29 Haziran 2009 Pazartesi

Türkmenler ve Anadolu'ya Göç Tartışması I

"Herhalde bu Orta Asya'dan gelenlerin büyük çoğunluğu Türkmen kategorisine
girenlerdendi, öyle değil mi? Gaziler zaten daha çok öncü güç olarak geldikleri
ve sınır bölgelerinde biriktikleri için Anadolu'da bayağı kısıtlı bir varlıkları
olmalı. Selçuklu aristokrasisi, bürokrasisi ve peşlerinden gelen daha çok İranlı
ağırlıklı şehirli zümre de keza oldukça kısıtlı sayıda olmalı. Geriye bir tek
Türkmenler kalıyor. Onlar da çoğunlukla taşra bölgelere yerleşmiş olmalı.
Dolayısıyla şehirler ve kasabalar Müslüman göçlerinden demografik olarak çok az
etkilenmiş olabilir. Bu durumda Selçuklu'nun (ve diğer erken dönem Türk
yönetimlerinin) kentli yerlileri ezecek bir durumda olduğunu söyleyemeyiz
zannedersem.

Köylerdeki durumsa daha karışık, zira Türkmenler
full-time göçebe olduğundan tarıma ve köylülüğe de yabancıydılar. Selçuklu
yönetimi, bu sorunun üstesinden 1- yerli köylü halktan yararlanarak, 2-
Türkmenleri yerleşik düzene ve tarıma geçirerek, 3- Orta Doğu ve Orta Asya'nın
yerleşik köylü halklarından (örn, yerleşik Araplar, İranlılar, Tacikler) takviye
yaparak gelmiş olabilir. Sizce hangi yola daha çok başvurmuş olabilirler?
Birinci seçenekse eğer, en azından ilk dönemler (tıpkı Arap yönetiminin ilk
dönemlerindeki gibi) yerli köylülere oldukça müsamahalı bir tutum sergilenmiş
olması gerektiğini düşünüyorum, katılır mısınız? Daha sonra Türkmenler arttıkça
yerlilerin üzerindeki dini ve ekonomik baskı da artmış olabilir. Bence toplu din
değiştirmeler işte esas bu aşamada başlamış olmalı. Bu aşamdan önceyse, toplu
din değiştirmeden ziyade, küçük çaplı din değiştirmeler ve işgalci erkeklerin
yerli kadınlarla evlenmesi fenomeni söz konusu olmuş olmalı.

Peki
Türkmenlerin artması yerli nüfus üzerindeki dini ve ekonomik baskıyı niye
arttırmış olabilir? Bence bunun nedeni Anadolu Türk yönetimlerinin bu sayede
daha büyük askeri güce ulaşmış olmasının verdiği rahatlık, ve de Türkmenlerin
güvenli bir ortam taleplerini karşılmak için yerli halkı müslümanlaştırarak
olası bir halk isyanını (muhtemelen Bizans'ın da desteğini alacak) önlemek ve bu
sayede Türkmenlerin - ve tabii ki kendilerinin de - Anadolu'dan püskürtülmesine
mani olmak. Sonuçta güvenlik herşeyden önce gelir. Ayrıca bir azınlık ne kadar
güce sahip olursa olsun çoğunluğu kendi tarafına çekmedikçe kalıcı olamaz."
(Onur)


Çoğu kez bir noktayı gözden kaçırıyoruz: Herkes belli bir tarih modelini temel alarak tartışıyor. Aksi mümkün değil gibi; bir şeyleri varsayarak başlamamız gerekiyor. Orta Asya, Türkmen, Anadolu bunların hepsi varsayım, daha doğrusu kurgu. Örneğin Anadolu veya Anadolu halkı kavramı, ya da doğuyla batıyı birleştiren bir köprü olarak Anadolu. Tam olarak hangi tarihten itibaren Anadolu oluşuyor? Anadolu tarihini hangi noktadan başlatmamız gerekiyor. Kadıköy bir Anadolu kasabası mı? Bu uç örnek oldu, başka bir örnek deneyeyim. İzmir Anadolu kenti değil mi?

Ya da Türkmenler terimi. Böyle bir terimin kullanıldığını biliyoruz. Anadolu terimi de kullanılmış. Ama tam olarak ne kastedilmiş Türkmen terimiyle, bu konu çok net değil. Ama buna rağmen bu terimi sanki hiçbir sorun yokmuş gibi rahatlıkla kullanabiliyoruz.

Türkmenler, Oğuzlar veya Türkçe konuşanlar Orta Asya’dan mı geldiler? Öyle olduğunu düşünüyoruz ama genelde Horasan’dan geldiklerini söylemiş bu gelenler. Horasan da Orta Asya’da değil. Belki biraz zorlayarak Orta Asya’nın güneyi diyebiliriz. Ama tarihsel Horasan’ın Amu Derya’ya kadar gittiğini düşünebiliriz. Anadolu’ya da gelmemişler; Diyar-ı Rum’a.

Gaziler mi önce geldi Türkmenler mi? O günün tarihçileri arasında kalabalık göçebe gruplarından bahsedenler var. Acaba bir gazi grubundan ne anlamamız gerekiyor. On bin kişi mi, yoksa birkaç yüz kişi mi? Ama ne olursa olsun, herhalde göçebeler çok daha kalabalıktı.

Zamanlamanın bir önemi olmuş olabilir mi? Yani gazilerle göçebeler arasında zamansal bir aralık söz konusu mu, yoksa aynı anda mı gelmişler? Göçebeler saf Türk veya Oğuz grupları mı, yoksa Kürt ve İranlılarla karışmışlar mı? Bu arada Diyar’ı Rum’dan göçebeliğe geçenler olmuş mu? Bence Türkmenleri, yani göçebeleri yerleşik düzene zorlama yok ama onları kontrol altında tutmaya çalışmışlar.

Yeni gelenler arasında Türkçe konuşanların ağırlıkta olduğu görülüyor. Yani bir göç var ama bu sanki büyük bir göç sürecinin ikinci evresi gibi. İlk önce Orta Asya’dan Horasan’a inilmiş ve ardından da Anadolu’ya gelinmiş. Ama bu yeni gelenlerin anılarında Orta Asya yok, Horasan var. Bu önemli bir ayrıntı. Bir adım geriye biz gidiyoruz, onlar değil. Bu kişilerin bilmedikleri veriler sayesinde bu kişilerin Orta Asya’dan göç ettiklerini düşünebiliriz. Ama bu kişiler Horasan’dan göç ettiklerini düşünmüşler, Anadolu’ya geldiklerinde kendilerini Horasan’dan gelenler olarak adlandırmışlar.

Anadolu’da uzun bir süre göçebelerle yerleşikler arasında bir çatışmanın sürdüğünü söyleyebiliriz. Her yerleşik devlet eninde sonunda yerleşik halkını gözetmek zorunda kalmış ki, Ortaçağ İslam dünyasının hâkim siyasi görüşü bir devletin sağlığını ya da ömrünü doğrudan köylülere, reayaya bağlıyor. Ama ordu da önemli ve bu burada göçebeler de bir parça denkleme dahil oluyor. Bence daha baştan köylülerle iyi ilişki kurma politikası var; göçebelerden ziyade yerleşikler tercih ediliyor. Selçuklu Danişmend çatışmasına da bunun yansıması olduğu düşünülebilir.

Göçebelerin varlığı yerleşikler üzerinde din değiştirme baskısı yaratmış olabilir, eğer Türkmenler Müslümanlığı yaymak adına yerleşikleri sürekli rahatsız etmişlerse ya da aralarındaki durumu dengelemek için yerleşikler din değiştirmeye karar vermişse. Tabii bir de gerçekten İslam’ı daha doğru bir seçenek olarak görmüş olabilirler. İlk başta yavaş olan süreç belli bir noktadan sonra tamamen matematiksel nedenlerle epey hızlanmış olabilir. Yine de burada dikkatli olmak gerekiyor. Hıristiyanlığın Anadolu’daki varlığının yirminci yüzyıla kadar devam ettiğini, üstelik hiç de küçümsenmeyecek bir büyüklükte sürdüğünü düşünecek olursak, din değiştirmeler çok daha yavaş ilerlemiş olabilir. Birçok yerde Türkmenler büyük bir baskıda bulunmamış da olabilir. Sanırım varsayımlarımızda aceleci olmamamız gerekiyor.
Yavuz dönemine kadar Anadolu’ya rağmen Osmanlı’da Hıristiyanların çoğunlukta olduğu veya her iki grubun birbirine çok yakın olduğu iddia ediliyor. Neredeyse beş yüz yıl sonrasından bahsediyoruz. Eğer bu doğruysa, o zaman din değiştirme hızlı mıydı, yoksa yavaş mıydı? Eğer Hıristiyan nüfusunun büyük kısmı Balkanlardaydıysa, o zaman Anadolu’da Müslümanların çoğunlukta olduklarını düşünebiliriz.

Bu arada meseleyi bugünün azınlık çoğunluk anlayışından çıkarmak gerekiyor. Müslüman azınlığın kendisini güvende hissetmesi için barış koşullarını yaratmış olması yeterli olmuş olabilir. Kültürel veya dinsel türdeşliğe bizim kadar önem vermemiş olabilirler. Bir Hıristiyan herhalde Hıristiyan bir devletin uyruğu olarak yaşamayı tercih ediyordu ama bunu abartmamak gerekiyor. Adil yönetim koşulları altında Müslümanları da aynı şekilde tercih etmiş olabilirler. Özellikle köylerde bu çok daha önemsiz bir sorun olmuş olabilir. Bu daha çok modern çağa ait bir sorun.

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - IV

Anımsanan Geçmiş Aynı zamanda Yaşanmamış Geçmiştir

Anımsanan geçmişin, onu yaşanmış her şeyi temsil eden geçmişten farklı kılan ilginç bir yanı daha vardır. Anımsanan geçmiş aynı zamanda yaşanmamış bir geçmiştir; böyle bir geçmiş hiçbir zaman var olmamıştır. Bir kısmı biraz farklı yaşanmış olsa da (olaylar boyutunda da yanlış veya eksik anımsamalar olabiliyor), anımsanan olaylar yaşanmıştır ama bu olayların oluşturduğu bütüne, yani anımsanan geçmişe baktığımızda aslında böyle bir geçmiş hiçbir zaman yaşanmamıştır. Örneğin on yıl önceki üniversite mezuniyet törenimizi anımsadığımızı ama bu törene giderken yaşamış olduğumuz bir olayı, törene yetişmek için bindiğimiz aracın şöförüyle yaptığımız ufak tartışmayı anımsamadığımızı ve yıllar sonra bir arkadaşımıza o günü anlatırken sadece tören kısmını anlattığımızı varsayalım. Burada yıllar sonra anlatılan farklı bir geçmiştir ve hiçbir zaman yaşanmamıştır. Aktarılan olayın kendisi yaşanmıştır ama bu olayın yaşandığı gün başka bir olay daha yaşanmıştır ve bu ikisi arasında bir ilişkinin olduğu bile söylenebilir. Şöförle yapılmış tartışma mezuniyet töreninin yarattığı stresten ötürü olmuş olabilir ve bu olayın anımsanan anıların arasında olmaması, ileride bu kişinin yaşamını inceleyecek bir araştırmanın bu ilişkiyi görmesini engelleyecektir. Oysa yaşanmış olan gün aynı zamanda bu tartışmayı da içermektedir ve yaşanmış olan geçmiş de budur. Diğer geçmiş tartışmasız bir diploma töreninin öyküsüdür ama böyle bir gün hiçbir zaman yaşanmamıştır. Anımsanan tek olay diploma töreni olduğundan, olayın kendisi yaşanmışsa da, ortaya çıkan farklı bir gündür. Diğer olay da anımsanabilse anımsanan gün yaşanmış güne ve bu bağlamda, anımsanan geçmiş yaşanmış geçmişe karşılık gelecektir. Anımsanan her bir olay yaşanmış olabilir ama yaşanmış geçmiş denilince anlaşılması gereken yaşanmış tüm olayların meydana getirdiği bütündür. Bir tek olay bile anımsanmıyorsa, ortaya çıkan farklı bir bütün, farklı bir geçmiş ve en önemlisi de yaşanmamış bir geçmiştir. Anımsanmayan çok olay olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla geçmiş denildiğinde söz konusu olan, sadece anımsanan olayların oluşturduğu farklı ve dolayısıyla da yaşanmamış bir geçmiştir. Diploma töreni örneğine geri dönecek olursak, anımsanan tören günü hiçbir zaman olmamıştır. Anının sahibi kafasında farklı bir gün yaratmıştır. Çünkü yaşanmış günde bir de şöförle yapılmış bir tartışma vardır.

Sadece tek bir olaydan değil, bir geçmişten bahsediyorsak (bu bir gün, bir ay, bir yıl, bir dönem veya tüm bir geçmiş olabilir), aslıında yaşanmamış bir bütünden bahsediyoruz demektir. Üstelik olay bağlamında bile bir yaşanmamışlık söz konusu olabilir ama çoğu kez olayların fiziksel karşılıklarının olduğunu kabul ederiz. Neticede tek bir insan eylemini bir olay olarak tanımladığımızda, bir olayın fiziksel bir karşılığı vardır ama yukarıda saydığımız örneklerin neredeyse hiçbiri tek bir eylem şeklinde düşünülemez. Birçok eylemin bir araya getirilmesinden oluşurlar ki, aslında burada söz konusu olan bir yorumdur, belli eylemleri ilk önce olaylar şeklinde bir araya toplayan ve ardından da bu olayları geçmişler şeklinde bir araya getiren bir yorumdur, bir adlandırmadır. Bazı seçimler yapılarak bazı eylemler diğerlerinden farklı şekillerde adlandırılır. Yaşanmamışlık da bu noktada ortaya çıkar. Çünkü bazı olaylar dışarıda tutularak veya unutularak tamamen farklı adlandırmalar ve tanımlar üretilebilir. Bu da bizi yaşanmamışlığın aynı zamanda yaratma veya kurgulamayı da içerdiği sonucuna getirir. Bazı ayrıntıların dışarıda tutulması yeni bir şeyin yaratılmasıdır. Bazı ayrıntıların unutulmasıysa farkında olmadan yeni bir şeyin yaratılmasına yardımcı olmaktır. Her iki durumda da aktarıcılar (bu bir tarihçi olabileceği gibi, kişinin kendi belleği de olabilir) yeni bir şeye yol açmaktadır. Bu yüzden anımsanan geçmiş hem çoğu kez fiziksel olarak yaşanmamış bir geçmiştir (böyle bir geçmişin fiziksel karşılığı hiçbir zaman yoktur) hem de kurgulanan veya yaratılan bir geçmiştir (yani gerçek değildir, yapaydır, üretilmiştir). Örneğin bu satırların yazarı bir 27 Aralık 1972 günü yaşamıştır ama o gün neler yaşadığını şu anda anlatmaya kalkışsa, anımsadıkları o güne ait bir veya birkaç olay olacaktır ve bu 27 Aralık 1972 günü bu haliyle bir dün olacaktır. Bu ikisi birbirinden farklıdır. Çünkü orijinal 27 Aralık 1972 bir bugün olarak yaşanmışken, diğer 27 Aralık 1972 günü, yani 28 Aralık 1972’nin dünü yaşanmamıştır. Yaşanmış orijinal günden kalan anılardan ibarettir ve bunların sayısı zamanla azalmış ve sonunda da, eğer çok önemli bir şey olmamışsa bu günde, bellekte hiçbir şey kalmamıştır. Bu iki günün aynı şey olmadıkları ortadadır. 27 Aralık 1972 gününe dönecek olursak, bu satırların yazarının anılarına göre, o gün Bodrum’da Odysseus adında bir tekne denize indirilmiştir ve bu olayı seyrederken sekiz yaşında olan yazar bu olaya tanıklık etmiştir. Daha sonra bu tekne hayatının önemli bir parçası olduğundan bu günü anımsamaktadır ama aynı gün olmuş başka hiçbir şeyi anımsamamaktadır. Yaşanmış 27 Aralık günü birçok olay içeren bir gündür ama bu orijinal gün hiçbir zaman bir tarih araştırmasının konusu olamayacaktır. Yazarının belleğinde tek bir olaydan ibaret olan 27 Aralık günüyse, eğer birgün bu teknenin denize indirilmesiyle ilgili bir araştırma olursa, o tarihin ve dolayısıyla temsil edilen bu geçmişin bir parçası olacaktır. Oysa böyle eksik bir gün hiçbir zaman yaşanmamıştır. İşte geçmiş dediğimiz şey böyle bir şeydir. İnsan geçmişini, yani yaşamış olduğu geçmişini değil, bu geçmişten belleğinde kalmış olayları veya daha doğru bir tabirle, izleri anımsar. Bazı olaylar unutulur veya hiçbir zaman kaydedilmez. Bu geri dönüşü olmayan bir durumdur. Yeni kayıtların bulunabileceğini veya bu unutulan veya kaydedilmeyen olayların da anımsanabileceğini düşünülebiliriz ama bu bir efsanedir. Bazı olaylar hiçbir zaman kaydedilmediklerinden sonsuza kadar unutulurlar. Bu yüzden de tarihin çalışma alanını oluşturan geçmiş daha işin başından eksik ve hiçbir zaman yaşanmamış bir geçmiştir. Şu ana kadar tartışılmış olan eksiklik geçmişin yapısından, doğasından kaynaklanan bir eksikliktir. Tarihçinin sebep olduğu eksiltme veya dönüştürmeyle ilgisi yoktur. Sonuç olarak yaşanmış olayların tümünü içeren bir geçmiş hiçbir zaman yoktur. Etkileşimde olduğumuz geçmiş anımsanan izlerin meydana getirdiği geçmiştir ama bu da hiçbir zaman yaşanmamış, bizim yaratmış olduğumuz bir geçmiştir.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Türklerin Anadolu’yu İl Tutması - II

