’ten öncesinin de olduğu kabul edilince, bu “önce”nin anlamlandırılması da zorunlu hale gelmiştir. Bu noktada “var ama bilinemiyor” bir seçenek değildir.

Yazıdan önceki dönem bir yandan tarihin olmadığı, diğer yandan da medeniyetin olmadığı bir dönem olarak tanımlanmaktadır. Burada çok karmaşık bir durumun söz konusu olduğu düşünülebilir. Çünkü bir yandan medeniyet denen şeyin başladığı dönemi ayırmak anlamında yazıdan bahsedilmektedir. Diğer yandan da barbarı ayırmak anlamında bir kullanım söz konusudur. Bu ikisi aynı şekilde algılanmazlar. İkinci durum insanlığın gelişimi olarak tanımlanan doğrusal evrim çizgisindeki sapmalar veya bozukluklar olarak tanımlanırken, birinci durumsa medeniyetten önce var olduğu düşünülen bir döneme işaret eder. Bir sapmaya değil. Sapma bir duruma işaret eder; diğeriyse bir döneme. Tarihöncesi bir dönemdir bir durum değildir ve şu anda ilgilenilen konu da budur. Meseleyi tarihselliğin doğuşu (burada kastedilen yazılı tarihsellik) olarak gördüğümüzde, sonuçta her toplumun veya grubun böyle bir evresinin olması gerektiğini kabul etmemiz gerekmektedir. Tarihöncesi biçiminde bir geçmişin herhangi bir topluluk tarafından kabulünün bu toplumun içinde var olduğu zamansallığı derinleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Burada yazılı bir şekilde sahiplenilemeyen bir dönemi daha farklı araçlarla sahiplenme söz konusudur ki, bu tür topluluklar bu tür çabaya girmeyen topluluklardan farklıdır. Kendisine bir tarih öncesi yaratmayan topluluklar olabileceği gibi (sadece belli bir tarihten başlayabilirler), yarattıkları tarih öncesini farklı boyutlarda ve yerlerde başlatabilen toplumlar da olabilir. Yani tarihöncesi yaratma girişimlerine sadece belli bir zamanın sahiplenilmesi olarak değil, belli bir yerin de yazılı olanın sunduğu seçeneklerin dışında sahiplenilmesi olarak da bakmalıyız. Öyle ki, sadece bir tarihöncesinin yaratılması değil, aynı zamanda bu tarihöncesinin nasıl yaratıldığı da bu işi yapan topluluğun nasıl bir zihniyetsel faaliyette olduğunu gösterme açısından epey yararlı olabilir. Çünkü eğer daha küreselleşmiş bir tarihin yaratılmasını farklı gruplaşma arzu ve çabaları olarak göreceksek, bir tarihöncesinin yaratılmasını da farklı yerleşikleşme arzu ve çabaları olarak görmeliyiz. Toparlayacak olursak, tarihöncesi denen kavramlaştırmayı tarihin olmadığı bir dönemin ifade edilmesinden çok tarihin sahiplenilmediği geçmişi başka yollarla tarihleştirme, yani tarihselliğin getirdiği bir güç söylemine dönüştürme olarak görmeliyiz.

