20 Temmuz 2009 Pazartesi

Grup, Kültür, İletişim - IV

Neokorteks ve Grup Büyüklüğü

Herkesin bildiği gibi, insan toplumsal bir varlıktır; gruplar halinde yaşar. Gruplar halinde yaşayan her primat gibi, grubun diğer üyeleriyle iletişime geçmek, ilişki kurmak, dost ve düşmanlarını belirlemek, yani toplumsal bağlar oluşturmak zorundadır. Araştırmacılar grup büyüklüğü ile beynin neokorteks bölümü arasında doğrusal bir ilişki keşfetmiştir. Daha büyük gruplar halinde örgütlenen primatların daha büyük neokorteksleri ve dolayısıyla da daha büyük beyinleri olduğu tespit edilmiştir. Daha fazla ilişki daha fazla işlem, bu da daha büyük bir aygıt demektir. Bu ilişkide en önemli belirleyici ilişki kurmak için harcanması gereken zamandır. Zaman konusunda önemli bir üst sınır söz konusudur. Var olan zamanın tümü ilişki kurmak için kullanılamaz. Yeme, içme, üreme gibi diğer yaşamsal faaliyetler için de zaman ayrılması gerekmektedir. Yapılan hesaplara göre, toplumsal bağları geliştirmek için ayrılması gereken zaman insan dışındaki primatlar için en fazla %18’e çıkmaktadır.[1] Araştırmacıların saptamış olduğu üst sınırsa %20’dir. Bu sınır aşıldığında diğer faaliyetler zarar görmeye başlamaktadır ki, bu da uzun vadede bu grup üyesinin hayatta kalma şansını azaltmaktadır.[2] Homo habilis bu sınıra ulaşmış, Homo erectus’sa bu sınırı aşmıştır. Sesli iletişimin ilk olarak Homo erectus’un bu sınırı aştığı sırada ortaya çıktığı iddia edilmektedir ki, bu iddiayı destekleyen fiziksel bulgular da mevcuttur. Burada söylenmek istenen, sesli iletişimin ortaya çıkmasının arkasındaki nedenin primatlardaki grup büyüklüğüyle ilgili üst sınırı aşılmış olması değildir. Sesli iletişim muhtemelen daha başka nedenlerden ötürü ortaya çıkmıştır ama ilk kez bu noktada bir çözüm olarak devreye girmiştir. Dil bu krizin aşılmasını sağlamıştır.

Şu ana kadar anlattıklarımı toparlamak gerekirse, insan toplumsaldır, bu yüzden de toplumsal bağlar oluşturmak ve sürdürmek ve aynı zamanda da dostunu düşmanından ayırmak için zaman ayırması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmek için var olan kapasite sınırsız değildir. Bu noktada hem zaman hem de beyin büyüklüğü sorunları belirir. Üst sınır %20 olarak saptanmıştır. Bu rakama karşılık gelen grup büyüklüğü 70 civarındadır. Modern insanlarda grup büyüklüğü 148 civarındadır ve buna karşılık gelen gerekli toplumsallaşma süresi, eğer bu toplumsallaşma dil kullanılmadan sadece fiziksel temas yoluyla yapılacaksa, % 40’tır. Bu, %20’lik üst sınırın iki katıdır. Sadece fiziksel yolla yapılan toplumsallaşmayla altından kalkılmayacak kadar büyük bir süredir. 148 bireylik grup büyüklüğü modern insanların neokorteks büyüklüğünden yola çıkılarak hesaplanmıştır. Buradan da % 40 rakamına ulaşılmıştır. 20 farklı avcı toplayıcı grup üzerinde yapılan sayım da 153 (90–220) rakamını vermiştir. Bu rakam aşılmaya başlandığında üyelerin davranışlarını fiziksel (birebir) temas aracılığıyla yürütmeleri zorlaşmaya başlamaktadır. Bunun çözümü farklı biçimlerde bölünme veya katmanlaşma, yani alt grupların yaratılmasıdır.[3]

Demek ki, insanda bir grubun en fazla kaç kişiden oluşabileceğine dair doğal bir sınır vardır. Her insan diğer insanları kendisine göre olumlu ve olumsuz yanlarına bakarak analiz etmek zorundadır. Bu şekilde dostunu düşmanından ayırır. Bu, diğer canlılarda olduğu gibi insanda da var olması için gereken doğal bir özelliktir. Bu olmadan var olamayız ama bu özelliğimizle ilgili analiz kapasitemiz sınırsız da değildir. İnsan aynı anda belli sayıda ilişkiyi işlemden geçirebilir. Bunun sonucu grup yaşamıdır ve bu sınır insan toplumunun doğal koşullarında ulaşabileceği en üst sınırdır. Burada söylenmek istenen bu üst sınırın hiçbir zaman aşılamayacağı değildir. Aşılabilir olduğu bugün ulaşmış olduğumuz düzeyden bellidir; milyonluk kentlerimiz, yüz milyonlardan oluşan ulus devletlerimiz vardır. Eğer doğal grup sınırımız 150 civarındaysa, yani insanın doğal hali 148 kişilik grupsa, o zaman bu milyonluk gruplar nasıl oluşuyor ve eğer bu doğal değilse, o zaman bu farklılığı nasıl tanımlayacağız, buna ne ad vereceğiz? Bu üst sınırı geçtikten sonra bölünme zorunluluğunun kendisini dayatması insan doğasının olmazsa olmaz bir özelliği gibi gözüküyor. En azından üst sınır kavramı bunu çağrıştırıyor. Eğer eldeki tek iletişim şekli fiziksel temassa veya konuya fiziksel temasla yürütülen iletişim/toplumsallaşma açısından bakıyorsak, o zaman bölünme kaçınılmazdır. Çünkü beynimizin bu sınırı aşan işlem hacmini kaldırması mümkün değildir. Bu durumu bilgisayarların RAM kapasitesine benzetebiliriz. Ram belleği, bir bilgisayarın aynı anda kullanabileceği, işleme sokabileceği bellek kapasitesidir. İnsan için de benzer bir durum söz konusudur. Yukarıda verdiğimiz insan grubuyla ilgili üst sınır, bir insanın herkesle birebir fiziksel ilişki içinde olabileceği grubun boyutunu vermektedir. Bu sınır aşıldığında, insan bir süre daha aynı grubu sürdürebilir. Fakat grup büyümeyi sürdürdüğü takdirde, yeni bir gruplaşmanın ortaya çıkması, yani grubun bölünmesi gerekebilir. Fakat bu sayede birey tekrar doğal haline kavuşmuş olsa da mevcut sorun henüz çözülmemiş olabilir. Ortaya çıkan gruplaşmanın karşısında iki seçenek vardır. Ya bu grup tamamen bağımsız bir oluşum şeklinde kendi yoluna gidecektir ya da iki grup arasındaki ilişki korunarak yeni bir örgütlenme şekli yaratılacaktır. Tekrar RAM örneğimize dönecek olursak, zorlanmaya başlayan bir bilgisayarı tekrar doğal çalışma koşullarına getirmenin yolları bellek kapasitesinin veya işlem hacminin yükseltilmesidir. İnsanda toplumsallaşmayla ilgili işlem hacminden sorumlu yer beynin neokorteks bölümüdür. Neokorteksin hacmi Homo sapiens türünde zaten önemli derecede artmıştır. Daha fazla artması insan beyninin büyümesi anlamına geleceğinden ve bu da doğumu neredeyse imkânsız kılacağından, bu noktada bir fiziksel üst sınır zaten mevcuttur (Homo sapiens türü büyük beyninden ötürü erken doğmak zorundadır; ana karnında geçirilmesi gereken zamanın bir kısmı doğumdan sonra tamamlanır). Beynin daha fazla büyümesi Homo sapiens dişisinin kalça yapısında bazı değişiklikler olmadan mümkün gözükmüyor. Fakat tek sorun bu değildir. Neokorteks büyümesi işlem hacminde artışı getirir ama bununla beraber harcanan süre de artar. Daha büyük grup, iletişim araçlarında bir değişiklik olmadığı takdirde, tanınması gereken daha fazla sayıda insan ve daha fazla zaman anlamına gelir. Bu da diğer faaliyetlere ayrılan zamanın azalmasıdır. Homo sapiens’te bu süre zaten %30-45’e ulaşmıştır. Bu sorun insanların dil gibi bir araca sahip olmasıyla çözülmüştür. Aksi takdirde, bu kadar yükün altından sadece fiziksel temasla kalkmak mümkün değildir. Homo sapiens’in neokorteksinin normal koşullarda, yani dilin olmadığı, sadece fiziksel temasa dayanan iletişimin var olduğu durumda %45’e kadar çıkacak bir zaman tüketimine karşılık gelecek işlem hacmi dil sayesinde daha düşük düzeye çekilmiştir.[4] Grubun büyümesiyle birlikte artacak ilişki sayısı daha fazla zaman harcanmasını gerektireceğinden, diğer faaliyetlere ayrılan süre azalacaktır. Demek ki, grup büyüklüğünün artabilmesi için bu iki sorunun aşılması gerekmektedir. Bir yandan neokortekste bir artış dayatmayacak, diğer yandan da zaman tüketimini aynı düzeyde tutacak yeni bir iletişim yöntemi veya yöntemlerinin belirmesi veya bulunması gerekmektedir.


[1] Aiello ve Dunbar,[2] Aiello, 1996[3] Aiello ve Dunbar, 1993[4] Dunbar, 1993, 185.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Grup, Kültür, İletişim - III

Kültür: Şemalar ve Modeller

İnsana dair üçüncü önemli özellikse kültürdür. Burada da insan tek başına değildir. Diğer insansılar da, özellikle şempanzeler ve bonobolarda kültürellik görüldüğüne dair epey güçlü işaretler belirmiştir son yıllarda. Kültürellik diğer türlerde de görülebilir mi? Bu sanırım her şeyden önce kültürelliğin tam olarak ne anlama geldiğinin anlaşılmasıyla çözülecektir. Kültür, insan ve toplum bilimlerinin herhalde en çok tartışılan kavramlarından biridir. Kültüre insanın ürettiği her şey olarak bakanlar varsa da, bu kavramı daha çok insana dair bir özelik olarak tanımlamak daha uygun gözükmektedir. Nitekim genel eğilim de kültürü insanın çevresini anlamasını, anlamlandırmasını sağlayan bir özelliği olarak tanımlamak yönündedir son zamanlarda. Örneğin ünlü antropolog Clifford Geertz’e göre kültür, insanın davranışlarını kontrol eden, çevresini anlamlandırmasını sağlayan işaretler veya simgeler toplamıdır. Geertz’in tanımı bir yere kadar epey düzgün bir yaklaşımsa da, yine de bazı araştırmacılara göre resmin tamamını sunmamaktadır. Burada da kültüre ürünleri açısından bakan bir yaklaşım söz konusudur ama kültürü daha çok bir süreç olarak görmenin daha yerinde olduğu düşünülebilir.

Kültür denen süreci tanımlamaya çalışırken, her şeyden önce bu sürecin neye yol açtığını görmeliyiz. Kültür insanların birbirine benzemesini sağlar. Aynı kültürün etkisi altındaki insanlar zaman içinde birbirlerine benzer. Bu, kültürün bir toplumsal alan veya habitus, yani bir çevre sağlamasıyla gerçekleşir. Habitus olarak adlandırabileceğimiz bu çevre, insan pratiklerine biçim veren hem fiziksel hem de psikolojik bir çevredir. Bunu coğrafi yapının girinti ve çıkıntılarının bir nehrin yatağını belirlemesine benzetebiliriz ama insanın durumunda bir de psikolojik bir coğrafya da düşünmemiz gerekmektedir. Bu girinti ve çıkıntıları bir kültürün şemaları olarak adlandırabiliriz. Kültürse bu şemalara göre akan nehirdir. Bu nehre dikkatli bakıldığında her su damlasının daha bir bağımsız olduğu, farklı yönlere doğru gitmeye çalıştığı görülecektir. Fakat genel gidişe baktığımızda tüm su damlaları sonunda belli bir harekete eninde sonunda uyuyor ve bu anlamda birbirlerine benzeşiyorlardır. Kültür dediğimiz fenomene de bir parça böyle yaklaşmak gerekiyor.

Kültürü homojen ve değişmeyen bir ortam, bir yaşam alanı olarak görmemek gerekiyor. Aksine kültür sürekli değişim halinde görülebilen bir şey ama bu daha çok sadece ürünlere baktığımızda ortaya çıkan bir durum. Ürünlerin ardına, bu ürünleri ortaya çıkaran sürecin kendisine bakmaya kalkıştığımızda genelde çok daha yavaş değişen bir durumla karşılaşabiliyoruz. Bunlar şemalardır, yani bir süreç olarak kültürü var eden unsurlar. Bir süreç olarak kültürün temel işlevi o ortamı, habitusu paylaşan bireylere içinde bulundukları dünyayı anlamalarını, anlamlandırmalarını ve bu dünyayı kullanarak çeşitli ilişkilere girmelerini sağlamak, kolaylaştırmaktır. Araştırmalar insanın bunu ürettiği çeşitli şemalar ve bu şemalara dayanarak ortaya çıkardığı çeşitli modellerle yaptığını desteklemektedir. Kültürel farklılıklardan kastedilen de bu şemalar ve modeller arasında görülen farklılıklardır. Şemaların ve modellerin amacı olmasa da, uzun vadede görülen sonucu çeşitli benzeşmeler, bir bakıma bir benzeşme haritası ortaya çıkarmasıdır. Öyle ki uzaktan bakıldığında birbirlerine benzeyen irili ufaklı birçok grup ve bunların ortaya çıkardığı çeşitli hiyerarşik daha büyük gruplar gözlemlenebilir. Amacın benzeşme olmadığını söyledik, çünkü gerçekten de insanlar birbirimize benzeyelim diyerek bilinçli bir şekilde bu sürecin parçası olmazlar. Kültür her insanın farkında olmadan, doğal olarak parçası olduğu bir süreçtir. Benzeşmenin nedeni toplumsal iletişimdir. İnsanlar öğrenmek, yani yaşadıkları dünyayı bilmek ve bunun için de toplumsal iletişime girmek zorunda olduklarından eninde sonunda çeşitli benzeşmelerin de parçası olurlar. Bir insanın kültür olarak adlandırdığımız bu sürecin parçası olmadan insan olabilmesi mümkün değildir; biyolojisinin dayattığı bir durumdur bu. Sonuçta insan kültürsüz olamaz ama kültürleri yapanlar da insanların kendileridir. Şemalar toplumsal iletişime nasıl gireceğimizi belirler ama şemaları da zaman içinde yavaş bir şekilde değiştiren, başka şemalara dönüştüren de insanların toplumsal iletişimidir.

