31 Mayıs 2009 Pazar

İstanbul'un Fethinin Kutlanmasına Dair

Epey özgürce davranmışsın geçmişi kurgulamada. Yazını okuyunca, sanki Orta Asyalılar atlarına atlayıp koştura koştura İstanbul’u fethetmeye gelmişler gibi bir izlenim ediniyor insan. Sürecin İslami boyutuna neredeyse hiç değinmemişsin. Oysa İstanbul’un fethi daha ziyade bir İslami ideal olarak çıkıyor karşımıza. Oğuzların Anadolu’ya gelmelerinin ardında da iki temel itici güç var. İslam, yani Hıristiyanlarla savaş, ve kısmen de göçebelerin otlak veya yeni bir yaşam arayışı.

Ayrıca Anadolu’ya Oğuzların gelişinden çok önce Müslümanlar Bizans veya Roma’nın kapılarına dayanıyor, topraklarını işgale başlıyor. Oğuzlar boy göstermeden çok önce başlamış bir saldırı var ve onun Orta Asya’nın göçebeleriyle bir ilgisi yok. Çok daha önce İstanbul Müslüman Araplar İstanbul’u 1453’den önce birkaç kez kuşattı.

İki önemli sorun var yazında. Birincisi İstanbul’un fethinin neredeyse tamamen İslam’a atfedilecek boyutunu atlıyorsun. Bu İslam’ın hedefiydi ve bugün de İslam’ın yeni bir icadı olarak karşımıza çıkıyor. Yeni bir geleneğin doğuşunu seyrediyoruz. İkincisiyse, Bizans’la kapışanların da bir medeniyet olarak geldiklerini görmüyorsun. Bir barbar aşısından ziyade bir medeniyetler çatışması söz konusu burada. Gelişmişlik açısından bakıldığında da, o tarihlerde İslam medeniyetinin Hıristiyan Roma’dan geri olduğunu söylemek mümkün değil. Orta Asya’nın atlıları, İslam’ın silahı (kısmen de yağmacıları) olarak giriyor Anadolu’ya ve çok sonra da İstanbul’a. 1453’de İstanbul’un veya Konstantinopolis’in surlarının önünde Türkler değil, Müslümanlar (bu arada tabii, sayıları az da olsa Hıristiyan kökenli savaşçı ve yardımcıları da unutmayalım) var.
Bu yazı başka bir forumdaki bir tartışmaya cevaben yazıldı:

Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlaşması I

Ortaçağ tektanrılı dünyaya geçişi mi temsil ediyor?

Daha önce bahsetmiş olduğumuz gibi, ortaçağa geçişte gözlemlenen en önemli değişikliklerden biri kutsal boyutundadır. Kutsal boyutunda gözlemlediğimiz bu büyük değişiklik, çoktanrılı dünyadan tektanrılı dünyaya geçiştir. İlk bakışta doğru gözüken bu iddia aslında bazı sorunlar içermektedir. Antikçağ olarak adlandırdığımız dönemde de tektanrıcılık gözüküyor. Yani tektanrıcılık sadece ortaçağa özgü bir görüngü değildir. Her şeyden önce, çok yaygın olmasa da Yahudilik vardı. Diğer yandan, antikçağın son dönemlerinde Yunan felsefesi veya Yunan çoktanrıcılığı tektanrıcılığa doğru gidiyordu ki aslında bunu kısmen başarmıştı da. Bir yandan tanrıların-tanrısı gibi yaklaşımlar belirirken, bir yandan da neredeyse tektanrıcı diyebileceğimiz inançlar ortaya çıkıyordu. İnsanlar kutsal olarak adlandırdığımız boyutu, bir şekilde teklikle, tektanrıcılıkla özdeşleştirmeye başlamıştı ki, bu bizi bunun ortaçağda ortaya çıkmış bir değişiklik olmadığı sonucuna getirir. Eğer bu gelişme antikçağda başladıysa, o zaman ortaçağı antikçağdan ayıran en önemli değişikliklerden birinin tektanrıcılığa geçiş olduğunu iddia etmek garip değil midir?

Evet, burada bir gariplik söz konusudur ama bu iki dönem arasında bir kopukluktan bahsetmemize neden olan büyük değişiklik de zaten bu değildir. En büyük değişiklik, bir yandan doğru inanç anlayışının, bir yandan da insanları doğru inanca çekme, inançlarını değiştirmeye zorlama pratiğinin, yani misyonerliğin belirmiş olmasıdır. Başka bir açıdan baktığımızda üzerinde durduğumuz büyük değişiklik, antikçağın hoşgörü anlayışının ortadan kalkmış olmasıdır. Çünkü doğru inanççılık doğru olan anlayışın aynı zamanda tek olmasını da getirmiştir. Antikçağda bu iki fikir de kitleler arasında tutunamamıştır ki, bu dönemde bu tür fikirlerden bahsedilmediğini bile söyleyebiliriz. Hıristiyanlık hem doğru inanç hem de insanların bu inanca katılması gerektiği iddialarıyla gelmiştir. Büyük değişiklik buradadır. Hem tek tanrı hem de Tanrı’nın sevgili kulları fikirleri ortaya çıkmıştır. Tanrı’nın sevgili kulları, daha sonra göreceğimiz gibi, çoğu kez açık veya kapalı şekilde zaman zaman Tanrı’nın seçilmiş halkı fikrine de dönüşmüştür.

Bu arada tektanrıcılık meselesine tekrar döndüğümüzde aslında çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa geçilmemiş olduğunu görürüz. Çünkü tektanrıcılık zaten vardı. Helen felsefesinde ve Helenistik felsefede tektanrıcılık çabaları vardı. Bu çabaların bir kısmının tektanrıcılığa ulaşmış olduğu bile söylenebilir. Fakat söz konusu olan hâlâ tek bir tanrı değil, tanrıların tanrısıydı. En tepede tüm tanrıların başı konumunda bir tanrı olsa da ve bu anlamda bir tektanrıcılık söz konusuysa da, mevcut ortam hâlâ çok tanrılıydı. Fakat burada asıl mesele tektanrıcılık zihniyetleri arasındaki farklılıktır. Hıristiyanlık diğer tektanrıcılıkları kendi tektanrıcılığından ayırmıştır ve bu akımlarla aynı kefeye konmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Bunun nedeni, tanrıların tanrısı yaklaşımı ile kendi yaklaşımı arasında tanrıların veya kutsal figürlerin sayısı açısından bir fark olması değildi. Hıristiyanlığın tektanrıcılığı filozofların ve elitlerin düşünerek vardığı, yani yapmış oldukları gözlem ve kafa yormaların ürünü olarak ortaya çıkmış bir tektanrıcılık değildi. Hıristiyanlığın tek tanrısı, Eski Ahit’tin kendisini Hz. İsa’yla gösterdiği Tanrı’ydı. Burada çok farklı iki zihniyet söz konusudur. Hıristiyanlığın tanrısı zaten vardı ve kendisine itaat edilmesini istiyordu. O, mantıksal açıdan olması gereken bir sonuç, bir çıkarsama değildi. Kendisini göstermişti ve kendisine itaat edilmesini buyuruyordu. O her zaman vardı ve her zaman da olacaktı. İnsan Tanrı’nın yaratısı, onun kuluydu ve yegâne amacı onun buyruklarına itaat etmekti. Antikçağ zihniyetinin tanrı fikri kısmen pratik olmaya dayanıyordu. Bu zihniyetin tek tanrısı insana yardımcı olan, insanın amaçları için kullanılabilecek bir tanrıydı. Bu tanrı, insana yararlı olmadığında terk bile edilebiliyordu. Eğer Hıristiyanlık bir şeyin benzeriyse, bu Yahudilikti. Tektanrıcılığa ulaşmış Helenistik felsefeler veya inançlar hâlâ aynı türden bir anlayış getirmiyordu. Hıristiyanlık tektanrıcılığa böyle bir fikir makul gözüktüğü veya bir yığın tanrı arasından bir tanesi sivrildiği için ulaşmamıştı. Bir Tanrı vardı ve kendisine inanılmasını ve de itaat edilmesini talep ediyordu. Dindarlıkta Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkmış bu yeni zihniyet sonunda Roma İmparatorluğu’yla bütünleşmiş ve ardından zamanla Hıristiyan bir imparatorluk, dini topluluğa dayanan ve onu temsil eden bir imparatorluk belirmiştir; antikçağın çoktanrılı Roma İmparatorluğu ortaçağın Hıristiyan Roma veya Bizans İmparatorluğu’na dönüşmüştür.

Merhaba Onur bey,

Aslında geçen hafta aklımdan böyle bir fikir geçmişti ama çok önemsememiştim. Benim için bir insanla ilişkiye geçtiğimde önemli olan, tartışmanın kendisidir. Bir bütün olarak kim olduğundan ziyade, o sırada konuşulan veya tartışılan konudaki duruşuyla, yani tarzıyla ilgilenirim. O yüzden bir tartışmanın olumsuz geçmiş olması, o kişiyle yapacağım diğer tartışmaları genelde etkilemiyor. Çünkü özden çok diyalogla ilgileniyorum. Diyaloglarda karşılıklı oluşur.

Olumsuz izlenim edinmiştim ama bu izlenimimi, örneğin daha sonra aynı adla gelen yorum iletisinde sürdürmedim. Sorular çekici ve tartışma güzelse, anlaşmazlığı sürdürmenin bir alemi yok. Barbunjani araştırmasına gelince, aslında cevap verecektim. Ama o sırada araya başka işler girdi ve geciktim. Daha sonra da, üzerinden fazla vakit geçti diye cevap yazmaktan vazgeçtim. Yoksa özel bir garezim yoktu.

Görüşlerimizin her zaman uyuşması gerekmiyor. Üstelik bir bakıma böylesi daha da iyi. Uyuşmazlıklar sorulara, sorular da yeni açılımlara yol açabilir. Ama çoğu kez Türkiye’de bunu başarmak çok kolay değil. Benim gazete söyleşisinde olduğu gibi, saldırılar sorulardan çok daha fazla oluyor. Sorunun ne olduğunu, antropolog olarak gayet iyi görüyorum. Sonuçta sergilenen davranış içinde bulunulan koşullara göre çok daha anormal değil ama saldırıların çok, sorularında son derece az olması büyük şansızlık. Her farklı görüşün veya varsayımın hakaret olarak algılanması sona erse, bu konularla ilgili tartışmalar çok daha olumlu sonuçlara yol açabilir diye düşünüyorum.

Genetik antropoloji en azından insanların izlediği yolları ve aralarındaki akrabalık ilişkilerini göstermede gerçekten çok iyi bir araç. Henüz emekleme evresinde ama veri miktarının artmasıyla çok ilginç sürprizlerle karşılaşabiliriz. Üstelik bu sanırım etnik kimlik kavramında da önemli değişikliklere yol açabilir. Ne de olsa, hiçbir kimlik türü ebedi değil.

Madem tanıştık, bir şey sorayım. Anladığım kadarıyla ilgi alanınız, Türklerin veya Oğuzların Anadolu’ya göçü. Tam olarak hangi kapasitede ilgileniyorsunuz bu konuyla: akademisyen, öğrenci veya sadece tarihe aşırı meraklı biri. Epey okuduğunuz ve araştırdığınız ortada. En azından sorular buna işaret ediyor.

İyi pazarlar dileğiyle

Not: e-posta mı karar veremedim, bloga koymaya karar verdim bu mesajı. Sorularla da sırayla ilgileneceğim.

29 Mayıs 2009 Cuma

Roma İmparatorluğu'nun İkiye Bölünmesi

Bizans’ın öyküsünün doğal olarak Roma İmparatorluğu’yla başlaması gerekiyor. Daha önce belirtildiği gibi, Bizans adı altında farklı bir devlet hiçbir zaman olmamıştır. Bizans aslında Roma İmparatorluğu’nun kendisidir ama biçim değiştirmiş kendisidir. Bizans İmparatorluğu’nun başlangıcı genelde Roma İmparatorluğu’nun bölünmesiyle başlatıldığından, burada da aynı yaklaşım sürdürülecektir.

Antikçağdan ortaçağa geçiş sırasında görülen en önemli siyasi değişikliklerden biri Roma İmparatorluğu’nun idari açıdan bölünmesidir. Bu bölünmenin kendisi ortaçağa geçişi getirmemiştir. Ne de böyle bir geçişten ötürü Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüştür. Ortaçağ bu bölünmeden çok sonra gelmiştir ama ortaçağda göreceğimiz siyasi harita büyük çapta bu bölünmenin ürünüdür.

Roma İmparatorluğu gerçekten de bölünmüştür ama bu bölünme iki farklı devletin ortaya çıkarılması için yapılmamıştır. Bu bölünme de temel amaç çok büyük boyutlara ulaşmış imparatorluğun idaresini kolaylaştırmak, onu düşmanlarına karşı çok daha etkili bir yapıya dönüştürmekti. Tek bir imparator imparatorluğun her yanına yetişemediğinden, sorumluluğu, iki imparator ve imparator yardımcısı biçiminde yayma yoluna gidilmiştir. Yani söz konusu değişiklik aslında bir idari manevradır, iki farklı devlet ortaya çıkmamıştır. Her şeye rağmen yaygın kanıya katılarak Roma İmparatorluğu’nun iki farklı devlete bölündüğünü savunacak olsak bile, her iki parça da kendisini Roma İmparatorluğu olarak görmüştür. Roma İmparatorluğu’nun sadece batıdaki parçasını Roma İmparatorluğu olarak görmek ve Roma İmparatorluğu’nun bu parçanı ortadan kalkmasıyla sona erdiğini ileri sürmek bu döneme ait bir yaklaşım olmayıp tamamen modern çağın icadıdır. Elbette iki parça arasında önemli farklılıklar olmuştur. Örneğin, batıda hâkim dil Latinceyken, doğuda Yunanca hâkim dil olmuştur.

Üçüncü Yüzyıl Krizi

Antikçağ Roma’sının siyasi ve kültürel çerçevesi üçüncü yüzyılda sarsılmaya başlamıştı. Roma dünyasını etkileyen stresin işaretleri Commodus döneminden itibaren belirmeye başlamıştı. Kuzeyde Almanlar Roma sınırlarını aşarak ilk akınlarını düzenlemeye başlamış, doğudaysa İran’ın yeni Sasani hanedanı ciddi bir tehdit olarak belirmişti. Dış tehditlerin yanında bir de kritik iç sorunlar belirmişti. Ekonomik açıdan hızlı bir gerileme söz konusuydu. Siyasi açıdan Augustus dönemi yerini askeri otokrasiye bırakmıştı. Kültürel açıdan bakıldığında bir gerileme söz konusuydu; antikçağın bakış açısı yerini yaşam üzerine yeni anlamlar ve çözümlerin belirmesine ve bu nedenle hem felsefe hem de dinde ilginç gelişmelere yol açmıştı.