Üç Farklı Tarihöncesi


Üç farklı tarihöncesinden bahsedebiliriz: Bir dönem olarak tarihöncesi, bir kavram olarak tarihöncesi ve bir tavır olarak tarihöncesi. Bir dönem olarak tarihöncesinin sınırları bellidir: Yazıdan önceki dönemdir. Burada tarih ve arkeoloji arasındaki ayrım kendisini gösterir. Tarih, yazının kullanıldığı dönemleri inceler; yazının olduğu geçmişleri anlamlandırılır. Bu yüzden yazının ortadan kalktığı veya yazılı belgelerin ciddi şekilde azaldığı dönemler karanlık çağlar olarak tanımlanır. Oysa bu karanlık çağlar yazının dışındaki maddi izler açısından bakıldığında hiç de karanlık olmayabilirler. Yazıdan önceki ve yazının geçici bir süre için kaybolduğu veya kullanılmadığı dönemlerse arkeolojinin alanına girer. Dönem olarak baktığımızda, yaklaşık MÖ 3500 yıllarından önceki dönem tarihöncesidir. Burada elbette bazı sorunlar belirmektedir. Bir kere insanların tümü aynı anda yazıya geçmemiştir. İkincisi, bazı toplulukların yazıya geçmeleri on dokuz ve hatta yirminci yüzyıl kadar geç bir tarihte olmuştur. O zaman bu toplulukları ya hâlâ tarihöncesi çağlarda yaşayan ya da tarihsiz topluluklar olarak görmemiz gerekmektedir. Yukarıdaki tartışmada belirtildiği gibi, bu topluluklar bizim anladığımız anlamda bir tarih faaliyeti içinde olmayabilirler ama geçmişi anlamlandırmadıklarını söylemek zordur. Demek ki, dönem olarak tarihöncesi belli bir görelilik içerir. Her şeye rağmen tarihöncesinin göreli yapısı genelde fark edilmez ve genelde kabul edilen yaklaşım, Batı’nın (buna Ortadoğu da dahildir) uygun gördüğü dönemlendirmeyi temel almaktır. Burada bir noktaya dikkat etmemiz gerekmektedir. Batı her ne kadar günümüzde doğu/batı ayrımını Ege Denizi’nden başlatarak Doğu Akdeniz’i ve Ortadoğu’yu dışarıda tutuyorsa da, konu Batı tarihinin başlangıcı olduğunda bu bölgeler Batı tarihinin içine alınmaktadır; her ne kadar bu bile belli bir ayrım görülmeden yapılmıyorsa da. Dolayısıyla, tarih Sümer’le başlatılır. Bundan öncesi tarihöncesidir ve eğer hâlâ günümüzde bazı topluluklar yazısız bir evredeyseler, bunlar tarihöncesinde kalmış topluluklar olarak kabul edilir. Yani Sümer’de yazının bulunmasını bir referans noktası olarak alan bu yaklaşım, bu andan itibaren tarih dönemine geçmemiş topluluklara geç kalmış muamelesi yapar. Dönem olarak tarihöncesi paleolitik (eski taş / yontma taş devri), mezolitik (orta taş devri) ve neolitik (yeni taş / cilalı taş devri) şeklinde adlandırılmış ara dönemlere ayrılmıştır. Arkeolojinin kendi içindeki tartışmalarda bu ara dönemler çeşitli alt dönemlere ayrılır ve erken üst yontma taş dönemi gibi adlandırmalarla karşılaşılır. Şimdi gelelim bir kavram olarak tarihöncesine.
Bu konuya bu tartışmanın ilk evresinde bir giriş yaptığımızı kabul edebiliriz. Burada söz konusu olan, yazının medeniyetle ilişkilendirilmesi ve medeniyetin de insanlığın nihai ve mükemmel evresi olarak tanımlandırılmasıdır. Yazı, medeniyetin en önemli işaretlerinden biridir. Burada medeniyet kavramının nasıl kullanıldığına dikkat etmemiz gerekmektedir. Bir önceki tartışmada medeniyeti insan yapımı maddi ve manevi çevre olarak tanımladık. Fakat popüler kullanımda karşımıza çıkan medeniyet tanımı bundan farklıdır. Burada da medeniyetin insan yapımı olmasına gönderme yapılır ama bu sadece insan yapımı maddi unsurlar olarak düşünülür. Manevi unsurlar genellikle kültür olarak görülür. Her iki durumda bir çevrenin üretilmesinden bahsedilmez. Fakat burada asıl mesele bu medeniyet tanımının kendisinin bir değer yargısına dönüştürülmesidir. Medeni insan daha üstün olan insandır ve bu üstünlüğe ulaşmanın yolu da bir paket halinde gelen medeniyetle ilgili unsurların tatbik edilmesi, bunların benimsenmesidir. Bu medeniyet tanımı genelde on sekizinci yüzyılın Aydınlanmacılık düşüncesinin getirdiği kavramlarla ve bunların ortaya çıkardığı zihniyetle yakından ilişkilidir. Bu kavramların arasında tüm insanların aynı özelliklere sahip oldukları, değişimin sürekliliğini ve doğal nedenlere dayanması, ilerlemenin sadece teknolojide değil, insan yaşamıyla ilgili tüm alanlarda olması, ilerlemenin insan doğasını mükemmelleştirmesi ve ilerlemenin rasyonel (akılcı) düşünceden kaynaklanması gibi fikirleri sayabiliriz. İnsanlığın çeşitli dönemlerden geçtiği fikri Aydınlanmacılıktan önce belirmişti ama bunun evrimsel bir gelişim çizgisi (ilerleme) halinde sunulmasını Aydınlanmacılık düşüncesi getirmiştir. Modern çağın özellikle popüler kullanımdaki medeniyet tanımını bu bağlamda görmek gerekmektedir. Medeniyet insanlığın ulaştığı nihai ve en mükemmel evredir. Fakat bu tanımın bir de değer yargısına dönüştürülmesinden bahsettik.