İnsan beyni uzun süre bir bilgi işlemcisi şeklinde düşünülmüştür. Ama aynı zamanda şema ve model üreten bir organdır. İnsan beyni dışarıdan aldığı verileri, bilgiyi, bu şema ve modelleri kullanarak işler. Bu şema ve modeller dışarıdan gelen bilginin nasıl anlamlı ve tutarlı kalıplara, yapılara sokulacağını belirler. Yani eğer beyni bir bilgisayara benzeteceksek, bu bilgi işlemcisinin bilgiyi nasıl işleyeceğini belirleyen çeşitli programların varlığından bahsetmemiz gerekmektedir. Bu programların insan beynine yerleştirilmesi göreviyse kültüründür. Her ne kadar insan beyninin şema ve model üretme kapasitesi varsa ve tek başına kalan bir insan bir kültüre dâhil olmadan bunu başarabilecek kapasitedeyse de, aslında tek bir insanın durumunda bile bir kültürden bahsetmek mümkündür. Çünkü kültür insanın şema ve model yaratma kapasitesidir. Tek başına kalan bir insan bile sonunda çevresinden aldığı verileri belli şekillerde işlemesini sağlayacak şema ve modelleri üretir. Dolayısıyla, kültür, ilk baştaki nehir benzetmesine geri dönecek olursak, nehrin akacağı yatağın yaratılmasıdır diyebiliriz. Her insan beyni verilerin akacakları yatakları yaratır. Veriler hiçbir zaman dümdüz bir zeminde akmazlar. Bu bilgi yataklarının yapılmaları sonuçta dışarıdan gelen verilere de bağlıdır ama burada söz konusu olan verilerin beyni belli bir şekilde yönlendirilmesi, belirlemesi değildir. Aynı veriler karşısında iki insan farklı veri yatakları oluşturabilir ama bu iki insan bir araya geldiklerinde yavaş yavaş birbirlerine benzemeye başlayacak ve zaman içinde her ikisinin oluşturdukları veri yatakları benzeşmeye başlayacaktır.

Örneğin her sabah evden çıkıp işe giden iki insan düşünelim. Her ikisinin de aynı yerden yola çıkarak aynı yolu izlediklerini varsayalım. Bu iki kişi bu yolu bir kez gidecek ve ikinci gidişlerinde yolu tekrar bulmalarını sağlayacak bir şema veya model oluşacaktır kafalarında. Zamanla bu şema veya model en basit mükemmel şeklinde bürünecektir. Bu iki kişinin bu süreç ile ilgili oluşturdukları şema muhtemelen birbirlerininkine çok benzeyecektir ama yine de ufak farklılıklar olacaktır. Bu şema ne işe yarar? Birincisi yolun daha basite indirgenmiş bir işaretler grubuna göre hatırlanmasını sağlar. İkinci olarak da, gidilen yolda zaman içinde görülecek değişiklikler bu basit şema sayesinde tespit edilir, anlamlandırılır.

Bu iki kişi bu mesafeyi aynı şekilde, yani yürüyerek gitmektedir. Şimdi bu iki kişiden birinin yürüyerek veya otobüsle gittiğini, diğerininse kendi arabasıyla gittiğini varsayalım. Şema veya modeller değişecektir. Kendi arabasıyla gidenin beyninde oluşan şema, bu kişi yaptığın işin doğasından ötürü biraz daha farklı görmeye başladığından, diğerininkinden farklı olacaktır. Örneğin aynı arabada yolculuk etmelerine rağmen, arabayı kullanan kişiyle, kullanmayan kişinin beyinlerinde çok farklı veri işleme şemalarının belirmesi gibi. Veya kıyafet almaya meraklı birisiyle, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence mekânlarına meraklı birinin aynı yolu farklı simgelerle tarif etmeleri gibi.

İnsanlar bu tür binlerce, on binlerce şemaya sahiptir. Bu şemalar sayesinde nerede nasıl davranacağımız, nasıl iletişime geçeceğimizi anında tespit edebiliriz. Örneğin birinin arabasına veya evine girerken, o kişinin kıyafetine, eşyaları diziş şekline, nelere kıymet verdiğine dair ipuçları sayesinde birbirinden çok farklı şemalar kullanarak iletişime geçeriz. Örneğin sırf giydiği kıyafetlere, yaşına, konuşma tarzına veya sosyal grubuna bakarak insanlara farklı saygı şemaları uygulayabilir, birinin elini öperken, diğerinin elini sıkabiliriz. Birine samimi davranırken diğerine mesafeli olabiliriz. Yine aynı nedenlerle farklı evlerde farklı şekillerde davranır veya farklı zamanlarda farklı duruşlar sergileriz.

Bu noktada bir parça durup model ve şema kavramları üzerine konuşmak gerekiyor. Her ne kadar şu ana kadar bu ikisini birlikte ve sanki eşanlamlıymışlar gibi kullanmışsak da, her ikisi arasında önemli bir farklılığın olduğunu söyleyebiliriz. Sanırım bu farklılığı görmenin en kolay yolu tekrar bir örneğe başvurmak. İlk baştaki yol örneğimize dönecek olursak, herkesin yol bulma şekli bir diğer kişininkinden farklıdır. Örneğin biri yol veya sokak isimlerine ağırlık verirken, bir diğeri daha çok göze batan binalar veya işaretlerden yararlanabilir. Tabii bu tür tercihler söz konusu kentin veya toplumun nasıl düzenlendiğiyle de ilgili olabilir. Cadde veya sokak adlarının gayet düzensiz olduğu bir yerde bu yönteme başvurmak anlamsız olacaktır. Düzgün kareler şeklinde düzenlenmiş bir yerleşim bölgesinde ortaya çıkacak yol tarif şemaları, virajlardan, çıkma sokaklardan oluşan bir yerde görülecek şemalardan farklı olacaktır. Ama sonuçta her yer veya toplum belli şemaları dayatacak veya her insan kendi özel şemalarını geliştirecektir. Örneğin, sokak adlarına dayanarak yol bulmaya alışmış biri aynı tekniği bir okulda veya alışveriş merkezinde de kullanacaktır. Her durumda biraz daha farklı şemalar olacaktır ama sonuçta temel ilke aynı olacaktır. İşte burada bu temel ilkeleri sunan kalıba şema derken, bu şemanın farklı türevlerine model diyoruz. Bir kentte, bir alışveriş merkezinde ve bir okulda yol bulmanın her biri diğerinden biraz farklı olabilir ama sonuçta her birinde aynı şema kullanılabilir, yani her birinde yolunu bulmaya çalışan kişi belli dönemeçlerde bir isim arayabilir. Bu şemadır ve diğerleriyse bu şemaya göre geliştirilmiş modellerdir. Örneğin bu şemayı benimsemiş kişi bir ormana bırakıldığında bir anda şemasının hiçbir işe yaramadığı görerek dehşete kapılacak ve dolayısıyla ormanda yol bulma üzerine bir model geliştiremeyecektir. Ama aynı kişi medeni dünyanın herhangi bir bölgesinde örneğin bir hastaneye bırakıldığında, ne yapacağını bilecek ve üzerindeki işaretleri tam olarak sökemese de, duvarlara belli mesafelerde yazılmış ufak numaralar bulacaktır. Tam tersine, ormanlardan böyle bir yere getirilen bir avcı-toplayıcı da aynı biraz önceki örnekte ormanda yolunu kaybeden kişi gibi dehşete kapılarak kaybolacaktır bu hastanede. Çünkü ne kafasında bu gibi ortamlarda yol bulmasını sağlayan bir şema olmadığından gerekli modeli üretemeyecektir.

İnsanın yaşamının diğer alanlarındaki faaliyetleri bu örnektekinden daha farklı bir şekilde gerçekleşmez. Aynı bu örnekte olduğu gibi, insanların bir metni nasıl yazacaklarını, nasıl okuyacaklarını, nasıl düzenleyeceklerini belirten şemalar vardır. Her toplum tarihini farklı şekillerde yazar, farklı şeklerde görür. Örneğin geçmişi doğrusal bir çizgi şeklinde düşünmek birçok insan toplumunun paylaştığı bir şemadır ama bazı toplumlarda veya tarihin belli dönemlerinde farklı şemalar da olmuş ve bunlardan farklı modeller üretilmiştir. Örneğin bazı modern toplumlarda çok becerikli, neredeyse üstün insan şeması yaygınken, bazı toplumlarda ekip şeması daha yaygın görülebilir. Bazı toplumsal daha birey üzerinden düşünürken, bazıları daha kolektif yapılar bağlamında düşünebilir. Bazı toplumlarda kurtarıcı fikri çok yaygınken, bazılarında da bu şemaya hiç rastlanmaz ama kurtarıcı şeması benimsendiği toplumdaki birçok farklı alanı etkileyebilir. Tarih anlatıları kurtarıcı figürler çevresinde yazılırken, futbol karşılaşmalarında aynı şekilde anlatılabilir. Görüldüğü gibi, kültür demek şema ve modellerin insanlar dış dünya arasında bir ara dünya oluşturmasıdır. İnsan bu şekilde dışarıdan gelen verileri işler ve bu şema ve modeller topluluktan topluluğa değişebilecekleri gibi, bu sayede bazı gruplar da daha genel şemalar bağlamında birbirlerine benzeyecektir.

Bu şema ve modelleri çeşitli şekillerde sınıflandırabiliriz. Model ve şemalar her şeyden önce zihinsel ve toplumsal şeklinde ikiye ayırabiliriz. Toplumsal modeller insanın toplumsal iletişimi sonucunda ortaya çıkan kurumsal modellerdir. Yani insanın içinde olduğu toplumsal yaşam bazı eğilim ve kalıplar dayatır. Zihinsel modellerse bu dış yaşamın insan zihnine yansıması ve bundan dolayı çeşitli başka modeller üretmesidir. Zihinsel modelleriyse kişisel ve kolektif olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bir yandan her insan sadece kendisine özgü, genel eğilimi yansıtan ama bir parça değişik modeller üretirken, diğer yandan, yukarıda bahsettiğimiz insanlar arası benzeşmenin de katkısıyla, bir de insanlar toplu bir şekilde beş aşağı beş yukarı, tam olarak kurumsallaşmamış ama geleneksel modeller vardır. Örneğin her toplumda bir geleneksel yol tarif etme veya misafirlikte nasıl davranılacağı üzerine belli geleneksel modeller olduğu gibi, bir de bireysel düzeyde herkesin bu modelleri biraz farklı uygulaması, kendinden ufak bazı değişiklikler katması gibi bir durum da söz konusudur. Son olarak da tüm bu özel amaçlı modelleri bir araya toplayan, onları belli genel ilke ve eğilimle uyduran kurucu şemalar vardır. Bunlar bir topluluğu diğerinden ayıran ve onunla benzeştiren en genel ve soyut unsurlardır.