Anadolu Selçuklu İktidarının Parlak Dönemi

II. Kılıç Arslan’ın oluşturmuş olduğu iktidarı 1186’da oğulları ve kardeşi arasında paylaştırması Anadolu’da yeni bir kriz döneminin başlamasına yol açmıştır. Yaklaşık 1205’e kadar sonuçlanmamış bu kriz döneminin sonunda I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in tek başına iktidar olduğunu görüyoruz. Bu dönemde Anadolu Selçukluların yararına çeşitli siyasi gelişmeler de gerçekleşmiştir. Bunların arasında en önemlisi muhtemelen Konstantinopolis’in IV. Haçlı Seferi tarafından 1204’te ele geçirilmesi ve burada bir Letin Krallığı’nın kurulmasıdır. Bizans devleti bu olay üzerine Mora, Epir, Trabzon ve Batı Anadolu’da çeşitli siyasi yapılar şeklinde yeniden örgütlenmek zorunda kalır. Bunların arasında Batı Anadolu’yu kontrol eden Theodor I. Laskaris’in İznik İmparatorluğu’dur. Diğerleri arasında daha önemli bir yere sahip olacak bu imparatorluk artık tüm kuvvetleriyle birlikte Batı Anadolu’dadır. Bunun ilk doğrudan etkisi bu bölgeye yönelik her türlü akının sona ermesi olacaktır. Ege’deki Bizans adalarının büyük bir kısmı da Venedik’in eline geçmiştir. Diğer yandan Büyük Selçuklu Sultanlığı küçük devletlere ayrılarak dağılmış ve 1193’te Selahaddin Eyyubi’nin ölümüyle birlikte Mısır ve Suriye’deki Eyyubi Sultanlığı da gücünü büyük ölçüde yitirmiştir.

Anadolu Selçukluları bu durumdan yararlanmakta gecikmezler. Her ne kadar Batı Anadolu’daki Bizans iktidarını karşılıklı çatışmalardan sonra tanımak zorunda kalsalar da, bu onların hem Karadeniz hem de Akdeniz sahillerinde çeştili kazanımlar elde etmelerini, Kırım, Trabzon ve Ermeni Kilikya’yı etkilemelerini, sınırlarını doğuya doğru genişletmelerini önlemez. Gıyaseddin Keyhüsrev’in (ölümü 1211) oğulları I. İzzeddin Keykavus (ölümü 1220) ve I. Alaeddin Keykubad (ölümü 1236) da babalarının başlattığı parlak dönemi devam ettirecektir. Bizansla barış yarım yüzyıla yakın sürecektir. Bu barış bir yandan Latin Krallığı ile Selçuklu arasında bir tampon bölge yaratmış, bir yandan da Selçuklu’nun Anadolu’nun doğusu üzerinde yoğunlaşmalarını sağlamıştır. Barış Bizans’ın da işine gelmiş, o da tüm çabalarını İstanul’u Latinlerin elinden geri almaya yöneltmiştir. Selçuklular sırasıyla Sinop, Samsun, Antalya ve Alanya’yı alarak her iki denize de açılmışlar, sonunda 1225’de Kırım’a da çıkmışlardır.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in dönemi hem devletin hem de Anadolu’nun yeniden yapılandırıldığı evredir. Devlete kalıcılık kazandırılmış ve bu sayede Anadolu’daki farklı etnik ve dini topluluklar arasında barış ve güven ortamı yaratılmıştır ve bu andan itibaren Anadolu Selçuklu devletinin hizmetinde çok sayıda Rum ve Ermeni kökenli kontlarla İran ve Türkmen kökenli emirler gözükür. [1] Burada iki farklı eğilimin görüldüğünden bahsetmek mümkündür. Bir yandan İran kökenli simgelere yönelme söz konusudur. Her şeyden önce sultanların adları İranlaşmış, bu tarihten sonra neredeyse tüm yöneticiler Farsi adlarla anılır olmuştur. Örneğin, I. Gıyaseddin Keyhüsrev “Afrasyab’ın soyundan gelen bir hakan olarak Turani kavimlerin büyük hakanı, destani İran şahlarının unvanı olan Keyhüsrev unvanını kullanarak eski İran şahlarının devamı” olduğuna atıfta bulunmuştur.[2] Diğer isimler de (Keykavus, Keykubad, Keyferidun, Siyavuş, Feramurz vb) İran kahramansal mitolojisindendir.[3] Anadolu Selçukluların resmi dilinin Farsça olduğunu da dikkate aldığımızda, karşımıza kültürel açıdan epey Farsi bir kültür çıkmaktadır.

Anadolu’da ilk baştan itibaren iki farklı kültür alanı mevcut olmuştur. Bunlardan Selçuklu’ya dahil edilene kadar Danişmendlilerin merkezi olmuş Tokat merkezli olan kültürel çevre daha çok Türkçe ve Türkmen temelliydi. İlk Türkçe yazma geleneği bu bölgede, özellikle de Amasya’da başlamıştır. Malatya merkezli kültürel çevredeyse İran kültürüyle Süryani kültürü buluşmuştur. Burası aynı zamanda şehzadelerin eğitim merkezi olmuştur. Örneğin I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve oğlu I. İzeddin Keykavus Malatya’da eğitim görmüştür. Ayrıca İranlı çok sayıda alim (I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in veziri Malatyalı Muhammed el-Gazi, Şeyh İzzüddin Ebu’l Kasım el-Hammui, Şeyh Ebu Tahir Ahmed el-İsfahani vb.) Malatya’ya yerleşmiştir. Selçuklular zamanında Malatya bölgesinde İslami ilimler alanında yoğun bir faaliyet vardır. Bu alanda önde gelen alimlerden biri “Sultanlar Muallimi” olarak bilinen Malatyalı Şeyh Mecdüddin İshak’tır. Anadolu Selçukluların kültür politikasına yöne veren bu kişi Bağdat’a yaptığı birçok seyahat sırasında ünlü birçok alimi Anadolu’ya çekmiştir. Bunların arasında sufi İbnü’l Arabi’yi, Evhadüddin Hamid el Kirmani’yi, Ahi örgütünün baş mimarı Şeyh Nasirüddin Mahmud’u sayabiliriz.[4]

Bu iki kültür bölgesi arasındaki mücadelenin rakiplerini Selçuklular ve Danişmendliler veya Selçuklular ve Türkmenler şeklinde kesin çizgilerle ayırmak mümkün gözükmemektedir; her ne kadar ilk anda eğilim bu yönde olsa da. Bu tür etnik ayrımların bu dönemde ne kadar geçerli oldukları bilinmiyor. Her ne kadar bu dönemde yaşamış insanları çevrelerindeki etnik ayrımları farkında olmuşlarsa da, burada anlatılmak istenen bu ayrımların farkına varılmadığı değil, bu tür ayrımlara özel bir öenem atfedilmediği. Yani belli bir etnik gruba ait olmak her zaman bir başkasına karşı olmayı getirmemiş gözüküyor ki, belli bir etnik gruba ait olmanın bazı gruplarla çalışmamayı getirmediği de görülüyor. Selçuklu bazen Türkmenlere karşıyken, bazen de onlarla birlikte çalışmış gözükmektedir ki, burada Selçuklu teriminden ne kastedildiğinin de belirlenmesi gerekmektedir. Selçuklu’nun kökeninin Oğuz’a, yani Türkmen’e (Türkmenlerin Müslüman Oğuzlar olduğunu kabul ediyoruz) gittiğini biliyoruz ama bu acaba I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in döneminde böyle midir? Selçuk Bey kendi grubunu alarak Horasan’a doğru hareket ettiğinden beri neredeyse yüz elli yıl geçmiştir. Selçuk Bey’in oğulları hem Oğuz hem de Yahudi adları taşıyorlardı. Buradaysa artık Farsça adlar taşıyan sultanlar vardır. Ayrıca bu hükümdarların bir kısmının anaları başka gruplardandır. Örneğin I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in anası Bizans kökenlidir.[5] Etnik düzeyde bir karışma söz konusudur; yani tamamen Oğuz veya Türkmen bir grup değildir Selçuklu. Üstelik Selçuklu’yu var olan devleti oluştudan grup olarak gördüğümüzde, bu devletin içinde sadece Oğuz kökenliler yoktur. İranlılar, Ermeniler, Rumlar vb vardır. Öyle ki, bu dönemde kullanılan unvanlar arasında “Sultanü’l-Arabi ve’l-Acem” (Arap ve Acem halkların sultanı), “Sultanü’r-Rumi ve’l Acemî” (Rumilerin ve Acemlerin sultanı) ve “Sultanü’r Rumi ve’l-Ermeni ve’l-Efrenc “ (Rumilerin, Ermenilerin ve Frenklerin sultanı) de vardır. Bu unvanların daha çok siyasi seçimlere işaret ettiği, etnik tanımlamaları ifade etmediğini düşünebiliriz.[6] Diğer yandan, bu dönemde siyasi seçimlerin nerede bittiğini ve etnik tanımların nerede başladığını bilmediğimizden, böyle bir iddia da bulunmak en azından şu anda mümkün değildir. Pekâlâ bir devlet kimliği yaklaşımı söz konusu olmuş olabilir.

Bu tartışmayı bir kenara bırakıp Tokat ve Malatya kültürel çevreleri arasındaki mücadeleye geri döndüğümüzde, Danişmendliler zamanından itibaren iki farklı kültürel yaklaşımın var olduğunu görürüz. Bu farklılık her zaman Selçuklu ve Selçuklu olmayanlar şeklinde gelişmemiş, Danişmendliler ortadan kalktıktan sonra Selçuklu’nun kendi içinde de daha İranlılarla İranlılar karşıtı şeklinde bir ayrılma gözlemlenmiştir. Örneğin I. Alaeddin Keykubad’ın Türk ve Türkmen kökenlileri tercih ettiği görülürken, II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in daha İran veya Malatya yanlısı olduğu düşünülmektedir. Neticede hem I. İzzeddin Keykavus hem de I. Alaeddin Keykubad suikasta kurban gitmiştir. Bu mücadelenin II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğulları II. İzzeddin Keykavus ile IV. Rükneddin Kılıç Arslan arasında da (1243’den sonra) sürdüğü görülmektedir.[7] Böyle bir ayrımın var olduğunu kabul etmemek zordur ama bunun ne tür bir ayrım olduğu ve bunu günümüz zihniyetiyle yaklaştığımızda nasıl tanımlamamız gerektiği konusunda daha fazla çalışmanın yapılması gerekmektedir; bu safhada henüz tam anlamıyla aydınlatılmamış bir konudur.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in devlete kalıcılık kazandırması sürecinde ortaya çıkan ikinci eğilime geldiğimizde, bunun da Bizans ve/veya Anadolu Rum nüfusuyla olan karışma olduğunu görüyoruz. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’den itibaren sadece Farsi kültür ve simgelere yönelinmemiş, hem Bizansla hem de Bizans kökenlilerle birlikte çalışılmaya ve kaynaşmaya başlanmıştır. Örneğin I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in tahtı ele geçirmede Komnenos Manuel Mavrazemos’dan büyük destek görmüş ve daha sonra bu kişiyi Uluborlu, Denizli ve Honas’a melik unvanıyla uç beyi yapmıştır. Bu, bir Hıristiyan tarafından yönetilen ve Selçuklu devletine bağlı ilk melikliktir. Mavrezomos’un oğlu İoannes de bir Hıristiyan olarak bu görevi sürdürmüştür. Onun oğluysa Müslümanlığı kabul ederek bu görevi Denizlili mehmed el-Mevrazami adıyla sürdürmüştür. Benzer şekilde, II. İzzeddin Keykavus’un anası da bir Rum papazının kızıdır ve üstelik bir de İznik İmparatoru Vatatzes’in kızıyla evlenmiştir. 1243’ten sonra yer alan taht mücadelelerinin sonunda kaybedince Bizans sarayına sığınacak ve oradan da Kırım’a geçecektir. Burada Bizans’ı Anadolulu Rumlardan ayırarak incelemek gerekmektedir. Çünkü burada çıkarları birbirinden farklılıklar gösteren iki grup söz konusudur. Bizans Rumdur ama her Rum Bizans sarayıyla aynı çizgide değildir. Moğol istilasına karşı hem Bizans devleti hem de Anadolulu Rumlar Türkmenlerle birleşerek birlikte hareket etmekte bir sakınca görmemiştir. Örneğin daha sonra İstanbul ele geçirildiğinde (1261) tahata geçecek Michael Palaeologus 1256’da Türkmenlerle birlikte Moğollara karşı savaş alanında yer almaktan çekinmemiştir. Burada neredeyse herkes bir aradadır: Bizans, Selçuklu, Rum, Türkmen. Fakat aynı Palaeologus bir kez tahta geçtikten sonra Moğollarla birlikte hareket etmeye başlamış ve dostu II. İzeddin Keykavus’a sırt çevirmiştir.