Aydınlanmacılık düşüncesi açısından bakıldığında, medeniyetin tüm insanların ulaşacağı bir evre olduğu sonucu çıkmaktadır. O zaman medeni insanın üstünlüğü savı nereden gelmektedir. Her ne kadar bu sav Aydınlanmacılık düşüncesi içinde de tespit edilebilirse de (neticede medeniyet en mükemmel evredir, yerine bir başkası çıkana kadar), medeni-olanın medeni-olmayandan ayrılması ve bu ikisi arasında aşılmaz bir duvarın görülmesi Aydınlanmacılıktan sonraki gelişmelerin ürünüdür. Aydınlanmacılığın tüm insanların aynı özelliklere sahip olduğu fikri on dokuzuncu yüzyılda değişmeye başlamıştır. Bu dönemde etnik ve ulusal farklılıkların idealleştirilmeye başlaması, ulusal özelliklerin insan toplulukları arasındaki biyolojik farklılıklara indirgenmesini getirmiştir. Bu değişim arkeoloji ve özellikle de tarihöncesi çalışmalarına daha farklı bir şekilde yaklaşılmasını neden olmuş, insanlığın tarihöncesinden, belli toplulukların (Avrupalılar) veya ulusların tarihöncesine geçilmiştir. Tarihöncesi var olan ulusal yapıyı gerekçelendirmede, belli bir coğrafyayla belli bir etnik grubun ilişkilendirilmesinde kullanılmaya başlamıştır. Bu arada kapitalist ekonominin büyümesi ve bu büyümenin eşitsiz bir şekilde sadece bazı ülkelerde yoğunlaşması da bu çabaların içine dahil edilmiştir. Bu ikinci etmen, genel olarak arkeoloji özel olarak da tarihöncesi çalışmalarının ekonomik temelli açıklamalarla sınırlandırılmasını, geçmişin ekonomik ilerlemeler bağlamında anlamlandırılmasını getirmiştir. Bu eğilim neredeyse son yirmi yıla kadar arkeolojide egemen olmuştur. Örneğin hem tarihöncesiyle hem de tarihle ilgili dönemlendirmeler genellikle ekonomik gelişmelerden yola çıkarak yapılmıştır (Taş, bakır, demir çağları gibi). Medeniyetin başlangıcı tarıma geçişle ilişkilendirilmiştir. Neticede tarihöncesi çalışmaları hem en mükemmel evre olarak medeniyeti hem de kapitalizmi (hatta günümüzün tüketim toplumunu) gerekçelendirmek için yapılır olmuştur. Her ne kadar ırkçı eğilimler, yani medeniyeti belli toplulukların ürünü ve hakkı olarak gerekçelendirmeye çalışan eğilimler zamanla yok olmuşlarsa da, medeniyet kavramının ayrımcı yanı bu tanımın kendisinden hala ayrılmamıştır. Medeniyeti en mükemmel evre olarak ifade eden bu zihniyet zamanla ulusal arkeolojileri (bunlar da on dokuzuncu yüzyıldaki gelişmelerin ürünüdür) bu yönde çabaların içine girmeye zorlamış, her ulus kendi medeniliğini, insanlığın medeniyet tarihindeki kendi rolünü bulup çıkarma konusunda çabalamaya başlamıştır. Irkçı eğilimler artık arkeolojiyi genelde terk etmiştir denebilir. Her ne kadar bazı ülkelerde bu tür çabalar hâlâ görülüyorsa da, bu tür çalışmalar artık ciddiye alınmamaktadır. Fakat tarihöncesi kavramı uzun bir süre etkin olmuş bu zihniyetten etkilenmiştir ve bu etki kavramın kendisini büyük çapta terk etmişse de, bu geçmiş zihniyetin ürünü olan bir tarihöncesi tavrı hâlâ mevcuttur.