Kültürleri bu şekilde açıkladıktan sonra nasıl değiştiklerini, değişebildiklerini görmek de aslında pek zor değildir. Sonuç olarak kültür insanın dış dünyayla etkileşime geçmek için oluşturdu, şema ve modellerden oluşan bir ortamdır. İnsanın bu ortamı seçme şansı yoktur. Bu ortam insandan ötürü ortaya çıkmaktadır ama sadece insana özgü de değildir. Dış dünyayla etkileşime geçmenin bir şeklidir bu. Ama dikkat edilecek olursa, tamamen durağan, hiç değişmeyen bir yapıdan bahsetmiyoruz. Kültür dediğimiz fenomen hem bireysel hem de kolektif düzeylerde aynı anda birlikte var olan bir şeydir. Kolektif model ve şemaların değişmesi çok daha yavaşsa da, insanların bu modelleri kişisel düzeyde isteyerek veya hata sonucunda farklı uygulamaları uzun vadede kolektif model ve şemaların değişimine yol açmaktadır. Kültürel değişimin ana kaynağı budur ama diğer yandan kültürel karşılaşmalar veya çatışmalar da çok daha hızlı ve aniden ortaya çıkan değişikliklere yol açabilmektedir. Ama değişiklik son kertede kaç kişinin yeni model veya şemayı benimsemek istediğiyle veya zorunda bırakıldığıyla ilişkilidir. Modeller çok daha hızlı değişirken, kurucu şemalar varlıklarını binlerce yıl sürdürebilir.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Grup, Kültür, İletişim - II

Bilme/Simgesel İletişim

İnsana dair ikinci önemli özellikse düşünmeleridir. Düşünmeyi, neyin düşünme olduğunu tanımlamak zorsa da, düşünme ile simgesel iletişim yeteneği arasında bir ilişki olduğunu görmek pek zor değildir. Bazı araştırmacılara göre simgesel iletişim, simgelere dayanan iletişim, diğer canlıların neredeyse hiçbirinde rastlanmayan bir özelliktir. Bu ilk bakışta epey büyük bir iddia olarak gözükebilir ama diğer yandan, insanın bu anlamda canlıların yeryüzündeki evriminde önemli bir eşiği temsil ettiğini de kabul etmek gerekebilir. Yine de bu yeteneğin yoktan var olmadığını da unutmamak gerekiyor. Her ne kadar araştırmalar sürüyorsa da, insanın en yakın akrabaları şempanzeler ve bonobolar arasında da simgesel iletişimin izleri görülmektedir ama insan bariz bir şekilde bu alanda epey ilerdedir. İnsanın simgesel iletişim olarak genellediğimiz düşünsel yeteneklerine göz attığımızda, en yakın akrabalarıyla bazı açık farklılıklar görülmektedir:

İnsan diğer primatlarla karşılaştırıldığında en başta kendisini farkında olma özelliğiyle onlardan ayrılır. İnsan bireyselliğini farkındadır. Bir şempanze aynadaki görüntünün kendisi olduğunu öğrenebilir. Biraz zor olsa bir orangutan da bunu becerebilir. Gorillerinse böyle bir yeteneği yoktur. İnsan üretebilir. Ufak parçalardan daha büyük bir şey vücuda getirebilir, yani yaratıcıdır. İnsan dışındaki hayvanların yaşamı bir deneyimden diğerine şeklindedir. Kolektif bilgi üretimi yoktur. Geçmişte olmuş olayları kendi içinde tutarlı bilgiye dönüştüremezler. Bu özelliği, kuşaktan kuşağa bilgi aktarımını az da olsa insansılarda görmeye başlarız. Ama onlar da geçmiş olayları anlamlı bilgiye dönüştürme ve genellemeler yapmada zayıftır. İnsan kategorilere ayırabilir, neden-sonuç ilişkileri kurabilir, nesnelere zamansal ilişkilere yerleştirebilir. İnsanı diğer primatlardan ve genelde hayvanlardan ayıran en önemli özelliğiyse, bu konuya başlarken belirttiğimiz gibi, konuşabilmesidir. Tabii buna bağlantılı olarak insanın öğrenme yeteneğine de değinmek gerekiyor. Diğer insansılar hem yavaş öğrenirler hem de belleklerinde çok az sözcük tutabilirler. Ama en önemlisi, kendi dillerini üretme, yaratma yeteneklerinin olmamasıdır. Bununla beraber özellikle şempanzelerle bonoboların epey karmaşık (yani gelişkin) bir grup yaşamı vardır. Bu konuda birçok insanları hatırlatırlar. Örneğin, gruplar halinde örgütlenebilir, birbirleriyle çete savaşlarına girebilir, rakiplerini tuzak kurarak ortadan kaldırabilirler. Yine insanlar gibi yas tutma özellikleri, ölmüş de olsalar kendi türlerine ait bireyleri diğer türlerin üyelerine teslim etmeme gibi ilginç benzerlikler de vardır. [1]

Bu konuya evrim kuramı açısından baktığımızda, bu yeniliğin en azından uzun vadede büyük bir avantaj sağlamış olduğu ileri sürülebilirse de, düşünmeye yol açmış düşünen beynin böyle bir avantajdan ötürü ortaya çıktığını söylemek de çok kolay değildir.[2] Eğer söz konusu değişiklik büyük bir avantaj getirmişse, neden sadece insanlarda ortaya çıkmıştır. Herhangi bir türe büyük bir avantaj sağlayan bir özelliğin evrim süreci sırasında daha sık seçilmesini gerekirdi. Bu yüzden belki de daha farklı bir açıklama getirmek ve belki de büyük beyni bir yan ürün olarak düşünmemiz gerekecektir. Ama diğer yandan, bu gelişimin büyük bir bedelle geldiğini de görüyoruz ve bu da bu kadar büyük bir bedelin ancak büyük bir avantaj durumunda orta çıkması gerektiğini düşündürüyor. Diğer memelilerle karşılaştırıldığında, doğum sonrasında en büyük beyin gelişimini insan yaşar ama aynı zamanda en uzun süre son derece muhtaç olan tür de insandır: Hiçbir memeli beyni doğumdan hemen sonra iki katlık bir büyüme yaşamaz ve hiçbir memelinin yürümesi için on beş ay gerekmemektedir. İnsan yavrusu on beş ay boyunca gerçekten savunmasızdır. Sürünme yeteneği bile yoktur. İnsanın doğumdan sonra hem hızlı beyin büyümesi hem de fiziksel acizlik konularından eşsiz olması, bu ikisi arasında bir ilişki olduğunu düşündürüyor. Ama bir kez daha insanın büyük beyninin böyle bir organ yararlı olduğundan değil, evrimsel koşullar böyle bir gelişimi ilk kez mümkün kıldığından ortaya çıkmış olduğunu hatırlatmak gerekiyor.[3] Her ne kadar insanın büyük beyinli olması önemliyse de, sık yapılan yanlış, bu gelişimin böyle bir şeyin yararlı olmasından ötürü ortaya çıktığının düşünülmesidir. Bu noktada bilinen tek şey, evrim koşullarının böyle bir organın ortaya çıkmasını mümkün kılan fiziksel koşullara yol açmış olmalarıdır. Neticede evrim sürecinde hiçbir gelişim yararlı olduğu veya gerektiği için ortaya çıkmaz. Fiziksel koşulların değişimi bazı değişikliklere giden yolları açar ve bu değişiklikler bazı türleri veya tür değişimlerini diğerleri karşısından avantajlı kılar.

Bununla beraber insanın “akıllı beyni” onu uzun vadede diğerleri karşısında daha avantajlı kılmıştır (Burada başarıdan kastedilen, diğer türlerle karşılaştırıldığında geride daha fazla sayıda çocuk bırakılmasıdır). Genel eğilim “akıllı beynimizi” sadece bir alet olarak görme yönündedir. Oysa “akıllı beynin” aynı zamanda bir yaşam biçimine yol açtığını da dikkate almak gerekmektedir. İnsanın sadece “akıllı beyni” olan bir tür değil, aynı zamanda buna ihtiyaç duyan bir türdür. İnsanın bu özelliği, primatlarda görülen diğer özelliklerin üzerine gelmemiştir. İnsan bu özelliğiyle birlikte farklı bir türe dönüşmüştür. Yeni bir özelliğin ortaya çıkması aynı zamanda birçok özelliğin kaybolması anlamına gelmektedir çoğu kez ama en önemlisi, bu değişiklikleri yeni yaşam biçimlerinin ortaya çıkması şeklinde düşünmeliyiz. Bu kadar büyük ve gelişkin beyni olan bir tür elbette bu beyni kullanacak, üstelik kullanma ihtiyacı içinde olacaktır. Yoksa gereksiz bir farklılığı taşıyan bir tür olacaktır ki, vücudun toplam enerjisinin yaklaşık %20’sini tüketen bir organın kullanılmaması diye bir şey söz konusu olamaz. Bir işlevi olması gerekiyor ki, insan vücudundaki enerji dağıtımı sıralamasında en başta gelsin. Dolayısıyla insanın sadece “akıllı beyni” olduğunu değil, “bilme açlığı”nın olduğunu da düşünmemiz gerekecektir. Genel hatlarıyla insan türüne baktığımızda, bilmek için evrimleşmiş bir tür görürüz. İnsanın en güçlü yanı bilebilmesidir. Simge kullanımı çok gelişkin bir türden bahsediyorsak, aynı zamanda bunu kullanma gereksiniminin de çok yüksek olduğu bir türden bahsetmemiz gerekiyor. İnsanda simge kullanımı böyle bir özelliğe ihtiyaç duyduğundan gelişmemiştir elbette ama simge kullanımında çok gelişmiş türün yaşam biçimi de bu kullanım doğrultusunda gelişecektir. Tıpkı çok hızlı türlerin saldırı ve savunma stratejilerinin bu özellik çerçevesinde şekillenmesi gibi, insanın stratejilerinin de onun en önemli özelliği çerçevesinde şekillenmesini beklemek normal olacaktır. Ama burada daha farklı bir noktaya daha işaret etmeye çalışmaktayız ki, o da insanın yaşamına, içinde yaşadığı dünyaya bakışının da bu yönde şekilleneceğidir. Bu durumda insanın habitatının, yani yaşam alanının, bilinebilen bir dünya şeklinde düşünülecektir ve insan kendisini her şeyi bilmeye çalışan bir tür olarak görecektir, bunun baskısını hissedecektir. Dolayısıyla insan dediğimiz tür de bu iki durum birlikte gözükür: Simge kullanımı ile simge kullanımına ihtiyaç aynı anda vardır. Her ikisini de dayatan değişim, insan beyninin simgesel iletişimi mümkün kılan bir yönde gelişmiş olmasıdır. Bu elbette bir anda gerçekleşmiş bir süreç değildir. Diğer primatlarda, diğer insansılar da (yani şempanzeler, bonobolar, goriller vb.) ve en önemlisi diğer iki ayaklı insansılarda da (nesli tükenmiş australopitler gibi), insanda gördüğümüz beynin başlangıcını temsil eden bir beyin söz konusudur; insanda görülen gelişimin bir başlangıcı vardır. Ama bu beyin ancak insanda bugün gördüğümüz simge kullanımına yol açacak şekilde gelişmiştir ve bu gelişim epey yüksek bir bedelle gelmiştir. Burada söylenmeye çalışılan, bu beynin sadece karmaşık simge kullanımına değil, aynı zamanda bunun bir zorunluluk şeklinde hissedilmesini sağlamaya da yol açmış olmasıdır. Simge kullanımı insan için bir seçenek değil, bir zorunluluktur; insanı diğer türlerden ayırmamızı sağlayan bir zorunluluk. İnsan simge kullanır ve bunu yapmadan yaşayamaz. İnsan bilerek yaşamak zorundadır. İnsan, onu ayakta tutacak, yaşamasını sağlayacak kaynaklara ulaşmak için bilmek zorundadır.

[1] Stanley, S.M., Children of the Ice Age, How a Global Catasthrophe Allowed Humans to Evolve, Harmony Books, New York[2] Richerson, P.J. ve Boyd, R. 1998, The Pleistocene and the Origins of Human Culture: Built for Speed, 5th Biannual Symposium on the Science of Behavior: Behavior, Evolution, and Culture. February 23, 1998, University of Guadalajara, Mexico.[3] Stanley, agy.

12 Temmuz 2009 Pazar

Müslümanlık, ideoloji ve demokrasi

Merhaba Onur,

Utku’nun bir ideoloji tanımı yapması gerektiğini sanmıuorum. Çünkü baştan beri (takip edebildiğim kadarıyla) onun meselesi yapılan ideoloji tanımının veya tanımların içeriğiyle ilgili değil. En azından bir yerde gayet net bir şekilde koyduğu gibi, “sen istediğin kadar dinleri birer ideoloji olarak tanımla (ve bizim durumumuzda İslam), bu dinlere inananlar inandıkları şeyi ideoloji olarak tanımlamıyorsa, o zaman tartışma ciddi bir soruna karşı karşıyadır” (tırnak işaretlerine rağmen alıntı değil, paraphrase) diyor. Yani farklı bakış açılarının ortak bir zeminde nasıl buluşabilecekleri sorunundan bahsediyor ki, sanırım bu nokta dikkatlerden kaçtı.

Bence de dinler de ideoloji kategorisine girer ama eğer karşı taraf benim bu kategorimi kabul etmiyorsa, yapabileceğim bir şey yoktur ve herhangi bir kategorinin kabulünü nesnel bir şekilde dayatmanın yolu da yok.

İdeoloji düşüncesi bana göre epey önemli ve demokrasi dediğimiz şeyin en verimli şekilde faaliyette bulunması için zorunlu bir kavramlaştırma. Öyle çok eskilere de gitmiyor, yani insanın doğal olarak sahip olduğu bir kavramlaştırma değil. Modern çağın ürünü diyebiliriz ve neticede böyle bir kavramın belirmesiyle modern demokrasinin (antikçağın aynı adla tanımlanan yönetim biçimini ayırıyorum) mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

İdeoloji dediğimiz şey insana aittir ve bu dolayısıyla hem değiştirilebilirliği hem de yanlış olabilirliği getirir. Bir ideoloji yanlış veya eksik olabilir ve bu yüzden de değiştirilebilir. Dinlere baktığımızda (ve burada kendimi Yahudilik ve versiyonları ya da mezhepleriyle veya alışıldık terminolojiye bağlı kalacaksak İbrahimi dinlerle sınırlayacağım), ideoloji olduklarını değil, hakikat ve hatta tek hakikat olduklarını kabul ederler (gerçi bu dünyada birden fazla hakikat olmayacağı için hakikat demek yeterli sanırım). Dolayısıyla ben bu dinleri birer ideoloji olarak tanımlarken, bu dinlerin mensupları dinlerine hakikat olarak bakarlar. Sanırım Utku’nun belirtmeye çalıştığı bu ayrıntı.

Elbette İslam gayet siyasi bir hakikattir ve bu yüzden de siyasete alet edilmemesi gerektiği gibi bir yaklaşım ilk bakışta anlamsızdır. Ama siyaset tek bir şekilde yapılmaz ve demokrasi bunlardan sadece biridir. Dolayısıyla sorulması geren, bu dinlerin demokratik siyasete uyum sağlama kapasitelerinin olup olmadığıdır. Çünkü bu tür siyasetin parçası olmak için ilk önce kendini bir ideoloji olarak tanımlamak gerekmektedir. Aksi takdirde demokratik siyasetin tıkanma ihtimali vardır.