Anadolu Selçukluları veya Rum Selçuklularıya (asıl bu ikinci terimle adlandırılmışlardır) ile ilgili ikinci ilginç durum melez bir topluluğun veya toplulukların belirmiş olmasıdır. Bunlardan biri daha çok kentlerde bulunan ve iğdiş olarak adlandırılan melezlerdir; tahminen Türklerle yereller arasındaki birleşmelerin ürünü bir topluluktu. Her ne kadar iğdişlerin yeniçeriler türünden bir askeri topluluk oldukları düşünülmüşse de, bundan daha farklı bir topluluğu tanımlamak için kullanıldığı da düşünülmektedir.[8] Aynı şekilde Bizans kaynaklarında da mixovarvaroi ve Turkopol gibi terimlerle karşılaşılmaktadır. Bunlardan mixovarvaroi Grek-Türk karışımı melezler, Turkopol ise bir şekilde Hıristiyanlaşmış Türkler veya Türk kökenliler için kullanılmış gözükmektedir. Bazı durumlarda bu terimlerin birbirleri yerine kullanıldıklarını da düşünebiliriz, her ne kadar arada ufak da olsa bir farklılık gözükse de. [9] Selçuklu dönemine ait bazı vakıf belgelerine göre (Konya 102 Altun-Aba vakfı ve Kayseri’nin güneyinde Karatay’ın vakıfları; bu ikinci örnekte Karatay’ın kendisi de bir eski Hıristiyan) Anadolu’da yaşayan Hıristiyan nüfusu bu dönemde hâlâ çok kalabalıktır. Bu tarihlerde Anadolu’dan geçmiş Rubruck’lu William yerellerin nüfusunun Türkm ve Müslüman unsurdan hâlâ çok fazla olduğunu (10’a 1) olduğunu söylemektedir. Her ne kadar Anadolu’nun Türk karakterini belirtmek için Avrupalılar tarafından bu yöre için en geç Barbarossa’nın Haçlı Seferi’nden itibaren Turchia adının kullanılmaya başladığını görüyorsak da, etnik yapı özellikle kırsal kesimde hâlâ yerel unsurlardan ibarettir. Diğer yandan var olan Müslüman unsurun kendisini nasıl tanımladığı konusunda da dikkatli olmak gerekmektedir. Önemli bir Türkmen nüfus vardır. Bu nüfusun bazı durumlarda (Danişmendlilerin durumunda) var olan kentlere, daha doğrusu kasabalara yerleşirken, bazı durumlarda da kentsel yapının dışında, özellikle de uçlarda yığılmıştır. Bununla beraber, önemli bir Türk-dışı Müslüman unsur da vardır. Bunların daha çok İranlılar veya Horasanlılar denen bir topluluktan oluştuğunu kabul etmek gerekir ki, daha önce belirtildiği gibi, bu Türk-dışı unsur var olan Müslüman unsura Türk-dışı ve hatta bazı durumlarda Türk-karşıtı bir kimlik veya kültürel yapı dayatmıştır. Öyle ki, Mısır’daki Memlükler kendilerini Türk olarak tanımlarken aynı durum Anadolu için geçerli değildir; kentlerdeki nüfus kendisini sadece Müslüman olarak adlandırmış ve Türk terimini daha çok Türkmenler için kullanmıştır. [10]

Anadolu Selçuklu iktidarının durumu 1243’ten sonra süratle farklı bir yönde gelişmiştir. Moğol istilasının etkileri henüz I. Alaeddin Keykubad’ın döneminde kendini bu istiladan kaçanlar şeklinde göstermeye başlamıştı. Bir yandan Moğollar tarafından yıkılan Harzemşahların askeri unsurunun veya unsurlarının doğu ve güneydoğu Anadolu’da sorunlar yarattığını, bir yandan da Trürkmen ve İranlı göçünün tekrar hızlandığını görüyoruz. I. Alaeddin Keykubad Harzemşahlarla başarılı bir şekilde mücadele edecektir. Göç eden unsurların sonuçları daha etkili ve vahim olacaktır. Muhtemelen bu unsurların Anadolu’da var olan dengeleri bozmasına ve Anadolu Selçuklu iktidarının bu bozulan dengelere karşı gerekli ve doğru stratejileri geliştirememesiyle bağlantılandırılabilecek Babalar (Babai) isyanı Moğollarla yapılacak Kösedağ savaşından hemen önce (1240-43) Selçuklu’yu fazlasıyla yıpratmıştır. Kendisini resül ilan eden Baba İlyas ve Baba İshak adlı Türkmen babalarının önderliğinde Selçuklu’nun onlar açısından yanlış olarak algılanan politikalarına karşı Amasya/Tokat ve Malatya’da ayaklanan, daha sonra Sivas ve Kayseri’ye ilerleyen temelde Türkmenlerden oluşan çeşitli unsurlar üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını iki kere mağlup ettikten sonra sonunda Kırşehir yöresinde yok edilirler. Bu Selçuklu’yu Kösedağ savaşı arifesinde ciddi bir şekilde yıpratmıştır. Moğollar bu ayaklanmanın bemen ardından 1242/43 kışında Baycu’nun önderliğinde Doğu Anadolu’da belirmiş ve Erzurum’u ele geçirecek ve 1243 Haziranı’nda da II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in aslında Moğollar’dan güçlü avantajlı durumdaki ordusunu Kösedağ’da yok edecektir.

Bu dönemden sonra Anadolu’da hâkim konumda olanlar Moğollardır. Her ne kadar Selçuklu’nun iktidarı vezirleri sayesinde (bunların başında Rum asıllı karatay gelmektedir) Moğollara bağlı bir şekilde sürmüşse de, bir süre sonra bu vasallık konumu da ortadan kalkacaktır. Bu ikinci değişikliğin arkasındaki en büyük neden muhtemelen Moğol istilasına karşı Anadolu’nun göstermiş olduğu direniştir.

Kösedağ savaşı ertesinde biçimlenen sükkunet 1256’da İran’nın Moğol hükümdarı Hülagu’nun Orta Asya’dan gelen göçebe unsurlara yer sağlamak için Baycu’ya askerleriyle birlikte Anadolu’ya yerleşmeye emretmesiyle bozulur. Moğol göçebelerin Anadolu’ya yerleşmesi, özellikle buradaki otlakları kaybetmek istemeyen Türkmen unsurlar için ciddi bir tehdittir ama bu nedenle bir araya gelerek isyan eden Türkmen ve Hıristiyan unsurlardan oluşan Selçuklu ordusu bir kez daha Baycu tarafından bir kez daha Moğollar tarafından darmadağın edilir. Bu isyanın ardından Karatay’ın yerine vezir olarak Moğollara daha yakın olan ve tarihe “Pervane” adıyla geçmiş Muhyeddin Süleyman geçer.

Bu sırada diğer bölgelerde de bazı değişiklikler gerçekleşmektedir. Bizanslılar Mikhail (Michael) VIII. Palaeologos’un (1259-1282) liderliğinde İstanbul’u Latinlerin elinden geri almıştır. Bu tarihten itibaren Bizans Moğollara dostça yaklaşacak, onları Türkmenlere karşı kullanmaya çalışacaktır. Aynı sırada 1252’de Mısır’daki Eyyubilerin yerine geçmiş Türk kölemenlerden oluşan Memlükler de 1260’da Suriye’de Ayn Calut’ta Moğolları yenilgiye uğratmıştır. 1260 yılında Anadolu’da Konya yöresinde Karamanlılar da ilk defa belirmiştir.

Memlüklerin lideri Baybars bir süre sonra Anadolu’ya el atmanın zamanının geldiğine inanır ve 1277’de ordusuyla ilerleyerek Elbistan’da Moğolları bir kez daha yener. Fakat bu galibiyetin hemen ardından gerçekleşmesini beklediği Selçuklu-Moğol iktidarının çöküşü gerçekleşmeyince geldiği gibi geri çekilir. Bu çekilişin sonuçları Anadolu için hiç de iyi olmaz. Güçlü bir Moğol baskısının ardından Selçuklu’nun doğrudan Moğollara bağlanması hamlesi gelir; Anadolu artık Moğol valiler tarafından yönetilmektedir. Bu tarihten sonra Türkmenlerin bir yandan daha batıya yerleştiklerini, bir yandan da kendi bağımsız iktidar odaklarını oluşturmaya başladıklarını görüyoruz. Türkmenleri ve Rumları yanında toplayarak Moğollara karşı mücadele etmiş II. İzeddin keykavus da daha çok Moğol yanlısı bir politika izlemiş kardeşi Rükneddin IV. Kılıç Arslan karşısında kaybederek, daha önce belirtildiği gibi, ilk önce İstanbul’a Bizanslılara sığınmış ve ardından da Kırım’a nakledilmiştir. Sonunda Kırım’da ölecektir. Rükneddin de bir süer sonra öldürülecektir ama Selçuklu hanedanı 1300’lerin başına kadar sürecektir. Bu sırada Moğollların kendi iç sorunlarıyla meşgul olmalarından da yararlanan Türkmen ve Türkmen-dışı unsurlar (Ahiler, genelde kentli nüfus) çeşitli beylikler oluşturacaktır. Bir süre sonra Osmanlı da bu koşulların hüküm sürdüğü kuzeybatı Anadolu’da, Bitinya’da ortaya çıkacaktır. [11]


[1] Mikâil Bayram, Anadolu Selçuklularında Devlet Yapısının Şekillenmesi, s.67, Selçuklular Cogito, YKY, c.29, Güz 2001.
[2] age., 66.
[3] Cahen, 257.
[4] Bayram, “Selçuklular Zamanında Anadolu’da Bazı Yöreler Arasındaki Farklı Kültürel Yapılanma ve Siyasi Boyutları”, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar, Konya: Kömen.
[5] Cahen, 114.
[6] Bayram, 67.Cogito.
[7] Bayram, Türkiye Selçukluları, agy.
[8] Cahen, 192.
[9] Nevra Necipoğlu, “Türklerin ve Bizanslıların Ortaçağda Anadolu’da Birliktelikleri (11. ve 12. yüzyıllar)”, Selçuklular Cogito, YKY, c.29, Güz 2001; Vryonis, S., The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the Eleventh through the Fifteenth Century, 228-229.
[10] Cahen
[11] Cahen; Jean-Pierre Bodmer, Selçuklular Anadolu’da, Cogito.

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - III

Nasıl Bir Geçmiş


Aktarma sürecinin ne anlama geldiğine ve bunun ne gibi sonuçları olabileceğine değindikten sonra şimdi de böyle bir sürecin ne tür bir geçmiş ortaya çıkardığını anlamaya çalışalım. Aktarma süreci mükemmel olduğunda bu konuyu tartışmak gereksizdir. Çünkü geçmiş tüm ayrıntılarıyla aktarılmış olacaktır ama böyle bir mükemmellik hiçbir zaman yakalanabilir mi? Tek başına insan beyninin nasıl çalıştığını bilmek bile böyle bir mükemmelliğin hiçbir zaman olamayacağını göstermektedir. Dolayısıyla mükemmel işleyiş senaryosundan daha baştan vazgeçmemiz gerekmektedir. Geçmiş denen bir şey gerçekten var mıdır sorusuna birazdan gireceğiz. Şu anda bu sorunun yanıtının evet olduğunu varsayalım ve bunun nasıl bir geçmiş olduğunu anlamaya çalışalım. Herkesin kendi yaşamından bildiği gibi, insan her şeyi anımsayamaz. İnsan beyninin her şeyi anımsaması mümkün olmadığı gibi, çalışma şeklinden de biliyoruz ki, her veri kısa bellekten uzun belleğe geçmiyor ve bu geçişi yapmayarak kısa bellekte kalan bilgiler çok kısa bir süre içinde yok oluyor. Yazının kullanıldığı durumlarda bile söylenen şey anında kâğıda aktarılmıyorsa, yine bazı ayrıntılar unutulabilir. Neticede sadece insan beyninin yapısı ve işleyişiyle sınırlı kaldığımızda bile, aktarılan geçmişin hiçbir zaman “yaşanmış her şey”i kapsamadığını kabul etmemiz gerekmektedir. Bu yüzden yaşanmış her şeyi temsil eden geçmişi, anımsananların oluşturduğu geçmişten ayırmak gerekmektedir. Elbette herkes farklı bir geçmiş anımsayabilir. Aynı olaylar farklı gruplar tarafından değişik şekilde anımsanabileceği gibi, gruplar birbirlerininkinden tamamen farklı geçmişler de anımsayabilir. Sonuç olarak hiç kimse veya hiçbir grup her şeyi anımsamaz. Bu noktada şöyle bir argüman geliştirilebilir. Eğer herkes farklı şeyler anımsıyorsa, yeterince insanın olduğu durumlarda her şeyin anımsanması sağlanamaz mı? İlk bakışta mümkün gibi gözükse de, burada sorun insanların büyük kısmının günlük yaşamla ilgili birçok olayı aynı oranda değersiz bulmasıdır. Diğer yandan “zaten bütün ayrıntılar da gerekmiyor” denebilir ama bunu dediğimiz andan itibaren geçmiş olarak kabul ettiğimiz şeyin kategorik olarak farklı bir şey olduğunu da kabul ediyoruz demektir. Sorun da zaten budur: Ne tür bir geçmişten bahsediyoruz? Bu argümanların hangisini seçersek seçelim, karşımıza çıkan sonuç bir anımsanan geçmişten bahsetmemiz gerektiğidir. Yaşanmış her şeyi temsil eden bir geçmişin varlığını kabul etsek bile, somut bir şekilde ilişkiye geçtiğimiz geçmiş anımsadıklarımızı içeren geçmiştir. Diğeri var olduğunu farz ettiğimiz ama hiçbir zaman gösteremeyeceğimiz bir şeydir. Dolayısıyla “anımsanan geçmiş”i tarihin başlangıç noktası olarak kabul etmemiz gerekmektedir.

Anımsanan Geçmiş

Etkileşime geçtiğimiz, kendisinden çeşitli tarihler ürettiğimiz, kimliklerimizi, değerlerimizi, toplum içindeki yerimizi oluştururken kendisinden yararlandığımız, eylemlerimizi gerekçelendirmede başvurduğumuz geçmiş anımsanan geçmiştir. Diğer geçmişse (yaşanmış geçmiş), anımsayamadıklarımızı her şeye rağmen yine de var saydığımız ya da anımsayamadığımız birçok şey için bir kategori olarak var olan bir geçmiştir, bir kara deliktir. Bu geçmiş hiçbir şekilde etkileşim alanımız içinde değildir. Ondan yararlanamayız. Bu geçmişin elemanları, hiçbir zaman kaydedilmemiş ve bu yüzden de hiçbir zaman tespit edilemeyecek olaylardır. Bu ikisinin arasındaki büyüklük farkını görebilmek için iki (dedelerimiz, ninelerimiz) ve/veya üç (büyük dedelerimiz, ninelerimiz) nesil önceki akrabalarımızın yaşamları hakkında ne kadar ayrıntı anımsadığımızı düşünmemiz yeterli olacaktır. Genelde çok az şey anımsarız. Birçok kişiye bu normal gelebilir. Ne de olsa artık bu tür akrabalarla birlikte yaşanmamaktadır ama mesele de zaten nispeten uzak kişiler ve olayların ne kadar anımsandığıdır, geride ne kadar bilgi bıraktıklarıdır. Yazının kullanıldığı durumlarda bu miktar artacaktır ama maalesef her ayrıntı yazıya aktarılmamaktadır. Bürokrasinin dışına çıktığımızda yazı insan yaşamında hâlâ çok az kullanılan bir kaydetme yöntemidir ya da daha doğru bir tabirle, insanların günlük yaşamlarını kâğıda dökme alışkanlıkları hâlâ çok sınırlıdır. Dolayısıyla anımsanan geçmiş yaşanmış geçmişin her açıdan çok ufak bir parçasını oluşturmaktadır. Hatta bu anımsanan geçmişin büyük kısmının insanları daha büyük gruplar halinde bir araya getirmek için ortaya çıkarılan örgütlenmelerle ilgili olduğunu bile söyleyebiliriz. Bireysel yaşamlarımız boyunca kendisiyle faaliyette bulunduğumuz öz geçmişlerimiz elbette vardır ama hem bunlar genelde daha sonraki nesillere aktarılmamakta hem de yaşı ilerledikçe bireyin kendisi bile bu geçmişin büyük kısmını anımsamamaktadır.

26 Haziran 2009 Cuma

Türklerin Anadolu’yu İl Tutması - I

Anadolu’da Selçuklu İktidarının Kuruluşu

Malazgirt Savaşı’nda Bizans ordusu yok olur. Tagmata birliklerinin büyük kısmı savaş alanında yok olmuş, zaten güçsüz durumda olan thema birlikleri de ortadan kaldırılmıştır. Alpaslan’ın antlaşma yaparak serbest bıraktığı Diyojen de Dukas’la girdiği mücadeleyi bir süre sonra kaybedecek, kör edilme süreci sırasında aldığı yaralardan ötürü yaşamını yitirecektir.