Bu dönem siyasi açıdan aşırı derecede istikrarsız bir zamandır. Dış tehditlerin miktarının ve etkinliğinin artması neredeyse birinci yüzyıldan itibaren orduya daha faza önem verilmesini getirmişti. Askerlerin hem ücretlerinin hem de ayrıcalıklarının artması, ordunun siyasi meselelere daha fazla katılmasına ve kimin hükümdar olacağı ve ne tür politikalar uygulayacağı konularında belirleyici bir rol oynamasına yol açmıştı. Sonunda Severus Alexander’ın 235’te generalleri tarafından Ren’de öldürülerek yerine Maximunus Thrax’ın geçirilmesiyle ilk tamamen asker kökenli (“Kışla İmparatorları”) imparator da başa geçmiş oluyordu. Tüm askeri iktidarı imparatorda toplayan imparatorluk ideolojisi de sorunun çözümünü zorlaştırıyordu. Çünkü ikinci düzeydeki generallerin herhangi bir şekilde askeri açıdan başarılı olmaları hemen iktidarı ele geçirme girişimlerine neden oluyordu. 235 ile 284 arasında, sadece önemlilerini dikkate aldığımızda, 30 imparator başa geçmiştir ki, bu da haliyle gayet istikrarsız bir yapıdır.

Savaşlar, iç savaşlar ve bunlarla birlikte gelen kıtlıkların sonucu ekonomik üretimin hızlı bir düşüş göstermesi olmuştur. Sonunda gümüş madeni para denariusa dayanan parasal sistem çökmüş, enflasyon almış başını gitmiştir. Fiyatlar 234 ile 284 arasında yaklaşık 700 kat artmıştır. Parasal sistemin çöküşü tüketicilerin ve tacirlerin madeni para kullanımını bırakıp takas sistemine geçmeleri olmuştur. Kriz kentli mülk sahibi sınıfları doğrudan etkilenmiş, kentlerin refahından sorumlu olan dekuryonlar sorumluluklarını terk etmeye başlamıştır. Bazı araştırmacılara göre Roma İmparatorluğu’nun bu tür siyasi sorunlar yaşamasının ardında eyalet yönetiminin yeterince gelişmemiş, erken Roma İmparatorluğu’nun (Oktavyan’dan Diokletyan’a kadar olan dönem) bir “kentler federasyonu” olmasıdır.

Her şeye rağmen Roma İmparatorluğu çökmeyecektir. Gallienus (253-268) ve Aurelyan (270-275) dönemlerinde başlayan imparatorluğu yeniden düzenleme çabaları Diokletyan (284-305) ve Konstantin (305-337) tarafından tamamlanacak ve böylece bazı araştırmacıların Geç Roma İmparatorluğu olarak adlandırdıkları dönem başlayacaktır. Üçüncü yüzyıl krizi temelde siyasi ve askeri olmasına rağmen, bu krize karşı geliştirilmiş çözümler ekonomik ve toplumsal yaşamda da önemli değişiklikler getirmiştir.

Diokletyan (284-305)

Ondan önce gelenler gibi Balkan kökenli bir asker olan Diokletyan diğerlerinden farklı olarak reformlarını başarıyla uygulamaya geçirmiştir. Diokletyan’ın getirdiği ve Bizans tarihi açısından önemli olan en büyük değişiklik tetrarki (dörtlü yönetim) sistemi olmuştur. Bu sisteme göre imparatorluk dört parçaya bölünmüştür. Diokletyan Roma İmparatorluğu’nu yönetmek için iki ogüst (augustus) ve iki sezar (Caesar) tayin etmiştir. Ogüst kıdemli imparator ve sezar da kıdemli imparatorun yardımcısı veya ast imparator olarak tanımlanabilir. Diokletyan’ın geliştirdiği sisteme göre, imparatorluk İlirya’dan (batı Balkanlar, Dalmaçya kıyıları) ikiye bölünecek, doğuyu bir ogüst ve batıyı da diğer ogüst yönetecektir. Fakat Diokletyan bununla yetinmeyip bu parçaları da bölmüştür. Böylece batının sezarı imparatorluğun kuzeybatısı olan Galya ile Britanya’yı (batı ogüstüyse İtalya ve Kuzey Afrika’yı), doğunun sezarıysa Ortadoğu ve Mısır’ı (doğu ogüstüyse Balkanlar ve Küçük Asya’yı, yani geleceğin Anadolu’sunu) yönetecekti. Bu sayede dış tehditlerle daha başarılı bir şekilde mücadele edilecek ve her bir bölge kendi bürokrasini yaratacağından kaynaklar daha etkin bir şekilde kullanılacaktır. 285’de Roma İmparatoru Diokletyan tarafından gerçekleştirilmiş bu idari bölünme sayesinde, bu tarihten itibaren, her ne kadar bazen tek bir imparator her iki parçayı yönettiyse de, genelde ikili veya dörtlü bir yönetim var olmuştur. Fakat bunu farklı iki devletin ortaya çıkmasından çok, aynı devletin çok merkezli (başlı) hale dönüşmesi şeklinde yorumlamak daha doğrudur. Bu iki farklı devlet idari örgütlenme ve devletin devleti yönetenler tarafından anlaşılan kimliği açısından birbirinin benzeri olduğu gibi, iki ogüst var olmasına rağmen genelde doğudaki ogüst birinci gelmiştir. Diokletyan ayrıca ogüstlerin zamanı gelince yerlerini sezarlarına bırakmalarını ve bunların da aynı şekilde yeni sezarlar tayin etmelerini de tasarlamıştır. Her ne kadar bu uygulama Diokletyan zamanında yaşama geçirildiyse de, ondan sonra gelen hükümdarlar iktidar için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmeyi sürdürmüştür.


Diokletyan’ın Tetrarki Sistemi


Diokletyan’ın gerçekleştirdiği tek değişiklik tetrarki sistemini tasarlamış olması değildir. Siyasi, idari, askeri ve ekonomik alanlarda da çeşitli reformlar gerçekleştirmiştir. Siyasi alandaki en büyük değişiklik imparatorun değişmiş konumudur. Oktavyan’ın genellikle Augustus dönemi olarak adlandırılan sisteminde imparator, yani ogüst, “ilk yurttaş” (principus) (burada yurttaştan kenttaş veya Roma yurttaşı anlamlarını çıkarmak gerekiyor; yoksa söz konusu olan modern yurttaşlık değildir) olarak tanımlanırken, Diokletyan döneminde dominus’a, yani lorda/efendiye dönüşmüştür. İmparator halktan uzaklaştırılmıştır. Çeşitli törenlerin gerçekleştirildiği sarayındadır. İmparator kutsaldır, iktidarı artık halkın iradesinden değil, tanrılardan kaynaklanmaktadır. Her ne kadar imparatoru yücelten bir imparatorluk kültü Oktavyan döneminden beri var olmuşsa da, imparatorun iktidarının ilahi bir kökenle ilişkilendirilmesi tamamen yeni bir uygulamadır. Bazı araştırmacılara göre bu değişiklikler doğrudan Sasanilerden kopyalanmıştır.

İdari sistemdeyse hedef, boyutları çok büyümüş Roma İmparatorluğunu daha kolay yönetmenin yollarını geliştirmek olmuştur. Vergi toplama faaliyeti askeri faaliyetlerden ve sivil yönetim askeri yönetimden ayrılmıştır. Sivil bürokrasinin boyutları büyük çapta genişletilmiştir. Devletin örgütlenme biçiminin temeli yine kenttir ama imparatorluk çok daha ufak eyaletlere bölünmüştür. Ekonomik alandaki en önemli değişiklik vergi sisteminde olmuştur. Getirilen yeni sistem temelde var olan tüm değerlerin belli dönemlerde tespit edilmesine ve insanların buna göre vergilendirilmesine dayandırılmıştır. Dolayısıyla toprak sahibi daha avantajlı bir konumda olmuştur. Çünkü alınacak vergi kişinin ne üretmiş olduğuna göre değil, üretme potansiyeline göre belirlenmiştir. Bu da daha fazla üretmeyi kamçılayan bir sistemdir. Vergi sistemindeki reformlara ek olarak, para sistemine de daha kararlı bir yapı verilmiştir.

Sonuç olarak, üçüncü yüzyılın karışıklıkları Akdeniz dünyasında antikçağda gerçekleştirilmiş kazanımların veya gelişmelerin sarsıntıya uğraması olarak anlaşılabilir. Burada elbette farklı bir bakış açısı söz konusudur. Çünkü konuya Roma devletinin kurtarılması ve tekrar etkili bir yapı haline getirilmesi açısından bakacak olursak, bu başarılmıştır ama bu başarının devlet dışındaki alanlarda tercih edilmeyeceği düşünülebilecek bedelleri olmuştur. Siyasi açıdan baktığımızda, yerel özerklik ve bireysel özgürlük yerini güçlü devlet anlayışı almıştır. Toplumsal ve ekonomik açılardan, her bireye belli bir yerde sürdüreceği bir yaşam tayin edilmiştir; insanlar bulundukları yerlere ve mesleklere bağlanmıştır. Tüm bunların Geç Roma İmparatorluğu’nu totaliter bir devlete dönüştürdüğü düşünülebilir ve bu, gerçekleştirilen değişiklikler açısından bakıldığında doğru bir saptamadır ama bireyler bu sistemi sürekli değiştirmeye çalışmış, çeşitli yasadışı faaliyetlerde bulunmuştur. Fakat konumuz açısından baktığımızda, bu yapı doğuda varlığını sürdürecek ve daha sonra Bizans olarak adlandırılacak Roma İmparatorluğu’nun bu tarihten sonraki yapısını oluşturmuştur. [1]


Konstantin (305-337)

Büyük Konstantin de olarak adlandırılan I. Konstantin’in dönemi eski Roma İmparatorluğu ile yeni Hıristiyan Roma veya Bizans İmparatorluğu’nu birbirinden ayıran dönüm noktası olarak tanımlanabilir. Bu dönemin en büyük iki değişikliği Hıristiyanlığın ilk önce tercih edilen ve daha sonra resmi din olarak belirmesi ve imparatorluğun yeni kentsel merkezi olarak daha sonra İstanbul olarak adlandırılacak Konstantinopolis kentinin kurulmasıdır. Konstantin’in Diokletyan’dan en önemli farkı onun getirdiği dörtlü yapı tasarımına uymayarak ogüstleri ve sezarları (ortadan kaldırarak tekrar tek bir yapı oluşturmasıdır. Konstantin, Diokletyan’ın başlatmış olduğu reformları sonuçlandırarak yüzyıllarca Bizans’a egemen olacak idari sistemi kurmuştur. Konstantin döneminin en büyük değişikliklerinden olan Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olması aynı zamanda hem ortaçağın hem de Bizans’ın temelini oluşturan en büyük değişikliklerden biridir.

[1] Starr, 647-685;Winks ve Mattern-Parkes, 177-182; Gregory, 21-45

Anadolu'da Türkçenin Yayılması Üzerine

Sorular yormuyor, aksine iyi oluyor. Farklı konular üzerinde düşünmeye sevk ediyorlar. Ama her sorunun cevabını veremeyebilirim ve yanıtlarım zaman alabilir. Tabii bu arada bazı soruların da, eldeki verilerin yetersizliğinden ötürü şu anda cevaplandırmak mümkün olmayabilir. Elimden geleni yapacağım ama bu blogda akademik yazım biçimini benimsemediğimi de belirtmek istiyorum. Ara sıra böyle yazılar koyabilirim ama genelde kaynak belirtmeden yazıyor ve spekülasyonlara daha çok yer veriyorum.

Türkçenin nasıl yayıldığını bilmiyoruz. Diğer dillerin nasıl yayıldıkları konusunda da benim pek bilgim yok. Ama eğer sadece Anadolu’dan bahsedeceksek, şu ana kadar ayrıntıları pek aydınlatılamamış bir de Yunancanın yayılması sorunu var. Çünkü Yunanca antikçağın sonunda Helenlerden bağımsız olarak yayılıyor. Ardından da Türkçe geliyor. Yani Türkçenin yayılmasına benzer şekilde bir de aydınlatılması gereken Yunancanın yayılması var.

Doğal süreçten kastım, zorla dil öğretme hariç her şey. Yani modern dönem öncesindeki tüm yayılmaların doğal süreçler yoluyla gerçekleştiğini kabul edebiliriz. Örneğin bir yerde bir ticaret ağı varsa, orada konuşulan dillerden biri zaman içinde ortak ikinci dile dönüşebilir. Ya da göçebelerle yerleşiklerin iç içe yaşaması, zamanla bu bölgede bir iki dilliliğin ortaya çıkmasına yol açabilir.

Türkçenin yayılmasında ben iki önemli unsurun rolünün önemli olduğunu düşünüyorum: İslam ve göçebelik. Muhtemelen kentlerde daha hızlı bir yayılma söz konusuydu. Yerleşik yerliler kısa süre içinde siyasi ortama hâkim, iktidarı elinde tutan kesimin dilini konuşmaya başlamış olabilir. Özellikle çocuklar. İlk başta daha iç içe bir toplumsal yaşamın olduğunu da düşünebiliriz. Bu dönemde eğer doğal olmayan yollarla yayılan, yani dayatılan bir şeyden bahsedeceksek, bunlar dinler; yani bu coğrafyada Hıristiyanlık ve Müslümanlık. Her ne kadar İslam dinde zorlama olmaz diyorsa da, bu dönemde misyonerlik çabaları görülüyor ama daha da önemlisi, hem vergi baskısı hem de yağmadan kurtulma isteği, yani emniyet, insanları Müslümanlığı seçmeye yöneltmiş olabilir. Özellikle zenginlerin daha hızlı din değiştirdiğini söyleyebiliriz. Birilerini dinlerini bırakmaya zorlayan, yani doğal olarak kendi halinde gelişmeyen bir süreç var. Bu süreç muhtemelen Türkçeye de o bölgede konuşulan en önemli Müslüman dili şeklinde bir avantaj sağlamış olmalı. Ama aynı avantajı muhtemelen Farsça da yakalamıştı ve zaten Selçuklu döneminde Anadolu’da Türkçe ve Farsça kendi kültürel alanlarını yaratmış gözüküyor. Selçuklunun en azından resmi dil olarak Farsçayı tercih ettiğini biliyoruz. Kentlerin bir kısmında Farsça’nın Türkçeyle daha çok karıştığı bir dil hâkim olmuş olabilir.