Tarihöncesi tavrından kastedilen, medeniyet kavramının biraz önce bahsettiğimiz şekliyle algılanması ve belli bir grubun tarihöncesi olarak adlandırılan bu dönemi bu algılanmanın doğru olduğunu gösterme amacıyla anlamlandırılmaya çalışılmasıdır. Yani medeniyet önemlidir, benim de bu medeniyetin oluşumunda rolüm vardır ve var olan veya benim sunduğum şekliyle tarihöncesi bunun doğruluğunu gösterir. Aslında genelde medeniyetin parçası olmak veya medeniyetin gelişiminde belli bir rol iddiasında bulunmak için bu kadar geriye gitmek gerekmemektedir ama burada asıl yapılmaya çalışılan, bir grup olarak en kıdemli medeni topluluklar listesine girmek ve eğer mümkünse medeni-olmayı bir biyolojik veya biyolojik özellik haline getirilmiş bir kültürel özellik olarak açıklamaktır. İnsanlığın medeniyet tarihindeki rol çok küçük olabilir ama medeniyet kavramının geçmişte (yakın geçmiş de denebilir) ırkçı ve ayrımcı düşüncelerle ilişkiye girmiş olması ve hâlâ günümüzdeki birçok tarihöncesi çalışmanın özellikle sanat tarihleri şeklinde bazı büyük veya kıtasal topluluklarla ilişkilendirilmesi, bu tür küçük veya alt rollerin reddedilmesini getirmektedir. Ne kadar eskiyse o kadar mükemmeldir biçiminde bir zihniyet ortaya çıkmıştır.

Bir tavır olarak tarihöncesi, yani medeniyet tarihinde yer alma ve iyi bir yere sahip olma çabası, özellikle ulusalcı ve daha fazla bir şekilde de etnik ulusalcı veya etnik milliyetçi düşünce ve zihniyetlerle ve yeni ortaya çıkmış ulus-devletlerin kendilerini gerekçelendirme çabalarıyla ilgilidir. Tarih zaten bu tür çabaların içinde olan bir alandır; tarihin varlık nedeni bu tür çabalardır bile diyebiliriz. Tarihöncesi de farklı bir durumda değildir. İlk başta tartışıldığı gibi, tarihöncesi tarihin dışında kalan dönemlerin tarihleştirilmesidir. Hedef aynıdır. Tek fark, üzerinde çalışılan alanın yazının olmadığı dönem olmasıdır. Yazının olmaması da büyük bir sorundur. Çünkü insanların ne düşündüklerini, kendilerini nasıl tanımladıklarını, diğerlerini ve bulundukları yerleri nasıl anlamlandırdıklarını anlamak, yazının olmadığı durumlarda çok zordur. Evler ve çeşitli maddi izler tespit edilebilir ama bunların ne anlama geldiklerini, o dönemin insanlarının tanıklığı olmadan kesin bir şekilde bilemeyiz; yapacağımız her şey neticede yorumdan başka bir şey olmayacaktır. Fakat tarih alanında da aynı şey söz konusu değil midir? Tek bir farkla! Her ne kadar yapılan araştırmaların sonunda ortaya çıkan ürün tarih alanında da yorum oluyorsa da (olaylar kendi başlarına hiçbir şey söylemez; onları konuşturan, tarihçilerin yorumlarıdır), en azından bu yorumlar ortaya çıkarılırken kullanılan olaylar ve bunların arasındaki ilişkiler hakkında o dönemin kişilerinin ağzından ve o dönemin sözcükleriyle, bu bilgi kısmi bile olsa bir şeyler bilme şansımız vardır. Tarihöncesinde böyle bir şansımız yoktur. O döneme ait toplumsal iletişim veya genelde iletişim hakkında bildiklerimizin hemen hepsi bize ait çıkarsamalardır. Bir toprak kaba veya bir eve bakarak, bunları kullanmış insanların adlarının ne olduğunu, kendilerini nasıl tanımladıklarını, hangi etnik gruba ait olduklarını bilmemiz olanaksızdır. Ama bize asıl gerekli olan bilgi de budur. Çünkü geçmişin anlamlandırılması demek, bu geçmişin bugünden yola çıkarak anlamlandırılması demektir. Tarihöncesine baktığımızda içimizdeki büyük merak kısmen insanların binlerce yıl önce nasıl yaşadıklarını öğrenmekle ilgili olabilir ama çoğu kez ilgilendiğimiz asıl konu, bu insanların kim oldukları ve bizimle nasıl ilişkilendirilebilecekleridir. Ve tarihöncesinin doğasından ötürü, ne yazık ki böyle bir bilgi mevcut değildir.