Bizans’ın doğu sınırları tamamen savunmasız kalmıştır. Türkmen gruplarını durduracak hiçbir engel yoktur. Her ne kadar Bizans yeni bir ordu kurma çabasına hemen girişecekse de, eski gücüne bir daha ulaşamayacaktır. Thematik birliklerin yok olması yeni çözümlerin aranmasını getirecek, paralı askerlerin daha da yaygın bir şekilde kullanılmaya başlaması bunlardan biri olacaktır. Diğer bir çözüm de pronoia sisteminin tasarlanması olacaktır. Bu sistem, daha sonra Osmanlılarda da görülecek tımar sisteminin aynısıdır; askerlere hizmet karşılığında vergiden muaf arazi verilmesine dayanmaktadır. Fakat bu sistem Bizans’ı önemli miktarda vergi gelirinden mahrum bırakacak ve dolayısıyla askeri harcamalar için ayırması gereken miktarı daha da azaltacaktır. Zamanla yozlaşan pronoia sistemi, savaşa da gitmeyen ama bulundukları bölgelerde kendi iktidarlarını kuran grupların ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Malazgirt’ten sonraki yirmi, yirmi beş yıl Anadolu için tam bir kargaşadır. Merkezi otorite tamamen çökmüştür. Güneyde Ermeni komutanlar (Philaretes) ve prensler (Hetumi ve Rupeni hanedanlıkları) kendi iktidar alanlarını oluşturmaya başlamış, Türkmen gruplarıysa Anadolu’nun her yanına yayılmıştır. İznik’i ele geçiren Kutalmış’ın oğlu Süleyman’sa sultanlığını ilan etmiştir. Fakat bu, Selçuklu sultanı Melikşah’ın bahşettiği bir sultanlık değil ama daha ziyade Süleyman’ı Anadolu’da yükselmekte olan Danişmend gücüne karşı yararlanabileceği bir müttefik olarak gören Bizans imparatorunun çabasıyla ortaya çıkan bir girişimdir. Bir süre sonra Süleyman sultanlığının karşılığını almak için doğuya yönelecek ama Melikşah’la giriştiği savaşta yaşamını yitirecektir.

Bu dönemdeki siyasi ilişki ve bölünmelere bakacak olursak, ilk olarak Malazgirt’te Bizans ordusunu yok eden Alpaslan’ın kazandığı zafere rağmen Anadolu’yla yine ilgilenmediğini görürüz. Selçuklu Anadolu’yla ilgilenmemektedir. Onun için önemli olan daha ziyade kurmaya çalıştığı Bağdat merkezli evrensel iktidardır. Alpaslan Malazgirt’in hemen ardından çıkmış bir isyanı bastırmak için doğuya yönelir ve bu süreç esnasında yaşamını yitirir. Arkasından başa geçen oğlu Melikşah da Anadolu’yla ilgilenmemektedir. Onun ilgi alanını da Suriye ve Mısır oluşturur; bu bölgedeki Selçuklu iktidarını pekiştirir. Anadolu koskocaman bir uç bölgesi durumundadır. Sanki Selçuklu bu bölgeyi yanında bulunmasından hoşlanmadığı unsurları başından attığı bir yer olarak kullanmaktadır. Anadolu aynı zamanda Selçuklu ailesinin sultanlıkta gözü olan üyelerinin sultanlığa giden yolda kullanmaya çalıştığı bir sıçrama tahtasıdır. Selçuk’un oğlu Arslan Bey’in soyundan gelen Süleyman’ın gözü hak iddia ettiği Selçuk tahtında olmuştur. Oğlu Kılıç Arslan da aynı davanın peşinden koşacaktır. Yani Selçuklu Anadolu’yla ilgilenmediği gibi, Anadolu’ya yerleşip burada sultanlığını ilan eden Süleyman ve soyunun gözü de ilk başta Anadolu’nun dışı, Selçuklu’nun merkezidir. Bu evrede gerçekten Anadolu’yu il tutmaya çalışan Türkmen ve Gazi grupları da vardır. Mengücükler, Artukiler, Saltuklular gibi adlara sahip bu grupların arasında en önemlisi Danişmendlilerdir. Bir gazi olan ve Türkmen asıllı olduğu kabul edilen Danişmend, gazilik faaliyetleri sayesinde kendisini Tokat yöresine yerleştirmiştir. Bundan sonra neredeyse bir asır boyunca, Selçuklu’yla Danişmendliler rekabet halinde olacaktır. Anadolu’da, doğudaki Selçuklu’nun temsil ettiği türden merkezi bir otoritenin kurulması II.Kılıç Arslan’ın (1156–1192) dönemine denk gelecektir. Fakat II.Kılıç Arslan da ciddi bir hata işleyerek iktidarını oğulları arasında paylaştıracak ve geçici bir süre için de olsa bu merkezi yapının parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olacaktır.

Bu arada I.Haçlı Seferini (1096-1097) kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı başaran Bizans imparatoru I.Aleksios Komnenos (1081-1118) ilk önce 1097’de İznik’i geri almış ve kısa bir süre içinde de Anadolu’nun tüm kıyılarını yeniden ele geçirerek Bizans iktidarını tekrar tesis etmiştir. Selçuklu Konya’ya çekilmek zorunda kalmıştır. Aleksios’un arkasından gelen imparatorlar İoannes Komnenos (1118–1143) ve I.Manuel Komnenos (1143-1180) Bizans’ın yükselişini sürdürürler. 1139-40’ta İoannes Komnenos Niksar’ı kuşattığında Bizans ordusu tekrar çekinilen bir güç haline gelmiştir. Her ne kadar Bizans ordusu Niksar’ı almayı başaramasa da, birkaç yıl sonra (1142) Danişmendilerin dağılması bu başarısızlığın üzerini örter.

Yarım asırdır süren savaşlar bir sonuç getirmemiş, Türkler Anadolu’yu tamamen fethedememiştir. Bizans kıyılarda iktidarını tekrar tesis ederken, Selçuklular Anadolu’nun ortasına itilmiş, İç Anadolu’da sıkışmıştır. Güneyde Ermeni prensleri varlıklarını sürdürmektedir ve Türkmen göçleri de sona ermiştir. Bizans kendisine güvenini tekrar kazanmıştır.

Bu durum uzun sürmeyecek, tekrar güçlenmiş Bizans’ın Müslüman bölgelerine düzenlediği akınlar, 1176’da Bizans ordusunun Selçuklular tarafından Myriokefalon’daki boğazda sıkıştırılması ve mağlup edilmesiyle sona erecektir. Malazgirt’in bir tekrarı şeklinde gerçekleşen bu savaşta, II. Kılıç Arslan Bizans ordusunu yok etmek yerine anlaşma yapmayı seçecek, II. Manuel Komnenos’un geri dönmesine izin verecektir. Fakat bu savaştan sonra artık Bizans Anadolu’yu geri almaya çalışmayacak, Türklerin Anadolu’da kalıcı olduğu gerçeğini kabul edecektir. II. Kılıç Arslan 1177’de de Danişmend kalıntılarının son kalesi olan Malatya’yı alarak Anadolu’da egemenliği ele geçirecektir. Bununla beraber, II. Kılıç Arslan, yukarıda bahsedildiği gibi, iktidarını oğulları arasında pay ederek bir iç karışıklığa neden olacak ama bu Selçuklu’nun sonu olmayacak, aksine böylece 1243’teki Moğol istilasına kadar sürecek olan hem Selçuklunun hem de Anadolu’nun en parlak dönemi başlayacaktır.

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - II

Tarih ve Geçmiş

Tarihin ortaya çıkması için iki şeyin olması gerekir: (1) Gerekçelendirilmesi istenen bir grup, bir durum ve (2) şu andan farklı bir zamanda yer almış veya yer almış olduğu düşünülen olaylar, anılar, izler, tahminler. Birinci unsur bir grup veya beşeri bir ortam olabilir. İkinci unsursa geçmiş veya gelecek olacaktır ama tarih daha çok geçmişin kullanıldığı bir faaliyet türü olarak görülür. Geleceğe yapılan atıflar aslında çok daha azdır ve daha çok ciddiye alınan geçmiştir ama dikkatli bir şekilde bakıldığında, çoğu kez geçmişin nasıl kullanılacağını belirleyen insanların nasıl bir gelecek arzuladığıdır. Ama tarihçilerin yararlandığı asıl kaynak, anlatılarını, analizlerini ve yorumlarını ortaya çıkarmalarını sağlayan malzemenin geldiği asıl yer geçmiştir. Dolayısıyla geçmişin ne olduğunu, geçmiş ile tarih arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu tartışmak gerekmektedir.

İki Farklı Tarihçilik

Son zamanlara kadar tarihçilerin büyük kısmı için tarihle geçmiş arasında bir fark olmamış, tarih geçmişin birebir yansıtılması olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu görüşe göre doğru yapıldığı zaman tarih geçmişi olduğu gibi yansıtır. Eğer yansıtmıyorsa, sorun bir şeylerin eksik veya hatalı yapılmış olmasıdır; yani tarihçinin yaptığı işi çok iyi becerememesi, kaynakların eksik veya yetersiz olması veya hiç olmaması, tahrifatların zamanında fark edilememesi gibi nedenler geçmişin eksiksiz bir şekilde aktarılmasını önleyebilir. Görüldüğü gibi burada sorun kuramsal değildir. Bu görüşün kendi içinde farklı bir versiyonu da vardır. Bu yaklaşımı savunan tarihçilere göre mükemmel tarihçilik olamaz. Özellikle bu işi insanların yaptıklarını düşünecek olursak, her tarih araştırmasında eksikler ve aşılamayacak sorunlar olacaktır. Hiçbir zaman mükemmel bir çalışma yapılamaz. Aksi takdirde, eğer tarihçinin kendisinden kaynaklanan olumsuzluklar bir şekilde bertaraf edilebilirse, elbette tarih geçmişi eksiksiz bir şekilde aktaracaktır ama bu hiçbir zaman yapılamaz. Burada da sorunun tarihin yapısından kaynaklandığı düşünülmemektedir. Tarihin aktardığı geçmiş eksiktir ama bunun sebebi tarihçidir.

Son zamanlarda, özellikle post modern düşüncenin yönelttiği eleştirilerin sonucunda farklı bir yaklaşım daha belirmiştir. Bu yaklaşıma göre, geçmişin birebir bir şekilde aktarılması anlamında bir mükemmel tarihçilik elbette mümkün değildir ama bunun nedeni pratiğe dair eksiklikler veya yetersizlikler değil, tarih yazımının tarihçiye, yani insana bağlı olmasıdır. Tarih insandan bağımsız şekilde var olan bir geçmişin yansıması değil, tarihçinin öznelliğinin ürünüdür. Bu itiraza göre sorun tarihçiden değil, tarihin yapısından kaynaklanmaktadır.
Görüldüğü gibi, tarihçileri iki kampa ayıran bu görüşler arasındaki temel farklılık, geçmişin ve dolayısıyla tarihin tarihçiden, yani insandan bağımsız, insanın dışında var olup olmadığına gelip dayanmaktadır.


Tarih: Aracılı Aktarma

Tarih üzerine düşünmeye başladığımızda karşımıza şöyle bir ilişki çıkacaktır:


Geçmiş --> Geçmişi aktaran --> Geçmişin aktarıldığı grup (Tarih)


İlk önce burada gösterilen sürecin nasıl işlediğine bakalım. İki şeyin söz konusu olduğunu görüyoruz: (1) Bir aktarma vardır ve (2) bu bir aracılı aktarmadır. Bireylerin teker teker kendi başlarına ulaşabilecekleri bir şey değildir geçmiş. Geçmişi birilerinin veya bir şeylerin bireylere aktarmaları gerekmektedir. Bu aktarıcı bazı durumlarda “o günleri” yaşamış olanlardır, bazı durumlarda da geçmişten gelen izleri yorumlayanlardır. Kişisel geçmişler söz konusu olduğunda da, bu aktarıcı bireyin kendi belleği, bu bellekte birikmiş, toplanmış veya seçilmiş anılardır. Neticede her zaman bir aracı vardır; geçmiş aracısız aktarılamaz. Bilfiil yaşadığımız anlar bile, bize o anlardan belleğimizde kalmış anılar şeklinde ve çoğu kez de parça parça ulaşır, anımsanır. Bunu herkesin bildiğini kabul edebiliriz. Bilinmeyen veya üzerinde fazla durulmayan ya da geçiştirilen konu, aracılı bir sürecin her zaman bir şeylerin yanlış, eksik veya farklı aktarılabileceği ihtimalini de beraberinde getirmesidir. Aslında bunun aracılı olsun olmasın bir şeylerin aktarıldığı her sürecin parçası olduğu da ileri sürülebilir. Mükemmel aktarım elbette mümkündür ama bu bir ihtimal şeklinde düşünülmelidir. Tek bir cümlenin veya üzerinden çok az zaman geçmiş bir bilginin doğru bir şekilde aktarılması ihtimali gayet yüksek ve hatta mükemmel olabilirken, cümle sayısı veya süre arttıkça bu ihtimal süratle düşmektedir. Yazılı kaynaklara verilen önem de bu yüzdendir. Bir kez yazıldıktan sonra değişmeleri mümkün değildir ama bazı yazılı kaynakların defalarca kopyalananlarını dikkate alacak olursak, tekrar aynı sorunla karşılaşmış oluruz. Sonuç olarak bir aktarma sürecinde her zaman bir şeylerin eksik aktarılabileceğini ve dolayısıyla kaybolacağını hesaba katmamız gerekmektedir.

Şu ana kadar daha çok hatalardan bahsettik ama aktarma süreçleri sadece farkında olmadan yapılan hatalardan ibaret değildir. Bazı kayıplar bilerek gerçekleştirilen eylemlerin sonucudur. Aktarıcılar bazı bilgileri kasten aktarmaz, ya dinleyicilerin duymak istediklerini ya da kendilerinin özellikle duyurmak istediklerini aktarırlar. Dolayısıyla bir aktarma sürecinde ortaya çıkan kaybın iki kaynağı olabilir: Sürecin kendisinin neden olduğu hata ve eksikliklerden kaynaklanan kayıp ve aktarıcıların bilerek ortadan kaldırdıkları bilgiden oluşan kayıp. İkinci durumda karşımıza, kayıpla birlikte seçim de çıkmaktadır. Bilerek ortadan kaldırılan bilgi aynı zamanda neyin aktarılacağına veya aktarılması gerektiğine dair yapılmış bir seçimdir de. Birinci durum sürecin neden olduğu eksikliklerin, engellerin veya aktarıcının doğal yetersizliğinin (unutmasının) veya beceriksizliğinin sonucudur ama ikinci durumda bir müdahale söz konusudur; mevcut bilgi bilerek değiştirilir veya değişmesi sağlanır. Tarihçinin tarafsız olması gerektiği tartışması doğrudan ikinci durumla ilgilidir.

16 Haziran 2009 Salı

Tarih Nedir ve Ne Tür Tarihçilik - I

Tarih ile geçmiş arasındaki ilişkinin ne anlama geldiği ve tarihin ne olduğu üzerine bir dizi ders notunun ilki:


Tarih Nedir

Tarih GerekçelendirirTarih dediğimizde aklımıza gelen ilk şey geçmiştir ama tarih geçmişten farklıdır, sadece geçmişin aktarılmasından ibaret değildir. Aynı zamanda aktarılan geçmişin belli bir amaç doğrultusunda sahiplenilmesidir de. Yani tarih üç gün, üç yıl veya üç asır önce olmuş olayların sıralanmasından, bunların aktarılmasından daha fazla bir şeydir. Aktarılan geçmişin belli bir doğrultuda ve özellikle de belli bir grup için kullanılmasını da içerir. Onu diğer geçmiş aktarımlarından farklı kılan da bu özelliğidir. Tarih mevcut ilişkileri gerekçelendirmek, güçlendirmek veya bunlara karşı çıkmak, farklı bir yaklaşım yaratmak zorundadır. Bu nedenle geçmişe başvurulur. Aynı şekilde gelecek de kullanılabilir ama gelecek henüz olmamışı, geçmişse olmuşu ima ettiklerinden, geçmişe başvurmak, geçmişi kullanmak çok daha etkili, çok daha inandırıcıdır. Mevcut olanı “eskiden böyleydi”den yola çıkarak gerekçelendirmek her zaman için “ileride böyle olacağından” veya “böyle olabilir”den çok daha inandırıcıdır. Örneğin büyük bir depremin olabileceğinden bahsetmek insanları çeşitli tedbirler almak için bir araya getiremeyebilir ama birçok insanın ölümüne yol açmış büyük bir depremi anlatmak, özellikle bu olay hâlâ toplumsal bellekteyse, çok daha başarılı bir şekilde insanları bir şeyler yapmak için bir araya getirecektir. Bu yüzden tarih geçmişi daha çok kullanır ama dikkat edilecek olursa, çoğu kez sınırlı düzeyde kalsa da, her tarih insanların geleceğe dair genel tasarımlarını, algılarını, yani geleceği de kullanır. Hiçbir tarih sadece nereden gelindiğini anlatmaz, aynı zamanda nereye gidilmiş olduğunu, gidildiğini veya gidileceğini de söyler. Bu nedenle tarihi sadece geçmişle ilişkilendirmek, bu ikisi arasında doğrusal bir ilişki kurmak, tarihi sadece geçmişin aktarılmasına indirgemek doğru değildir. Tarihin asıl amacı bir şeyleri gerekçelendirmek, bir şeyleri kullanarak var olan durumu sürdürmek veya değiştirmektir. Tarih denen geçmiş aktarımı böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğundan vardır.