Elimizde o dönemin dil coğrafyasıyla ilgili veriler yok. Anadolu’da Türkmenlerin olduğunu biliyoruz. Bununla ilgili bir kuşku yok. Ama sayıları ne kadar bunu bilmiyoruz ama mevcut kültürel yapı üzerinde etkide bulunduklarını biliyoruz. Diğer yandan başkaları da var. Bu topraklarda Farsça da konuşuluyor. Köylüler hangi dilleri konuşuyorlardı, bunu gösteren bir çalışma mevcut değil. Bir gün olabilir mi ondan da emin değilim. Farz edelim bir Türkmen grubu gelip bir yere yerleşiyor ve yerleştiği yerde dört, beş tane Rum veya Ermeni köyü var. Bu köylerin varlığından nasıl haberdar olacağız? Birilerinin yazması gerekiyor. Hangi dili konuştuklarını nereden bileceğiz? Ya birileri söyleyecek veya bu köylülerin geride bıraktığı eserlerden yararlanacağız. Ne tür eserler olabilir bu köyde? Herhalde sadece İnciller. Bunun dışında pek bir şey yazılmış olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla bu köylerin ne konuştuklarını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aynı şekilde Türkmen obalarının nasıl bir dil konuştuklarını da bilemeyeceğiz. Tek şansımız, geride okunacak eserler bırakmış kasaba ve kentler ve belki Müslüman köyleri. Ama bu yerlerde de açıkçası konuşulan dilini bilmek çok zor. Hıristiyanlar kendi dillerinde yazmamışsa veya yazmış da bu eserler saklanamamışsa, onlar hakkında bir şey söyleyemeyeceğiz. Zaten okuryazar bir dünya söz konusu değil bu tarihlerde. Elimize ulaşmış olanlar, Müslüman kesimin yazıp çizdikleri ve onların da okumuş olanlarının yazıp çizdikleri. Bu kesim ne kadar genişti, kimlerden oluşuyordu, bunu bilmiyoruz ama en azından var olduklarını biliyoruz. Ve bunların temelde iki dil kullanmış oldukları görülüyor: Türkçe ve Farsça. Arapçayı dahil etmedim; çünkü sanki ondan daha ziyade yararlanmışlar; günlük konuşma dili değil gibi. Dolayısıyla, bu Türkçeleşme tartışmasını aslında daha çok bu kesimin bize sunduğu veriler içinde kalarak yapabiliriz. Bu kesimin içinde bir Türkçeleşme süreci var. Çünkü Türkçeye eser çevirme var. Genellikle Farsçadan çevriliyor bu eserler. Demek ki Farsçadan ziyade Türkçeyi tercih eden bir kesim var ve bunların sayısı zaman içinde artmış. Bir kültürel bilinçlenme söz konusu. Birileri Türkçe konuşan kesimlere eser üretme çabası içinde. Bu Türkçe konuşanların çoğunlukta olduğunu göstermez ama en azından Türkçe konuşanlar arasında kültürel çabaların olduğunu gösterir. Tabii tüm Anadolu için konuşmuyorum. Güneydoğuda neler oluyor, orada daha farklı bir durum olabilir. Çünkü bu yöne doğru gittikçe Arapça ve Kürtçe belirmeye başlıyor ki, Türkçe hiçbir zaman bunlara karşı bariz bir üstünlük sağlayamamış. Ama örneğin İran Azerbaycan’ında sizin de belirttiğiniz gibi Türkçe zamanla hâkim dile dönüşmüş. Bu tam olarak ne zaman oldu bilmiyorum. Ama burada Müslümanlık baskın rol oynamamış olabilir; yine de acele etmemek gerek. Daha kuzeyde ve batıda Hıristiyan topluluklar yaşıyor. Azerbaycan’da durum neydi bilmiyorum ama yerleşiklerle göçebeler arasında yer mücadelesi zamanla yerleşikleri yerinden etmiş ve/veya Türkçeyi daha seçilmesi gereken bir dile dönüştürmüş, yerleşikler, Müslüman veya Hıristiyan zamanla egemenin diline kaymış olabilir. Çatışma türlerini şöyle toparlayabilirim: Hıristiyan/Müslüman, Müslüman yerleşik/Müslüman göçebe, Türkçe konuşan Müslüman göçebe/diğer dilleri konuşan Müslüman göçebe, Farsça konuşan /Türkçe konuşan ve Müslüman olmayan veya çok ciddi olmayan göçebe/Diğerleri. Kanımca hâkim dilin belirlenmesinde bu çatışmaların sonuçlarını dikkate almak gerekiyor. Ayrıca zaman içinde görülebilecek siyasi, ekonomik ve ideolojik değişiklikleri de hesaba katmak gerekiyor. Osmanlı Selçukludan daha farklı düşünmüş olabilir. Ya da Osmanlının başıyla ortası arasında daha farklı politikalar görebiliriz.

Türkçeleşme derken aynı zamanda Türkleşmeyi de anlıyoruz ama bence bu eşleşmeyi yapmamak gerekiyor. Eğer Türkleşmeden kastımız, bir insanın kendisini Türk hissetmesi, Türk görmesiyse, insanlar böyle bir his geliştirmeden Türkçe konuşmaya başlamış olabilir. Bir Rum veya Ermeni kendisini Türk görmeden Türkçeyi benimsemiş olabilir ki, bu dönemin en önemli kimlik türü dini olan. İnsanlar elbette farklı diller konuştuklarını farkındaydılar ve buna göre kendilerini gruplandırmış olabilir ama bu her zaman çok net ayrımlara yol açmamış olabilir. İlk büyük ayrımın Müslümanlık ve Hıristiyanlık olduğu görülüyor. Yani Müslüman ve gavur. Ardından alt kategoriler gelmiş. Türk kategorisi daha çok göçebe/kırsal Türkçe konuşanı ifade etmek için kullanılmış. Sanki Türk ve göçebe aynı anlamlarda. Ama daha sonra Müslüman olmak anlamında kullanıldığını da görüyoruz. Dolayısıyla Türkleşme terimini kullanmamız yerinde bir seçim olmayabilir. Göçebeleşme anlamında kullanıyorsak, Anadolu elbette biraz göçebeleşiyor. Müslümanlık anlamında kullanıyorsak, bu da oluyor. Ama kendilerini Türk olarak adlandıran insanların sayısının artmasından bahsediyorsak, bunun olmadığını düşünüyorum.

Ayrıca yer isimleri de bu çıkarımı destekler nitelikte. Dağ terimleri daha Türkçe. Nehirler için aynısını söyleyemeyeceğim. Örneğin Karadeniz’de Kelkit Ermeniceden geliyor. Fırat ve Dicle’nin Türkçeyle ilgisi yok. Sakarya da öyle gözükmüyor. Göllerin bir kısmında evet ama hepsi olmayabilir. Köylere gelince, yüzlerce köy ismi Cumhuriyetin başında değiştirildi. O yüzden kesin bir şey söylemek söz konusu değil. Örneğin Bodrum’dan (burayı daha iyi bildiğim için iki isim vereyim) Türkbükü ve İslamhaneleri. Oysa bunların orijinal isimleri Rumbükü ve Rumhaneleri. O yüzden titiz bir çalışma yapmak gerekiyor. Müslüman ve/veya Türk köyleri tabii ki var ama bir şeyler söylemeden önce coğrafi isimleri Cumhuriyet dönemi Türkçeleştirmesinin etkilerinden arındırmamız gerekiyor. Ancak ondan sonra sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz. Kent isimlerine gelince, burada bariz bir şekilde yerli isimler baskın. Bu da daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi kültürel sürekliliğe işaret ediyor.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Anadolu'da Türdeşleşmenin Başlaması - Türdeş Coğrafya


Anadolu’nun geçmişinde çeşitli grup veya toplulukların var olduğunu kanıtlamaya gerek yoktur; farklı topluluklar her zaman var olmuştur. Burada grup veya topluluktan kastedilen, kendilerini diğerlerinden bir şekilde farklı gören insanların bir araya gelerek oluşturdukları birimlerdir. Gruplar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir: kültürel, dini, dilsel, etnik vb.

Bu grupların hepsi aynı anda var olmayabilir. İnsanlar kendilerini dini gruplar şeklinde örgütlerken bugün etnik grupları anlatan terimler kullanmış olsalar da, bir etnik yapılaşma kastetmemiş olabilirler. Geçmişe bakarken bu farklılıkları dikkate almamız gerekmektedir. Bugün hepimiz etnik bir dünyanın üyesi olduğumuz ve bu yüzden de tüm toplumsal meselelere etnik kavram ve bakış açıları doğrultusunda yaklaştığımız için, geçmişe bakarken etnik kimliğimizi bir kenara bırakmamız gerekmektedir. Günümüz dünyasıyla dünün dünyası arasında çok büyük farklar olabileceğini unutmamalıyız.

Antikçağdan çıkmakta olan Anadolu’da topluluklar düzeyinde değişiklikler yaşanıyordu. Bir yandan topluluklar değişiyordu; bazı topluluklar yok olurken yerine yenileri ortaya çıkıyordu. Diğer yandan da toplulukların sayısı azalıyordu. Yani topluluklar açısından kalabalık bir ortamdan daha az kalabalık bir ortama doğru bir gidiş söz konusuydu. Benzer şekilde, konuşulan dillerde de bir azalma başlamıştı. İnsanlar kendi dillerinin yanında başka bir dili konuşmaya başlamış ve bu dil zamanla ana dillerinin yerini almıştı. Yunanca antikçağın sonunda böyle bir konumdaydı. Dinlere baktığımızda da buna benzer bir gelişme vardı. Antikçağın dinleri yerlerini yavaş yavaş Hıristiyanlığa bırakmaktaydı. Daha sonra İslam’ın ortaya çıkması mevcut durumu fazla değiştirmeyecek, antikçağın çok dinli coğrafyasının yerini ortaçağın az dinli coğrafyası alacaktı. Söz konusu olan, çoktürlülükten türdeşliğe doğru bir gidişti. En azından Anadolu’da görülen durum buydu. Tek bir devletin bu bölgeye egemen olması ve bu tek devletin sonunda Hıristiyanlığı seçmesi, türdeşliği en azından dini düzeyde bir devlet politikasına dönüştürmüştü. Dil düzeyinde durum biraz daha farklıydı. Anadolu’nun Yunancaya geçmesinin arkasındaki ana ve tek neden Roma devletinin yedinci yüzyılda bu dili resmi dili yapmış olması değildir; Yunancanın gelişimi çok daha önceye dayanmakta olup daha ziyade antikçağın dinamikleriyle ilgili bir gelişmedir.

Anadolu açısından baktığımızda, antikçağdan ortaçağa geçişin getirdiği en büyük değişikliklerden biri türdeşliğe doğru gidiştir. Gerçekten de daha türdeş bir coğrafyaya doğru bir kayış söz konusudur. Neden daha türdeş coğrafya da daha türdeş bir topluluk değil. Çünkü Bizans veya Roma toplumundan bahsetmek oldukça zordur. Bunlar devlet adlarıdır, toplumlara ait değildir. Devletle toplumun iç içe geçmesi daha çok modern dönemde rastlanan bir durumdur. Bu dönemde, en fazla Hıristiyanlığın temsil ettiği bir toplumdan bahsedilebilir ki bu da dini bir topluluktur, bir cemaattir; günümüzde alışkın olduğumuz medeni toplum tipini temsil etmemektedir. Burada bahsedilen din buyruklarına göre şekillenen yaşam açısından bir türdeşliktir. Dini yaşam tüm yaşamla içiçe geçtiğinden ve dünyevi yaşam henüz kendi başına bir alan olarak belirmediğinden, türdeşlik sadece dini yaşam boyutundadır. Bu da belli bir coğrafyanın belli bir dini-yaşam açısından türdeşleşmesi biçiminde görülmüştür. Burada söz konusu olan sadece bir dinin belli bir bölgeye yayılması değil, bu dinin veya dini biçimlerin temsil ettiği yaşam pratiklerinin de aynı bölgede yayılması, hâkim yaşam biçimi haline gelmesi, bu anlamda bir türdeşleşmenin ortaya çıkmasıdır.

Bu yüzden türdeş veya daha türdeş bir toplumun ortaya çıkmasından bahsetmek yerine, daha türdeş bir coğrafyanın ortaya çıkmasından bahsetmek daha uygundur. Çünkü toplumsal bazda, yani dini yaşamın dışında kalan pratik, değer ve kimlikler açısından hâlâ bir çoktürlülük söz konusu olabilir, ki bu anlamda bir çoktürlülük aslında on dokuzuncu yüzyıla kadar sürmüştür. Oysa konuyu türdeş coğrafyalar düzlemine çektiğimizdeyse ortaya çıkan bir değil, birden fazla türdeş coğrafyadır. Burada bahsedilen Bizans veya Roma ve daha sonra da Osmanlı türdeş coğrafyaları değil, Anadolu, Ortadoğu, Fırat’ın Doğusu şeklinde ortaya çıkan türdeş coğrafyalardır. Yani bu bölgelere baktığımızda her birinde tek veya en fazla iki dini yaşam pratiğinin baskın konuma yükseldiğini görürüz. Antikçağın Anadolu’sunda sadece ufak bölgeler düzeyinde türdeşlikler görülürken, bu durum ortaçağla birlikte değişmeye ve daha büyük bölgeler düzeyinde türdeşlikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin Anadolu’da İskenderun’dan Rize’ye doğru çizilen bir çizgiye kadar tek bir Hıristiyanlık biçiminin baskın olduğu görülürken, bunun dışında kalan Doğu Anadolu ve Mezopotamya-Levant bölgelerinde daha farklı Hıristiyanlık biçimlerinin hâkim konuma geçmeye başlamıştır. Hıristiyanlık dininin farklı yörelerde farklı biçimlerde örgütlenmesinden ve bu örgütlenmelerin uzun süre var olmalarından dolayı coğrafyalar bazında dini farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşmaları bir öncekine göre daha üst ve/veya daha farklı düzeyde medeniyet örgütlenmeleri olarak da düşünebiliriz. Dini türdeşleşmeler daha büyük grupların oluşturulmasını mümkün kılmaya başlamıştır.

Bu noktada türdeşlik kavramını veya burada kullanılan şeklini biraz açmanın yararlı olacağı gözüküyor. Kastedilen bu coğrafyanın tüm unsurlarında rastlanan bir türdeşlik değildir. Aslında çeşitli unsurlar açısından bir türdeşlik değil ama bir çoktürlülük söz konusudur. Fakat bu çoktürlülük coğrafyanın kendi içinden bakıldığında vardır. Dışarıdan bakıldığında, bu coğrafyaya tek bir isim verilmesini gerektirecek bir türdeşlik mevcuttur. Üstelik içinden bakıldığında da çoktürlülük tanımlamasını haklı çıkartacak örnekler, bu dönemde önemli kabul edilen unsurlar değildir. Örneğin farklı dillerin varlığının bu coğrafyanın bu dönemdeki insanlarının önemsediği bir olgu olmadığı gözüküyor. Anadolu denen coğrafyada zamanla Yunancanın hâkim dil konumuna gelmesi ve diğer dillerin nüfuz alanlarının da küçülmeye başlaması önemli görülmemiştir. Dil, konuşanı belli bir kategoriye sokma, o kişiye belli bir niteliği yakıştırma açısından kullanılmışsa da, hiçbir zaman tek başına önemli addedilen bir kimlik durumuna ulaşmamıştır. Yani Yunanca konuşuyor olmak Yunanlı olarak tanımlanmayı getirmemiştir. Diller, daha çok, insanları birbirinden ayırmada kullanılan bir özellik olarak kullanılmış gözükmektedir. Yani Anadolu’da hâkim dilin Yunancaya dönüşmüş olması daha çok günümüz tarihçileri ve bugünün etnik topluluklarının geçmişlerini yorumlamalarında önemli bir gelişme olarak kabul edilirken, bu dönemin insanlarının da benzer bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek zordur. Aynı durum Osmanlılar için de söz konusudur. Hâkim dilin zaman içinde Türkçeye dönüşmesi hem doğal olarak gerçekleşen hem de bu dönemin insanlarının çok önemsemediği bir değişikliktir. Dilin önemsenmeye başlaması daha çok modern çağda ortaya çıkan bir süreçtir ve ancak bu tarihten itibaren bu coğrafyada konuşulan dille bir insanın ait olduğu etnik kimlik arasında ilişki kurulmaya başlanır. Eğer ortaçağda dil herhangi bir şekilde belli bir öneme sahip olmuşsa, bu daha ziyade bir dinle kurmuş olduğu ilişki veya sahip olduğu bağlantıdan ötürü olmuştur. Örneğin Anadolu Hıristiyanlığı Yunancayı desteklemiş, Hıristiyanlığın Ermeni biçimi Ermeniceyi, Müslümanlıksa Arapçayı desteklemiştir.