Tarihöncesi Kavramı ve Günümüz Toplumu


Tarihöncesi kavramı, dönemi ve tavrı Türkiye’de de farklı bir çizgi izlememiştir. Kurulduğu günden ve hatta on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren modernleşmeye çalışan bir toplum olarak Türkiye, arkeolojinin ve genelde eskinin korunmasının ne olduğunu anlamakta zorlanmıştır. Bu sorun bugün hâlâ çözülememiştir. Eskinin korunması veya açığa çıkarılması çoğu kez utanılacak bir çaba olarak görülmüştür. Yeniyi baş tacı eden bir toplumda bu tepkinin ortaya çıkmasına herhalde şaşırmamak gerekmektedir. Her şeye rağmen Türkiye’de arkeoloji on dokuzuncu yüzyıldan itibaren en azından Batılılaşma sürecinin bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bu ilk dönemde henüz arkeolojinin uluslaşma süreciyle olan ilişkisi belirmemiştir. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü bu dönemde henüz bir ulus (kastedilen Türk ulusu) söz konusu değildir. Örneğin bağımsızlığını elde etmiş Yunanistan’da arkeoloji çalışmaları daha baştan itibaren farklı bir çizgi izlemiş, ulusal kimlik ve geçmiş sorularıyla ilişkilendirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte ulusal kimlik arayışları aynı şekilde yeni Türk ulus devletinde de belirmiştir. Bu arayışların bir kısmı Orta Asya’ya yönelirken, bir kısmı da Anadolu’da çözüm arama yoluna gitmiştir. Anadolu’ya yönelme bu bölgedeki geçmişle bütünleşme arzusundan çok, Anadolu adı verilen coğrafi bölgeye sahiplenme isteğinden kaynaklanıyordu. Bu süreç sırasında Anadolu’da tespit edilen eski kültürlerin neredeyse tamamı “Türk uygarlığı”nın parçası ilan edildi. Bu konuyla ilgili en iyi örneklerden biri Hititler veya o günkü adıyla Etiler’dir. Bu arkeolojik araştırmalar bu sırada daha sonra “Anadoluculuk” olarak adlandırılacak ve başlıca temsilcileri Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Azra Erhat ve Sabahaddin Eyüboğlu olacak bir akımın doğmasına önayak olmuştur. Anadoluculuk düşüncesinin içeriği veya izlediği gelişme konumuz değil; bizi asıl ilgilendiren nokta böyle bir akımın ortaya çıkmış olması. Ne arkeologlar ne de Anadolucular yaptıkları araştırmalarda ve yayınladıkları metinlerde çok kısa bir zaman dilimiyle tatmin olmuşlardır; çoğu kez antikçağdan da geriye, tarihöncesine kadar uzanmışlardır. Burada iki tür yaklaşım belirmiştir. Bunlardan biri, biraz önce değindiğimiz gibi, Anadolu’daki tüm kültürleri etnik anlamda Türkleştirme yaklaşımı olmuştur. Bu yaklaşım Anadolu kültürlerini doğrudan etnik Türk ilan ederken, bunun farklı bir türevi de bu kültürlerin ancak Türkler aracılığıyla medeniyet tarihinde yerlerini aldıkları iddiasını geliştirmiştir. Diğer yaklaşımsa, bugünün Türkiye’sindeki toplumu Anadolu’da ortaya çıkmış tüm kültürlerin sentezi veya varisi olarak gösterme şeklinde belirmiştir. Genelde bu yaklaşımların hiçbiri masumane bir tavır sergilememiştir. Yeni Türk toplumu için söylemsel boyutta yeni bir yer inşa edilirken, bu topraklarda var olmuş veya var olmaya devam eden kültürlerin hakları ya çiğnenmiş ya da en iyi ihtimalle “farkına varılmamıştır.” Tüm bu yaklaşımlarda bir “öteki” yaratılması süreci vardır ve bu, örneğin, Halikarnas Balıkçısı’nın Anadoluculuk söyleminde bile (Yunanlıları hedefleyen biçiminde) var olmuştur. Bazı durumlardaysa (yine Halikarnas Balıkçısı) Yunan anakarasına ait Yunan kültürü reddedilirken, Anadolu’da var olan İyonlar gibi Yunan kökenli kültürler Anadolu’nun ve dolayısıyla da günümüz Türk kültürünün parçası olarak görülmüştür.