Tarih Taraf Tutar
Sadece geçmişin aktarılmasından ibaret bir tarihçilik olamaz mı? Amaç geçmişin aktarılmasıysa, bu çeşitli şekillerde yapılabilir ve yapılmaktadır. İnsan her zaman geçmişinden bahseder. Çünkü her zaman hem kişisel belleğinde hem de parçası olduğu grubun veya grupların diğer üyeleriyle birlikte ortaya çıkardığı toplumsal bellekte geçmişten, daha önce yaşanmış anlardan gelen izler, anılar mevcuttur ve insanlar aralarındaki ilişkilerde, bu ilişkiler sırasında kendilerini atfettikleri tanımlarda, anlamlandırmalarda bu bilgiden yararlanır. Fakat bir geçmiş aktarımının tarih olarak adlandırılması için daha önce yaşanmış bir anın aktarılmasından daha farklı bir şeyin yapılması gerekmektedir. İki arkadaşın bir araya gelerek eski günlerden bahsetmeleri tarihçilik değildir. Burada düzensiz bir anı aktarımı söz konusudur. Elbette bu faaliyetin de iki arkadaş arasındaki ilişkileri güçlendirme, aynı veya farklı bir zeminde yeniden oluşturma gibi bir işlevi vardır ama burada eksik olan açık ve hatta siyasi olarak nitelendirilebilecek gerekçelendirmedir. Yani tarih taraf tutar, bir taraf yaratır, bu tarafın varlığını geçmiş ve gelecek arasında gidip gelerek, bu ikisinden yararlanarak gerekçelendirir, bu varlığa haklılık kazandırır. Bu taraf bir aile olabileceği gibi, bir kurum, bir kent, bir bölge, bir toplum, bir etnisite ve hatta farklı bir canlı türü veya yeryüzünün kendisi bile olabilir. Önemli olan, mevcut bağlamda bir taraf yaratılmasıdır. Tarih taraf tutar. Tarihçinin nesnel olması gerektiği tartışmalarının sıklığı da bir bakıma tarihin bu yanını gözler önüne sermektedir. Tarafçı tarihin bir şekilde daha az tarafçı kılınması gerekmektedir. Ama böyle bir şey mümkün müdür? Tarih doğasına aykırı olacak şekilde dönüştürülebilir mi? Veya böyle bir tarihçilik olabilir mi?

Yeni Ahit, İsa, Hıristiyanlığın Gizem Kültü Olması Sorularına Yanıt

"Makalenize iki temel itirazım var.

Birincisi, İsa'yı Yeni Ahit'te
havarilerinin ve Pavlus gibi kişilerin anlattığını yazmışsınız. Ben buradaki
havariler kelimesine takıldım. Yeni Ahit'in tek bir kitap ya da mektubunun
havarilere ait olduğuna dair elimizde elle tutulur bir kanıt yok. Dört İncilden
en eskisi olan Markos İncili'nin 70 yılından sonra yazıldığı düşünülüyor.
Diğerleriyse bundan da sonra (özellikle sinoptik olanlar büyük oranda Markos
İncili'ne dayanıyor), hatta en yeni olanı (muhtemelen Yuhanna) 2. yy'ın başları
kadar geç bir tarihte bile yazılmış olabilir. Gerçekte kimlerin tarafından
yazıldıkları da bilinmiyor. Bugün adlarını aldıkları yazarlara atfedilmeleri
geleneği ancak 2. yy'ın sonlarına doğru yerleşmiş görünüyor. Zaten ilki 70'ten
sonra yazılmışsa İsa'nın havarileri tarafından yazılmış olma ihtimalleri çok
düşük, çünkü muhtemelen hepsi ya da çoğu ölmüş olacaktı. Ayrıca madem İsa'nın
hayatını yazacaklardı, niye daha önce yazmadılar da onlarca yıl beklediler?
Kitapların yazım şekline ve içeriğine bakarsak İsa'yı tanımış olan birileri
tarafından yazılmış olduklarına dair bir ipucu yok. Zaten Filistin coğrafyası ve
Yahudi gelenekleriyle ilgili hatalarla dolular, dolayısıyla çoğunun yazarı
Yahudi bile olmayabilir.

Mektuplara gelince, Pavlus'un sahih kabul
edilen mektupları hariç, hiçbir Yeni Ahit mektubu çok muhtemeldir ki adı geçen
yazarlara ait değiller, dolayısıyla onların da gerçek yazarları meçhul (buna
Petrus ve Yuhanna'ya atfedilen mektuplar da dahil). Bu gerçek yazarları belli
olmayan mektupların hepsinin Pavlus'un sahih mektuplarından sonra yazıldığı,
hatta kimilerinin 2. yy'ın ortaları kadar geç bir tarihte yazıldığı düşünülüyor.
Vahiy kitabı ve Havarilerin İşleri'nin (muhtemelen Luka İncili'ni yazan belirsiz
şahıs tarafından yazıldı) de gerçek yazarları ve yazım tarihleri meçhul, 2.
yy'da bile yazılmış olabilirler.

İkinci itirazım ise kesinlik
meselesiyle ilgili. Bence eldeki veriler ışığında İsa'yla ilgili hiçbir şey için
kesin diyemeyiz. Çünkü yaşadığı dönemde onunla ilgili hiçbir şey yazılmamış ve
daha sonra onu anlatanlar da hem onu bizzat tanımamış hem de verdikleri bilgiler
çok çelişkili, kimi zaman kesinkes yanlış ve sıklıkla doğaüstü olaylarla dolu.
Dört İncil arasındaki benzerlikler (pekçok kez kelimesi kelimesine alıntılar
var), ya birbilerinden ve/veya başka ortak kaynaklardan alıntı yapmalarıyla
ve/veya esinlenmeleriyle açıklanabiliyor. Ortada doğru bilgiler varsa bile neyin
doğru olduğunu asla bilemeyebiliriz. Burada gayri-Hıristiyan yazarların
tanıklıkları - sahih olanlar tabii - da bize pek yardımcı olmuyor, zira hem
İsa'nın ölümünden onlarca yıl sonradan itibaren yazılmışlar hem de onlar da
doğrudan Hıristiyanlara dayanıyorlar. Kısacası, ortada Hıristiyanlardan
bağımsız, rahatlıkla güvenebileceğimiz bir veri yok. İsa'nın hiç yaşamamış ve
hikayelerinin tümüyle sonradan uydurulmuş olması bile mümkün." (Onur)


Buraya bir süredir koyduklarım genelde ders notları. Verdiğim etiketlerde belirtiyorum bunu. O yüzden çok ayrıntılı değiller. Daha sonra bu konularla daha ayrıntılı bir şekilde ilgilenmeyi planlıyorum.

Burada iki durumu birbirinden ayırmak gerekiyor. Kesin olarak ne olmuş, bunun tespiti ve diğer yanda da insanların ne olduğuna inandıkları. Her ikisiyle de uğraşmama rağmen, burada ikincisi daha ağır basıyor. İsa’yı havarileri veya yandaşları olarak tanımlayabileceğimiz kişiler anlatıyor. Bu biçimi benimsemişler. Bunun tam olarak ne zaman benimsendiğini bilemiyoruz. Üstelik bu yandaşlar aslında hiçbir zaman İsa’yı görmemiş de olabilir. Hiçbir zaman tanımammış da olabilirler. Ama neticede böyle bir görüntü, böyle bir izlenim verilmeye çalışılmış ve insanlar buna inanıyor, davranışlarını buna göre belirliyor. Bu, gerçek veya değil, bence çok önemli bir veri ve insanlar inandıkları sürece de gerçek kategorisinde. Diğer yandan, bu Yeni Ahit nasıl kaleme alınmıştır sorusunun da çözülmesi, bunun üzerinde çalışılması gerekiyor. Biri diğerini ortadan kaldırmamalı.

Kesinlik benim zaten çok tercih etmediğim bir tanımlama şekli. Geçmişe, daha çok üretilen öneriler şeklinde yaklaşıyorum. “Bu olay kesinlikler böyle olmuştur” demek bana zor geliyor. Tekil olaylar hakkında bunu söylemek daha kolay olabilir. Ama örneğin Hıristiyanlık ve hatta İsa gibi verilerden ziyade tamamen bir perspektife karşılık gelen açıklamaların, anlatıların doğruluklarının gösterilmesinin mümkün olmadığına inanıyorum. O yüzden, evet İsa hiçbir zaman yaşamamış ve tüm bu hikâyeler uydurulmuş olabilir. Benim tahminim böyle ilginç bir Yahudi’nin yaşamış olduğu ama hikâyelerin büyük kısmının daha sonra uydurulduğu, ya da üretildiği şeklinde (uydurmayı da kötü bir şey olarak algılamıyorum; tarih uydurmadır ve bu yüzden işimize yarar).

Hıristiyanlığın bir gizem kültü olarak başladığı hem söylenebilir hem de söylenemeyebilir diye düşünüyorum ama bu konu üzerinde biraz daha fazla araştırma yapmam gerekiyor. Gizem kültleri bir kurtuluş reçetesi sunan kapalı gruplar. Herkesin dahil olmasını aslında çok da tercih etmiyorlar. Çünkü anladığım kadarıyla statü sembolleri olarak da işlev görüyor bu kültler. Hem İsa’nın kendisinin hem de daha sonra Pavlus’un Hıristiyanlığının kapalı olmayı bu şekilde algıladıklarını sanmıyorum. Bir gizem kültü için fazla açıklar ama kabul edene dünyanın neresinde olursa olsun kurtuluş vaat eden bir tür mesajlarının olması her ikisini de (İsa’nın böyle bir mesajı olmuş olduğundan emin değiliz) gizem kültüne yaklaştırıyor. Buna rağmen Hıristiyanlığı bir gizem kültü olarak tanımlamakta zorlanıyorum. Sanırım bu konuyu biraz daha araştırmam gerekecek. Şimdilik burada duracağım.

15 Haziran 2009 Pazartesi

İlk Çatışmalar ve Malazgirt

Bizans’ın Türk topluluklarıyla on birinci yüzyıldaki ilk karşılaşması Müslüman tarafın akınlar olarak adlandırdığı çeşitli yağmacı gruplar aracılığıyla olmuştur (1016–17). Bu ilk akınlar Bizans tarafından fark edilmemiştir bile; akıncıların hedefi Vaspurakan (Van) bölgesi olduğundan daha çok Ermeniler bu akınlardan etkilenmiştir. Bu sırada Bizans güçsüz değildir ve bu yüzden hem Türkmen hem de Gazi grupları Bizans topraklarına sızmakta büyük güçlük çekmektedir. Selçuklunun desteği gerekmektedir. 1048 yılında Musa Yabgu’nun oğlu Hasan’ın gerçekleştirdiği akın ilk başta başarıya ulaşsa da, Bizans bu akını da yenilgiye uğratmayı başarır.

Selçuklunun Bizans’la çatışmaya doğrudan dahil olması ilk kez 1049’da gerçekleşir. Selçuklu ailesinden İbrahim İnal, Kutalmışla birlikte, Pasinler’de Bizans ordusunu yenilgiye uğratır. Fakat Türkmen ve Gazi grupları gene hayal kırıklığına uğrar. Çünkü bu savaşın arkasından barış antlaşması gelir; Anadolu’nun kapıları yine açılmamıştır. Barış koşulları bu grupları huzursuz edecek ve Pasinler Savaşı galibi İnal bu grupların önderliğine soyunacaktır. Selçuklu, İnal’ın isyanını bastırır ama sınırlarındaki bu sorunla uğraşması gerektiğini de anlar. Böylece Selçuklu bu sefer Tuğrul Bey’in önderliğinde ve üç koldan Bizans’a tekrar girer. Akınların sonunda Samuh geride birkaç yıllığına bırakılır. Türkmen ve Gazi grupları Anadolu’ya girmeye, akınlar düzenlemeye başlamıştır. Selçuklu kendi sınır bölgelerinde yerel iktidarların oluşmaya başlaması sorununu Bizans topraklarına taşımıştır. Bizans için felaketle sonuçlanacak süreç başlamıştır. Anadolulu generaller bu akınlar karşısında İstanbul’a isyan ederler. İsaak Komnenos’un önderliğindeki generaller İstanbul’a yürür. Bizans’ın doğu ve batı orduları savaş alanında karşılaşır (1057). Sonuç Bizans için hiç de olumlu değildir. Bu sırada doğu sınırı tamamen savunmasız kalmış, Dinar, Türkmen ve Gazilerle birlikte Anadolu’ya girmiştir. Aynı zamanda Bizans İmparatoru’nun dini politikaları Anadolu’da Rum, Ermeni ve Süryani unsurların birbirleriyle çatışmaya girmesine neden olmuştur. Doğu her bakımdan dağılmış durumdadır.

Bizans Romen Diyojen komutasında Türk akınları sorununu çözmek için harekete geçtiğinde içinde bulunduğu koşullar hiç de parlak değildir. Yeterli sayıda deneyimli asker bulmakta zorlanan Diyojen ordusunun önemli bir kısmını deneyimsiz gençlerden oluşturmak zorunda kalır. Diğer yandan ordusunda hem imparatorluğun politikalarından mutsuz Ermeniler hem de her an isyan etmeye veya kaçmaya eğilimli paralı askerler vardır. Buna rağmen epey büyük bir ordu hazırlanmıştır ama bunu bir kez daha gerçekleştirmek mümkün değildir. Bizans bu orduyu çıkartmak için varını yoğunu ortaya koymuştur ve bu yüzden de Selçuk ordusunun bulunup mağlup edilmesi gerekmektedir.

Aslında Selçuklu’nun Bizans’la karşılaşmak gibi bir amacı yoktur. Aksine, Bizans’ı kendi haline bırakıp Suriye ve Mısır bölgesindeki Fatimilerle ilgilenmek, buraları kendi egemenliği altına almak niyetindedir. Fakat Anadolu’ya akınlar düzenlemekte olan Türkmen ve Gazi gruplarının sahiplenilmemesi de itibar kaybı demektir. Alpaslan süratle yönünü değiştirir ve Bizans ordusuyla karşılaşmak için Doğu Anadolu’ya, Van yöresine yönelir. Bu tek bir ordunun gidişi şeklinde değildir. Alpaslan’ın ordusu dağınıktır ve bir araya gelecek zamanı bulamamıştır. Diyojen, Ahlat bölgesini yağmalamaları için Türk (Uzlar) ve Frank birliklerini önden göndermiştir. Bunun üzerine, yolda olan Alpaslan en güvendiği komutanlarından Sunduk’u 5000 kişilik bir kuvvetle Ahlat’a gönderir.