Türdeşlik daha ziyade dini boyuttadır. Antikçağın genelde çoktanrıcı dünyasıyla karşılaştırıldığında bu dönemde hem tektanrıcı bir dünyaya geçiş, hem de tek bir dinin ve bu dinin de tek bir yorumunun çevresinde bir doğru inanç yoğunlaşması söz konusudur. Ancak bu anlamda bir türdeşleşme eğiliminden bahsetmek mümkündür. Diğer yandan burada dikkat edilmesi gereken en önemli ayrıntı, türdeşliğin bir ideoloji olarak da ilk kez bu dönemde ortaya çıkıyor olmasıdır. Hıristiyanlık, antikçağ dinlerinin veya dini yaklaşımlarının aksine, diğer inançları kabul etmeyen, bunlara hoşgörülü yaklaşmayan ve sürekli kendisine adam toplamaya çalışan bir akımdır. Hıristiyanlık sadece tektanrıcılık fikriyle gelmemiştir. Bu fikir zaten mevcuttur. Aynı zamanda insanları Hıristiyan yapma fikriyle de gelmiştir. Bu açıdan bakınca antikçağın inançlarından çok farklıdır. Antikçağ inançlarının genelde sahip olduğu önemli bir özellik, bir arada yaşama fikrini içselleştirmiş ve bunu pratiğe döküyor olmalarıdır. Antikçağ inançları birbirlerini bir doğru inanca çekme hevesinde değildirler. Yani misyonerlik denen bir pratik yoktur. Tektanrıcı olmasına rağmen, Yahudiliğin de böyle bir çabası olmamıştır. Hıristiyanlık bu konuda daha farklı bir yol izlemiştir. Hem yayılmak istemiştir (ve bu diğerlerini Hıristiyan yapmakla mümkündür) hem de herkesin tek bir inanç etrafından birleşmesini arzulamıştır. Arzulanan, dini anlamda bir türdeşliktir. Bu tür bir türdeşlik anlayışı ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu, herkesin aynı yurttaşlığı (Roma yurttaşı olmayı) paylaşmasından farklı bir durumdur. Roma yurttaşlığı bir üst kimliktir ve insanların birbirlerine benzemesini getirmemektedir. Oysa herkesin Hıristiyan olması ve bunun da belli bir biçiminin benimsemesi ve pratiğe geçirilmesi talebi, insanların inanç yönünden birbirlerine benzemelerini de getirmiştir.
Bu tür türdeşlik Anadolu’da ortaçağa geçiş sırasında çıkmıştır ve aynı anlayış Osmanlı’da da sürmüştür. İkisi arasında bir fark tabii ki olmuştur. Bizans ancak tek bir dini ve bunun da belli bir biçimini kabul ederken ve diğerlerini dışlarken, Osmanlı bu noktada daha hoşgörülü olmuştur. Kitap dinleri olarak adlandırdığı Hıristiyanlıkla Yahudiliğe de var olma hakkı tanımıştır. Bu şartlı bir var olma hakkı olmasına rağmen yine de bir var olma hakkıdır. Osmanlı kendi topraklarında sadece tek bir dinin olması gerektiğine, bu anlamda bir türdeşliliğe inanmamıştır. Fakat bu sadece Kitap dinleri için geçerli olmuştur. Diğer dinleri kapsamamıştır. Fakat İslam’ın kendi içine baktığımızda Bizans’takine benzer bir anlayışın hâkim olduğunu, Osmanlı’nın İslam’ın sadece belli bir biçimini doğru inanç olarak kabul ettiğini ve kabul ettirmeye çalıştığını görüyoruz. Yine bu konuda bile Bizans kadar sıkı olmadığı iddia edilebilir.

Ortaçağda belirmiş türdeşlik ideolojisine baktığımızda iki önemli noktadan bahsedebiliriz. Bir yandan türdeşliğin bir yaşam şekli olarak özendirilmesi vardır. Farklılığa hoşgörü gösterilmemektedir. Eğer farklılık olacaksa, bu ancak egemen dinin öngördüğü sınırlar içinde olmak zorundadır. Bir yandan da, türdeşlik sadece dini boyutta aranmaktadır. Fakat bu, dünyevi veya laik olarak adlandırılabilecek dini olmayan bir boyuta izin veren bir dini boyut değildir. Bu dönemde, dini boyutun dışında var olan bir kimlik boyutundan veya pratiğinden bahsetmek oldukça zordur. Önem verilen ve baskın olan kimlik biçimi dini kimliktir. Etnik kimlikler de vardır ama bir kimlikten çok insanları tanımlamaya çalışan fiziksel özellik gibidirler. Kimlikler dünyasında önemleri yoktur. Yani bir kimliğe sahip olmak, kişinin inancının belirlenmesi anlamına gelmektedir, etnisitesinin değil. Yunanlı, Ermeni veya Türk olmak tabii ki mümkündür ki aynı zamanda bir Bursalı veya İzmirli de olunmaktadır. Fakat bunlar bu dönemde görülen türdeşleşme sürecinin nesneleri değildir. Bunların hiçbirinde tek tiplilik çabası yoktur. Bu tür bir çaba sadece dini alanda görülmektedir. Bu yüzden bir Ermeni olmak daha çok bir fiziksel özelliğe sahip olmak anlamına gelirken, bir dine ait olmak bir kimlik sahibi olmak anlamına gelmektedir. Yani Müslüman olmak Türk olmaktan daha önemlidir. Fakat burada bir ayrıntıya dikkat etmemiz gerekmektedir. O dönemin bugün artık etnik bir grubu çağrıştıran kimlikleri (Ermeni, Rum, Yahudi gibi) etnik kimliklere çok daha sonra dönüşmüştür. Bu terimlerin aynı zamanda dilleri tanımladıkları da unutulmamalıdır. Bu dönemde Ermeni terimi hem belli bir inancı tanımlayan ve buna dayanan bir dini kimliğe karşılık gelmekte, hem de belli bir dile sahip insanları tanımlamakta kullanılmaktadır. Türk terimi bile Osmanlı döneminde Müslüman anlamına gelmektedir.

Bu arada daha çok inanç konusunu tartışırken üzerinde ayrıntılı bir şekilde konuşacağımız bir görüngüden de bahsetmemiz gerekmektedir. Bu da bir topluluğa ait olmanın özendirilmesidir. Bu topluluk, inanca dayanan bir topluluk, bir cemaattir. Önemli olan sadece doğru inanca ait olmak değil, bu doğru inancı paylaşan topluluğu da dahil olmaktır. Hıristiyanlık böyle bir özendirmenin var olduğu bir dindir. Bu tür bir özendirmenin sadece bir dinde gözükmesi gerekmemektedir. Örneğin, askeri grup veya topluluklarda da aynı türden özendirme var olabilir. Benzer şekilde aşiretlerde de bu tür bir özendirmeye rastlanmaktadır. Burada belirtilmeye çalışılan şey bir kimliğin kalıcı olabilmesi için bir şekilde temsil ettiği gruba ait olmayı da özendirmesi gerektiğidir. Kısaca özetlemek gerekirse, ortaçağa geçerken ortaya çıkan en önemli değişiklik, türdeşlik ideolojisinin, anlayışının ve pratiğinin belirmiş olması ve bunun yansımasının ilk kez inançlar düzeyinde görülmesidir.

26 Mayıs 2009 Salı

Ortaçağ

Eğer konu Anadolu ve özellikle de Orta Asya göçü olacaksa, bu göçün nasıl bir dünyaya olduğunun incelenmesi gerekiyor. Oysa bugüne kadar genellikle tersi söz konusu olmuş. Dikkatler sadece gelenler üzerinde yoğunlaştırılmış (hâlâ da öyle) ama gelinen yer ve buradaki dünya üzerinde durulmamış, bu anlaşılmaya çalışılmamış. Orta Göçü, gelenler boş veya nispeten boş bir yer buldular şeklinde kurulunca tabii ki böyle bir tartışmaya da gerek kalmıyor. Ama eğer bunu tersi söz konusu olmuşsa, en azından böyle bir ihtimal tartışmalara dahil edildiğinde, o zaman gelinen yerin anlaşılması şart oluyor. Dolayısıyla, Bizans olarak adlandırılan Hıristiyan Roma veya Doğu Roma dünyasına bakmak ve bu bağlamda ortaçağı bir şekilde tanımlamak, bu konuları en azından bir parça irdelemek gerekiyor.

Birkaç gün önce Bizans üzerine bir şeyler koymuştum. Şimdi de ortaçağ üzerine sanırım birkaç yıl önce yazdığım ders notlarını ekliyorum. Ardından tekrar Bizans’la devam ederek Malazgirt’e bu sefer de batı istikametinden yaklaşacağım.
...


“Kültür ve Medeniyet Arasındaki Farklılık” bölümüne ek olarak Umberto Eco’nun kültürel köklerimiz hakkındaki düşüncelerine değinecek olursak, modern dünyamızın başlangıcının ortaçağ olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Bundan ne kastediyoruz? Antikçağla veya ortaçağdan önceki evreyle hiçbir ilişkimiz olmadığını mı? Kastedilen elbette bu değildir. Neticede ortaçağa geçişi gerçekleştirenler ortaçağ öncesinin insanları olmuştur ve bu insanlar bu geçişi gerçekleştirirken belli bir maddi ve manevi birikimle birlikte bunu yapmıştır. Dolayısıyla, eğer bir kopuştan bahsedeceksek her şeyden önce bunun ne tür bir kopuş olduğunu belirtmeli ve ardından da hiçbir zaman mükemmel bir kopuştan bahsetmediğimizi eklemeliyiz. Fakat antikçağdan ortaçağa geçerken büyük bir değişikliğin gerçekleştiğini görmemek de neredeye olanaksızdır; ortaçağ kendisinden önceki dönemden, eğer illa bir ad koyacaksak, antikçağdan birçok açıdan farklıdır. Tabii ki bir önceki dönemden gelen çeşitli süreklilikler söz konusu olabilir ama Eco’nun kastettiği bizim bugünkü dünyamızın (kastedilen modern dünya ve bireyleri) temel özelliklerini oluşturan süreçlerin ortaçağ kökenli olmalarıdır. Yani bu süreçlerin başlangıçları antikçağda değildir. Nitekim geriye dönüp baktığımızda bunun doğru olduğunu görüyoruz. Eco’nun verdiği örneklere sadık kalacak olursak, bunlar modern diller, ticari kentler, kapitalist ekonomi, modern ordular, ulusal devlet, federasyon, kiliseyle (din de diyebiliriz) devlet arasındaki mücadele, sendikalar ve pusuladan gemi dümenine, yel değirmeninden gözlüğe kadar birçok teknolojik yeniliktir. Fakat burada yine de tamamen ortaçağcı bir yaklaşımın içine düşmemek gerektiğini eklemekte yarar var. Modern medeniyetin kendisine özgü ve dolayısıyla öznel diyebileceğimiz değerleri ve değerlendirmeleri ve de genelde modern dünyaya hâkim ideoloji açısından makbul görülen özelliklerinin başlangıçları ortaçağda olabilirken, makbul olmayan, batıl inanç düzeyine indirgenen ve bazı durumlarda bir yığın saçmalık olarak kabul edilen bazı pratiklerin başlangıçlarının da antikçağda olduğunu görebiliriz. Fakat bu pratikler genellikle “saçmalık” ve “cahillikle” eş görüldüğünden bazı şeylerin antikçağdan beri bizimle birlikte olduğunu genellikle fark etmeyiz. Üstelik günümüzde hâlâ var olan dinlere baktığımızda, her ne kadar bu dinler bugünkü biçimlerini ortaçağda kazanmışlarsa da, ortaya çıkmalarını sağlayan koşullar ilk kez antikçağda belirmiş olduklarını görürüz. Sonuç olarak her ne kadar Eco’nun iddiasında bir haklılık payı varsa da, bu tür iddialarda bulunurken yine de dikkatli olmak gerekiyor. Eco’nun daha tartışmanın başından itibaren antikçağ/ortaçağ ayrımının nerede olduğunu farkında olması aslında ilginç bir durumdur. Düşünecek olursak, Eco’nun bu ayrımı, onun saydığı birçok nesne ve pratik sayesinde ortaya çıkmaktadır. En azından bu yazısından çıkan sonuç budur.[i] Yani ortaçağı ortaçağ yapan ortaçağa ait olduğu söylenen bu şeylerdir. Eğer bu şeylerin ortaçağa ait oldukları söyleniyorsa, o zaman ortaçağı ortaçağı yapan başka bir şeyin olması gereklidir. Yoksa garip bir durum ortaya çıkabilir ve ilk önce bu farklı nesne ve pratikler sayesinde ortaçağı ilan etme, ardından da bu ilan ettiğimiz ortaçağdan yola çıkarak bu nesne ve pratiklerin ortaçağa ait olduklarını iddia etme durumunda kalabiliriz. Çoğu kez bu tür tartışmaları dayandırdığımız karşılaştırmaların öznel tercihlerimizden kaynaklandığını unutuyoruz. Bu da bizi, yapılan tercihin içeriğine göre farklı sonuçlara götürebilir. Fakat her şeye rağmen bu tartışmaları bu tür tercihlerden en azından kısmen kurtarmak mümkün olabilir. Medeniyeti iletişimle ilişkilendirdiğimizi anımsayacak olursak, bir topluluğun ortaya çıkardığı iletişim veya bütünleşme düzeyindeki değişikliklerden yola çıkarak bazı kopmalar, geriye gidişler saptayabilmemiz mümkün olabilir.


Çok basit bir şekilde tanımladığımızda, medeniyetin toplumsal iletişimi bireyler açısından olması gereken doğal sınıra geri getiren bir araç olduğunu söyleyebiliriz. Bu araç sayesinde milyonlarca insan tek bir toplumsal yapı biçiminde bir araya gelebilmektedir. Bir araya gelen, bu durumda da binlerce, on binlerce gruptur ama bu bir araya gelme özel bir şekilde geliştirilir ve bu özel şeklin adı medeniyettir. Bu özel biçimin ne olduğu daha önce açıklandığından bu konuya bir kez daha girmeyeceğiz. Daha çok medeniyetsel kopuş konusuyla ilgileneceğiz. Her medeniyet neticede belli bir iletişim düzeyi yakalar. Yani belli bir ilişkiler ağı yaratır ve bu ağ sayesinde o medeniyetin parçası olan bireyler maddi ve manevi bir uyuma ulaşırlar. Toplumsal iletişimi sadece iki kişinin karşılıklı konuşması şeklinde anlamamalıyız. Bireyler konuşmadan da iletişime geçebilirler. Simgeler, binalar, yollar, kentlerin planlanma şekli vb birçok şey insanların iletişime geçmesini ve bu sayede kendi içinde tutarlı bir bütün oluşturmasını sağlar. Örneğin bir ulusal marş milyonlarca bireyin aynı anda tek bir toplumsal iletişim ağının parçası olmasını sağlayabilir. Benzer şekilde ticaret denen pratiğin de iletişimsel boyutunun olduğunu unutmamalıyız. Getirdiği alışkanlıklar ve kurallarla insanların daha büyük toplumsal ağlar oluşturmasını sağlar. Sonuçta hedef elden geldiğince büyük toplulukları mümkün kılacak iletişimsel ağlar yaratmaktır. Fakat bu ağların yaratılması kaynaklarla ilgili bir sorundur. Gerekli kaynaklar (duygusal, maddi, simgesel) mevcut değilse, ancak bir noktaya kadar gidilebilir. Kaynakların yetersiz kalmaya başladığı durumlardaysa, küçülme gözükecektir. Medeniyetsel kopuşlara bu açıdan bakmamız gerekmektedir. Mevcut kaynakların yetersiz kaldığı durumlarda her medeniyet ufalacak ve bu kaynakların çeşitli nedenlerden ötürü aniden yetersiz kaldığı veya ciddi bir düşüşe geçtiği (savaşlar, salgınlar, ekonomik, siyasi veya kültürel krizler vb) durumlarda, o ana kadar var olan medeniyet tamamen ortadan kalkacak veya başka bir şeye dönüşecektir. Ortadan kalkmayla dönüşmenin aslında aynı şeyler olduğunu düşünebiliriz. Bir medeniyetin mutlak anlamda ortadan kalkması çok istisnai bir durumdur. Yıkım ne kadar büyük olursa olsun sonunda yine de devam eden bir şey vardır. Toplumsal iletişim tek bir insan kalmadığında sona erer. Bununla beraber, toplumsal iletişim ağlarının ortaya çıkardığı bize mükemmel veya görkemli gözüken yapılar ciddi boyutlarda küçüldüklerinde, yani daha karmaşıktan daha basite doğru gittiklerinde, bu tür değişimleri genelde yok olma şeklinde tanımlama eğilimindeyizdir. Aslında gerçekleşen, ortaya çıkmış yapının ona verilmiş adı veya anlatıyı (anlatısal özü) artık hak edemeyecek derecede biçim değiştirmiş olmasıdır.