İslam’ın siyaset sahnesine çıkış şeklinin her zaman şeriatçılık üzerinden olacağı fikrine katılmıyorum ama nasıl çıkarsa çıksın her zaman bir hakikat olarak çıkacaktır ve bence asıl sorun da budur. Bu sadece dinlere özgü değil ama bahsettiğim dinlerin farklı bir şekilde ortaya çıkma kapasiteleri yok ve bu yüzden de bu dinlerin bulundukları demokratik toplumlarda nasıl bir rol oynadıkları çok önemli. Tabii bu da son günlerde kendisi iyice ideolojiye dönüşmüş sekülerlik kavramını getiriyor.

Şimdilik bu kadar. Gitmem gerekiyor.

Grup, Kültür, İletişim - I

Grup/Birey

İnsanların gruplar halinde yaşadığı herhalde herkesin bildiği ama çok az kişinin üzerinde düşündüğü bir ayrıntıdır. Bu tespite araştırmalarında yer veren araştırmacıların sayısıysa çok daha azdır. İnsanların gruplar halinde yaşadıkları ve bu yüzden de grup yapılarında meydana gelecek değişimlerin insanların içinde bulundukları koşulları ve onların tavırlarını doğrudan etkileyeceği çoğu kez gözden kaçmaktadır. Oysa burada insan pratiklerini etkileyen önemli bir parametre söz konusudur. Grup büyüklüğü veya nüfusu insan davranışlarını ve pratiklerini tamamen insandan bağımsız bir şekilde etkileyebilir. Yani insanlar sadece belli bir kalabalıklaşmanın üyesi oldukları için farklı tepkilerde bulunmaya ve farklı konulara kafa yormaya başlayabilir. Örneğin insanların grup içinde bir birey olarak kendilerini öne çıkartma eğilimi, kalabalık olarak tanımlanabilecek ortamlarda daha fazla önem kazanmaya başlayabilir. Ya da sırf kalabalıklaşmadan ötürü grup sınırlarına verilen önem artmaya, insanlar birbirlerine karşı çok daha ayrımcı olmaya başlayabilirler. Görüldüğü gibi, sadece sayıların artması bazı insan pratiklerin farklı şekillere dönüşmelerine yol açabileceği gibi, tamamen farklı pratiklerin bile orta çıkmasına neden olabilir. Bu elbette insanın tüm toplumsal pratiklerinin ve en önemlisi de tarihin grup büyüklüklerdeki değişikliklere indirgenebileceği anlamına gelmemektedir. Diğer yandan, eğer konumuz insanların tarihsel anlatı üretimlerini anlamak, bunu nasıl yaptıklarını veya tarihsel anlatıların içeriklerinin ne gibi faktörlerden etkilendiklerini anlamaksa, o zaman grup dinamikleri önemli ipuçları sunabilecektir.

İnsanlar elbette gruplar halinde yaşayan tek tür değildir. Gruplar halinde yaşayan birçok tür vardır ve bu tüm türler tek bir grup tipi altında incelenemeyebilir. Genelde grupsallık söz konusu olduğunda hemen aklımıza gelen diğer fenomen bireyselliktir. İlk bakışta bireysellik elbette grupsallığın karşıtıdır ama insanların durumunda ya birey ya grup şeklinde düşünmemeliyiz. Daha çok kültürel olan bu şemanın sınırları dışında düşünmeye çalışmalıyız. Çünkü insan aynı anda hem birey hem de grup olarak var olan bir türdür. Her ne kadar türleri incelerken kendimizi iki kategoriyle sınırlıyorsak da, aslında daha fazla sayıda var olma biçimi söz konusudur.

Örneğin işlevler bazında uzmanlaşmış bireylerden oluşan gruplar olabileceği gibi, her bireyi aynı işlevleri yerine getirebilen ve grup halinde yaşayan türler de vardır. Ya da basit bir şekilde tamamen fiziki nedenlerden ötürü bir araya gelen türler vardır. Yaşamını sadece birey olarak sürdüren, örneğin, kaplanlar gibi türler de vardır. İnsansa, biraz önce değinildiği gibi, hem bir grup içinde var olur hem de bir bireydir. Bu ikisi bir arada ve aynı anda var olurlar. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Ayrıca bir de az da olsa bir işlev farklılaşması vardır: Erkekle kadın farklıdır. Tıpkı bazı türlerde olduğu gibi, sadece kadının yapabildiği en az bir işlev söz konusudur.

İlk bakışta çok önemli gözükmese de, bu yapı insanın bazı şeyleri daha farklı algılamasına ve daha farklı şeyler hissetmesine, daha farklı sorunlarla uğraşmasına yol açar. Sırf bu farklılığından ötürü insan, diğer türleri de bu şekilde kategorileştirme eğilimindedir. Güçlü bireyselliğimiz diğer türlerde de aynı özelliği görmeye zorlar bizi. Diğer yandan tüm yaşamımızı etkileyen ciddi bir birey mi, toplum mu sorusuyla karşı karşıyayızdır. Bu ikisi arasında bir seçim yapma eğiliminde olsak da, aslında hiçbir zaman bu soruyu cevaplandıramayıp tüm yaşamımız boyunca bu iki kutup arasında gidip geliriz ki, muhtemelen hiç de şaşırmamak gerekmektedir bu duruma. Belki de karşıt ikilikler şeklinde görmemizin en önemli nedeni bu yapıdır. Örneğin kadın-erkek farklılığı muhtemelen doğadaki her şeyi de bu şekilde görmeye zorlamaktadır bizi. Tabii bazı durumlarda, örneğin Uzakdoğu düşüncesinde, karşıtlar arasında uyum fikri veya şeması daha çok öne çıkmaktadır ki, bu düşünceye de bu doğal yapımızdan ulaşmak mümkün gözükmektedir.

Konuyu toparlayacak olursak, insan ne birey ne de grup halinde var olur. İnsan, bir grup içinde var olma zorunluluğundan kopartılamayacak bir bireydir ve bunun tersi, yani birey olarak var olma zorunluluğundan kopartılamayacak bir grup türüdür de denebilir. Bu ilişkinin üzerine bir de kadın-erkek şeklinde karşımıza çıkan bir tür içi farklılaşmayı da yapacağımız insan nasıl var olur tanımına dâhil etmemiz gerekmektedir. Yani insan öyle bir türdür ki, onu tek bir resim veya şekille göstermek mümkün değildir. Örneğin biyoloji kitaplarında yer alan erkek biçiminde çizilmiş insan resmi kesinlikle yanlıştır ama bu resmin bir bireyi gösteriyor olası da yanlıştır. İnsanı tanımlamak için çizilmesi gereken resim, hem erkek hem de kadın içeren bir grup insandır. İnsanla ilgili her türlü çalışma, özellikle de tarih, her şeyden önce bu noktanın kavranmasıyla başlamalıdır.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Büyük Değişim: Diyar-ı Rum/Anadolu'da Hıristiyanlıktan Müslümanlığa Geçiş Örneği - II

Türklerin ya da Oğuzların gelişiyle birlikte Anadolu’da birçok şeyin değişmiş olduğu söylenebilir. Bana göre her yüz yılda yüzde on her toplumun kaldırabileceği bir değişim. Bu yüzden burada çok büyük bir değişim göremiyorum. Normal bir süreç söz konusu. Ama ilk yüz yıla baktığımızda epey büyük bir değişim söz konusu olmuş olabilir ama bu soruyu cevaplandırmamızı sağlayacak verilere sahip değiliz. O günün tarihçilerinin neler yazdığına bakabilir ve özellikle de yazarken içinde oldukları ruh halini anlamaya çalışabiliriz. Bu bize bazı işaretler sunabilir. Yine aynı şekilde örneğin on yedinci yüzyılda yaşamış bir Osmanlı tarihçisinin imparatorluk topraklarındaki kültürel çeşitlilikten veya Hıristiyanların varlığından ne kadar etkilendiğine, bunu nasıl sunduğuna bakabiliriz. Bu tür çalışmalar olmayan verilerin yerini doldurmamızı sağlayabilir. Ancak ondan sonra büyük veya küçük nitelemesinde bulunabiliriz. Bu arada tarihin başka dönemlerinde farklı bölgelerde ortaya çıkmış aynı tip süreçlere bakabiliriz.

Bir de tabii kapasite konusunu dikkate almamız gerekiyor. Bir yerlerde doğal hızdan bahsettim. Örneğin üç, dört kişi kendi haline bırakıldıklarında zaman içinde birbirlerine benzeyecek (eğer büyük ölçüde bir arada yaşıyorlarsa) ve bir süre sonra, benzer diğer gruplarla karşılaştırıldıklarında kendi mikro kültürlerini yaratmış olacaklardır. Doğal değişim hızından kastım bu. Bir de aralarından biri çıkıp bir program veya bir ideoloji üreterek artık bu doğrultuda yaşamaları gerektiğini söyleyebilir. Burada artık doğalın sınırları dışına çıkılmaktadır. Çünkü katılımcılardan veya grubun üyelerinden belli bir programa, öğretiye veya ilkeler kümesine uymaları istenmektedir. Rastlantısallığın oranı düşmeye başlayacaktır. Bir süre sonra bu işle görevlendirilmiş kurumların da devreye girmesiyle bu süreç doğallıktan iyice uzaklaşacaktır.

Diyar-ı Rum’dan böyle bir sürecin varlığından bahsedebiliriz. Söz konusu topraklar Hıristiyan diyarı olmaktan İslam diyarı olmaya doğru şekil değiştiriyor. İnsanlar dinlerini değiştiriyor. Bu arada gayri Hıristiyanların da bu bölgeye gelip yerleştiklerini görüyoruz. Çok doğal olmayan bir süreç var. Çünkü Müslümanlık, bölgeyi Müslümanlaştırma amacı, felsefesi ve bunun için yaratılmış kurumlarıyla geliyor. Bu konuda her iki din de birbirine çok benziyor. Yine de modern çağın icat edeceği kurum ve pratiklerle karşılaştırıldığında o kadar da hızlı ilerleyen bir süreçle karşı karşıya olmadığımızı söyleyebiliriz. Çünkü her şeyden önce Müslümanlığın diğer kitap dini toplulukları, şartları kabul ettikleri sürece kendi haline bırakma ilkesi var. Örneğin buradaki değişimi İspanya’nın Hıristiyanlar tarafından fethedilmesiyle karşılaştırdığımızda büyük bir değişimin söz konusu olmadığını düşünebiliriz. Ama burada mesele gerçek sürecin büyük bir değişime işaret edip etmemesinden ziyade, bizim bugün bunu büyük bir süreç olarak ele almak istememiz.

Bahsedilen dönem birçok değişiklikler içeren bir dönem. Her şeyden önce on birinci yüzyıl ve yirmi birinci yüzyıl gibi bir dönemlendirmenin kendisi epey keyfi bir tercih. Türklerin gelişinin etkilerini inceliyor bile olsak, son noktayı nerede koymamız gerektiği meselesi epey tartışmaya açık. Yirminci veya yirmi birinci yüzyıl tercihlerden biri olabilir ama bu ne kadar doğru veya yerinde bir tercih olacaktır. Çünkü son noktayı bu kadar geriye koyarak modern dönemin sebep olduğu süreçleri de araştırmamıza dâhil etmiş oluyoruz ki, bu da ciddi bir karışıklığa, elmalarla armutları karıştırmaya yol açar. İkinci bir konu da seçtiğimiz değişimin niteliğinin, içeriğinin, yani ne olduğunun nasıl belirleneceği meselesi. Sonuçta biz yapacağız bu seçimi. Bu bin yıllık süreçte neyin büyük değişiklik olduğunun belirlenmesini sağlayacak bizim dışımızda başka bir ölçüt yok. Bu değişimin tarihi çeşitli şekillerde yazılabilir. Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçiş bunlardan bir tanesidir. Bu elbette önemli bir değişimdir. Din tercihlerinin ve savaşlarının ortaçağın en önemli konularından biri olduğunu düşünürsek, tabii ki önemli bir değişim söz konusudur; ama bugünden geriye bakarak ve özellikle de bugünü açıklamak, anlamlandırmak için bir tarih yazıyorsak, bu değişimin böyle bir anlatının belirleyici unsurlarından biri olup olmaması gerektiği tartışmaya açıktır. Şimdiyi açıklayacak veya açıklamada kullanılacak önemli bir değişim bulunabilir ama bu modern çağın dinamikleriyle açıklanabilecek bir değişim olacaktır. Ortaçağla ilişkisi çok fazla olmayacaktır. Yirminci yüzyılın başında yaşanmış etnik/milli çatışmalar elbette Osmanlı sistemi üzerinde şekillenmiştir ama bu sistemin ortaya çıkış nedeni olarak Malazgirt’e kadar gitmek bence gayet sorunlu bir indirgemecilik ve epey ideolojik bir tutumdur. Elbette her tarih ideolojiktir, bir şeyleri gerekçelendirmeye çalışır ama işin dozunu kaçırarak inandırıcılığı yitirmek de mümkündür ki, bugün bu toprakların yerli halkları veya “gerçek” halkları fikrinin en azından belli kesimlerde öne çıkmaya başlamış olması, bugüne kadar iyi kötü varlığını sürdürmüş olan bu etnik anlatının dozunu kaçırmış olmasındandır. Bu da haliyle bir başka dozu kaçmış anlatıya, Anadolu halkı veya halkları mitine yol açıyor. Her neyse, asıl sorun, bu kadar uzun bir dönemi tek bir büyük değişimle açıklamaya çalışmak. Eğer konu bir dinden diğer dine geçişin ne kadar büyük bir değişime yol açtığının saptanmasıysa, sanırım bu süreçleri diğer benzer süreçlerle karşılaştırmak daha yerinde olacaktır. Bu açıdan bakıldığında bence Anadolu veya Diyar-ı Rum süreci yavaş bir süreçtir. Çok daha kısa sürede dini veya mezhebi tamamen değişen başka bölgeler vardır ki, sanırım bu konuda Avrupa Hıristiyanlığı çok daha hızlıdır diyebiliriz.