İlk aşamada Diyojen Malazgirt’i kuşatır ve ele geçirir. Bu sırada Sunduk bölgeye ulaşmış ve Bizans ordusuyla çatışmaya girmeye başlamıştır. Alpaslan gelene kadar Bizans ordusunu oyalamayı başaran rakiplerinden sayıca az olan Sunduk Malatya’ya çekilir. Bu sırada Sundukla çarpışmalara girmiş olan Rusel ve Tarchaniotes de henüz geri dönmemiştir. Alpaslan’ın geldiğini duyan bu ikisi bir daha geri dönmeyecek, Gürcistan’a doğru yollanacaktır. Alpaslan’ın ilk girişimi barış teklif etmek olmuştur. Muhtemelen Bizans ordusunun büyüklüğü Alpaslan’ı bu çatışmadan kaçınmaya itmiştir ama Diyojen barış teklifini reddeder. Bu sırada Bizans ordusundaki bazı Türk birlikleri (Uzlar) Tanış komutasında Selçuklu tarafına geçer (17–18 Ağustos). Bu sırada Alpaslan’a Ahlat ve Malazgirt’ten takviye birlikler ulaşır. Günün kayda değer tek olayı Bizans okçularının Alpaslan’ın birliklerini püskürtmesidir. 19 Ağustos‘ta iki ordu karşılaştıklarında, Alpaslan düzenli bir şekilde çekilmeyi seçer. Akşam üzerine doğru Selçuk kampına ulaşmış Bizans ordusu daha fazla ilerlemeye cesaret edemez ve geri dönmeye karar verir. Fakat geri dönüş emrinin yanlış anlaşılması merkezle kanatlar arasında manevra uyumsuzluğunun ve Bizans ordusunda karışıklığın belirmesine neden olur. Bu sırada ordunun gerisinden sorumlu ve Diyojen’den intikam almaya ant içmiş olan Andronikos Dukas imparatorun öldüğü dedikodusunu yaymaya başlamıştır. Tepelerden Bizans ordusunu seyreden Alpaslan bu fırsatı kaçırmak istemez ve birliklerine saldırı emrini verir. Sağ kanat Kapadokyalıların savaş alanından çekilmesiyle süratle çöker. Sıkı bir direniş göstermesine rağmen, sol kanat da kaybeder. Fakat Diyojen’in hâlâ savaşı kazanması mümkündür. Dukas’ın komutasındaki birlikler geride sağlam durumdadır ama Diyojen’den intikam alacağı anı kollayan Dukas birliklerini alarak savaş alanını terk eder. Varangiyan birliklerinin direnmesine rağmen savaş kaybedilmiştir ve Diyojen esir düşer. Müslümanlara esir düşen ilk Bizans imparatorudur.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Hıristiyanlık - Ortodoks Öğretinin Yerleşmesi

Hıristiyanlığın Roma tarafından kabulüne kadar olan dönem, tek bir kilisenin yığınlarca kilisenin arasından sıyrılmaya ve ortodoks kiliseye dönüşmeye çalıştığı dönemdir. Birçok yerel kilise birbirinden bağımsız bir şekilde aynı coğrafyayı paylaşmaktadır. Hıristiyanlığın Roma tarafından kabulünden hemen önce, ortodoks bir yapı ve kilise artık biçimlenmiştir. Bu andan itibaren gördüğümüz durum, bu kilisenin kendisini hem pagan inançlara hem de diğer Hıristiyanlık versiyonlarına karşı kabul ettirmeye çalışmasıdır. Bu açıdan baktığımızda, hem Anadolu’da hem de ortodoks kilisede parçalı bir yapının mevcut olduğunu görürüz. Bu ikisi arasında bir ilişki yoktur. Ortodoks kilisede gördüğümüz parçalı yapı, kilisenin kendi iç tartışmalarından kaynaklanmaktadır. Kilise dışında var olan parçalı yapıysa, ortodoks kiliseyle bu kilisenin dışında kalan diğer kilise veya dini yorumların ürünüdür. Örneğin, Kapadokya hayli ortodoks bir yapı gösterirken, Frigya ve Lycanoia (her ikisi de orta Anadolu sayılır) daha farklı bir yapıya sahiptir. Bitinya (Marmara’nın doğu ve kuzeydoğusu) ve Frigya’nın sapkın olarak nitelendirilen Hıristiyanlık versiyonları uzun süre dayanacak ve ortodoks kilisenin başına dert olacaktır.
Diğer yandan bir de ortodoks kilisenin kendi içinde süren tartışmalar vardır ki, bunlar uzun vadede üç parçaya bölünmesini getirecektir. Bölünme aslında üçten fazla parça getirir. Bunların bir kısmı zamanla ortadan kalkar, bir kısmı da günümüze kadar gelir, ama konuya Bizans tarihi açısından baktığımızda, üç farklı parça görmek mümkündür. Bunlardan biri Tekdoğacılarla (monofizitler) İkidoğacılar (diofizitler) arasında olan çatışmanın çıkardığı iki grup ve diğeri de İkidoğacıların kendi aralarında Katolikler ve Ortodokslar olarak ayrılmasının sonucu olan iki gruptur. Burada birinci çatışmanın İkidoğacıları, ikinci çatışmanın Ortodoks ve Katoliklerini temsil eder. Sonuç olarak tekdoğacılar, Rum Ortodokslar ve Katolikler olarak tanımlayabileceğimiz üç gruptan bahsedebiliriz.

Hıristiyanlığın bugünkü şeklini kazanması uzun zaman almıştır; neredeyse dört yüz elli yıllık bir süre söz konusudur. Fakat sonunda ortaya çıkan gene de tek bir şekil değil, çok parçalı bir yapı olmuştur. Burada ne Hıristiyanlığın kendisini oluşturma evresindeki tüm tartışmalara gireceğiz, ne de gireceğimiz tartışmaların tüm ayrıntılarına değineceğiz. Konumuz Anadolu Tarihi olduğu için daha ziyade Anadolu’yu ilgilendirmiş olan tartışma ve bölünmelere değineceğiz. Hıristiyanlık öğretisinin şekillenmesinde rol almış tartışmaları kabaca iki grupta toplayabiliriz.

Teslis (Üçlü Birlik) öğretisinin yerleşmesi – İznik ve İstanbul Konseyleri

Bunlardan birincisi İsa’nın doğasının niteliği üzerine olan tartışmaydı. Yani İsa insan mıydı? Yoksa Tanrı’yla aynı özden mi geliyordu? İskenderiyeli iki Hıristiyan tanrıbilimci Athanasius ile Arius arasında ortaya çıkan bu tartışma, 325’de İznik Konseyi’nin toplanmasıyla sonuçlanır. Arius, Tanrı’nın İsa’dan önce var olduğunu, İsa’nın ve dolayısıyla Tanrı’nın Kelamı’nın (mesajının) Tanrı tarafından yaratılmış olduğu iddia eder. Athanasius ise İsa’nın Tanrı’yla aynı özden geldiğini, İsa’nın, yani Tanrı’nın Kelamının, yaratılmamış olduğunu, aksine hep var olduğunu savunur. Bu tartışma yeni değildir. Neredeyse son üç yüzyıldır sürmektedir. İsa’nın Tanrı’yla aynı özden olmadığını iddia eden yaklaşımların hepsi Kilise tarafından sapkın akımlar olarak tanımlanır. Bu akımlardan biri de, Antakya Patriği Samsotalı Pavlos’a aittir (260-272). Pavlos’a göre, İsa tam ve mükemmel bir insandır. Evet, Meryem’den mucizevî bir şekilde doğmuştur, ama Kutsal Ruh kendisine daha sonra gelmiş ve bu sayede de peygamber olmuştur. Görevini tamamladıktan sonra da, Kutsal Ruh onu terk etmiştir. Samsotalı Pavlos Antakya Konseyi (268) tarafından sapkın ilan edilecektir. Burada Pavlos’un öğretisiyle Müslümanlık arasında bir benzerlik göze çarpmaktadır. İznik Konseyi, Tanrı ile İsa’nın aynı özden geldiklerini ilan ederek Ariusçululğu reddeder. Aynı zamanda ilk kez ortodoks imanın ilkelerini resmi bir şekilde belirleyen bir itikat da saptar. Fakat İznik Konseyi’nin en önemli sonuçlarından biri, Konstantin’e imparatorlukta dini birliği sağlama fırsat ve aracını vermesidir. Fakat bu konsey Ariusçuluğun sonunu getirmez. Aksine, tartışmalar kızışır. Bu sefer de Kutsal Ruh’un Tanrı’yla ilişkisi olmadığını savunan ve bu yüzden Kilise’nin sapkın damgasını yemiş bazı akımlar belirir. İstanbul Konseyi de (381) bu sorunu çözer ve Kutsal Ruhu Teslis’in içine dahil eder. Teslis, Hıristiyanlığın Üçlü Birlik (Tanrı, İsa ve Kutsal Ruh) veya Birliğin Üç Yüzü öğretisine verilen addır. Teslis öğretisi Müslümanlar arasındaki yaygın inancın tersine, Hıristiyanlar için üç ayrı Tanrı anlamına gelmez. Üçlü Birlik, Tanrı’nın üç farklı şekilde var olmasını temsil eder. Buna rağmen bu konuda tartışmalar belirmiş ve Teslis öğretisinin üç tanrı fikrini reddedecek şekilde yerleşmesi neredeyse dört yüz yılı bulmuştur. İznik (325) ve İstanbul (381) Konseyleri bu konuyu bir sonuca bağlamıştır. Kilise, sırası geldikçe, dinle ilgili uzlaşmazlıkları çözmek için papazların bir araya getirildiği çeşitli konseyler örgütlemiştir. Bunların bir kısmı ekümenik (evrensel) kabul edilmiş, bir kısmı da yerel konseyler olarak tanınmıştır. Samsotalı Pavlus’u reddeden Antakya konseyi yereldir. Bu arada ekümenik konseylerin hepsi, Hıristiyanlığın tüm versiyonları tarafından kabul edilmemektedir. Farklı mezhepler farklı ekümenik konsey listelerine sahiptir. Bu derste sadece Rum Ortodoks Kilisesi’nin kabul ettiği ekümenik konseylerden bahsedeceğiz.

Mesih’in doğası tartışmaları (Kristoloji) – Kadıköy Konseyi

Teslis öğretisinin yerleştirilmesiyle her şey çözüme bağlanmamıştı. Bu sefer de İsa’nın doğası üzerine tartışma ve ayrılıklar baş gösterir. Bu, Hıristiyanlığın şekillenmesi sürecindeki tartışmalarda ikinci grubu temsil eder. Bunların arasında en ciddi olanlardan biri, İstanbul Patriği de olacak olan Nestorius (428-431) tarafından başlatılandır. Nestorius’un düşüncesinin özü, Meryem’i Tanrı Anası olarak adlandırmak istememesidir. Çünkü (Nestorius’a göre) İsa’nın biri insani diğeri ilahi (kutsal) olan iki doğası birlikte hareket etmesine rağmen tek bir varlık veya kişi olacak şekilde birleşmemiştir. Meryem, insan olan İsa’yı doğurmuştur ve bu yüzden de Tanrı Anası değil, Mesih Anası’dır. Yani vücut kazanmış Tanrı kelamını doğurmamıştır. İsa’ya Tanrısal kelam daha sonra, vaftiz olduğu sırada gelmiş ve çarmıha gerildiği anda da onu terk etmiştir.

Bu tartışma daha ziyade İmparatorluğun iki önemli ilahiyat (tanrıbilim) ekolü arasındaydı. Bunlardan biri, Nestorius’un da ait olduğu Antakya Tanrıbilimi’ydi. İsa’nın ilahi yanının aşırı derecede öne çıkarılmasından çekinen bu tanrıbilim, İsa’nın iki doğasının ayrılığı üzerinde yoğunlaşıyordu. Diğer yandan en büyük rakibi İskenderiye Tanrıbilimi’yse, İsa’nın ilahi yanını öne çıkartıyor ve iki doğanın birlik içinde olduğunu iddia ediyordu. Daha sonra imparatorluğun başına bela olacak Tekdoğacılık (Monofizitçilik), İskenderiye Tanrıbilimi’nin aşırı ucudur. Zafer, İskenderiye tanrıbilimcilerinden Cyril’indir. Efes Konseyi’nin (431) başına getirilmesini sağlayan Cyril, Nestorius’un aforoz edilmesini ve İsa’nın ilahi olan tek doğadan oluştuğu öğretisinin kabul edilmesini sağlar. Bu arada, daha önceki konseylerde adı bile geçmeyen Meryem’e, bu konseyde Tanrı Anası (Teotokos) unvanı verilir. Bu konseyin bir diğer sonucu da, İstanbul Kilisesi’nin kâğıt üzerinde mahkûm edilmesi ve liderliğin İskenderiye Kilisesi’ne geçmesi olmuştur. Bu da başka bir sorundur; kiliseler arasında bir liderlik mücadelesi de mevcuttur. Fakat İsa’nın doğası üzerine olan kavga sona ermemiştir. Bu sefer de, İstanbul ve Roma Kiliselerinin birleşerek Tekdoğacılığa saldırdığı, Hıristiyan dünyasında büyük yankılar uyandıran Kadıköy Konseyi (451) toplanır. Kadıköy Konseyi, her şeyden önce, İsa’nın tek doğalı oluşuna son verir; İsa iki doğalı ilan edilir. İki doğa, tek bir varlık veya kişidedir. Hem Antakya hem de İskenderiye tanrıbilimlerinin aşırılıkları reddedilir. Ayrıca bu konseyle birlikte İstanbul Kilisesi de liderliği ele geçirir. Bu değişiklik, daha sonra İstanbul ve Roma Kiliselerini karşı karşıya getirecektir. Bir önceki konseyde dörde çıkan patrik sayısı da (Antakya, İskenderiye, Roma, İstanbul), Kudüs’ün eklenmesiyle beşe çıkar. Buna rağmen Kadıköy Konseyi tekdoğacılık sorununu çözemez. Doğu Hıristiyanlığı kendi yoluna gitmeyi seçer. Tekdoğacılarla İkidoğacılar arasındaki bölünme süreci bu tarihten sonra hızlanır.

Türk/Oğuzların Roma/Bizansla Karşılaşması

Gelenler ve Yerel ile Evrenselin Çatışması.

Türk toplulukları Roma-Bizans siyasi varlığıyla Malazgirt’ten çok önce karşılaşmıştır. Türk İmparatorluğu veya Konfederasyonu’nun Roma-Bizans’la altıncı yüzyıldan itibaren ilişkide olduğunu biliyoruz. Yedinci yüzyılda Roma-Bizans imparatoru Heraklius Türk ordularının yardımına başvurarak Sasanileri yenilgiye uğratmıştır. Diğer yandan Balkan sınırlarında var olmuş Türkçe konuşan çeşitli bozkır topluluklarıyla (Bulgarlar, Peçenekler, Kıpçaklar, Uzlar) da ilişki halinde olmuştur. Uzlarla Oğuzların aynı topluluğu temsil ettikleri düşünülmektedir. Roma-Bizans bu gruplarla çoğu zaman savaş halinde olmakla beraber, hem bu topluluklardan bireyleri veya grupları ordularında kullanmış hem de bu grupları zaman zaman topraklarına yerleşmiştir. Sayıca her zaman az olmuş bu gruplar ve bireyler kısa zamanda asimile olmuş, kimliklerini yitirmiştir.

Roma-Bizans’ın Türk topluluklarıyla karşılaşması bir de Arap orduları aracılığıyla olmuştur. Arap ordularında savaşan Türk asker ve komutanlar özellikle Roma-Bizans’ın Ermenilerden oluşan doğu topraklarına düzenlenen akınlarda yer almıştır.