Kendimizi medeniyetsel düzeyle sınırlandırdığımızda değişiklikler süreklidir. Bu sürekliliği medeniyetin doğasıyla da ilişkilendirebiliriz. İnsan ürünü olan medeniyet bu özelliğinden ötürü sürekli iş yapılmasını gerektirdiğinden, değişikliklerin olması da kaçınılmazdır. Bir denge durumuna ulaşılmasını bekleyebiliriz ama burada da iletişimin doğası karşımıza çıkar. Toplumsal iletişimin birey açısından her zaman belli bir bilinmezlik içermesi, bireyin hiçbir zaman tatmin olmayacağını getirir. Hiçbir iletişim ve/veya etkileşim bizi mükemmel bilgiye ulaştırmayacağından, arayış daimi olacaktır ve bu da bir denge durumunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği anlamına gelir. Dolayısıyla medeniyet düzeyinde bir şeyler her zaman değişir. Bu değişiklikler belli dönemlerde veya belli koşullar altında çok büyük olabilir. Bu gibi durumlarda bir çöküşün gerçekleştiğinden bahsederiz ve yukarıda belirtildiği gibi aslında mutlak anlamda bir çöküş değildir söz konusu olan. Bu noktada bir kez daha anlatı veya anlamlandırma ile medeniyet arasındaki ilişkiye girmemiz gerekiyor.


İnsan maddi ve manevi düzeyde kendi çevresini yapmaya başladığında medeniyete adım atmıştır. Bir kez bu süreç başladığında hemen ardından da yapılanın anlamlandırılması ve gerekçelendirilmesi gelir. Bu, temelde topluluğun kendisini yaptığıyla bütünleştirilmesidir ki, bu hemen hemen her zaman o topluluğun kendisine bu şekilde bir kimlik üretmesini de getirir. Bu anlamlandırma ve gerekçelendirme, anlamlandırılan ve gerekçelendirilen iş belli değerler arasında gidip geliyor olsa bile (yani bazen hedefe daha yakın bazen de daha uzak), o işin idealde olması gerekenle eşleştirilir. Bu ideal, insan zihninde iki eşikten oluşan bir aralığa karşılık gelir. İnsanlar birbirlerinden farklı olduklarından doğal olarak bu eşiğin insandan insana değiştiğini düşünebiliriz ki nitekim değişir de, ama diğer yandan bir de her toplumun yarattığı bir ideal vardır. Örneğin farklı ülkelerin karşılaştırılmasında kullanılan ideal tipler aslında yoktur ama toplumlar veya bu tür karşılaştırmalar yapan toplumlar (en azından Batı toplumları ve burada batıdan kastedilen Kuzey Amerika’dan Hindistan’a uzanan bir alan) nedense bu ideal tipler bağlamında düşünür. Her medeniyet, üyelerinin kafalarında bir ideale karşılık gelir. Bireyler bu idealle bütünleşir. Fakat söz konusu medeniyet bu ideali destekleyemeyecek derecede farklı bir şeye dönüşürse, o zaman bir gerilemeden veya çöküşten bahsedilmeye başlanır ve bir noktadan sonra ortaya çıkan yeni şey artık o belli fikre veya ideale karşılık gelmemeye başlar ki, bu andan itibaren o medeniyetin çökmüş olduğundan bahsederiz. Oysa eğer o medeniyeti ayakta tutan insanlar hâlâ yaşıyorlarsa, yani ortadan kalkmadılarsa, o zaman söz konusu olan bir dönüşümdür, bir yok oluş değil. Fakat bu dönüşümün sonunda tabii ki eski sistem yerini yeni bir sisteme bırakmıştır ki, ancak bu anlamda bir yok oluştan bahsedebiliriz.


Medeniyetsel kopuş konusuna bu şekilde yaklaştığımızda gerçekten de geçmişte bazı ciddi kopmalar gerçekleşmiş olduğunu görürüz. Her ne kadar bunların yukarıda bahsettiğimize benzer şekilde anlatısal düzeyde çöküşler olduğunu düşünsek de (ve bu kısmen doğrudur), bu çöküşler medeniyetsel düzeyde çok ciddi daralmalara da karşılık gelirler. Bunlardan biri antikçağdan ortaçağa geçiştir.


Bu konuya girmeden önce ilk olarak bu terimlerin evrensel bir geçerliliği olmadıklarına değinmek gerekiyor. Antikçağdan ortaçağa geçişin her şeyden önce bir tarihsel anlatı olduğunu unutmamalıyız. Bir gerçek olaya denk gelmez; bir yığın tarihsel olayın belli bir şekilde yorumlanması veya hatta kurgulanmasıdır. İkinci olarak bu geçişin dünyamızın tüm bölgeleri için geçerli olduğunu düşünmemeliyiz. Bu geçiş temelde Batı ve üstelik Batı’nın da belli bölgeleri için kullanılabilecek bir anlatıdır. Temelde Roma İmparatorluğu’yla ilişkili olarak Batı medeniyetinin modern çağda görmüş olduğu bir geçiştir. Bu böyle bir geçişin olmadığı veya hayal ürünü olduğu anlamına gelmez. Böyle bir geçişi düşünmeyi gerektiren fiziksel nedenler ar olabilir ama bu fiziksel nedenlerin bir ortaçağa geçiş şeklinde algılanması, bu algılanmanın belli bir şekilde gerçekleşmesi tamamen Batı medeniyetinin modern çağının getirdiği tavır, değer ve gerekçelendirmelerle bağlantılı olabilir. Aynı dönemde diğer bölgelerde, örneğin Çin’de, benzer bir geçişin gerçekleştiğini söylemek çok zor olabilir. Bu geçiş tek bir dünya medeniyetini etkilemiş bir dönüşüm değildir. Yeryüzünde bugüne kadar hiçbir zaman her yeri kapsayan tek bir medeniyet olmamıştır. Her zaman birden fazla medeniyet olagelmiştir ve bahsettiğimiz kopuş da sonuçta medeniyetsel düzeyde gerçekleşen iletişimsel daralmalardan ötürü ortaya çıkan bir süreç olduğundan, bu tür süreçlerin tüm medeniyetleri aynı anda etkilemediğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Roma İmparatorluğu’nun etkisi veya hatta kontrolü altındaki dünya bazı olumsuz koşullara maruz kaldığından veya İmparatorluk ortaya çıkan yükleri artık kaldıramadığından, dünyanın bu kısmı kendisini bir öncekinden çok farklı koşulların içinde bulmuştur. Ortaya tamamen farklı bir dünya çıkmıştır da denebilir. Farklılık yine var olan medeniyetsel düzeyle ilgilidir ve “tamamen farklı bir dünya” algılanması ciddi boyutlarda bir küçülmenin getirdiği psikolojik etkilerle ilgili olabilir. Her medeniyetin bir tarzı, bir karakteri olduğunu söyleyebiliriz. Medeniyetler elbette canlı değildir. Onları birer organizma şeklinde düşünmemeliyiz. Fakat buna rağmen bir medeniyetin karakterinden bahsetmemiz yine de mümkün olabilir. Her medeniyet hem maddi hem de manevi unsurlardan oluşan bir birikimi temsil eder. Bu birikim o medeniyetin üyelerinin belli şekillerde hareket etmesini getirir. Ayrıca, bu birikime ek olarak, bir de bireylerin kendi medeniyetleri ve bu medeniyetle nasıl bütünleştikleri hakkında ortaya çıkardıkları anlatılar vardır. Son olarak da o medeniyeti dışarıdan görenlerin o medeniyeti nasıl gördükleriyle ilgili olarak geliştirdikleri anlatılardan bahsedebiliriz. Bunlar medeniyetleri birbirinden farklı kılan unsurlardır. Anlatılar, yani bir medeniyetin ne olduğu ve ne anlama geldiğiyle ilgili fikirler, öyküler, gerekçelendirmelerin de burada önemli bir rolü olduğunu unutmamalıyız. Genel eğilim sadece maddi unsurları (maddi birikimi) ciddiye alma yönünde olsa da, manevi olarak nitelendirebileceğimiz anlatılar da en az maddi unsurlar kadar bir medeniyetin ne yöne gideceği konusunda söz sahibi olabilir. İnsanlar sadece maddi neden ve unsurlardan ötürü harekete geçmezler; var olan maddi dünyanın nasıl biçimlendirileceğinin arkasında tamamen manevi olarak tanımlanabilecek ilkeler ve pratikler olabilir.


Neticede, bu şekilde yaklaştığımızda, her medeniyetin içerdiği maddi ve manevi birikim o medeniyetin bir başka medeniyetten daha farklı olmasını getirir. Her iki medeniyet de aynı düzeyde toplumsal iletişime karşılık gelebilir ama yine de ortaya çıkan ürünü farklı şekilde ürettiklerinden ve/veya farklı şekilde sunduklarından ötürü birbirlerinden farklı olabilirler. Örneğin bugün Çin ve Batı medeniyetleri arasında böyle bir fark mevcuttur. Benzer şekilde, daha ufak bir farklılık olsa da, Hıristiyan Avrupa’yla Müslüman Ortadoğu arasında da bu anlamda bir farktan bahsedilebilir. Çoğu kez bu farkların tespit edilmesi veya nelerin fark olarak algılanması gerektiği öznel tercihlere dayanır. Sonuçta iki farklı medeniyetsel birikimin o medeniyetin insanlarını ne tür pratiklere ittiği sorusu farklı bakış açılarınca farklı yanıtlanacaktır. Fakat bu yine de medeniyetsel farklılıkların olduğu gerçeğini değiştirmez.


Yani antikçağdan ortaçağa geçiş tartışmasında dikkatli olmalıyız. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bunun genelde belli bir bölgeye ait bir süreç olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Burada bahsedilen, Roma İmparatorluğu’nun temsil ettiği medeniyetle veya ilişkili olduğu bölgedeki medeniyetle ilgili bir değişimdir. Bu değişimin etkilerinin bir süre sonra diğer bölgelere ulaştığını söyleyebileceksek de, sürecin kendisinin sadece belli bir bölgede ortaya çıktığını unutmamalıyız. Üstelik bu sürecin başka bölgelere ulaşan etkileri bu bölgelerde de bir kopuşun ortaya çıkması şeklinde gerçekleşmek zorunda değildir. Buna ek olarak, antikçağdan ortaçağa geçiş meselesine, yani Roma İmparatorluğuna geri dönecek olursak, bu geçişin, sürecin gerçekleştiği bölge içinde bile farklı yorumlara neden olabileceğini unutmamalıyız. Yani bir değil, birden fazla ortaçağa geçiş söz konusu olabilir ki, bu yüzden hangi ortaçağdan bahsettiğimizi de belirtmemiz ve hatta sormamız gerekmektedir. Bu geçiş farklı araştırmacılar tarafından farklı yorumlanabileceği gibi, bu geçişi farklı kişiler farklı yaşamış da olabilirler. Söz konusu geçiş antikçağın pagan, yani Hıristiyan olmayan unsurları tarafından bir çöküş olarak düşünülmüşken, Hıristiyan unsurlar “en sonunda” gelmiş olan bir parlak çağ düşünmüş olabilirler. Nitekim hiçbir çöküş herkes için değildir ki, bu yüzden çöküş tartışmalarında her zaman kimlerin kaybettiğini ve kimlerin kazandığını bulup çıkarmaya çalışmalıyız. Bu önemli bir ayrıntıdır. Çünkü eğer çöküş o güne kadar çeşitli kısıtlamalar altında var olmak zorunda kalmış grupların özgürleşmelerini getiriyorsa, bu var olan medeniyetsel birikim açısından da önemli değişiklikler getirebilir. Bir önceki birikim bu yeni özgürleşmiş gruplar tarafından reddedileceği gibi, bunun sadece kısmen değiştirilmesi de mümkün olabilir. Bu arada çoğu kez bu yeni gruplarla ilişkilendirilen yeni bir birikim de başlar. Bu yüzden çöküşlerde ne tür özgürleşmelerin olduğunu, ne tür grupların iktidar mücadelesine katıldıklarını belirlemek, medeniyetsel birikimlerin (yeni veya eski) ne tür hâkim ideolojilere yol açtığını anlamak açısından çok önemlidir. Bu da aslında her çöküşün bir dönüşüm olduğunu getirir.


Temel Değişiklikler


Ortaçağa geçiş sırasında çeşitli değişikliklerden bahsedebiliriz. Bunların ortak sonucu var olan toplumsal zihniyetin ve yapının bir kopuş algılanmasını yaratacak derecede biçim değiştirmesi olmuştur. Bu değişiklik elbette kısa süre içinde gerçekleşmemiş, aksine bazı durumlarda epey uzun sürmüştür. Bu değişimin en temel sonucu olan toplumsal zihniyetin ve yapının değişimini tek bir etkene bağlamak ve hatta nasıl gerçekleştiğini bir neden-sonuç ilişkisi biçiminde göstermek zordur. Fakat her şeye rağmen belli bir süre geçtikten sonra geri dönüp bakıldığında gerçekten de çok önemli bir değişimin gerçekleşmiş olduğu görülebilir. Bu değişikliğin temelinde de, yukarıda bahsedildiği gibi, Roma İmparatorluğu bulunmaktadır.