Büyük Değişim: Diyar-ı Rum/Anadolu'da Hıristiyanlıktan Müslümanlığa Geçiş Örneği - I

Fark ve benzerlik her yerde bulunabilir. Biri her şeyin çok değiştiğini söylerken, diğeri de aslında hiçbir şeyin değişmediğini iddia edebilir. Dolayısıyla, değişim veya farklılıktan ne anladığımızı veya başka bir deyişle bunu nasıl tanımladığımızı net bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor. Örneğin Türkiye’de bugün var olan devlete bakarak neredeyse Roma İmparatoru Ogüst’ten beri pek bir değişiklik olmadığını iddia edebilir ve bir bakıma haklı da çıkabilirim. Aynı şekilde, Hıristiyanlığın kabul edilmesinden beri var olan kültürel şemaların pek fazla değişmediğini de iddia edebilir, hatta bunun başlangıcını Helenistik döneme bile götürebilirim. Ama tam tersi de iddia edilebilir. Örneğin modern insanın çok farklı olduğu ve modern çağla birlikte tamamen yeni şemaların ortaya çıktığı ve insanların yaşamlarını ve çevrelerini bunlara göre anlamlandırmaya başladığı da ileri sürülebilir.

Her şeyin her zaman değiştiği bir ortamda değişimin olduğunu söylemek pek kolay değil. Bir habitat düşünelim. Canlılar doğup büyüyor, ağaçlar yaprak döküp tekrar açıyor. Kışın kaybolan bitkiler baharda tekrar beliriyor. Sürekli değişim var ama habitatın düzeninde bir değişiklik olmuyor; yani dinamik bir denge söz konusu. Bu durumda bir şeyler değişiyor mu, yoksa her şey aynı mı kalıyor? İnsan toplumları da aynı değil mi?

Ortaçağ’da Selçuklu döneminde Diyar-Rum’dan geçen Rubruck’un gördüğü ortam, bin yıl sonra Türkiye Cumhuriyet’i Anadolu’sundan çok farklı. Aksini söylemek mümkün değil ama burada iki soru çıkıyor karşımıza. Farklı din ve dilden insanlar olmasına rağmen gerçekten değişik bir habitat mı söz konusu? Aynı habitat olmadığı ortada. Belki çok değişik de değil ama bir şeyler değişmiş. Bugünün Hıristiyan’ı da, Müslüman’ı da biraz daha değişik ama bin yıl öncesine gidecek olsalar, bugün hâlâ varlığını sürdüren bu dinlere özgü kültürel şemalar sayesinde çok büyük bir uyumsuzluk yaşamayabilirler. Diğer yandan, bireysel haklar konusunda bazı sorunlar yaşayabilecekleri gibi, eğer geriye giden bir kadınsa ciddi bir değişiklikle karşılaşabilir. Daha başka şeyler de söylenebilir.

İkinci soruysa, değişimin hızıyla ilgili. Bu çok büyük bir değişim midir? Bu soruyu cevaplayabilmek için karşılaştırma yapmamız gerekiyor. İlk önce hangi değişimden bahsettiğimize karar vermemiz gerekiyor. Bu yazıya esin kaynağı olan tartışmaya geri dönecek olursak, üzerinde durmak istediğimiz büyük değişim, bu söz konusu bölgenin dini yapısının değişmesi. Yani çoğunluğu Hıristiyan olan bir nüfustan çoğunluğu Müslüman olan bir nüfusa dönüşmesi. Bana göre bu aslında çok büyük bir değişim değil. Eğer Hıristiyanlıktan Budizme doğru bir gidiş olmuş olsaydı, buna epey büyük bir değişim diyebilirdim ama birbirlerinden pek de farklı olmayan bir dinden diğerine değişim, bana bir mezhepten diğerine geçişi düşündürüyor ki, her ikisini de Yahudiliğin farklı dalları ya da İbraniliğin iki farklı mezhebi olarak görmek de mümkün. Daha rakamlara başvurmadan böyle bir sorunla karşılaşıyoruz. Bir mezhepten diğerine gidiş büyük bir değişiklik mi? Ama farz edelim ki bu ciddiye alınması gereken bir değişiklik, o zaman da büyüklüğün nasıl belirlenebileceği sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu konuyla ilgili daha önce gönderdiğim yazıda işaret ettiğim gibi, yılda yüzde onluk bir değişim büyük bir değişim mi, yoksa normal mi? Örneğin yemek veya içecek alışkanlıklarında daha büyük değişiklikler oluyor. Öyle ki birbirini takip eden iki nesil birbirlerini içtikleri nesnelerden ötürü eleştirebiliyor. Ya da bir kent, neredeyse otuz yıl önce aynı yerde yaşamış birinin tanıyamayacağı kadar değişiyor. Dilde yapılan ani bir değişiklikle birkaç yıl içinde konuşulan dil değişiyor. Bunlar bence çok büyük değişiklikler. Ara safhalar ya çok kısa, ya da yok. Aslında otuz yılda büyük değişiklik geçiren bir kent bile büyük değişim olarak tanımlanmayabilir, eğer o otuz yıl boyunca söz konusu kentte yaşayan kişiler bu değişiklikleri rahatsız edici bir şekilde hissetmiyorsa.

Belli bir değişim sürecinin başına ve sonuna baktığımızda haliyle çok şaşırabiliriz. Ama bu elli yıllık çok kısa bir süre için bile böyle olabilir. Sürecin kendisine bakmak gerekiyor. Bu elli yıllık sürede yüzde ellilik bir değişim yaşanmışsa, bunu insanların karşılaştırma yapabilmelerini sağlayan birim sürelere bölmek gerekiyor. Örneğin yıllara. Daha sonra da bu çıkan sonucun, psikolojik ve sosyal ne tür bir tepkiye yol açacağını tespit etmek gerekiyor. Bence eğer belli bir rahatsızlık tespit edilmiyorsa, çok büyük bir değişiklik söz konusu değildir. Aksi durumda, evet büyük bir değişiklikle karşı karşıyayızdır. Tabii bir de gözlemciyi hesaba katmak gerekiyor. Değişimi yaşayanlar büyük bir değişiklik hissetmemiş olabilir ama çok sonra bu değişimi anlatılarının parçası haline getirenler burada çok büyük bir değişim görebilir, tanımlayabilir. Aynı değişim onlarda ciddi bir psikolojik ve sosyal rahatsızlığa, söz konusu değişimi kabul etmede, tanımlamada zorlanmaya yol açabilir. Böyle bir durumda en azından bu değişimi anlatıya dökenler açısından büyük bir değişimin olduğunu söylemek gerekir ve yaşayanların belki de hiç hissetmedikleri değişim büyük bir değişime dönüşmüş olur. Tabii bunun tersi de olabilir. Büyük bir değişim olarak algılanmış bir süreç daha sonrakiler tarafından kayda değer bile bulunmayabilir.

7 Temmuz 2009 Salı

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - VIII

Öneri Olarak Tarih

Şu ana kadar anlatılanlar mutlak ve nesnel bir tarihsel gerçeklikten bahsedilemeyeceği izlenimini vermiş bulunuyor. Nitekim Ankersmit’e göre tarihçinin anlatısı bizim dışımızda, bizden bağımsız bir tarihsel gerçekliğin yeniden sunulması değil, ilk kez sunulmasıdır; geçmişten gelen izlere dayanarak tarihsel gerçekliğin nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir öneridir. Sonuçta tarihçilerin yaptığı çeşitli öneriler sunmaktır ve bu önerilerin inandırıcılıkları ancak bu çeşitli önerilerin ortaya çıkardıkları kendilerine özgü veya bazı durumlarda ortak alanlarda sınanabilir veya kabul edilebilir. Bu yaklaşım elbette alışıldık nesnel ‘tarihsel gerçeklik’ yaklaşımından çok farklıdır ama zaten şu ana kadarki tartışma böyle bir boyutun hiçbir zaman öne sürülemeyeceğini göstermiştir. Anlatılmaya çalışılan, bir farklı açılardan bakma da değildir. Çünkü günümüzde birçok tarihçinin kabul etmiş olduğu aynı olaya farklı açılardan bakma yaklaşımı sonuçta hâlâ tek bir nesnel gerçekliğin var olduğu ön kabulünden hareket etmektedir. Oysa her tarihsel anlatının esasında bir öneri olduğu, tarihçinin geçmişi yeniden sunmadığı ama inşa ettiği, yani kurduğu görüşü tarihin ne olduğuyla ilgili çok farklı bir yaklaşımdır. Burada söylenmeye çalışılan bir tarihsel gerçekliğin, yani dokunulmamış, kendi içinde tutarlı geçmişin olmadığı, geçmişin farklı şekillerde tekrar tekrar yaratıldığıdır. Bu noktada, yukarıda belirtildiği gibi, tarih denen bir şeyin olmadığı, tarihçinin bir şeyler uydurduğu gibi yanlış bir düşünceye kapılmak da mümkündür. Bu yanlışın temelinde nesnellikten sapmanın yanlış olduğu, ancak nesnel bilginin ciddiye alınabileceği, gerçek bilgiye ulaşmanın her türlü öznelliği ortadan kaldırmaktan geçtiği düşüncesi yatmaktadır. Tarihçiliğin doğası böyle bir şeyin yapılamayacağını göstermektedir. Bu nedenle tarihçiliğin ne olduğunun tanımlanması bu düşünceden kurtularak yapılmalıdır. Tarihçiliğe gerçekleştiremeyeceği bir tarafsızlık veya nesnellik görevi yüklemek anlamsızdır ve bir dayanağı da yoktur. Böyle bir şeyin mümkün olduğu veya olabileceği hiçbir şekilde gösterilememiştir, gösterilememektedir; koskoca bir varsayımdır söz konusu olan. Tarihçilik, genelde varsayıldığı gibi, şimdiden önce olmuş olay ve kişileri o dönemde yaşamış birinin bileceği şekilde bilmek değil, ama tarihçilerin yaptığı, kurduğu, gibi bilinmesidir, yani geriye bakmaktır.[1] Tarihçi bugünden geriye bakarak gördükleri üzerine tutarlı anlatılar üreten kişidir. Bunun tersini veya bundan farklı bir şey beklemenin, istemenin, kendisi gayri-tarihseldir.


Tarihin İtici Gücü: Yeni Ve Farklı Geçmişler Yaratma Özgürlüğü

Tarihçiliğin bu şekilde tanımlanması garip ve hatta gayri-etik gelebilir. Buradan çok sorunlu, kaotik, bir yere varabileceğimizi, her şeye rağmen tek bir nesnel geçmiş fikrine dayanmanın daha olumlu olacağını ileri sürebiliriz. Neden tek bir nesnel geçmiş fikrine bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Bu sorunun yanıtlanması bizi doğrudan bu tartışmanın başında yaptığımız saptamaya, yani tarihsel bellek ve tarihsel bilincin çok önemli bir kültürel işlevi olduğu konusuna getirir: Grup kimliği oluşturmaya.[2] Kişinin, daha doğru bir deyişle kişinin kendisini ait gördüğü grubun, onun dünyasının sınırlarını çizer, onu diğerlerinin dünyasından, ona yabancı olan bir dünyadan veya dünyalardan ayırır. Kişinin çevresinde ona ait bir aşinalık sunar. Her grubun aşinalığı, aşina olduğu dünya, diğerinden, ötekinden farklı olduğuna göre, bu dünyayı daha sağlam bir zemine oturtacak tarihsel bellek ve tarih bilinç de doğal olarak ötekininkinden farklı olacaktır. Yani tarihçilin hedefi ve sonucu farklı tarihsel belleklerin ve tarih bilinçlerinin yaratılmasıdır. Durum böyle olunca, tek bir nesnel geçmişte ısrar etmek de anlamsız olmaktadır. Tam tersine, olması gereken, grup sayısı kadar geçmiştir. Her grubun geriye bakışı kendi koşullarından, tercihlerinden ve seçimlerinden etkileneceğinden, geçmişin nasıl anlaşılması veya görülmesi gerektiğine dair birden fazla öneri olması gerekmektedir. Eğer tarihsel bellekten kastedilen bir grubun kendisine uygun gördüğü, kendisine yakıştırdığı geçmişse, bu geçmişe, o grubun üyesi olmadan herhangi bir doğruluk veya gerçeklik atfetmek mümkün değildir. Mesele sonunda grupların kendilerine uygun gördükleri geçmişleri karşılaştırmaya indirgendiğinde de, yapılacak çok fazla bir şey yoktur. Bir grubun kendine uygun gördüğü geçmişin kabulü veya reddi ancak hep birlikte daha farklı bir dünya, bir aşinalık üreterek, bunu sağlayacak daha geniş kapsamlı bir tarihsel öze ve bunun ortaya çıkaracağı bir geçmişe gönderme yaparak mümkün olabilir.