Roma-Bizans devletinin ve imparatorluğun Türklerle çatışan iki büyük siyasi yapı şeklinde karşılaşmasıysa Selçuklu döneminde olmuştur. Bu dönemde Türkler Anadolu’ya üç farklı biçimde gelmiştir: Göçebe gruplar (Türkmenler), Gaziler, Selçuklu Devleti. Burada aynı anda sosyolojik açıdan da farklı üç grup tipi söz konusudur. Buradaki farklılığın daha çok siyasi düzeyde olduğu söylenebilir ama diğer yandan iki ayrı düzeyde mevcut olan bazı farklılıklar da söz konusudur. Bunlardan bir tanesi din boyuttur. Her ne kadar çok fazla tartışılmasa da, gelenlerin ne kadar dindar, hatta Müslüman oldukları kesin bir şekilde belirlenmemiştir. Çoğu kez gazilerin gazi oldukları için Müslüman olmaları, hatta dindar Müslümanlar olmaları gerektiği öne sürülürken, Türkmenlerin ne kadarının bu topraklara Müslüman olarak geldiği veya ne kadarının ortodoks yapının arzuladığı biçimde Müslüman olduğu hâlâ tartışmaya açık bir konudur. Bu Türkmen toplulukların bir kısmı Müslümanlığı kendi eski Şamanist gelenekleriyle karıştırırken, bir kısmının da (bunların arasında Osmanlıların kurucusu Osman Gazi de vardır) Anadolu’ya geldiklerinde Müslüman olmadığı iddia edilmiştir. Diğer yandan Anadolu’ya gelen Müslüman Türk toplulukların neredeyse hepsinin İran üzerinden ve İslam’ın bu bölgede şekillenmiş biçimleri aracılığıyla Müslümanlığa geçmiş olduklarını dikkate almak gerekmektedir. İran üzerinden kabul edilen İslam, bu bölgede ortaya çıkmış Sufi akımlardan oldukça etkilenmiştir. Son olarak da Anadolu’ya 11. yüzyılda gelen Türk topluluklarının, özellikle göçebe olanların uzun bir İslam toplumu deneyiminden geçmeden bu topraklara gelmiş olduğunu da unutmamalıyız. Diğer boyutsa medeniyet düzeyinde var olan yerleşiklik-göçebelik karşıtlığıdır. Tüm Türk topluluklarının göçebe olarak geldiğini düşünmemeliyiz. Bunların bir kısmı, özellikle Gaziler ve Selçuklu yerleşik gelenekten, bu geleneğin içinde geçirdikleri çeşitli derecelerdeki deneyimler tarafından yoğrulmuş bir şekilde gelmiştir. Göçebeler bozkır kökenli kültürlerini Anadolu’ya taşırken, Gaziler ve Selçuklu genelde İslam medeniyeti olarak kabul edilen Müslüman Ortadoğu (ağırlıklı olarak Farsi) medeniyet formasyonunun üyeleri olarak gelmişlerdir. Doğaları gereği medeniyetle (yerleşiklikle) ilgilenmeyen göçebe grupların bir kısmı burada yerleşik gruplarla çatışma içine girerken, bir kısmı da içinde bulundukları koşullardan ötürü yerleşik düzene geçmeye başlamıştır.

Tekrar yukarıda vermiş olduğumuz siyasi boyuttaki üçlü ayrıma dönecek olursak, burada en ciddi çelişkinin yerel-evrensel karşıtlığında biçimlenen egemenlik mücadelesinde ortaya çıktığını görürüz. Göçebe gruplar daha çok yerelde egemenlik oluşturma iddiaları olan gruplardır. En önemli kaygıları otlaklardır ve ancak gerekli miktarda otlağa sahip olmalarını sağlayacak bir egemenlik projesiyle tatmin olmaktadırlar. İslam monarşisi modelini benimsemiş Selçuk ailesiyse daha ziyade bir devlet oluşturma amacını gütmektedir. Bu yerelin ötesine geçen daha evrensel boyutta düşünülen bir projedir. Burada iki farklı gelenek söz konusudur. Göçebe boyunun yerelde, yani sürülerinin gerektirdiği otlakla sınırlanan yerelde egemenlik kurma, yani il tutma amacını (göçebede siyasetinin boyutu budur), ideolojisini reddetmiş olan Selçuklu Oğuz diyarını terk ederek İslam diyarına girmiştir. Selçuklu başından beri yerleşik dünyada bir monarşi oluşturma çabasındadır. Selçuklunun bu geçişi neden yaptığı konusu hâlâ tartışılacak ve muhtemelen hiçbir zaman tam olarak çözülemeyecek bir konudur. Bununla beraber Selçuklunun yaptığı sıçramanın bir yandan göçebe dünyadan yerleşik dünyaya, bir yandan da yereli bırakarak daha evrensel hedefler arzulayan bir zihniyete geçişi temsil ettiğini bildiğimizi söyleyebiliriz. Selçuklu aynı zamanda liderliğini yaptığı boyu da dönüştürmüştür. Bu boyu il tutmaya çabalayan bir boy olmaktan çıkarıp iktidar mücadelesinde kullanılan bir savaşçı güce dönüştürmüştür. Bu savaşçı güç sayesinde kendisine İslam dünyasında bir yer ve daha sonra da bir monarşi edinmiştir. Bu süreç içinde Selçuklu önemli bir geleneğe de ciddi bir darbe vurmuştur. Orhun Yazıtları’nda gördüğümüz aristokrat geleneği, iktidarın meşruiyetini aristokrat bir aileye, bir boya, yani ak buduna bağlama (Aşina klanına) ilkesini de böylece reddetmiştir. Bu yaklaşımın son temsilcisinin Karahanlılar olduğu söylenebilir. Bundan sonra Selçuklunun savaşçı boy veya Gaznelilerin paralı asker modeli geçerli olacaktır. Yani meşruiyeti aristokrat bir boya dayandırma çabası (Cengiz sonrası Orta Asya ve İç Asya süreçleri hariç) tamamen ortadan kalkacak, yeterli savaşçı gücü bir boy veya paralı asker grubu halinde elde eden herkes iktidara talip olabilecektir.

Selçuklunun hedefi belli sınırlar içinde evrensel ve merkezi bir devlet otoritesi oluşturmaya çalışmak olurken, göçebe grupların derdi çeşitli nedenlerle terk etmek zorunda kaldıkları illerin yerine yenilerini bulmak, yani Anadolu’da veya Anadolu’yu il tutmaktır. Bozkır göçebe dünyasında il kavramını iki şekilde tanımlamak mümkündür; daha doğrusu bu kavram iki farklı kullanım şeklinde karşımıza çıkabilmektedir. Bunlardan bir tanesi obanın veya oğuşun bir üstünde yer alan barışçıl ilişkilerin egemen olduğu grup anlamındadır, diğeriyse boylar konfederasyonu anlamına gelen siyasi yapı, yani Orhun Yazıtları’nda karşımıza çıkan konfederasyondur. İl tutmaktan kasıt her ikisi de olabilir. Fakat biraz önde değinilmiş yerel tartışmasının nesnesi, oba, oğuş veya oymağın üstünde var olan barışçıl ilişkilerden oluşan gruptur. Göçebenin il tutması bu barışçıl ilişkilerin hâkim olduğu grubu yaratmak anlamında anlaşılabilir ama çoğu zaman ikinci anlamdaki il de işin içine karışabilir. Çünkü göçebenin il tutması çoğu zaman merkezi iktidarın kendi otoritesini kendi yerelinin dışına taşıması, daha evrensel bir iktidar oluşturma amacıyla çatışır. Bu durumda göçebe, bozkırın konfederasyonları misali ittifaklar oluşturma yoluna gidebilir.

Yerele ve boya öncelik vermesi açısından baktığımızda, göçebe hiçbir zaman devletleşme gayesine sahip değildir. Onun ulaşacağı en yüksek düzey il veya boylar federasyonudur. En fazla bir bodun olabilir. Herhangi bir göçebe konfederasyonunun bir devlet gibi gözükmeye ve davranmaya başladığı anlar nadirdir ve ancak yerleşiklerin yönetime katılmasıyla mümkündür. Bu tür oluşumlar istinasız bir şekilde karizmatik şeflerin ve boyları bir araya getirecek çıkarların varlığına bağlıdır.

Göçebeden bahsederken, Anadolu’ya Türklerin gelişi bağlamında Türkmenler meselesine de değinmek gerekmektedir. Kimdir Türkmenler? Türkçe konuşan bir bireyin Türkmen olarak adlandırdığı kimdir? Hem Türkmen hem de Türk teriminin bugün çağrıştırdığından farklı çok özel bir anlamı da olmuştur. Bu dönemde Türkçe konuşan bireyler veya Müslümanlar rahatlıkla bazı birey ve grupları Türkmen ve Türk olarak tanımlamış ve bunları küçümsemiştir. Türk ve Türkmen (ama farklı bir şekilde) Anadolu’da yerleşik dünyanın “öteki”sini oluşturmuştur. Tabii tek öteki Türk veya Türkmen değildir. Göçebenin ötekisi de yerleşikler olurken, hem Hıristiyan’ın hem de Müslüman’ın ötekisi kâfir olarak adlandırdığı diğer dinden olandır. Fakat bu ötekiler dünyasında etnik anlamda bir ötekileştirme göremeyiz. Yani etnik anlamda düşmanlıklar söz konusu değildir. Ötekileştirmelere dayanan düşmanlıkların kaynağı genellikle dinsel veya bölgesel düşmanlıklar ya da yerleşiklerle göçebeler arasındaki çatışmadır. Fakat tarih genellikle yerleşiklere ait bir uğraş olduğundan, genelde göçebenin bakış açısını yansıtan kaynaklar ne yazık ki mevcut değildir.

Gelelim Anadolu’daki ötekilerden birini oluşturmuş Türkmen’in öyküsüne. Türkmen terimi Anadolu öncesine dayanır. Arap kaynaklarında Oğuz (Ghuzz) terimine ilk kez Baladuri’de (820-821) rastlıyoruz. Bundan bir yüzyıldan biraz fazla bir süre sonra, onuncu yüzyılın ikinci yarısında da Türkmen terimiyle karşılaşıyoruz (al-Mukadassi). Türkmen teriminin nasıl ortaya çıktığı ve ne anlama geldiği konusunda çeşitli teorilere sahibiz ama bunların hangisinin gerçek hikâyeyi yansıttığı konusunda kesin bir sonuca ulaşmış değiliz. Bu teorilerden birine göre, Türkmen (Türk manand) kelimesi Türke benzeyen anlamına gelmektedir ve İranlılarla karışmış Türkçe konuşanları tanımlamak içindir. Bu açıklamaya Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugat-it Türk’ünde rastlıyoruz. Diğer teoriye Osmanlı tarihçisi Neşri’de rastlıyoruz ve burada bu sözcüğün Müslüman Türk’ü (Türk iman) diğer hemcinslerinden ayırmak için kullanıldığı belirtiliyor. Son olarak da ben Türküm (Türk men) olarak kullanıldığını iddia eden teori bulunmaktadır. Türkmen’in ne anlama geldiği konusundaki tartışma büyük olasılıkla bir sonuca bağlanamayacak ama bu grubun Oğuzlardan geldiğini ve onuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktığını biliyoruz. Bu dönemden itibaren Oğuz yerine Türkmen’in kullanıldığını görüyoruz. Bu terimin aynı anda hem Müslüman Türk hem de İranlılarla karışmış Türk anlamında kullanıldığını da düşünmek mümkün. Üstelik benzer bir kullanımın olduğunu örneğin Tacik (Müslüman veya Araplaşmış İranlı) teriminde görüyoruz. Benzer şekilde kullanılmış Kıpçak ve Tatar kelimeleri de mevcuttur. Bu veriler ışığında Türkmen teriminin de aynı şekilde ortaya çıktığını düşünmek ve dolayısıyla bu insanların Müslüman ve/veya İranlılarla karışmış Oğuzlar olarak görüldüğünü iddia etmek mümkün gözükmektedir.

Siyasi boyuttaki üçlü ayrımın son ayağı olan Gazilere geldiğimizde bir kez daha epey farklı bir grupla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Gazilik doğrudan Müslümanlıkla ilişkili bir kavramdır. Her ne kadar gazaya, yani akına, savaşa giden anlamına geliyor olsa da, bu din adına yapılan bir savaştır. Fakat Müslümanların birbiriyle savaşması en azından teorik açıdan mümkün olmadığından, aslında zaten tek bir savaş türü vardır: Din adına yapılan savaş. Demek ki aslında savaşçı veya akıncı olarak anlaşılması gereken gazi terimi, İslamiyet’le birlikte din savaşçısı anlamına bürünmüştür. Bununla beraber gazilik sıkı bir şekilde kazanç sağlamayla da ilişkilendirilmiş bir kavram ve pratiktir. Gazi aynı zamanda yağmayla, yani ganimetle de ilgilenir. Ganimetsiz gaza söz konusu değildir ama bu düzensiz bir yağma faaliyeti de değildir. Yağmanın kuralları vardır ama en önemlisi dinsizlere, yani kâfirlere karşı düzenlenir.
İlk gazi gruplarının Bozkır sınırında, Orta Asya bölgesinde ortaya çıktığı iddia edilse de, aynı anda Bizans sınırında da ortaya çıktığını düşünmememiz için bir sebep yoktur. Orta Asya sınırında örgütlenmiş gazilerin hedefi dinsiz Türkler olmuştur. Kalelere yerleşmiş savaşçı gruplar halinde örgütlenmiş gaziler Türklerin (ve tabi İranlıların da) bulunduğu topraklara akınlar düzenlemiş, buralardan köle ve ganimetle dönmüştür. Türklerin müslümanlaşmasıyla işlevini yitirmeye başlamış gaziler bulundukları yöredeki halkın başına dert olmaya başlayacaktır. Çözüm gazilere başka alanlar bulmaktır. Bu alan Anadolu olur. Fakat bu noktada konuyu yağmacılık açısından düşünmek daha yararlı gözükmektedir. Çünkü Bizans sınırlarına atılmaya çalışılan bir anlamda işlevini yitirmiş ve bu yüzden bulunduğu topluma zararlı olmaya başlamış yağmacılık faaliyetidir. Bu yağmacılık faaliyetini yürütenlerin ne kadar İslam dinine bağlı oldukları hâlâ tartışma konusudur. Farklı bir açıdan bakınca, bir uç bölgesi (gaziler uçlarda faaliyet gösterir) yağmacılık işlevini yitirmiş ve bu yüzden de uç bölgesi faaliyetlerinde bulunanların ve diretenlerin başka uçlar araması gerekmiştir. Benzer bir durum Türkmen göçebe toplulukları için de söz konusudur ama burada sorun bu kişilere yağma yapılacak alan kalmamış olması değildir. Türkmenlerin ana sorunu otlaklardır ve gittikleri yerde bu otlakları ya yerleşiklerin ya da diğer göçebe toplulukların ellerinden almaları gerekmektedir. Bu çatışmaların sonu yağmalarla sonuçlanabilmektedir. Bir göçebe topluluğunun var olabilmesi için sürü olarak kabul edilen bir hayvan grubuna dair belli bir sınırı geçmesi ya da minimum bir sayıyı koruması gerekmektedir. Bunun sağlanamaması göçebeyi zora sokar; var olabilmesi için başka yolara başvurması gerekir ki yağma bu yollardan biridir. Müslüman bölgelerine göç etmeye başlayan (veya göç ederken) Müslümanlaşmış Oğuzların veya yeni adlarıyla Türkmenlerin yerleşikler için oluşturdukları en büyük sorun bu olur. Özellikle Kuzey Irak bölgesinde merkezi otoritenin başına dert olurlar.

Tekrar gazilere geri dönecek olursak, bu bireyler için siyasi açıdan söyleyebileceğimiz son nokta, gazilerin de göçebeler gibi yerelle daha ilişkili olduklarıdır. Gaziler yağma peşinde koşan ve bunu İslamı yaymayla birleştiren savaşçı gruplardır. Evrensellik ancak eylemin felsefesinde mevcuttur: İslamı her yere yaymak. Fakat siyasi anlamda söz konusu olan evrenselleşmeye çalışan siyasi bir yapı oluşturmak değildir. Akınlardan sonra elde edilen yağmanın paylaşımında bile, gaziler çok ortaklı bir şirketi andırmaktadır. Katılım seçimledir ve ganimet eşit şekilde pay edilir. Bu açıdan bakınca gaziler göçebelerden çok da farklı değildir. Onlar için de konfederasyonlar biçiminde akınlar söz konusudur ama merkezi bir monarşi gündemde değildir. Buna rağmen yerel egemenliğin peşinde koşan veya yerelleşmenin norm haline geldiği bir dünyada faaliyet gösteren bu gazi ve Türkmen grupları arasından evrensel bir iktidar kurmayı başaracak Osmanlı çıkacaktır ama bunun gerçekleşmesi için iki yüz elli yılın geçmesi gerekecektir.