Roma İmparatorluğu genel hatlarıyla türdeş bir topluluk değildi; çeşitli toplulukların, daha doğrusu kent topluluklarının bir araya gelmesinden oluşmuştu. Bu imparatorluğun Bizans olarak adlandırdığımız doğu parçası, belli bir tarihten sonra nispeten türdeş (homojen) bir yapıya dönüşmüştür. Bu durum aniden ortaya çıkmamış, bir süredir devam etmekte olan bazı süreçlerin sonucunda gerçekleşmiştir. Bunlar, eğer bir genellemede bulunacaksak, devletin ve onu temsil eden bürokrasinin merkezileşmesi, kentsel özerkliğin, yani antik kentin çöküşü ve devlet ve/veya cemaat dininin belirmesi ve bu bağlamda Hıristiyanlığın yükselişidir. Bu süreçlerin hiçbiri tam bir mükemmellik içinde gelişmemiştir; özellikle günümüz ölçüleri açısından. Fakat antikçağın Roma İmparatorluğu’yla karşılaştırıldığında, yönetim, din ve dilde çok daha türdeş bir yapı belirmiştir. Bu çok daha türdeş yapının ilk tam biçimini kazandığı tarih yedinci yüzyıldır diyebiliriz.


Bu sırada antikçağın temel dayanağı olan yurttaşlar kenti de yeni bir kent veya hatta örgütlenme biçimine dönüşmüştür. En büyük değişiklik buradadır ve tek başına bu değişiklik bile çok farklı bir dünyanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fakat genelde Roma dünyası ve özellikle Anadolu bu dönemde daha fazlasını yaşamıştır. Arka arkaya gelen felaketler ve istilalar Anadolu’da var olan toplumsal yapıyı alt üst etmiş, Roma İmparatorluğu neredeyse yok olmak üzereyken son anda kurtulmuştur. Sonuç farklı bir Roma İmparatorluğu olmuştur.

[i] Eco, Travels in Hyperreality, 64.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Anadolu'ya Oğuz Göçü Tartışması - Türkçeleşme ve Türkleşme Üzerine 2

Tekrar söyleşiyle başlayayım. Orta Asya göçü bir efsane başlığı kesinlikle benim değil. Söyleşi içindeki aynı cümleye gelince, açıkçası emin değilim. Ben genellikle konuşma ve yazılarımda mit kelimesini kullanırım, bilemiyorum. Fakat bu cümlenin söyleşi içindeki konumuyla bir sorunum var. Daha önce belirttiğim gibi, bu cümleyi Orta Asya göçü olmamıştır anlamında sarf etmek, Orta Asya göçü olmuştur ama abartılmıştır, bir kurucu mite dönüştürülmüştür şeklinde bir görüş bildirmekten farklı. Benim demek istediğim, zaten yazıdan da belli oluyor; ikincisiydi. Göç elbette olmuştur ama bu toprakların tarihini sadece bu göçe indirgemek ve bu göçle açıklamak mitsel bir çabadır, bir tarihsel mit yaratma çabasıdır ve bu açıdan bakıldığında gerçekleri yansıtmamaktadır. Söylemek istediğim buydu.
Aklıma gelmişken sorayım. Türkleşmeyle ilgili yazınızda, Türkmenler'in yerli
halkları müslmanlaştırmak için çabaları olduğunu ama türkleştirmek için bir
çabaları olmadığını yazmışsınız. Peki öyleyse, niye en azından Osmanlı'nın son
dönemlerinde Anadolu'da müslüman halkın çoğunluğu (birçok bölgede tamamı) anadil olarak Türkçe konuşuyordu? Niye İran'ın müslümanlaşmasında olduğu gibi yerli diller muhafaza edilmedi?
Bazı tarihçilere göre, daha Selçuklu ya da beylikler dönemlerinde
Anadolu nüfusunun çoğunluğu Türkçe konuşan Müslüman'mış.
Türkçe ve İslam yerli halk arasında bu kadar hızlı yayılmış olabilir mi? Yoksa Orta Asya'dan gerçekten de çok büyük bir göç dalgası mı geldi?
Dil konusuna geri dönecek olursak, burada da benzer bir farklılığa işaret etmeye çalışıyorum. Ama ilk önce şu noktayı belirtmek gerekiyor. Ne Anadolu’nun hangi hızda Müslümanlaştığını ve Türkçeyi benimsediğini biliyoruz, ne de Müslüman nüfusun ne kadarının Türkçe konuştuğunu. Hepsi de konuşmuş olabilir ama bu iddiamızı destekleyecek veriler yok. Özellikle Selçuklu dönemi için böyle bir iddia yapmak epey güç. Bazı tarihçilerin böyle bir iddiası var ama neye dayandırıyorlar bunu merak ediyorum. Türkçenin yayılma hızında da benzer durum söz konusu. Hızlı yayılma neye karşılık geliyor? Elli yıl mı, iki yüzyıl mı? Ayrıca yine verilerle desteklenemeyen bir durumdan bahsediyoruz burada. Bugüne bakıp da ne kadar hızlı yayılmış dememek gerekiyor.

Gelelim dil konusundaki benzer farklılık meselesine. Osmanlı’nın son dönemlerinde Müslüman halkın çoğunluğunun Türkçe konuşması çok şaşılacak bir durum değil. Eğer son dönemden kasıt 19. yüzyılsa, dokuz yüz yıl sonra böyle bir tablonun ortaya çıkması gayet normal. Ama buna rağmen tamamı Türkçe konuşmuyor, eğer Anadolu derken günümüz Türkiye’sini kastediyorsak. Diğer yandan, eğer toplumu veya bu durumda tüm Müslümanları Türkçe konuşturma çabasından bahsedeceksek, o zaman tüm Osmanlı’yı hesaba katmamız gerekiyor. Çünkü eğer Türkçeleştirmeden bahsedeceksek Türkçeleştirmeyi yapan bir siyasi otorite tanımlamamız gerekiyor. Türkmenler buna pek uymuyor. Osmanlı’yı yöneten Osmanlılar, Türkmenler değil. Ama süreçten sorumlu fail olarak Türkmenleri bile kabul etsek, yine olmuyor. Dokuz yüz yıl içinde tüm Müslümanları Türkçe konuşturmayı başaramamışlar. Ne Makedonya’da (ki oraya da gidiyorlar, daha doğrusu yerleştiriliyorlar), ne de Doğu Anadolu, Kuzey Irak’ta. Dolayısıyla, ben dayatılan bir süreçten ziyade doğal bir sürecin söz konusu olduğunu düşünüyorum. Yani zaman içinde doğal yollarla Türkçe konuşanların sayısı artmış ama buna, tüm bölgeyi kapsayan bilinçli bir çabanın ürünü olarak bakmak gerekiyor. Üstelik Müslüman olan veya bu yayılma sırasında hemen daha baştan Müslümanlığı kabul etmiş gruplar arasında sanki daha yavaş yayılmış Türkçe (şimdilik bir varsayım olarak ileri sürüyorum bunu). Bu nokta üzerinde de düşünmek gerekiyor. İran'da farklılığın nedeni bu olabilir ama bu arada Cumhuriyet döneminin başındaki Türkçeleştirme politikasını da unutmamak gerekiyor.

Amerika karşılaştırılmasına gelince, yüzde 90 rakamı tartışılıyor, ama Amerikan yerlilerinin büyük kısmının hastalıklara kurban gittiği söylenebilir. Böyle bir karşılaştırma yapılınca bu model uygun olabilir.

19 Mayıs 2009 Salı

Anadolu Yer İsimleri

Yer isimleri konusunda sanırım kesin bir yargıda bulunmadım.

“Bence çok daha geçerli bir ipucu yer isimleri. Yer isimlerinin Cumhuriyet dönemine kadar varlığını sürdürmüş olması, o yerlerin hiçbir zaman tamamen boşaltılmadıklarına işaret edebilir” derken, Anadolu’nun tamamen boşalmış veya nüfusun çok seyrekleşmiş olduğu tezine karşı konuşuyordum. Eğer isimlerin büyük kısmı değişmemişse, demek ki temas olmuş. Birkaç yer söz konusu olsaydı, çok önemli olmayabilirdi ama batıdan doğuya topyekûn bir durumla karşı karşıyayız.

Burada iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Birincisi isim değiştirme merakı olmadığı. İsimleri ne Türkçeleştirmeye ne Araplaştırmaya çalışmamışlar. Böyle bir kaygı yok. O zaman özel bir Türkçeleştirme çabasının olmadığını düşünmek daha makul. Eğer Türkçeleşme olmuşsa, doğal yollarla ve pratik kaygılar doğrultusunda olmuş. Tabii bir seçenek de, bu isimlerin öğrenildiği, daha sonra yerlilerin gitmek zorunda bırakıldıkları, kalanların da isimleri değiştirmeye kalkışmadıkları. Ama bu durumda da şöyle bir soru geliyor akla. Eğer yerlileri gitmeye zorlayan bilinçli bir hareket varsa, onların izlerine neden dokunmuyor bu hareket? İkinci noktaysa, karşılıklı temasın olduğu. Orijinal isimleri bilmenin başka yolu yok. Birlikte zaman harcanmış. Az veya çok birileri Anadolu’daymış ve gelenlerle karşılaşmışlar.

Birleşik Devletlere gelince, her şeyden önce çok iyi yakalamışsınız. Ama orada da beraber yaşama var. Gelenler Amerikalı yerlilerle birlikte yaşadıkları için bu isimleri biliyorlar. Uzun bir beraberlik var. İki ve hatta üç yüz yıl diyebiliriz. Ama bu beraberlik genellikle aynı kentlerde yaşama şeklinde değil. Zamanla özellikle kuzeyde yerliler çeşitli soykırımsal süreçlerin (kasti ve kasti olmayan) kurbanı oluyor. Ama orta ve güney Amerika’da birlikte yaşam ve kaynaşma var ve bugün yerliler Latin kültürlü ülkelerin bir kısmında halkın önemli bir kısmını oluşturuyor.

Her yerin dinamikleri farklı olabilir ama yer isimleri değişmemişse, bir temasın ve az veya çok birlikte yaşamanın (birbirinden görece uzak veya aynı yerde) olmuş olabileceği ihtimalini hesaba katmamız gerekiyor. Eğer ciddi bir yıkım olmamışsa, yani tüm ülke genelinde bir dizi katliamlar söz konusu değilse, o zaman yer isimlerinin varlığı, bu isimlerin öğrenildiği insanların yaşamaya devam ettiklerini gösterebilir.


Bu arada Virgül yazısı da blogda (Orta Asya Göçü kategorisinde):

http://tarihdeniz.blogspot.com/2008/09/genetik-aratrmalara-gre-ouz-g-tartmas_3808.html

Bizans'ın Künyesi

Tartışmaların gidişatına bakınca sonunda Bizans'ın da atartışılmasına geleceğiz gibi gözüküyor. Bu konuyla ilgili bazı notlarımı da eklemek iyi olur diye düşündüm. Bu ilki.
Bizans’ın künyesini tartışmaya kalkıştığımızda ilk olarak Bizans denen bir imparatorluğun hiçbir zaman var olmamış olduğunu görürüz. Türkçeye Bizans olarak çevrilebilecek Byzantion adında bir yer ve kent olmuştur. O bugünün İstanbul’udur. Fakat kendisine Bizans diyen bir imparatorluk hiçbir zaman var olmamıştır. Böyle bir imparatorluk İstanbul Osmanlılar tarafından fethedildikten çok sonra icat edilmiştir. Bizans adını, Roma İmparatorluğu’nun antikçağdan sonraki evresini adlandırmak için, Avrupalı tarihçiler kullanmıştır. Bizans adını (Byzantion adını ve Byzantinos sıfatını) ilk kez Alman tarihçi Hieronymus Wolf 1562’de kullanmıştır. [i] Yunanlı tarihçi Paparrigopulos 1872’de yayınladığı Helleniku Ethnus (Yunan Milletinin Tarihi) adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

Bugün kendimize “Hellenes” (yani Yunanlılar) adını vermekteyiz. Ortaçağ boyunca başrolü oynamış olanlara ise “Byzantinoi” (“Bizanslılar”) demekteyiz. Ama onlar bu adlandırmayı kabul etmiyorlar, kendilerine “Romaioi” (“Romalılar”, yani “Rumlar”), “Graikoi” (“Grekler”) ve 11. yüzyıldan itibaren de “Hellenes” (“Yunanlılar”) diyorlardı. “Byzantinoi” (“Bizanslılar” sözcüğü ise yalnızca Batı’da egemen olarak kullanılıyordu ve çeşitli aşağılama anlamlarını içeriyordu.[ii]

Burada görüldüğü gibi, Roma İmparatorluğu’nun doğu parçası hiçbir zaman kendisini Bizans olarak adlandırmamıştır. O her zaman Roma’ydı. Tarihçilerin Roma İmparatorluğu’nun bu evresi için farklı bir ad seçmelerinin arkasında gayet geçerli nedenler olabilir. Gerçekten de antikçağın Roma İmparatorluğu’yla bunun ortaçağdaki devamı arasında büyük farklılıklar söz konusudur. Aynı adı kullanmak bazı karışıklıklara neden olabilirdi. En azından böyle düşünülmüştür diyebiliriz ama asıl neden bu iki dönemin birbirinden farklı olmasından çok bu tarihçilerin bu iki dönemi birbirinden farklı görmek istemiş olmalarıdır diye de düşünebiliriz. Gerçekten de Avrupalı tarihçiler kökenleri olarak gördükleri antikçağın Roma İmparatorluğunu, kendileriyle uzaktan yakında bir ilgisi olmadığını düşündükleri, üstelik Avrupa’nın ötekisi olarak gördükleri ortaçağın Roma İmparatorluğu’ndan ayırmak istemişlerdir. Farklılığı göstermek için farklı adlar kullanma isteği anlaşılabilir bir yöntem olarak görülebilir ama burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken nokta gerçekten bir farklılık olup olmadığı ve, eğer varsa, bu farklılığın nereden kaynaklandığıdır. Roma’nın bu iki evresi gerçekten de birbiriyle ilişkilendirilmesi çok zor iki farklı evre midir? Öyle olduğunu farz edelim, niye farklı bir devletin ortaya çıktığı izlenimini verecek bir ad seçilmiştir? Hıristiyan Roma da denilebilirdi. Evet, bir süre sonra bu Hıristiyan Roma’nın resmi dili de değişmiş, Latinceyken Yunanca olmuştur ama tüm bu değişikliklere rağmen bu farklı devlet hiçbir zaman farklı olduğunu ilan etmemiştir. Demek ki, bizim (yani günümüzün modern bireyi) farklı bir şey görmemize neden olmuş bu değişiklikler aynı etkiyi bu dönemin insanları üzerinde yaratmamıştır. Tarih bu durumlardan hangisini yansıtmalıdır? Yoksa her ikisini de mi?

Bizans’ın, yani Roma İmparatorluğu’nun ortaçağdaki evresinin, Batı fikrinin ve zihniyetinin doğmasında önemli bir rolü olmuştur. Batı hem Bizans’a benzeyerek hem de ona karşı olarak, yani kendisini onun karşısına koyarak kendisi için farklı bir kimlik yaratmaya kalkışmıştır. Diğer yandan Roma İmparatorluğu’nun antikçağdaki evresiyle ortaçağdakini karşılaştırdığımızda, bu ikisinin Batı’nın bugüne kadar gelmiş bu kimliğinin oluşumunda çok farklı roller oynadıklarını görüyoruz. Antikçağın Roma’sı Batı’nın neredeyse başlangıcı, onun kökenidir. Oysa bu Roma’nın devamı olan ortaçağ Roma’sıysa Avrupa’nın hem benzemeye çalıştığı (kıskandığı da diyebiliriz) hem rakibi olan hem de, özellikle bir süre sonra, küçük gördüğü bir kültürel imgedir. Böyle bir ilişkinin o dönemde var olduğunu söylemek çok yerinde olmayabilir. Daha doğru bir yaklaşım bu bahsettiğimiz ilişkinin veya zihniyetin çok daha sonra tarihçiler ve hatta aydınlar tarafından ortaya çıkartıldığı olacaktır. Burada görülen, Batı adı verilmiş toplumun belli bir geçmişi kapsayacak ve anlamlandıracak şekilde biçimlendirilmiş olmasıdır. Bizans ve ardından da Müslüman dünya bu tasarımın dışında tutulmuş, üstelik onun karşıt-tasarımı şeklinde sunulmuştur. Bu durum farklı bir adın kurgulanmasını da getirmiştir. Roma’nın ortaçağ evresi aynı adla anılamazdı.