Bu süreç içinde geçmişten gelen izlerin, yani gerçekten olmuş olayların hiçbir rolü olmayacak mıdır? Elbette olacaktır ama bunlar bize hiçbir zaman tam bir tablo sunmadığından, her zaman karışık, düzensiz ve anlaşılmaz bir şekilde ulaştıklarından, mesele son kertede hangi tarihçinin veya tarihçilerin anlatısının baskın anlatıya dönüşeceğinde kilitlenmektedir. Aynı olaylar veya izler farklı şekillerde bir araya getirilerek, farklı anlatılar sunulabilir. Bu süreçte geçici bir süre için son noktanın konulmasını sağlayacak olan, hangi anlatının gruplar arası ilişkilerde benimseneceğidir. Bu, geçmişin nasıl anlaşılması gerektiğine dair yeni bir öneri yapılana kadar yürürlükte kalacak anlatısal öz olacaktır. Sonuçta meseleyi “gerçeklerin” ortaya çıkarılması değil, üzerinde uzlaşılacak “gerçekler”in üretilmesi, yani “gerçekler” üzerine pazarlık çözecektir. Tarihsel çalışmalar arasındaki ilişkilerin ortaya koyacağı “nesnel” tarihsel gerçeklik ancak bu şekilde ortaya çıkabilir. Keşfedilecek tek bir gerçeklik yoktur, hiçbir zaman da olamaz. Farklı bakış açıları ve farklı anlayışlar her zaman farklı geçmişsel önerilerin ileri sürülmesine yol açacaktır. Bu kilitlenmenin aşılmasını, tüm önerileri birleştirecek yeni bir önerinin, yeni bir uzlaşmanın ortaya konulması çözebilir. Böyle bir uzlaşmanın gerçekleştirilemediği yerde farklı geçmişler varlıklarını sürdürecek, bunlar arasındaki çatışma devam edecektir. Tarihin itici gücü de neticede farklı geçmişlerin her zaman bir şeyleri eksik bırakması ve bu yüzden de sürekli birbirlerinin ayaklarına basmasıdır. İşin güzel yanı da budur. Eksiklik, sürekli diğerinin ayağına basan geçmişlerin varlığı, hiçbir zaman son noktayı koyamamak, aynı zamanda özgürlüğün, seçimin, özgürce denemenin de kaynağıdır. Bunu sağlayan tarihçilik en olumlu tarihçiliktir. Bunun tersi tek bir tarihsel gerçekliğin dayatılmasında, dolayısıyla özgürlüğün sona erdirmesinde ısrar eden tarihçiliktir. Eğer bir sorun varsa, bunun aşmanın yolu farklı bakış açılarının uzlaşmasını sağlayacak yeni geçmişleri yaratma özgürlüğüdür. Tek bir geçmişte ısrar sonunda tek bir bakış açısında, tek bir geriye bakma şeklinde ısrar etmektir. Son kertede mesele eldeki izlerle en uygun geçmişin üretilmesidir. En uygun geçmişin üretilmesi de gruptan gruba, dönemden döneme ve bakış açısından bakış açısına değişen bir faaliyettir. Tarih her zaman taraf tutar. Yapılması gereken, taraf tutmalar arasında tüm tarafların üzerinde uzlaşabilecekleri en uygun taraf tutmanın bulunmasıdır.



Yararlanılan Kaynaklar


Ankersmit, F.R. 1994. History and Tropology, The Rise and Fall of Metaphor, Berkeley: University
of California.

Berkhofer, R.F. Jr. 1997. Beyond the Great Story, History as Text and Discourses, Cambridge:
Harvard University Pres.

Jenkins, K. 2003. Refiguring History, New thoughts on an old discipline, Londra: Routledge.

LaCapra, D. 1985. History and Criticism, Ithaca: Cornell University Press

Rüsen, J. 2005. “Introduction: Historical Thinking as Intercultural Discourse”, (der.) J. Rüsen,
Western Historical Thinking, An Intercultural Debate, New York: Berghahn.

[1] Jenkins, K., 40.[2] Rüsen, J.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - VII

Geçmişin Yaratılması Olarak Tarih

Geçmiş olarak adlandırdığımız kümenin birden fazla tarihi yazılabilir. Bunlar her zaman aynı geçmişin farklı kesitleri de değildir; tamamen farklı geçmişlere ait de olabilirler. Çünkü tarih yazımı aynı zamanda bir geçmiş yaratma sürecidir. Örneğin, çok basit bir proje olarak dünün (bir gün önceki günün) tarihini yazmaya kalkıştığımızda bile, ortaya birbirinden farklı bir yığın dün anlatısının çıktığını görürüz. Bu bir günü herkes kendi kaynaklarına ve bakış açısına göre aktaracaktır. Herkes aynı kaynaklardan yararlandığında da sonuç değişmeyecek, bu sefer de farklı yorumlar ortaya çıkacaktır. Bu farklılıkları yok etmenin tek yolu, tüm tarihçilerin aynı kaynakları aynı şekilde kullanmalarını ve aynı şekilde düşünmelerini sağlamaktır. Bu da elbette mümkün değildir. Şu ana kadar anlatılanları bir şema şeklinde gösterecek olursak, karşımıza şöyle bir şey çıkacaktır:


Bu şemada görüldüğü gibi, yaşanmış geçmişe ulaşmamız mümkün değildir. Aktarılan geçmiş anımsanan geçmiştir ve bu aslında bizim anladığımız anlamda bir geçmiş değildir. Bu bir depodur; geçmişten kalmış tüm izlerin bulunduğu bir depo. Geçmiş veya geçmişler bu izler anlatılara dönüştürüldükten sonra ortaya çıkar. Dolayısıyla tarihsel anlatı üretimi aynı zamanda bir geçmiş üretimidir ama buradan her bir tarihsel anlatının tek bir geçmişe karşılık geldiği sonucunu da çıkartmamalıyız. Burada anlatılmaya çalışılan tarihsel izlerin veya geçmişten gelen izlerin işlenmemiş halleriyle anlaşılır bir anlatıya yol açmadıklarıdır. Anlaşılır ve kullanılabilir geçmişler, bu izlerin belli kalıplar, eğilimler ve tanımlar doğrultusunda kaynaklara, geçmişten gelen yazılı/yazısız belgelere dönüştürülmesiyle ortaya çıkar. İzler, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, belli kalıplar, eğilimler ve tanımları, yani belli anlatısal özleri yaşama geçirecek şekilde hayata geçirilir. Her dönem ve her grup kendi anlatısal özlerini talep ve/veya inşa eder. Elbette burada tamamen tarihçiye bağlı bir seçim söz konusu değildir. Tarihçi de bir önceki dönemin bıraktığı tarihsel mirasın ve kendi yaşamının kültürel, toplumsal ve siyasal önceliklerinin ve öğretilerinin etkisi altındadır. Araştırmalarına hiçbir zaman tamamen boş veya tarafsız bir kafayla başlamaz ama bu kendisinden hiçbir şey katmadığı anlamına da gelmez. Tamamen yeni fikirler, yeni bakış açıları geliştirebilir ama ne kadar yeni olsalar da, bunlar da bir şekilde tarihçinin kendi döneminin genel eğilimlerini, kalıplarını, tanımlarını, değerlerini yansıtır. Yirmi yıllık nispeten kısa olarak tanımlanabilecek bir sürede bile iki tarihçinin aynı izlerden farklı sonuçlara ulaştıklarını görebiliriz. Hatta aynı tarihçi bile aynı izlerden farklı dönemlerde tamamen farklı fikirler geliştirebilir. Bununla beraber burada tamamen işlevsel bir ilişki de düşünmemek gerekiyor. Her dönemin kendine özgü kalıpları, eğilimleri, tanımları ve değerleri vardır. Bir tarihçinin bunlardan bağımsız hareket etmesi epey zordur, eğer olanaksız değilse. Bir modern dönem tarihçisi bir ortaçağ tarihçisinin kafasıyla yazamaz. Ama her şeyi dönemsel koşullara da indirgememek gerekiyor. Tarihçi kendi döneminin insanıdır ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, hiçbir dönemin hem tam olarak tanımlanamaması hem de insanlar üzerinde kesin bir hegemonya kuramamasıdır. Yukarıda yapılmış bağlam tartışmasından farklı bir durum değildir karşımıza çıkan. Benzer şekilde, hiçbir zaman tüm koşullar bilinemeyeceğinden (çünkü mesele toplumsal koşullar olduğunda, nasıl toplum bireyi etkiliyorsa birey de toplumu etkiler, kendisini yapan koşulları yapar), tarihçinin yaratıcılığında her zaman bir bilinmezlik, bir sürpriz faktörü mevcuttur. Ayrıca koşulların hegemonyası hiçbir zaman tam değildir, hegemonya karşıtı ideolojiler her zaman vardır. Dolayısıyla her zaman yeni doğan, ilk kez var olan, yeni bütünlere gebe koşullar vardır ve bu nedenle tarihçinin fikirleri hiçbir zaman sadece koşullara indirgenemez, en hegemonik koşullarda bile her zaman mevcut koşulların dışına çıkarak tamamen yeniye yol açan tarihçiler vardır.


Bir Kez Daha Anlatısal Özler: Tarihsel Anlatıların Ancak Kendi İçlerinde Doğru Olabilecekleri

Bu noktada yukarıda kısaca değinilmiş anlatısal özler konusuna geri gelmek yararlı olabilir. Bu sefer tarihsel olay ve tarihsel anlatı farklılığından daha farklı bir konuya değinmeye çalışacağız. Tarihsel anlatılar tarihçinin tercihlerine dayanarak seçtiği belli tarihsel olaylara atıfta bulunan cümlelerin veya önermelerin anlaşılır ve kullanılabilir şekilde bir araya getirilmesinden oluşur. Her anlatının vermeye çalıştığı bir fikir vardır. Tarih kuramı üzerine çalışmalarıyla bilinen Ankersmit bunu anlatısal öz olarak tanımlıyor. Anlatısal özlerin en önemli özelliği, onların doğruluklarını geçerli kılan tanımın veya kıstasların anlatı veya metnin kendisi tarafından yaratılmasıdır. Anlatısal özler metnin veya anlatının dışında bir şeye gönderme yapamazlar; tarihsel gerçeklikler veya olgular alanında karşılıkları veya yerleri yoktur. Örneğin Sanayi Devrimi veya Rönesans birer anlatısal özdür. Bunlar ancak içerdikleri veya seçtikleri önermeler (tarihçinin seçtiği izler veya olaylar) aracılığıyla, onların ortaya çıkardığı anlam dünyasında doğru olabilir, bir hakikate karşılık gelebilir. Anlatıların doğruluklarına katılmak veya karşı çıkmak ancak o anlatıyı ifade eden terimlere (Sanayi Devrimi, Rönesans, Aydınlanma vb) tarihçinin verdiği anlamların sınırları içinde ve bu anlamlar kabul edildiği sürece mümkündür. Terimin gerçekliğini anlatının veya metnin dışına çıkarak göstermek mümkün değildir. Tarihsel anlatı ancak o anlatıyı benimseyenler için ve onlardan ötürü bir doğruluğa ve/veya gerçekliğe sahip oluyorsa, o zaman hangi anlatının en doğru anlatı olduğunu belirlemenin de bir yolu yoktur. Bu yüzden de anlatısal düzeyde, anlatılar arasında bir doğruluk veya gerçeklik tartışmasına girmenin ne anlamı vardır, ne de bu tür tartışmalarda bir sonuca ulaşmak mümkündür. Ancak önermelerin kaynağı olan izler veya olaylar hakkında bir doğruluk veya gerçeklik tartışmasına girilebilir. Bu noktada, daha önceki Kurtuluş Savaşı örneğinde olduğu gibi, nasıl oluyor da bu tür terimlere gerçek olaylarmış gibi yaklaşılıyor sorusunu yöneltebiliriz. Birçok tarihçiye göre bunlar gerçekten olmuştur. Bunu bazı anlatısal özlerin ve bunları temsil eden terimlerin zaman içinde tarihçilerin büyük kısmı tarafından benimsenmesiyle açıklayabiliriz. Bu benimsenme onların gerçek olaylarmış gibi görülmesini ve sonunda birçok tarihsel anlatının onlar referans alınarak yazılmasını getirir. Diğer yandan bazı anlatısal özler de zaman içinde tamamen kaybolurlar. Örneğin Amerikan keşfi veya modernite çok daha farklı biçimlerde anlatılır olmuştur. Bununla beraber anlatısal özlerin bir rolleri olmadığını, tarihsel gerçeklere ek olarak ortaya çıktıklarını düşünmemeliyiz. Çünkü tarih alanında tarihsel referans her zaman anlatılar, yani anlatısal özler üzerindendir. Daha önce belirtildiği gibi, geçmişten gelen izlerin oluşturduğu kümenin, yani günlük kullanımdaki biçimiyle “geçmiş”in kendi içinde bir iç düzeni yoktur. Dağınıktır, düzensizdir, bulunduğu haliyle anlamlandırılması mümkün değildir. Geçmişimize anlam kazandıran veya ondan çeşitli anlamlar üreten tarihçilerin anlatılarıdır. Bu yüzden tarihsel referans, tarihsel gönderme her zaman anlatısal özler üzerinden ve onların oluşturduğu anlam dünyasının sınırlı içinde kalarak yapılabilir.