Günümüze dönecek olursak, asıl konu bugün Türkiye’nin sınırları içinde var olan tarihöncesi kültürleriyle nasıl bir ilişki kurulması gerektiğidir. Yani bu kültürler geçmişimize dahil edilmelidir ve eğer edileceklerse, bu nasıl olmalıdır?

Bu ülkenin sınırları içinde tarihöncesi döneme ait, Paleolitik veya neolitik dönemden kalan birçok kültür vardır. Türkiye bu kültürlerin ve bunlara ait yerleşkelerin korunmasını (her ne kadar çeşitli sorunlar içeren bir korunmaysa da) üstlenmiştir ama genelde bunları benimsememiş, geçmişine katmamıştır. Burada ilk sorulması gereken herhalde ne tür bir geçmişten bahsedilmesi gerektiğidir. Genetik çalışmaları hatırlayacak olursak, bu topraklardaki insanların bir kısmı ve belki de küçümsenmeyecek bir kısmı binlerce yıldır bu topraklardadır. Bunların bir kısmının geçmişi tarih öncesi dönemlere kadar uzanmakta olabilir. Neticede bu topraklarda yaşayan insanlarının bir kısmının geçmişi bu tarihöncesi yerleşkelerle ilişkili olmuş olabilir. Bu kişiler böyle bir bağlantıyı ciddiye almayabilirler ve bunda anormal bir yan yoktur. Çünkü bu topraklarda bugün yaşayan insanların büyük kısmı bugün geçerli olan kimliklerin parçasıdırlar; kendilerini bugün benimsedikleri kimliklerin dışında görmeleri zordur. Fakat bu çalışmanın ortaya attığı görüş, günümüz insanlarının bir kısmının “özlerine dönmeleri” gerektiği türünden bir yaklaşım değildir. Bu insanların özleri bugün benimsemiş oldukları kimliklerdir. Tarihöncesi yerleşkelerle ilişkileriyse, atalarının buralarda yaşamış olma ihtimaldir. Böyle bir bağlantıyı fark etmek veya böyle bir bağlantıyı kabul etmek, bir kimlik değiştirilmesini getirmek zorunda değildir. Böyle bir şey zaten olamaz. Her şeyden önce tarih öncesi kimliklerin içerikleri hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. İkincisiyse, kimlik edinmek çok uzun ve çoğu kez farkında olunmayan bir sürecin sonunda gerçekleşir. Bir kimliği her yönüyle değiştirmek aslında hiçbir zaman mümkün değildir. Fakat var olan kimliğin veya kimliklerin farklı biçimlerde yeniden tanımlanması, dönüştürülmesi veya zenginleştirilmesi mümkün olabilir. Yeniden tanımlama hiçbir zaman sıfırdan tanımlama şeklinde düşünülmemelidir. Bu hiçbir zaman olamaz. Çünkü kimliği yeniden tanımlayacak olanlar belli bir kültürel kimliğe ait olduklarından, yapacakları değişimler bu kimliğin temsil ettiği kültürel birikim bağlamında gerçekleşecektir. Burada söz konusu olan, geçmişin yeniden işlenmesidir ve yeniden işlenen her geçmiş kimliksel dönüşümlere yol açar. Örneğin Osmanlı geçmişi günümüzde yeniden işlenmekte, yeniden anlamlandırmaktadır ve bu işlem sırasında kültürel kimlikte veya kimliklerde de çeşitli değişikler meydana gelmektedir.
Tarihöncesiyle ilişkili olarak ortaya çıkacak değişiklerde sonuçta bu türden olacaktır. Türkiye olarak adlandırdığımız ulus devletin bir tarihöncesi zaten vardır ama bu tarihöncesi hem gerçek anlamda bir tarihöncesi değildir (hâlâ bir tarihselcilik söz konusudur) hem de bu topraklara ait değildir. Her iki nokta da aslında bir birleşme değil, bir kopukluk yaratmaktadır. Çok uzak bir bölgeye dayanan ve hiç de net olmayan bir şekilde (neredeyse mitsel) ifade edilen bu tarihöncesi sonuçta büyük bir tarihsel-toplumsal kopukluğa yol açmaktadır. Aslında Türkiye ulus devletinin bugün var olduğu topraklarla bu düzeyde bir ilişki yaratılmaya çalışılmış (yukarıda gördüğümüz gibi) ama bu başarısızlığa uğramıştır. Hem Hititlerin hem de diğer kültürlerin Türk olmadıkları ortaya çıkmıştır. Bu da bu topraklardan uzaklaşılmasını getirmiştir. Fakat böyle bir sonucun olması gerekmemektedir.