Elbette Bizans bir yandan bir farklılaşmayı da temsil etmektedir. Mesele sadece Batı’nın kendisini farklı görmek istemesinden ibaret değildir. Bir farklılaşma gerçekten de vardır. Roma’nın doğu parçası zamanla farklı bir topluma dönüşmüş, ya da Roma’nın batı kısmında kalanlar farklı bir toplum ortaya çıkarmıştır. Bugün Bizans olarak adlandırılan imparatorluk gerçekten de farklı bir yönde ilerlemiştir. Bu arada Roma’nın batısıyla doğusunun ne zaman aynı oldukları sorusu da sorulabilir ki, bu yerinde bir sorudur. Doğu her zaman batıdan biraz daha farklı olmuştur ama bu doğunun hiçbir zaman Roma olmadığı şeklinde yorumlanmamalı. Doğu elbette Roma olmuştur ve Roma devletini 1453’e kadar getirmiştir. Fakat diğer yandan Roma’nın batıda bıraktığı miras da gelişmiş, bugün Batı olarak adlandırılan dünyanın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. Bizans terimi bu farklılığın bir tarihsel söylem şeklinde ifade edilmesinin adı olmuştur.

Bu arada Roma’nın bu ikinci evresi ne tür bir değişikliğe neden olmuş veya ne tür bir değişikliği temsil etmiştir. Bu yöndeki çalışmaların sunduğu farklı bakış açılarına rağmen, Roma’nın bu ikinci evresinde çok daha homojen (türdeş) ve farklılığının çok daha bilincinde bir toplum ortaya çıkarmış olduğunu söylemek bir abartma olmayacaktır. Aslında belki de farklılığının bilincinde olan bir toplumdan bahsetmektense kendisini farklı göstermeye çalışan bir toplumdan bahsetmek daha uygun olacaktır. Çünkü birçok şey Bizans’ın Hıristiyan toplumunun kendisini diğerlerinden farklı göstermeye çalışan bir toplum olmaya çalıştığına işaret etmektedir. Bu da ayrımcı bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. İnsan doğal olarak ayrımcıdır. Grup kurma çabası, böyle bir özelliğe sahip olma, ancak ayrımcı bir doğayla mümkün olabilir. Ayırmadan grup kurulamaz. Fakat insanın bu özelliğinden yola çıkarak onun ayrımcılığı bir ideoloji haline getirmesinin de doğal olduğunu, yani bunun onun doğasından kaynaklandığını düşünmemeliyiz. Burada doğasının dışına çıkması söz konusu olabilir. İnsan, biraz önce belirttiğimiz gibi, ayırır ama onun bu özelliğini bir topluluk oluşturmada kullanması çok daha farklı bir sürece işaret etmektedir. Bizans kendisini farklı görmüş ve farklı göstermeye çalışmış bir medeniyet olmuştur. Bu farklı görüş aynı zamanda küçümseyici bir bakış açısı da içermiştir. Çevresindekileri (ki bunlar ona göre barbar ulusları temsil etmiştir) kendisinden küçük görmüş, kendisini bir seçilmiş toplum olarak ifade etmiştir.[iii] Bizans medeniyetinin en önemli özelliklerinden biridir bu. Seçilmiş toplum anlayışı her ne kadar itici bir düşünce olarak kabul edilse de neticede bir toplumsallaşma stratejisidir. Burada amaç bir seçilmişlik teması çevresinde toplumu örgütlemek, dışarıya karşı birleştirmektir. Her ne kadar burada ilahi bir seçilmişlik söz konusuyduysa da, bu seçilmiş toplumun üyesi olmak göründüğü kadar zor değildi. Hıristiyanlık, daha doğrusu Hıristiyanlığın Bizans’ta kabul edilmiş biçimi bu toplumun üyesi olmayı sağlıyordu.[iv] Seçilmişlik bir etnik topluluk anlayışına dayanmıyordu. Hıristiyanlığın Bizans biçimine dahil olanlar bu seçilmişler toplumunun parçası oluyordu. Burada söz konusu olanın seçilmiş bir evrensellik olduğunu bile söyleyebiliriz. Tabii bu seçilmiş evrenselliğin parçası olma faaliyetinde Hıristiyanlığın belli bir biçimini, yani Bizans’ın geliştirdiği biçimini kabul etmek önemliydi; bundan ödün verilmiyordu. Dolayısıyla Ermeniler ve Süryaniler gibi monofizit (tekdoğacı) Hıristiyan grupları sürekli asimile edilmeye çalışılmıştır. Bu ve benzeri gruplarla Rum Ortodokslar (Bizans Hıristiyanlığı) arasındaki çatışmalar hiçbir zaman bitmemiştir. Bizans’ın ayrımcılığının anlaşılması çok daha farklı açılardan bakılmasını gerektirebilir. Bu ayrımcılığın anlaşılmasındaki en önemli etken din değildir. Kendilerini farklı açılardan da üstün görmüşlerdir. Medeniyetlerine verdikleri anlamı kendilerini üstün görmede kullandıklarını söyleyebiliriz. Bizans medeniyetine dahil olmanın kendisi daha üstün bir konumda olma şeklinde anlamlandırılmıştır denebilir.

Bizans medeniyetinin tek unsuru bu değildir. Bizans’ın dindarlığı bu medeniyetin en önemli unsurlarındandır ama bu konuda Bizans’ı tek görmemeliyiz. Dindarlık bu dönemde her yerde vardır. Burada söylemeye çalışılan Bizans’ın böyle bir özelliği olduğudur, yoksa bu özelliğin sadece Bizans’ta olduğu değildir. Döneminin diğer medeniyetleri gibi Bizans’ta da din başta gelmektedir. Bu din yaşamın ve özellikle de siyasetin epey içine işlemiştir. Piskoposlar her bakımdan cemaatlerinin liderleridir. İmparatorun dini bir yanı mevcuttur. Dinle devlet birleşmiştir. Hıristiyanlık Roma’nın antikçağa geçmişinin dönüştürülmesinde de önemli bir oynamıştır.[v] Hıristiyanlığın yayılması Bizans devletinin ve medeniyetinin en önemli işlevlerinden biridir. Bizans’ın veya Hıristiyan Roma’nın ilk dönem tarihine baktığımızda dinle ilgili tartışmaların ne kadar fazla yer tuttuklarını görürüz. Bu tartışmalar sonunda Bizans İmparatorluğunu bölünme noktasına getirmiştir. Arap istilası imparatorluğun diofizit (çiftdoğacı) Rum Ortodoks cemaatini monofizit (tekdoğacı) cemaatlerinden ayırınca bu sorun da kendiliğinden ortadan kalkmış ve Bizans İmparatorluğu bir süre boyunca dini bütünlüğü yakalamıştır. Fakat Bizans’ın Arapları alt ettikten sonra tekrar genişlemesi bu toplulukları tekrar imparatorluğa dahil etmiş ve aynı çatışmalar tekrar başlamıştır. Bizans hiçbir zaman bu din çatışmalarını aşamamış, medeniyetini bu çatışmalardan bağımsız bir şekilde ifade edememiştir. Bizans medeniyeti her şeyden önce bir Hıristiyan medeniyeti olmuştur ve medeniyetin yok olması söz konusu olduğunda bile bu çatışmalardan vazgeçmek düşünülememiştir. Bu açıdan bakınca fanatik ve muhafazakâr bir yapı sergilemiştir. Bu konuda Osmanlı’yla karşılaştırılması ilginç bir çalışma olabilir.

Hıristiyanlık ve Roma birbirini bulmuştur. Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu olmadan bugünkü konumuna ulaşamazdı, Roma İmparatorluğu da Hıristiyanlık gibi evrensellik iddialarına sahip bir din olmadan daha merkezi bir imparatorluğa dönüşemezdi. Her ne kadar Roma İmparatorluğu 212 veya 213’te Roma yurttaşlığını herkesin ulaşabildiği bir statüye dönüştürdüyse de,[vi] zamanla hayli merkezi bir yapıya kavuşacak Roma İmparatorluğu bu süreç içinde gelişkin bir iktidar ideolojisinin oluşmasını sağlayacak Hıristiyanlığa gerek duymuştur.[vii] Dinsel söylem ve tasvirler yönetimin doğruluğu ve meşruiyeti konularında etkili bir ideoloji sunmuştur. Hıristiyanlığın tektanrıcılığı ve kadir-i mutlak bir ilah tarafından yönetilen hiyerarşik sema fikri Roma devletine, imparatorluk şeklinde örgütlenmiş merkezi iktidar örüntüsünü meşrulaştırma şansı sağlamıştır. Dinle Roma İmparatorluğu’nun birleşmesi sadece devlet için yararlı olmamış, Hıristiyanlık bir yandan antikçağın sonunda kentsel dinin etkisini yitirmesiyle ortaya çıkmış ve bireyin yalnızlaşmasıyla sonuçlanmış bireyin gücün (ilahi güç olarak da düşünülebilir) kaynağından uzaklaşmasıyla ilgili krizin (Helenistik Dönüşüm’e bakınız) aşılmasını, bir yandan da imparatorluğun klasik geçmişinin[viii] yeni koşullara uyum sağlayacak şekilde dönüştürülmesini sağlamıştır. Bu arada kentsel elit de Hıristiyanlık sayesinde tüm imparatorluğa yayılmış ve en tepede imparatorla Tanrı’nın bulunduğu hiyerarşide kendisini yeniden yerel toplumun başında konumlandırmıştır.[ix] Bu süreci, etkide bulunan ve etkilenen şeklinde düşünmek yerine bir karşılıklı etkilenme süreci şeklinde düşünmek daha doğru olacaktır. Çünkü Hıristiyanlık ve İmparatorluk birbirlerini karşılıklı bir şekilde etkileyerek son durumlarına ulaşmıştır. İmparatorluk güçlendikçe Hıristiyanlık güçlenmiş ve Hıristiyanlık güçlendikçe de İmparatorluk güçlenmiştir. Neticede Roma İmparatorluğu’nun medeniyetsel düzeydeki değişimine sadece toplumsal örgütlenme açısından bakacak olursak, “kentler ittifakı”[x] olarak adlandırılan ve görülen antikçağın Roma İmparatorluğu’nun yerini ortaçağın cemaatler imparatorluğuna[xi] dönüşmüş Roma İmparatorluğu, yani Bizans almıştır.
Bugün Bizans olarak adlandırdığımız Hıristiyan Roma veya ortaçağın Roma İmparatorluğu uzun süre var olmuştur. Tam olarak hangi tarihte başladığı konusunda tarihçiler arasında bir fikir birliği yoktur. Bazı tarihçilere göre bu başlangıç Diokletyan’ın Roma İmparatorluğu’nun çok başlı yapıya dönüştürdüğü 285 tarihidir. Bazı tarihçilerse Konstantin’in Hıristiyanlığı legal din olarak kabul ettiği 313 yılını Bizans’ın başlangıcı olarak kabul etmektedir. Yine başka tarihçilerse de Roma İmparatorluğu’nun büyük bir kültürel, toplumsal ve siyasi dönüşümlerden geçtiği yedinci yüzyılı Bizans denen medeniyetin başlangıcı olarak görmektedir. Her bir seçeneğin arkasında gayet geçerli argümanlar mevcuttur. Burada zorluk aynı devleti yapay veya öznel evrelere bölmeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Eğer gerçekten farklı bir medeniyetin ortaya çıktığı tarihi belirlemek istiyorsak, buna en yakın aday herhalde yedinci yüzyıldır. Bu andan itibaren farklı bir medeniyetten bahsetmemiz çok daha kolaydır; birçok şey çok değişmiş, ortaçağ başlamıştır.

Yedinci yüzyıl Roma İmparatorluğu’nun yok olmaya çok yaklaşmış olduğu bir dönemdir. Batı kısmı zaten beşinci yüzyılda barbarlar olarak adlandırılan çoğu Germen olan toplulukların akınları sonucunda ortadan kalkmıştır. Yedinci yüzyılda da sıra Roma İmparatorluğu’nun doğuda kalmış topraklarına gelmiş gibidir. Bu dönemde Balkanlardan Slavlarla Avarların, Ortadoğu’dansa İran kökenli Sasanilerin saldırısına uğrayan Roma (veya Bizans) 25 yıl kadar sürmüş çok zor bir mücadeleden sonra ayakta kalmayı başarmıştır. Fakat bu mücadelenin hemen arkasından (on yıl bile değil) bu sefer de Müslüman Arapların istilası başlamıştır. Bir önceki mücadelenin ardından oldukça yıpranmış Roma bu istiladan başarılı bir şekilde çıkamayacak ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki topraklarını Müslümanlara kaybedecektir. Arapların Anadolu’yu da istila etme çabaları neredeyse iki yüzyıl sürmüş bir savunma savaşı başlatacak ve en sonunda (850’lerden itibaren) Bizans Arapları ilk önce durdurmayı ve sonra da geri püskürtmeyi başaracaktır. Bu andan itibaren Bizans tekrar her açıdan güçlü bir imparatorluğa dönüşecek ve o günün koşulları açısından bakıldığında bir dünya gücüne dönüşecektir. Bizans’ın en başarılı imparatorlarından II.Basil öldüğünde (1025) Bizans da gücünün doruğuna ulaşmıştır. İmparatorluğun içinde bürokratlarla generaller arasında her zaman var olmuş mücadele bu andan itibaren tekrar alevlenecek ve Bizans Oğuz/Türkmen akınları öncesinde askeri açıdan zayıflayacaktır. Bu iç çekişmenin Anadolu’yu istila etmeyi mümkün kılan kuzeydoğu Anadolu bölgesinin askeri açıdan “boşaltılması”na neden olması, Bizans’ın Selçuklulara karşı Malazgirt savaşını kaybetmesinden sonra neredeye tüm Anadolu’nun kaybedilmesini getirecektir. Bizans savunmasının tamamen çökmüş olması Oğuz/Türkmen göçebe ve gazi gruplarının Anadolu’da tabiri caizse istedikleri gibi at koşturmalarına neden olacaktır. Buna rağmen Bizans, özellikle Haçlıları kullanarak tekrar toparlanacak, aralarında Selçuklu ailesinden Kutalmış kanadının oluşturduğu siyasi oluşumun da bulunduğu Oğuz/Türkmen gruplarını geri itecek, kaybettiği toprakların bir kısmını geri alacaktır. Bu dönemde Bizans I. Alexios Komnenos, II. Ioannes Komnenos ve I. Manuel Komnenos gibi başarılı hükümdarlar sayesinde tekrar güçlü bir konuma gelecektir. Fakat bu güçlü konum ilk olarak Miryokefalon’da Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Kılıç Arslan’a karşı kaybedilen savaşta ciddi şekilde sarsılacak ve ardından da 1204’te Haçlılar’ın İstanbul’u (Konstantinopolis’i) ele geçirmeleriyle epey önemli bir darbe yiyecektir. Bu tarihten sonra Bizanslıların Batı Anadolu’ya yerleşmiş olan ana kolu İstanbul’u geri alma üzerinde yoğunlaşacaktır. Fakat bu değişiklik Bizans’ın tüm güçleriyle Batı Anadolu’ya yerleşmesini getirecek ve bu da burada yaşayan Bizans halkının en azından 1261’e kadar Oğuz/Türkmen göçebe ve gazi akınlarından gayet etkili bir şekilde korunmasını getirecektir. 1261’de İstanbul’u tekrar ele geçiren Bizans Batı Anadolu’yu bir kez daha unutacak ve bu tarihten 1453’e kadar sürekli küçülecektir. Bu tarihte Osmanlıların İstanbul’u fethetmeleriyle Bizans, yani Roma İmparatorluğu tarihe karışacaktır ama Bizans’ın 1204’te ortaya çıkmış Trabzon Rum İmparatorluğu gibi kalan parçalarının da tarih sahnesinden çekilmeleri 1461’e kadar sürecektir.