11 Haziran 2009 Perşembe

Türklerin/Oğuzların Anadolu'ya Gelişi: Malazgirt Öncesi Anadolu

Bürokratlarla Askerler, Merkezle Taşra Arasındaki Çatışma

II. Basil’in hükümdarlığı, Bizans İmparatorluğu’nun doruk noktasıdır. Artık 7. yüzyıl savaşlarında ölüm kalım mücadelesi veren bir Bizans yoktur; güçlü, düşmanlarında korku uyandıran ve topraklarını koruyan bir Bizans vardır. Buna rağmen sorunsuz bir Bizans’tan bahsetmemiz mümkün değildir. Bizans’ın en büyük sorunu olan devletle taşra arasındaki iktidar mücadelesi ortadan kaybolmamıştır ve Basil’in ölümünden sonra bir kez daha parlayacaktır. Bizans devleti açısından baktığımızda, sorunun kaynağı taşranın çok güçlenmiş askeri aileleri, aristokratlarıdır. Thema ordularının başı olan generaller, sürekli İstanbul’daki bürokrasiyle iktidar mücadelesi içindedir. Daha önce kısaca değindiğimiz gibi, aynı sorunla II. Basil de uğraşmak zorunda kalmış, isyancı generallerin neden olduğu iç savaşlardan muzaffer çıkmıştır. II. Basil’den sonra gelen imparatorlar da aynı şekilde generallerle mücadele etmelerine rağmen onun kadar şanslı olmayacaktırlar.

1025 ve 1071 tarihleri arasında Bizans İmparatorluğu’nu etkileyen en önemli sorunlardan biri, idarecilerle askerler arasındaki çatışmadır. Bir iktidar mücadelesi olarak görebileceğimiz bu çatışma, iki grup arasında gerçekleşmiştir. Dukas ve Monomakos gibi aristokratik aileler tarafından temsil edilen bürokrat kanat donanmaya, başkent civarındaki askeri birliklere, imparatorluğun maliyesine ve her şeyden önemlisi aşılmaz surlarıyla başkente sahip olmuştur. Askeri kanat olarak adlandırılan karşı taraftaysa Fokas, Komnenus gibi ailelerden oluşan büyük toprak sahipleri yer almıştır. Derin askeri gelenekleri olan bu aileler, bölgelerindeki thema ordularını yönetiyordu. Bu aileler sahip oldukları toprak zenginliği ve askeri konumlarıyla kendilerine güçlü taşra iktidarları yaratmıştı. Arka arkaya 1025’e kadar gelen güçlü imparatorlar (Nikeforos Fokas, İoannes Tsimiskes ve II. Basil) bu generalleri kontrol altında tutmayı başarmıştı. II. Basil’in generallere karşı göstermiş olduğu başarılı duruş, bürokrat kanatın bu mücadeleyi 32 yıl daha başarıyla götürmesini sağlayacak (1025-57) ama bu dönemde generaller tarafından tam 32 ayaklanma gerçekleşecekti.

Generaller ilk zaferlerine 1057’de İsaakios Komnenos sayesinde ulaşır. Diğer generallerin, patriğin ve başkentteki loncaların da desteğini kazanan Komnenos imparator olur. Fakat zafer kesin değildir ve 1059’da bürokratlar geri gelir. Generallerin ikinci zaferi 1067’de IV. Romen Diyojen önderliğinde gerçekleşir. Bu da kesin bir zafer değildir; Psellus ve İoannes Dukas gibi önemli bürokratlar yönetimdeki varlıklarını sürdürür.

Ordunun ve Doğu Sınırının Zayıflaması

Bu çatışma, Bizans ordusunun yapısını ve Doğu sınırının savunulmasını doğrudan etkiler. İmparator IX. Konstantin Monomakos (1042-1055) iki ciddi hata işler. Bir yandan paranın değerini düşürür; askerlerin ücretleri düşmüş olur. Bir yandan da asker sayısında azalmaya gider; onları vergi veren uyruklara dönüştürür. İkinci hatayı, yani asker azaltmayı, doğu sınırında gerçekleştirir. Ermeni ve İberya themalarından 50.000 askeri terhis eder. Bu, Bizans açısından hayati bir hata olur. Hem Roma ordusu en deneyimli askerlerinden yoksun kalmış hem de Doğu sınırının askeri gücü azalmış olur. Ermeni ve İberya themaları Anadolu’ya girişi korumaktadır; gayet stratejik bir yerdedirler. Bunların terhis edilmeleri, bu bölgeyi ve Anadolu’ya girişi o sıralarda belirmiş olan Selçuk ve Türkmen akınlarına karşı savunmasız bırakır.

Orduyla ilgili diğer bir sorun paralı askerlerdir. Generallerin askeri gücüne karşı bir hamle olarak düşünülebilecek paralı askerler, bir yandan devlet bütçesi için fazladan bir yük oluşturur bir yandan da ciddi düzeyde sadakat sorunlarının belirmesine neden olur.

Onuncu yüzyıldan itibaren özgür köylünün, yani toprak sahibi özgür köylü-askerin yavaş yavaş yok olması da başka bir sorundur. Özgür köylü hiçbir zaman tam olarak yok olmayacaktır ama büyük toprak sahiplerinin ortaya çıkması ve bürokratlarla generaller arasındaki çatışmanın kızışmasıyla, konum ve önemi büyük ölçüde yitirecektir. Bununla beraber, konuya on birinci yüzyılda belirecek Oğuz (Selçuklu/Türkmen) istilası açısından baktığımızda, bu unsur ikinci önemdedir.

Son olarak da, özellikle doğu sınırının zayıflamasına neden olan, Malazgirt öncesinde tekrar belirmiş olan bir din sorunu vardır. X. Konstantin bir kez daha farklı mezhep sorununun çözülmesi işine girişmiş, Ermenilerle Süryanileri Kadıköy itikadını kabul etmeye zorlayarak tek bir kilisenin oluşturulması mücadelesini başlatmıştır. Doğal olarak hem Ermeniler hem de Süryaniler bu duruma karşı çıkacaktır. Her ne kadar Süryani dini liderler Makedonya’ya sürülürken Ermeni liderler aynı sorunu yaşamaktan kurtulsalar da, Ermenilerle Rumlar arasında da bir tür etnik çatışma başlayacaktır.

Hz. İsa ve Hıristiyanlığın Doğuşu

Hıristiyanlık ne zaman ortaya çıkmıştır? İsa kendi öğretisini savunmaya ve yaymaya başladığında mı, yoksa Pavlus İsa’nın öğretisini yaymaya başladığında mı? Pavlus’un savunduğu İsa’nın öğretisi miydi, yoksa İsa’nın kendisine göre biçimlendirdiği öğretisi miydi? Bu soruları yanıtlamak ne yazık ki çok kolay değil.

Burada temel zorluk İsa’nın yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Pavlus çok şey yazmıştır ama Pavlus’un anlattığı İsa’nın gerçekten yaşamış İsa olduğunu anlayabilmemiz için İsa’nın ne söylediğini bilmemiz gerekmektedir. Bunu da doğrudan İsa’nın yazmış olduğu belgeler veya yazılar aracılığıyla yapmamız mümkün değildir. En fazla Yeni Ahit’e gönderme yapabiliriz. Yeni Ahit, İsa deneyimini anlatan dört farklı kitaptan oluşur ve İsa’nın söylediklerine ulaşabilmemizin başka bir yolu yoktur. Onu bize havarileri veya bu dönemde yaşamış Pavlus gibi kişiler anlatmaktadır. Her ne kadar kendisi İsa’nın doğrudan havarisi değildiyse de, Pavlus da bir havari olarak kabul edilir. Neticede Hıristiyanlık ne zaman başlamıştır sorusunu, en azından İsa’nın kendisine gönderme yaparak yanıtlamak mümkün değildir.

Bununla beraber İsa’nın Yahudi dünyasında ortaya çıktığını ve kendisinin de bir Yahudi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İsa’nın yapmaya çalıştığı ne yeni bir din yaratmak ne de Tanrı’ya ibadet etmenin yeni bir biçimini yaratmaktır. Bunu havarilerinin Yahudi ayinlerini sürdürmüş ve Hıristiyanlığı Yahudi geçmişinden yola çıkarak anlamlandırmış olmalarından da anlıyoruz. İsa, Yahudiliğin ulaşmış olduğu konumdan memnun değildir. Bir Yahudi’dir ama Yahudiliğin ilkelerinin çiğnendiğini düşünmektedir. Tanrı’ya ulaşmanın yolunun Yahudi din adamlarının ileri sürüldüğü biçimde olmaması gerektiğini düşünmekte ve bunun propagandasını yapmaktadır. Bunun tam olarak ne olduğunu yukarıda sıralanmış nedenlerden ötürü hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama İsa’nın bir şeyleri değiştirmek istediği ve kendisini buna adamış olduğu kesindir.

Demek ki İsa açısından baktığımızda söz konusu olan bir Yahudi mezhebidir. Henüz evrensel düzeyde yeni bir din yoktur ve muhtemelen İsa hiçbir zaman böyle bir sorun kavramlaştırmamıştı. Onun için önemli olan, Yahudiliği olması gereken biçime geri getirmekti.

İsa’nın ölümünün ardından bu mezhep içinde iki farklı gelişmenin ortaya çıktığını görüyoruz. İsacılar olarak adlandırılan bir Yahudi grubu vardır. Bu grup Kudüs’tedir ve liderliğini İsa’nın kardeşi Yakup, Petrus ve Yuhanna üstlenmiştir. Bir süre sonra Tarsuslu Pavlus’un liderlerinden biri olacak Kudüs dışı ve daha ziyade gayri Yahudi kesimleri temsil edecek bir grup ortaya çıkacaktır. Zamanla Yahudi olmayanların da Yahudiliği seçmesi İsacı Yahudiler arasında Yahudi olmayanlardan oluşan bir grup ortaya çıkarmıştır. Pavlus Yahudi’dir ama İsacılığın Yahudi olmayanları da kapsayacak şekilde genişletilmesini, Yahudiliğin sünnet gibi bazı uygulamalarından vazgeçilmesini savunmaktadır. Burada temel sorun İsacı olmayı seçmiş kişilerin kendi polisleriyle sinagog arasında kalmış olmalarıdır. İsacı olmak için polisin festivallerini ve diğer çoktanrıcı uygulamaları reddetmek gerekmektedir. Diğer yandan Yahudi olmadıkları için hâlâ Yahudi ayin ve uygulamalarını izleyen İsacı gerçek Yahudiler tarafından reddedilmektedirler. İsacı gerçek Yahudilerin başını çeken Yuhanna’nın geliştirdiği formül bu kişileri Tanrıdan Korkanlar olarak adlandırmak ve asıl Yahudi İsacılardan ayırmaktır. Bu sorun zamanla Yahudi olmayanların lehine çözülecek, Yuhanna’nın temsil ettiği grup zamanla yok olup gidecektir.

Yuhanna’nın temsil ettiği bu grupla birlikte gerçek (tarihsel) İsacılık da yok olmuş olmuyor muydu? İsa’nın Yahudi olmayanlar hakkında neler düşündüğünü bilmiyoruz ama eğer Yahudi olmayanların da İsacı olabileceklerini ve bunu Yahudi olanlarla eşit düzeyde yapabileceklerini savunmuşsa da, bunu havarilerine başarılı bir şekilde aktarmadığını biliyoruz. Bu fikir daha sonra, yani İsacılık Yahudi olmayanlar arasında hızla yayılmaya başladığında ortaya çıkmış görünüyor. Ve bir kez çıktığında da Pavlus tarafından hem tam anlamıyla evrensel bir dine dönüştürülür hem de bu dönüşüm sırasında İsa yeni bir biçim alır.

Pavlus için önemli olan İsa’nın tarihsel kişiliği ve yaşamı değil, onun mesajıdır, neyi açığa çıkardığıdır. Mesajcının kendisiyle değil, mesajla ilgilenmektedir ve zaten İsa onun elinde bir mesaja dönüşür. Bu dönüşümün tam olarak ne zaman gerçekleştiği, ilk andan itibaren olup olmadığı üzerine tartışmalar hâlâ sürüyorsa da, kesin olan şey İsa’nın bir noktada mesaja dönüştüğüdür: Yani İsa’nın kendisi Tanrı’nın mesajıdır. Bu gelişimin büyük çapta Pavlus’un müdahalesinden dolayı gerçekleştiği ileri sürülmektedir. Bu noktada Yahudilik dışı etkilerin rolünü hesaba katmak gerekmektedir. Her ne kadar Pavlus bir Yahudiyse de aynı zamanda Tarsus’ludur da. Kentinde ve daha sonra Anadolu’nun diğer bölgelerindeki gezilerinde dönemin çeşitli dini anlayış ve akımlarından etkilenmiş olması çok olasıdır, ki Pavlus’un yarattığı İsa fikrinde Helenistik düşüncesinin etkileri açık bir şekilde görülmektedir. İsa’nın bedel ödeyen bir kurtarıcı olarak gelmesi, göğe yükselmesi ve sonunda gökteki babasının, Tanrı’nın yanına dönmesi ve benzeri temalar sadece Yahudiliğe ait temalar değildir. Üstelik bu temaların Yahudiliğin içine girmesi Helenistik akımların etkisi olarak bile gözükebilir ama Yahudi olmayanların giderek artan sayıda İsacı olmaya başlaması, İsacı Yahudiliğin bu kişilerin yanlarında getirdikleri akımlardan etkilenmesine yol açmış olması mümkündür. Neticede Pavlus’un Hıristiyanlığı da Helenistik dönemin yerelden evrensele taşınan güç sorunuyla karşı karşıya kalmak zorundaydı. Arasında katmaya çalıştığı insanlar bu tür bir yabancılaşma sürecine tabi kişilerden oluşacaktı ki zaten Hıristiyanlığın bir evrensel dine dönüşmüş olması da bu sorunun çözülmeye çalışıldığını gösteriyor. Yahudilik daha düzenli ve cemaatçi bir din olarak insanların ilgisini zaten çekiyordu. Pavlus’un bunu bir adım ileriye taşıyarak evrensel bir yapıya dönüştürmesi, Hıristiyanlığı çok daha cazip kılmış olabilir: Bir yanda Yahudilikten gelen ve insanları çeken cemaatçi yapı ve diğer yanda da evrensel güç sorununun bu yapıyı evrensel boyuta taşıyarak çözülmesi.

Hıristiyanlığın bu andan itibaren hızla yayılmaya başladığını görüyoruz. MS 45–51 tarihleri arasında gerçekleşmiş Apostolik Konsil Pavlus’un bakış açısının kabulünü getirecektir. Bu dönemden itibaren Kudüs Yahudi İsacılarla Pavlus da gayri Yahudi İsacılarla ilgilenecektir. MS 70 tarihinden itibarense bu iki grup tam anlamıyla birbirinden ayrılmaya başlar. 2. ve 3. yüzyıllar Hıristiyanlığın Yahudilikten tam anlamıyla koptuğu dönemdir. Bu dönemde Hıristiyanlık çeşitlilik sunan bir yapıdadır. Çeşitli küçük mezheplerden veya mezhebimsi gruplardan oluşmaktadır. Yeni Ahit’in dört kitabının ve Pavlus’un mektuplarının otoriter bir konuma yerleştirilmesi de bu dönemde gerçekleşir.

Hıristiyanlığı bugünkü konumuna ulaştıran son büyük değişiklik de Roma İmparatorluğu’nun devreye girmesi ve bu yeni inancı ilk önce yasal inanç düzeyine yükseltmesi (313 Milano Fermanı; Konstantin) ve daha sonra da devlet dini (381; Theodisius) yapmasıdır. O ana kadar uzlaşmacı bir yapıda olan e uzun tartışmalar sonunda biçimlenen Hıristiyanlık, bu noktadan itibaren yaptırım gücü olan bir dine dönüşür. Roma Hıristiyanlıkta kendisine uygun evrensel inancı bulurken, Hıristiyanlık da Roma’da onu tek inanç haline getirecek gücü bulur.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...