Kurulmaya çalışılan bu ilişki bugüne kadar etnik düzeyde kurulmaya çalışılmıştır. Bu da ilişki kurulmaya çalışılan kültürlerin Türklüklerinin gösterilmesi şeklinde gelişmiştir. Oysa asıl yapılması gereken coğrafya temelli bir ilişki kurulmasıdır. İnsan her zaman belli bir coğrafyada ve hatta belli bir çevrede var olur. Bu çevrede çeşitli etnik gruplar söz konusu olabilir ama asıl üzerinde durulması gereken konu, bu etnik gruplara şekil veren bu çevrede var olan ağlardır. Kültürel ve medeniyetsel birikimler bu ağlar sayesinde bir nesilden diğerine, bir etnik gruptan öbürüne aktarılır. Bu birikimlerin kendilerini kültürel kimlikler şeklinde ifade etmeleri, bu birikimlerin tarihsel anlatılar biçiminde anlamlandırılmalarına bağlıdır. Bu anlamlandırmalar da tamamen bu çabaları gerçekleştiren toplulukların yaptıkları seçimlerle ilişkilidir. Burada üzerinde durulması gereken nokta, bugün var olan bireylerin kaçta kaçının genetik anlamda bu topraklarla bağlantılı oldukları değildir. Asıl üzerinde durulması gereken, bugün bu topraklarda yaşayan insanların kaçta kaçının bu toprakların geçmişinden gelen birikimler tarafından biçimlendirildikleridir. Bir kez bu türden bir biçimlendirilmenin az veya çok var olduğu kabul edilirse (haliyle bugünün insanı on bin yıl öncesinin neolitik dönemindeki insandan çok farklıdır), kurulacak olan bağ da neticede doğrudan bir bağ olmayacaktır. Geçmişten bugüne çok az şey gelmiş olabilir ve bu şu anda var olan tüm topluluklar için söz konusudur. Fakat böyle bir bağın, aradaki bağlantı çok zayıf da olsa kabul edilmesi, bugün var olan simgesel dünyanın zenginleşmesi ve bu dünyanın derinleşmesi anlamına gelecektir. Günümüz Türk/Türkiyeli toplumunun simgesel dünyası bugünkü haliyle bin yıllık bir geçmişe karşılık gelmektedir ve bu da yeterli değildir. Var olan simgesel dünyanın bu kadar kısa bir dönemi temsil etmesi, on birinci yüzyıldan önce bu topraklarda var olmuş ve bugün hâlâ varlıkları devam eden gruplarla (bunlar komşular da olabilir) bağlar oluşturulmasını bile güçleştirmektedir.

Buraya kadar daha çok bir toplumun geçmişle bağlantı kurması bağlamında konuştuk. Oysa bu tür tartışmalarda her zaman birden fazla seçenek bulunur. Birinci seçenek, bu geçmişle bağlantı kurmamın benim tarihimdeki yerinin ne olacağıdır. Buradaki “benim” kişinin kendisini ilişkilendirdiği toplumdur. İkinci seçenek toplumla ilgilenmeyip sadece bireysel bir ilişki kurmak biçiminde gelişebilir. Yani bu tür ve bu kadar uzak bir geçmişle ilişki kurmak birey olarak bana ne getirir? Üçüncü seçenekse her türlü ilişki kurma çabasını bir kenara bırakıp sadece bir belgesel seyretme tavrına girmektir. Burada birey kendisini çevreleyen tarihsel ve kimliksel söylem veya söylemlerle mutludur veya bu tür konularla ilgilenmektedir. Tarihöncesi veya herhangi bir tarih dönemiyle ilgisi herhangi bir belgesel karşısında duyduğu heyecandan ileri gitmemektedir. Bunların her biri eş düzeyde geçerli yaklaşımlardır. Birinin öbüründen üstün olduğunu gösterecek hiçbir şey yoktur. Binlerce yıl geriye giden dönemlerle ilişki kurmak her şeyden önce kolay değildir. İkincisi, bu işi sağlıklı yapmanın bir yolu yoktur. Çoğu zaman belgesel seyretme tavrına girmek çok daha yerindedir. Yani, örneğin Çatalhöyük gibi bir neolitik yerleşkeyi ziyaret etmek, insanların burada nasıl yaşamış olduklarını öğrenmek, bu yerle ilgili tartışmaları izlemek ve bunları yaparken hiçbir değer yargısında bulunmamak çok daha yerinde bir davranış olabilir. En azından böyle bir yaklaşım da mümkündür. Geçmişte olan hemen hemen her şey bugünün değer yarılarından veya meselelerinden yola çıkılarak yorumlanır ama bu işlemden çıkarılacak sonuç, her şeyin sahiplenilmesi gerektiği olmak zorunda değildir. Geçmişi kendimizi bulunduğumuz koşullardan kopararak incelemek olanaksızdır ama her incelenen dönem şimdinin kimlik tartışmalarına malzeme olmak zorunda değildir. Aslında geçmişle girilen ilişkiler çoğu zaman icat edilen söylemlere neden olmaktadır. Tarihöncesi bize insan doğasıyla veya insan ilişkileriyle ilgili çok derin bilgiler sunacak yapıda değildir. Bu dönemlerden bize ulaşan bilgi çok azdır ve çoğu kez bol yorumlu veya varsayımlı bir şekilde gelir. O zaman, tarihöncesi araştırmalarından sağlanacak hiçbir şey yok mudur? Vardır.