[i] Kitsikis, 12.
[ii] Age., 12.
[iii] Haldon, 350-352
[iv] Fowden, 2001.
[v] Kelly, C. 2001.
[vi] Fowden, 85, Interpreting Late Antiquity
[vii] Kelly, 187, Interpreting
[viii] Kelly, 183.
[ix] age., 186.
[x] Gregory, 6. A History of Byzantium
[xi] Fowden, 87.

Anadolu'ya Oğuz Göçü Tartışması - Türkçeleşme ve Türkleşme Üzerine

Sabah gazetesinde yayınlanan söyleşideki “Orta Asya göçü bir efsane” sözü bana ait değildi. Bu söyleşi sırasında böyle bir söz sarf etmedim ama söyleşiye öyle bir başlık benim bilgim dışında eklendi. Açıkçası hiçbir zaman Orta Asya’dan bir göç olduğunu reddetmedim ki, böyle bir şey yapmam aptallık olurdu. Ama gazete sanırım sansasyonel bir haber üretmek için böyle bir başlık seçti. Ortaya çıkan gürültünün daha fazla büyümemesi için ben de üzerine gitmedim bu kasti hatanın. Bu söyleşiye Virgül dergisinde çıkan yazım yol açmıştı ve orada benim seçtiğim başlık “Orta Asya’dan Anadolu’ya Gelen Oldu mu?”ydu. Yazı okununca böyle bir göçü reddetmediğimde görülüyor.

Bu konuyla ilgili olarak benim şu anda ulaştığım nokta, meseleyi bir Orta Asya katkısının tartışılması şeklinde ortaya koymak. Genelde bir Oğuz göçünden bahsediyoruz ama ben bunda bile acele edilmemesini düşünüyorum. Ortada bir Orta Asya göçü miti var. Bir de gerçekten bir göç var. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. Orta Asya göçü mitinin gerçekliği tartışmaya açık. Eğer Orta Asya göçünden bahsedeceksek, bunun elden geldiğince bu mitten soyutlanması gerekiyor.

Orta Asya’dan kimler geldi? Türkçe konuşan insanlar geldi ama bunların yanında başkaları da gelmiş olabilir. Eğer meseleyi etnik gruplar bağlamında tartışacaksak, epey zor bir durumla karşı karşıyayız. Oğuzlar denen bir grubun olduğunu yadsıyamayız ama bu grubun içeriğini tam olarak bildiğimizi de söyleyemeyiz. Söyleyenler çok ama ben açıkçası bu söylenenlerin çok sağlam kanıtlarla desteklendiğini sanmıyorum. Hem Rumlar (Bizanslılar) hem de Ermeniler bu gelenleri farklı şekillerde adlandırıyorlar. Hata yapmış olabilirler veya tamamen kendi dönemlerine ait bir terminoloji kullanmış olabilirler. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz. O yüzden ilk yapmamız gereken, bu göçü, aralarında Türkçe konuşanların da olduğu Ortaya Asya yönünden gelenlerin göçüne dönüştürmek olmalı. Daha sonra da kim sorusunu cevaplandırmalıyız. Kim sorusunda zorlanıyoruz. Kolaycılığa kaçıyor ve hepsini Türk yapıp çıkıyoruz. Bunun üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor.

Bir Türkleştirmenin olup olmadığını da bilmiyoruz. Muhtemelen daha çok bir Müslümanlaştırma söz konusuydu. Bu süreç sırasında da Türkçenin en azından ikinci bir dil olarak yayılması; ama bunu da bilmiyoruz. On ikinci ya da on beşinci yüzyılda Anadolu’nun ne kadarı Türkçe konuşuyordu, bir fikrimiz yok. Eğer sadece erkeklerden bahsediyorsak, zaman içinde Anadolu’nun en azından göre Türkçeleştiğini söyleyebiliriz. Kadınlardan bahsediyorsak, bence o kadar ciddi bir Türkçeleşme söz konusu değildi. Cumhuriyet döneminden hemen önce ve mübadele sırasında Türkiye’ye gelen Müslümanların arasında Türkçe konuşmayanların sayısının hiç de az olmadığını biliyoruz. Giritlilerin çoğu için ana dil Yunancaydı. Belli ki Balkanlarda ne Türkçeleşme ne de Türkleşme vardı. Balkanları Türkçeleştirmeyen bir imparatorluğun Anadolu’yu Türkçeleştirdiğini düşünmemiz için bir sebep yok.

Bu dönemde Ankara’dan bugünkü Türkiye’nin doğu sınırına kadarki bölgenin dilsel açıdan nasıl bir dünya olduğunu düşünelim. Kürtçe var, Ermenice var, Rumca var. Arapça da var ve bunların arasında Türkçe de var. Cumhuriyet’ten hemen önce Adana Ermenilerinin ve Karaman Rumlarının Türkçe konuştuklarını biliyoruz. Ama diğer yandan diğer yerlerde de Ermenice konuşuluyor. Sanırım erkek nüfusun büyük kısmı Türkçeye aşinaydı. Bazı bölgelerde her dilden kelimeler alan suni yerel dillerin olduğunu da düşünebiliriz. Sonuç olarak Cumhuriyet dönemine kadar ciddi bir Türkçeleştirme uygulamasının olduğunu gösteren işaretler yok. Bazı bölgelerin Türkçeleşmesi tamamen doğal süreçler sonucunda ortaya çıkmış gözüküyor.

Bir de bu arada eklemek istiyorum, Türkçeleştirmeyi iki farklı boyutta düşünmek gerekiyor: Sözcüklerin Türkçeleşmesi, imlanın Türkçeleşmesi. Örneğin Ermenicede cümle kuruluşunun Türkçeleştiği söylenebilir. Günümüz Ermenileri cümlelerini Türkçedeki özne-nesne-yüklem biçimine uygun kuruyorlar. Ama Fransızcada Hind-Avrupa biçimindeymiş. Sanırım Ermenicenin kendisinde de böyle bir kolaylık var ama eğer bu iddiam doğruysa, Türkçeleştirmeyi iki farklı boyutta ele almak gerekiyor. Örneğin Türkçede de İran kalıplarının ve hatta Hind-Avrupa cümle yapısının etkilerini görmek mümkün.

Sözcüklere gelince, ilk önce Türkçenin bu anlamda ne kadar Türkçe olduğunu kabul etmek gerekiyor. “Madem Türk halkı büyük oranda dönme, neden Türkçe'de doğrudan Rumca ve Ermenice kökenli kelimeler az ve genellikle bu coğrafyada olup Orta Asya'da pek veya hiç bilinmeyen - en azından o dönemler - şeylerle kısıtlı (örn, bazı sebze-meyve ismleri, çoğu deniz balığı ismi)?” diyorsunuz. Açıkçası dönme kelimesini pek sevmiyorum. Bir tür alçaltma içeriyor. Bu açıdan baktığımızda Türkler de dönme oluyor. Rumca kökenli kelimeler hiç de az değil. Ermenicenin durumundan pek emin değilim ama oradan da kelimeler alınmış. Dil devrimi ve dilin Türkçeleştirilmesi bu tür etkileri görmemizi biraz daha zorlaştırıyor. Diğer yandan insanların yerli olması dillerinin de yerli kalacağını göstermiyor. Nasıl işlerine daha çok yarayacak bir dine geçiyorlarsa, dilde de aynısını yapabilirler. Bence çok daha geçerli bir ipucu yer isimleri. Yer isimlerinin Cumhuriyet dönemine kadar varlığını sürdürmüş olması, o yerlerin hiçbir zaman tamamen boşaltılmadıklarına işaret edebilir. Ne Ankara, ne İstanbul, ne İzmir, ne Antalya Türkçe. Dolayısıyla, dil sorusunu çok geniş bir bağlamda ele almak gerekiyor ki, daha bir de küfürler ve hakaretler var. Şaşırtıcı bir şekilde çoğu ya da küçümsenmeyecek bir kısmı Türkçe değil.

Etnik aidiyetlerin dışında düşünmeye çalışmak bence de daha doğru bir yaklaşım. Çünkü bu dönemde etnik kimliklere çok önem verilmemiş gibi. Türkleşmeye pratik olarak yaklaşmaktan tam olarak ne kastettiğinizi anlayabilmiş değilim. Eğer günlük yaşamın dayattığı baskılar sonunda Müslümanlaşmaktan ve dil olarak da Türkçenin seçilmesinden bahsediyorsanız, buna katılıyorum. Ama bu tür Türkleşmenin çok büyük sayılarda olduğunu sanmıyorum. Pratik anlamda bir Türkleşme günlük faktörlere bağlı olacağından sürekli değişim içinde olacaktır. Burada da farklı gruplar düşünmek de yarar olabilir. Gayrimüslim aslında sorunlu bir kategori. Osmanlı’da böyle bir ayrım var ama aynı zamanda seçkinler ve halk gibi bir ayrım da var. Türkçe bu iki grup içinde farklı oranlarda yayılmış olabilir. Bir Müslüman köyüyle gayrimüslim, sanırım bu durumda Hıristiyan, köyünün bireyleri birbirleriyle yakın ilişkiye geçmedikleri sürece birbirlerinin dillerini bilmeleri gerekmeyecektir. Kadınlar büyük ihtimalle tamamen kendi dillerini konuşuyorlardı. Ama Hıristiyan köyün seçkinleri ekonomik ve siyasi nedenlerden ötürü karşı tarafın dilini konuşmak zorunda kalacaktır. Diğer yandan karışık köylerde veya kasabalarda durum farklı olacaktır. Doğuda kış mevsiminde Hıristiyan köylerinin Kürt aşiretlerini ağırlaması uygulamasının çift dilliliğe yol açtığını düşünebiliriz. Ama bu arada dönem dönem bu ilişkiler çok değişmiş de olabilir. Örneğin Selçuklu döneminde daha kozmopolit bir dünya var olduğunu biliyoruz, ama Osmanlı’nın olgunlaştığı dönemden itibaren de görece daha Müslüman bir Anadolu’dan bahsedilebilir. Sonuç olarak çok karışık bir süreç söz konusu ve henüz bu alandaki çalışmalar emekleme çağında. Benim bildiğim kadarıyla bu kadar kapsamlı bir araştırma yok.

Genelde bugüne bakarak Anadolu’nun Türkleşmiş olduğunu kabul ediyoruz ve bunun geçmişte bir ara gerçekleştiğini varsayıyoruz. Bence çok yeni bir süreç söz konusu. Daha çok sözel bir geçmişle karşı karşıya olduğumuzdan araştırma yapmak epey zor. Yazılı eserlerin olduğu durumlarda bile halkın ne konuşmuş olduğunu söylemek çok zor. Osmanlı’nın son dönemine bakarak bir sonuca varmak da kolay değil. Çünkü on dokuzuncu yüzyılda modernleşmenin etkisiyle birçok grup kendi dillerine dönmeye başlıyor. Ama sonuçta avantajlı dilin daha çok tercih edileceğini düşünerek bazı sonuçlara varmak mümkün.

Üstün medeniyet tezine pek rağbet etmiyorum. Bu dönemde temel ayrım din eksenli. Bizans bir anı olarak zihinlerdeki yerini korumuş olabilir. Örneğin bir Rum adlandırması var. Ama asıl ayrım Hıristiyanlık Müslümanlık ekseninde. Dolayısıyla üstün din söylemi daha geçerli olmuş olabilir ama burada da aslında tam tersi bir durumdan bahsetmek gerekiyor. İslam daha üstün bir konumda gözüküyor ama daha önce belirttiğim gibi, üstünlük söylemi daha ziyade baskının olduğu durumlarda ortaya çıkabilir. Nispeten adil bir dünya varsa, insanların eşit olmayan koşullarından pek fazla şikâyet etmiş olduklarını sanmıyorum. Bir Hıristiyan köyünde İslam’ın üstünlüğünü görmek epey zor olmuş olabilir. Yani bir seçim yapma zorunluluğuyla karşılaşmamış olabilirler. Osmanlı’nın özel bir Türkleştirme siyaseti olmadığından, Balkanlar daha çok Hıristiyan kalmış. Anadolu’da durum daha farklı. Neredeyse yedinci yüzyıldan itibaren Müslüman akınlarına maruz kalmış. Ama Malazgirt’ten sonra bile Birinci Dünya Savaşı öncesinde ciddi bir Hıristiyan nüfusu barındırıyor Doğu Anadolu. Müslüman dünyasına bu kadar yakın bir yerde bile Hıristiyanlar epey uzun bir süre varlıklarını sürdürmüş.

Bu arada aklıma gelmişken, Türkçeleşmenin ve Türkleşmenin Müslüman gruplar arasında ne kadar etkili olduğuna bakarak bir Türkleşme mi, yoksa Müslümanlaşma mı olduğu konusunda ve sürecin niteliği hakkında iyi kötü bir fikre ulaşabiliriz. Örneğin Kuzey Irak ve güneydoğu Anadolu bölgesinde küçümsenmeyecek bir Türkmen varlığı olmuş. Çeşitli konfederasyonlar kurulmuş. Buna rağmen ne Türkçeleşme ne de Türkleşme gözüküyor. Zamanla kaybolduğu da iddia edilebilir. Ama Kürt aşiretlerinin varlığını sona erdiremedikleri gibi, aksine, bazı araştırmacılara göre, kendileri Kürtleşmişler. Demek ki, her iki tarafın Müslüman olduğu durumlarda bu iki süreç de etkisiz kalıyor. Bunun bir açıklaması Orta Asya’dan gelen Türkiklerin sayısının azlığı olabilir. Anadolu’daysa bu sayı azlığı, Müslümanlığın temsilcisi olduklarından bir avantaj teşkil etmemiş olabilir. Çünkü yerliler Müslüman olmayı seçiyorlar, Türk olmayı değil. Türkçeyi kullanmaları daha çok bir yan etki. Yine incelenmesi gereken ilginç bir bölge Bosna olabilir. Buranın halkının Müslümanlığı seçtiğini biliyoruz. Sonuç olarak, bu tür karşılaştırmalarla bazı sonuçlara veya tahminlere ulaşabiliriz. Çünkü yazılı kaynaklar açısından çok iyi bir durumda değiliz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...