5 Temmuz 2009 Pazar

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - VI

Tarihsel Olay, Tarihsel Anlatı ve Tarihsel Öz

Tüm bu açıklamalardan sonra “bir dakika ama bir tane Kurtuluş Savaşı var, farklı iki geçmiş de nereden çıktı” itirazında bulunabiliriz. İlk bakışta doğru bir tespittir söz konusu olan ama burada gerçek yaşamda karşılığı olan tarihsel olay veya daha doğru bir tabirle tarihsel eylem ile bu tür bir karşılığı olmayan tarihsel anlatıyı birbirinden ayırmak gerekmektedir. Yani daha basit bir şekilde söylenecek olursa, eylemi, eylemin yorumundan veya bundan yararlanarak yaratılan anlatıdan, öyküden ayırmalıyız. İnsanlar eylemlerde bulunur ve daha sonra bu eylemlerin ne anlama geldiğini tartışır, bunları kullanarak çeşitli analizler ve yorumlar geliştirir, öyküler ortaya çıkarır ve sonunda bu öykülerini adlandırırlar. Çoğu kez de (ki bunların sayısının hiç de az olmadığı söylenebilir) ne anlatılacağının genel hatları anlatılmaya başlamadan önce belirlenir ve kullanılacak tarihsel eylemler veya olaylar bu amaç doğrultusunda seçilir. Görüldüğü gibi, bir yanda fiziksel bir etkinlik, gerçek bir şey vardır, diğer yanda da bu fiziksel etkinliği dil aracılığıyla bir anlatıya dönüştüren bir faaliyet vardır. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekmektedir. Bunlardan birincisi tarihsel olay, eylem veya etkinlik, ikincisiyse tarihsel anlatı, yorum veya analiz olarak adlandırılır. Örneğin Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da mücadele arkadaşlarıyla birlikte Samsun’a çıkışı, varlığı rahatlıkla tespit edilebilecek bir tarihsel eylemdir. Böyle bir olay olmuş ve geride çeşitli izler bırakmıştır. Fakat buna benzer bir olay tek bir iz bırakmamış da olabilirdi. O zaman bu olaydan hiçbir zaman haberimiz olmayacaktı. Tarihçiler buna benzer olaylardan yola çıkarak anlatılar, yorumlar ve analizler üretir. Kurtuluş Savaşı da böyle bir anlatıdır. Fiziksel karşılığı yoktur, gerçek bir tarihsel olay değildir. Çeşitli tarihsel olaylar veya eylemler bir araya getirilerek ortaya çıkarılmış bir tarihsel anlatıdır. 20 Mayıs 1919 tarihli veya daha sonraki günlerde yayınlanmış gazetelere baktığımızda “bugün Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Samsun’a çıkmıştır” türünden haberlerle karşılaşabiliriz ama aynı gazetelerde bugün “Kurtuluş Savaşı” başlamıştır şeklinde haberlere pek rastlanmayacaktır. En fazla Mustafa Kemal Paşa ve diğerlerinin vatanın kurtuluşu için mücadele edilmesi gerektiğini savundukları türünden haberlerle karşılaşabiliriz ama hiçbir gazetede “ve bugün Kurtuluş Savaşı başladı” türünden bir haber olmayacaktır. Çünkü Kurtuluş Savaşı, bu mücadele sona erdikten sonra ortaya çıkarılmış bir tarihsel anlatının adıdır. Eğer başarısızlıkla sonuçlansaydı, bugün muhtemelen bir isyandan bahsediliyor olacaktı.

Burada Kurtuluş Savaşı fikri, oluşturulmaya çalışılan tarihsel anlatının özünü oluşturmaktadır. Tarihçi seçmiş olduğu bu öze uyan eylemleri, yani olayları anlatısına dâhil eder, yani buna uyan tarihsel eylemleri, olayları, kısacası geçmişten gelen izleri seçer ve anlatısının özüne uyacak şekilde bir araya getirir. Önce anlatı mı, yoksa izler mi gelir sorusu, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkmıştır sorusundan pek farklı değildir. İkisinin aynı anda belirdiklerini düşünmek çok daha yerinde olacaktır. Tarihçi bir yandan karşısına çıkan izlerden etkilenir, bir yandan da kafasında iyi kötü bir projesi zaten vardır. Son yıllarda Kurtuluş Savaşı daha farklı şekillerde tasvir edilir olmuştur. Örneğin, Kurtuluş Savaşını Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndererek Vahdettin’in başlattığına dair bir anlatı bile mevcuttur. Tüm bu anlatılar aynı olaylar kümesinden yararlanmaktadır. Anlatılarının özü de aynıdır. Bu anlatılarda kullanılan olaylar hâlâ Kurtuluş Savaşı fikri çevresinde bir araya getirilmektedir. Ama Yunan tarafının yarattığı tarihsel anlatının özü farklıdır. Burada aynı olaylar daha farklı bir anlatısal özün malzemesi olmaktadır. Dolayısıyla sadece farklı bir anlatı değil, aynı zamanda farklı bir anlatısal öz de belirmektedir. Fakat her iki durumda da anlatıların kendileri birer gerçek olay değildir. Dolayısıyla tarihçinin doğrudan gönderme yaptığı bir fiziksel gerçeklik veya dünya yoktur. Tarihçi hem anlatısını hem de gönderme yaptığı kaynaklarını kendisi üretir. Fakat buradan tarihler uydurmadır sonucuna varmak da gerekmemektedir. Kendimizi uydurma/hakikat ikilisi arasında seçim yapmaya zorladığımızda elbette tarihin uydurmacılık olduğu gibi bir sonuç çıkacaktır ama bu çıkarsama da sık sık gözden kaçan önemli bir ayrıntı vardır. Hakikatin kendisi de insan ürünüdür, hakikatler insanlar tarafından üretilir. Çoğu kez uydurmadan kastedilen ya beğenilmeyen bir hakikattir ya da beceriksizce yapılmış bir hakikat denemesidir. İnsani gerçekliğin sonuçta insanların uydurması (insanların bir şeyleri bir şeylere uydurması) ve uydurmacılığın da insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul etmeye başladığımız an, tarihin ne olduğu, nasıl anlaşılması gerektiği de netleşecektir. Tarih kuramı araştırmacılarından Berkhofer’in söylediği gibi, eğer tarihçiler bir şekilde yaşanmış geçmişin tamamını yeniden yaratmanın bir yolunu bulsalar bile, ortaya çıkan sonuç yine de bugün [yanlış bir şekilde] anladığımız tarih olmayacaktır. Tarihçiler hâlâ bu şaşırtıcı fenomenler yığınının içinden kendilerine konular ve farklı geçmişler seçecektir.

Tarihsel Anlatı Yaratılırken Ortaya Çıkan Kayıpların Kaynakları

Toparlayacak olursak, tarihçi anımsanan geçmişi de olduğu gibi almaz. Geçmişten gelen izleri yaptığı seçim ve tercihlere göre dönüştürerek tarih olarak adlandırdığımız anlatılar, yorumlar ve analizler üretir. Bu süreç içinde çeşitli kayıplar söz konusudur. Bunlar bir tarihçinin istediği, uygun bulduğu veya doğru gördüğü tarihsel anlatıyı ortaya çıkarmak için yaptığı işin doğasından ötürü ortaya çıkan gerekli kayıplardır. Bu kayıplar yaşanmadığı sürece tarih denen şey de olamaz. Konu tarih üretiminde yaşanan kayıplar olduğunda, üç farklı kaynaktan bahsedilebilir.

İlk kaynak

Yukarıda uzun uzun tartışıldığı gibi, kuramsal geçmiş yaşanmış tüm olayların veya tüm şimdilerin toplamıdır. Bugün, yarının geçmişidir. Fakat böyle bir geçmiş aslında yoktur. Fiziksel anlamda sadece şimdiler yaşanır. Her ne kadar böyle bir geçmişin olması gerektiğini düşünsek de, bu anlamda bir geçmiş sadece bir kavram olarak vardır. Yaşanmış olan yok olmuştur. Var olan sadece yaşanmış olanın geride bıraktığı izlerdir. Tarihin uğraştığı geçmiş de bu izlerin oluşturduğu geçmiştir. Dolayısıyla tarihin yansıtmaya, aktarmaya veya yeniden kurmaya çalıştığı geçmiş, yaşanmış tüm olayların toplamından oluşan bir geçmiş değil, bunlardan kalan izlerdir. Bu izleri bir şekilde eksiksiz bir şekilde aktarabileceğimizi varsaysak bile, ortaya çıkan sonuç veya ürün geçmişin değil, geçmişin izlerinin yansıtılması olacaktır. Bu yüzden geçmiş dediğimiz şey daha baştan kayıp içeren bir geçmiştir. Bu kayıp geçmişin yapısından, doğasından kaynaklanan bir kayıptır; her zaman sadece izler vardır.

İkinci Kaynak

Kaybın ikinci kaynağı, tarihçinin geçmişten gelen tüm izleri yansıtmak istememesidir. Tarihçi bazı izleri seçer. Yukarıda verilmiş örneğe dönecek olursak, Anadolu’nun 1919 ile 1923 yılları arasındaki tarihini yazmaya kalkışan bir tarihçi, Kurtuluş Savaşı’nın tarihini de yazabilir, Osmanlı’nın son yıllarının tarihini de. Tarih yazımının merkezinde seçme vardır. Fakat mesele sadece belli bir dönemin seçilmesi veya yaratılmasından ibaret değildir. Tarihçi aynı zamanda olayları da seçer; anlatmak istediği konuyla ilgili olduğuna inandığı olaylar seçer. Tarihçinin kafasında anlatmak istediği bir anlatı, bir öykü, bir kurgu vardır. O, araştırmasını yaparken ve bazen de araştırmasına başlamadan önce anlatması gereken bir şey keşfetmiştir ve bunu aktarmak istemektedir. Aslında böyle bir anlatı yoktur. Sadece bir yığın olay vardır. Varsayalım ki 1919 ile 1923 arasından 100.000 olay anımsanmaktadır. Bunlar, yaşanmış geçmişten kalan tüm izlerdir. Anlatılar, yani tarihler, bu 100.000 olayın tamamını değil, daha azını kapsar. Aynı bütünden yığınlarca tarih çıkabilir. Bu süreç içinde bazı olaylar bazı tarihsel anlatılarda hiçbir zaman yer almaz veya aynı olaylar farklı özler çerçevesinde kurulmuş tarihsel anlatılarda aynı anda yer alır. Bu süreçte, bazen ayrı ayrı bazen de hepsi bir arada olacak şekilde, değiştirme, dönüştürme, yaratma ve hiçbir zaman dâhil etmeme vardır. Kayıp, var olanın bu işlemlerle farklılaştırılmasının diğer yüzüdür; diğeri açısından bakıldığında, her farklılaştırma aynı zamanda bir kayıptır.

Üçüncü Kaynak

Tarihsel anlatıdaki kaybın üçüncü ve son kaynağıysa, tarihçinin her zaman kendi anında, bilfiil parçası olduğu kendi “şimdi”sinde yazıyor olmasıdır. Farklı şimdiler, yani farklı dönemler, yapılan seçimler aynı bile olsa farklı sonuçlara yol açacaktır. Çünkü tarihçi üzerinde çalıştığı olayları, yaşadığı dönemin kavramları, eğilimleri, kalıpları ve değerleriyle analiz eder. Farklı dönemler farklı tarihçiler yaratır. Farklı tarihçiler de farklı açılardan bakar. Örneğin, Avrupalıların Amerika kıtasını keşfi düne kadar bu kıtanın keşfiyken, bugün bu kıtanın Avrupalılar tarafından keşfi olmuştur. Ya da düne kadar bu kıtalar keşfedilmişken, bugün bu keşiflerin büyük bir tahribata yol açmış oldukları kabul edilmektedir.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - V

Tarihsel Anlatının Yaratılması


Tarihçinin Müdahalesi

Anımsanan geçmişin tarih olmadığını biliyoruz, her ne kadar günlük konuşmalarımızda böyle bir hataya düşüyorsak da. Hiçbir tarih anımsanan geçmişin tamamını anlatmaz. Bu sadece ayrıntıların hepsinin bilinemiyor olmasıyla ilgili bir durum da değildir; bazı ayrıntılar gereksiz veya sıkıcı bulunur. Dolayısıyla anımsanan geçmiş de olduğu gibi aktarılmaz. Evet, bunu biliyoruz ama nedense buna rağmen tarihin geçmişi olduğu gibi yansıttığına inanmaya da devam ediyoruz ya da daha doğrusu bu önemli ayrıntıyı tartışmıyoruz, görmemeye çalışıyoruz. Eğer tarih anımsanan geçmişin tamamını temsil etmiyorsa veya anımsanan geçmişin içinden birden fazla tarih çıkabiliyorsa, çıkartılabiliyorsa, o zaman burada farklı türden bir aktarma ve tabii aynı zamanda da bir aktarmama süreci söz konusudur. Aktarıcı (bu durumda tarihçi) her şeyi aktarmıyorsa, sadece bazı şeyleri aktarmayı seçiyorsa, o zaman farklı nitelikte başka bir kayıp türü daha söz konusudur ve bu kayıp yapılan işin veya sürecin doğasından değil, işi yapanın yaptığı seçimlerinden, tercihlerinden ötürüdür.


Geçmişten Gelen İzlerin Bağlamı

Tarih üretimi ile anımsanan geçmiş arasındaki ilişki düşünüldüğünden daha karmaşıktır. Anımsanan geçmiş veya bu geçmişin içinden tarihçilerin seçtiği parçalar hiçbir zaman hemen net bilgi paketleri şekilde gelmez. Anımsanan geçmiş ilk kez karşılaşıldığında sorunsuz bir şekilde okunabilecek veya anlamlandırılabilecek bir şey değildir. Geçmişin izleri, ne anlama geldikleri ilk başta anlaşılmayan belgeler, resimler, kalıntılar şeklinde çıkar karşımıza. Gerekli eğitimi almamış biri bunları bir anlam çıkartamayabilir veya çıkartacağı anlam epey sorunlu ve son derece eksik olacaktır. Çoğu kez ilk olarak izlerin anlaşılabilir bir dile dönüştürülmesi gerekir ama tek başına bu da yetmez, bu izlerin bir zamanlar parçası oldukları bağlamın, yani koşulların da çözülmesi gerekecektir. Bu ikincisi, uzmanlık gerektirmenin ötesinde, kuramsal sorunları da beraberinde getiren epey zorlu bir sorundur. Çünkü koşulları bilmenin yolu, o dönemden izlerin bize ulaşmasını gerektirir ki, sorunumuz da zaten bu izlerin anlaşılır kılınmasıdır. Bağlamı anlamaya çalışmak, geçmişten gelen izleri anlayabilmek için başka izler aramak demektir ama yine aynı sorunla karşı karşıya kalırız. Bu izler de bağlamsızdır. Dolayısıyla daha fazla seçim veya varsayım yapmaya gerek duyabiliriz. Nitekim tarih çalışmalarında uzman olmayan bir okuyucunun göremeyeceği birçok varsayım yapılır. Geçmişten gelen izin kendisi henüz bir tarihsel anlatının parçası olmadan önce belli bir anlamlandırılma sürecinden geçer, bağlamlandırılır. Tarihçi bazı izleri seçer ve bunları anlaşılacak bir şekle, tarihçinin anlatısını, yorumunu veya analizini destekleyecek malzemeye dönüşür. Bu nedenle tarihçi aynı anda iki farklı faaliyet içindedir. Bir yandan elindeki izleri aşinalaştırır, bir yandan da bu aşinalaştırılmış, kullanılabilecek malzemeye dönüştürülmüş izlere dayanarak bir anlatı üretir.