Tarihöncesi çalışmaları, her şeyden önce ve yukarıda da değinildiği gibi, simgesel malzeme sunarlar. Bu malzeme sahipsizdir; yani tüm insanların kullanımına açıktır. Arkeologlar veya diğer araştırmacılar her ne kadar bu tür yaklaşımları tasvip etmeseler de, herhangi bir tarihöncesi kazısının sunduğu malzeme anında sahiplenilir. Kimi zaman fazlasıyla taraflı, kimi zaman da nispeten tarafsız bir şekilde kullanılırlar. Bunun önüne geçmenin yolu yoktur. Örneğin, neolitiğin kadın figürleri süratle günümüz kadın gruplarının söylemlerinde kadın tanrıçalar, ana tanrıçalar veya bereket simgeleri olarak yerlerini almıştır. Tarihöncesi yerleşkelerinin bu şekilde kullanılması genelde tasvip edilmese de, bunun yanlış olduğunu gösteren bir şey de yoktur. Bir arkeolojik kazı her şeyden önce diğer insanlarla girilen bir ilişkidir. Bu ilişkinin insanlar arasında var olan ağlarda (özellikle bilgi ve prestij ağları) çeşitli sonuçları olması gayet normaldir. Tarihöncesi kazılardan gelen ikinci önemli yararsa (bu birinciyle de bağlantılıdır) tıpkı tarih çalışmaları gibi toplumsal bağları oluşturan veya bazı durumlarda sorgulayan çeşitli söylemlere yol açmalarıdır. Bu elbette tarihöncesine özgü bir faaliyet değildir. Tarih bu konuda çok daha faaldir ama tarihöncesinin farklılığı bu dönemin doğası itibarıyla sahipsiz olmasıdır. Hiçbir şekilde İngiliz, Türk veya Çinli oldukları iddia edilemeyecek bu kültürler rahatlıkla çeşitli büyük anlatılar ve aynı şekilde çeşitli büyük anlatı karşıtı yerel ve küçük anlatılar haline dönüştürülebilir. Örneğin, tarihöncesi kazılarından çıkan sonuçlar bir yandan medeniyeti gerekçelendirmek için kullanılabilirken, diğer yandan aynı medeniyetin getirdiği yıkım ve kayıpları göstermek için kullanılabilmektedirler. Tarihöncesinin ulusal kültürlerin gerekçelendirilmesinde veya kıdemli medeni kültürlere dönüştürülmelerindeki rolünden yukarıda bahsettik. Son olarak da, tarihöncesi çalışmaları bir yandan var olan ezberlerin bozulmasını sağlayabilirken, bir yandan da bireyi çok daha geniş ve hakiki bir tarihsellik deneyimine boyuta dahil edebilmektedirler. Bu noktada da tarihöncesi yerlerin hiçbir şey söylememelerinin önemli bir payı vardır. Birey, onu herhangi bir kategoriye koymayan, daha doğrusu koyamayan insan ürünü izlerle veya bir insan ürünü çevreyle baş başadır. Bu da neredeyse psikolojik düzeyde bir tarihsellik deneyimin yaşanmasını getirebilir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...