Aynı Geçmişin Farklı İki Yüzü mü? Ya da iki farklı Geçmiş mi?

Bu tespit ilk anda tarihçinin izlerle oynadığı, belgeleri tahrif ettiği gibi bir sonuca yol açabilse de, yapılan bu değildir. Tarihçinin tespit ettiği veya seçtiği izler tek başlarına bir şey söylemez, ancak işlendikten sonra anlam kazanmaya başlarlar. Tarihçinin yaptığı da budur. Aynı izler farklı bir tarihçinin elinde farklı anlatıların parçası olabilir ya da aynı izden farklı kaynaklar yaratılabilir. Bu da farklı geçmişlerin ve tarihlerin olabileceği veya yaratılabileceği ihtimaline işaret etmektedir ki, nitekim aynı olaylar farklı tarihçiler tarafından çok farklı şekillerde anlatılabilmektedir. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını getirmiş Kurtuluş Savaşı veya İstiklâl Harbi Yunanlılara göre bir felakettir. Yunanlılar bunu bir Kurtuluş Savaşı olarak anlatabilir mi? Onların dünyasında bu olay binlerce yıldır yaşadıkları topraklarının kaybıdır. Bu mücadelenin sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmuş olduğunu kabul etseler bile, Türklerin kurtulduğu fikrini kabul etmekte zorlanacak ve belki de hiçbir zaman kabul etmeyeceklerdir. Aynı durum Türk tarafı için de geçerlidir. Onlar da bu sürecin Yunanlılar için bir felaket olduğunu anlamakta zorluk çekecektir. Aynı geçmiş birbirinden çok farklı ve hatta birbirine karşıt şekillerde algılanmaktadır. Kimisine göre söz konusu olan aynı madalyonun iki farklı yüzünün olmasıdır ama biraz daha dikkatli bakınca aslında tek bir geçmişten değil, iki farklı geçmişten bahsedildiği görülecektir. Çünkü her iki taraf da tek bir geçmişin farklı yüzlerinden bahsetmemektedir. Söz konusu olan bir madalyonsa bile, diğer yüzünü farkında değildirler. Kendi dünyalarına özgü ve genellikle sadece kendi dünyalarında geçerli tamamen farklı bir geçmiş yaratmıştırlar. Olaylar aynı olaylardır ama ortaya çıkan tarihler tamamen farklıdır. Burada meseleyi, olayları yaşayanların aynı geçmişin farklı yönlerini algılamış oldukları tespitine de indirgeyemeyiz. Çünkü bu olayları doğrudan yaşamış olanlarla ilgili bir durumdur. Tarihçilerin bu tür sorunları aşabilecek yöntemleri vardır ama yine de birçok tarihçi ya aşmamayı seçmektedir veya bu beceriyi gösterememektedir. İki farklı geçmişten mi, yoksa aynı geçmişin iki farklı yüzünden mi bahsedildiğini anlamak için konuya şu şekilde yaklaşabiliriz: Aynı geçmişin farklı iki yüzünden bahsediliyorsa, eninde sonunda tek geçmişe ulaşılmasını sağlayan izler ortaya çıkacak, karşı tarafın ötekileştirilmesi hiçbir zaman kesin ve tam olmayacaktır. Örneğin Türklerin gözünde Yunanlılar, Yunanlıların gözünde de Türkler mutlak veya kökensel düşmana indirgenmişlerse, Yunanlılıklarından ve Türklerinden tamamen soyutlanmışlarsa, burada kesin ve tam bir ötekileştirme sağlanmıştır. Bu terimler bir düşmana işaret etmekten başka hiçbir şey yapmamaktadır, bu halleriyle geçmişin diğer yüzünü yansıtmaları mümkün değildir. Örneğin 1923 yıllında her iki toplum arasında bir mübadele süreci yer almıştır. Son zamanlara kadar her iki ülkenin kendi mübadeleleri vardı. Mübadeleye uğramış Yunanlılardan mübadeleye uğramış Türklere geçmek, bu bağlantıyı kurmak, mevcut resmi tarihler bağlamında mümkün değildi. Burada iki farklı geçmişin olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Diğer yandan son yıllarda bu mübadele anlatıları birbirleriyle ilişkilendirilmeye, aynı geçmişin farklı iki yüzüne dönüştürülmeye başlamıştır. Çünkü öteki artık nesneleştirilmiş kesin ve tam bir düşman değil, insani yanları öne çıkartılan, kültürü ve tarihi olan bir öznedir. Dolayısıyla bir mübadele tarihinden diğerine geçmek artık mümkün olabilmektedir. Birini okuyan diğer öykünün sorulmasını gerektiren bir eksiklik hissetmektedir. İşte ancak böyle bir eksikliğin hissedildiği nokta da aynı geçmişin iki farklı yüzü tespitinde bulunmak mümkün olabilir. Aksi takdirde farklı iki geçmiş söz konusudur.

Türkmenler ve Anadolu'ya Göç Tartışması II

"Şimdi gelelim esas meseleye. 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyılın başındaki nüfus
sayımlarına bakınca Anadolu'da şunu görüyorum: Gayrimüslimler her yerde varlar,
ama çoğu yerde Müslümanlarla karşılaştırınca oldukça azlar. Görece fazla nüfusa
sahip oldukları bölgeler de oldukça kısıtlı. Zaten o bölgeleri denklemden
çıkardığımızda geriye fazla bir nüfus kalmıyor. Aradaki fark zannedersem farklı
coğrafi koşullardan (örneğin, Ermenilerin görece yoğun oldukları bölgeler
oldukça dağlık) ve farklı siyasi geçmişlerden kaynaklanıyor (Osmanlı idaresine
girmeden önce farklı bölgeler farklı farklı idareler tarafından yönetilmiş, ve
hatta Osmanlı idaresine girdikten sonra bile birçok yerde yerel yönetimler uzun
bir süre büyük oranda otonomilerini muhafaza edebilmişler, yani bir nevi himaye
edilmişler). Rubrucklu William'ın geçtiği 13. yüzyıl Anadolu'suyla 19. yüzyıl
Anadolu'su arasında çok bariz bir fark olduğu açık. Arada çok büyük bir DEĞİŞİM
olmuş. Bence bu DEĞİŞİMİN anlaşılabilmesi için çok disiplinli ve çok uluslu
ekiplerce çok yoğun bir şekilde araştırılması şart." (Onur)


Değişimin boyutlarının ne olduğunun aşağı yukarı farkındayız ama bu büyük bir değişim midir, yoksa normal bir değişim midir, bunu söylemek bence çok kolay değil. En azından acele etmemek gerekiyor. Selçuklu döneminde 10’a 1 Hıristiyanların lehine olan nüfus oranının Osmanlı’nın son döneminde 4’e 1 veya 5’e 1 şeklinde Müslümanların lehine değiştiğini varsayalım. Yaklaşık bin yıllık bir süreden bahsediyoruz. Hıristiyanlar için %90’dan % 25’e veya 20’ye düşüş yaklaşık % 72 veya 77’lik bir değişime karşılık geliyor. Bu da her yüz yıl için %7.2 veya %7.7’dir. Hıristiyan nüfusun % 10’a düştüğünü varsaydığımızda bile düşüş her yüzyıl için % 8’e karşılık gelecektir. Bu büyük bir değişim midir? Olabilir. Eğer nüfus on milyon civarında seyretmişse, ilk yüz yılda yedi ile sekiz yüz bin kadar kişinin din değiştirdiği veya göç ettiği anlamına gelir. Elimizdeki veriler çok sınırlı olduğundan, bu değişimin nasıl seyrettiğini bilmiyoruz. İlk anda birkaç milyon kişi din değiştirmiş ve daha sonra epey yavaş gitmiş olabilir bu değişim. Bence en büyük değişim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte gerçekleşmiş. Her neyse, neticede karşılaştırma yapabilmek için bu rakam büyük bir değişime işaret etmektedir diyebilmemiz gerekiyor. % 10’un böyle bir rakam olduğuna nasıl karar vereceğiz?

Rubruck’un geçtiği Anadolu ile bugünkü Anadolu arasında bariz bir fark olduğu fikrine katılıyorum; ama bir fark, Orta Asya göçü olmasaydı da olacaktı. Belki herkes Hıristiyan olacaktı ama bugünün insanları bin yıl öncenin insanlarına benzemeyecekti. Dolayısıyla, fark derken neden bahsettiğimizi net olarak ortaya koymamız gerekiyor. Bu kadar uzun bir süre geçtikten sonra her durumda fark olacaktır. Şu anki fark daha değişik bir fark mı demeye çalışıyoruz? O zaman bu farkın neden daha değişik bir fark olarak görülmesi gerektiğini açıklamamız gerekiyor. Bunu değişik farklılık olarak algılamamızın temel nedeni, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçiş olmuş olması mı? Ya da yerlilerin yerini sonradan gelenlerin almış olması mı? Her iki durumda da daha baştan neyin tarihini yazmak istediğimizi belirlemiş olmuyor muyuz?

"Bu arada meseleyi bugünün azınlık çoğunluk anlayışından
çıkarmak gerekiyor. Müslüman azınlığın kendisini güvende hissetmesi için barış
koşullarını yaratmış olması yeterli olmuş olabilir. Kültürel veya dinsel
türdeşliğe bizim kadar önem vermemiş olabilirler. Bir Hıristiyan herhalde
Hıristiyan bir devletin uyruğu olarak yaşamayı tercih ediyordu ama bunu
abartmamak gerekiyor. Adil yönetim koşulları altında Müslümanları da aynı
şekilde tercih etmiş olabilirler. Özellikle köylerde bu çok daha önemsiz bir
sorun olmuş olabilir. Bu daha çok modern çağa ait bir sorun." (Timuçin)

"İyi de, Selçuklular Anadolu'daki Dar-ül İslam'da tek değildi
ki. Danişmendliler, Saltuklular gibi daha agresif yönetimler de vardı. Ayrıca
kendi topraklarında bile Türkmenlere ve gazilere pek söz geçiremiyor, kimi zaman
tavizler vermek zorunda kalıyor ve hatta bazen de alenen onlarla suç ortaklığı
yapıyorlardı." (Onur)

Burada ne demek istediğini tam olarak anlayamadım. Benim demek istediğim, bizim anladığımız anlamda bir çoğunluk olma hevesinin olmamış olabileceği ihtimaliydi. İktidarda kalmak, sayısal türsel çoğunluk olmakla ilişkilendirilmemiş olabilir demek istedim. Verdiğin cevaptan tam olarak ne anlamam gerektiğini çıkaramadım. Bir daha açıklarsan sevinirim.


"Bence Türkmenleri, yani göçebeleri yerleşik düzene zorlama
yok ama onları kontrol altında tutmaya çalışmışlar." (Timuçin)

Ama onları iktaya (tımar) bağlamak da yerleşik düzene
geçirmek olmuyor mu? Sonuçta ikta birlikleri Türkmendi. İktalarda muhtemelen
yerli halkla beraber çiftçilik de yapıyorlardı. (Onur)

Ben yerleşiklikten göçebeliğin terk edilmesini anlıyorum. Tımara bağlanmaktan kastedilen, bir Türkmen’in göçebeliği bırakıp yerleşik yaşamaya başlamasıysa, bu elbette yerleşikliğe geçmektir. Ama yok eğer söz konusu olan, bir göçebeye belli bir bölgenin tımarının verilmesiyse ve bu sırada göçebe göçebeliğini sürdürüyorsa, o zaman bunu yerleşikliğe geçiş olarak göremem. Bir de göçebelerden vergi veya benzeri şekillerde düzenli ödemeler talep edilmesi var ama sonuçta bu da göçebelerin göçebeliklerini değiştiren bir uygulama değil. Göçebelerin yerleşikliğe geçmesi onların göçebeliği bırakarak bir tarım topluluğu olması demek. Bu dönemde bu yönde bir zorlama olduğunu sanmıyorum. Üstelik böyle bir zorlama, ancak göçebelerin otlakları tarım alanına dönüştürülürse bir işe yarar. Aksi takdirde var olan denge bozulabilir. Tabi böyle bir durumda da Hıristiyan köy süratle Müslümanlığı kabul ederek kendisini bu dertten kurtarabilir. İlk yayılmadan sonra göçebelerin belli bir düzeyde tutulmaya çalışılmış olması daha mantıklı geliyor bana. Ama daha sonra, özellikle on dokuzuncu yüzyılda göçebeler yerleşik düzene geçmeye zorlanıyorlar ki, bu bence daha çok modern/otoriter devletin oluşturulmasıyla ilgili bir süreç.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...