14 Mart 2009 Cumartesi

Rum Sözcüğü ve Yunanlılık

Rum sözcüğünün kökenine bakıldığında, ilk başta Romalı anlamında kullanılmış olduğu görülüyor ama uzun bir süredir de Yunanlı anlamında kullanılıyor. Kimisi de Yunanlılarla Rumlar arasında fark görüyor. Sanırım geçmişin İyonlarını Helenlerden ayırmak gibi bir şey bu. Diğer yandan Rum teriminin bir zamanlar Yunanistan’da da kullanılmış olduğu görülüyor. Zaten Roma İmparatorluğu’nun tebaası için kullanılmışsa, Yunanistan bölgesini de kapsamış olması gerekiyor.

Osmanlı bu terimi olduğu gibi almış gözüküyor ama daha sonra Sırpları ve diğer Ortodoksları da aynı gruba dâhil ettiğine göre, Roma Hıristiyanlığına dâhil olanlar şeklinde bir tanımda karar kılmış, dolayısıyla Rum’u daha dini bir kimlik olarak kabul etmiş. Ama Hıristiyan Roma’nın da, Hıristiyanlığını devletten pek ayırmadığını ve imparatorluk içinde farklı dinlere teorik olarak ve çoğu kez de pratikte izin vermediğini düşünecek olursak, Osmanlı’nın tanımı çok da yanlış değil. Büyük ihtimalle, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında siyaseten Rum veya Romalı olmak da bu kimlikle birleştirilmişti ama Osmanlı’nın Roma’nın siyasi varlığını sona erdirip dini varlığını nispeten kendi haline bırakmasıyla Rum kimliği de benzer bir süreçten geçmiş gözüküyor.

Diğer yandan, bu kimlik muhtemelen hiçbir zaman bizim dünyamızdakiler kadar kesin değildi. Çünkü bu tanım içinde kalarak Yunanca konuşan bir Rum’u, Sırpça konuşan bir Rum’dan ayırmayı başarmışlar; birini diğerinden biraz daha farklı görmüşler. Yani her Roma Hıristiyan’ı (Ortodoks da diyebilirim ama konumuz itibarıyla bu ifadeyi daha uygun buldum) Rum değil. Örneğin Ruslar Rum olarak görülmemiş; ama Rum Ortodoks olarak görülmüş. Katolikler de, her ne kadar Roma Hıristiyanlığının içinden çıkmışlarsa da, Rum olarak adlandırılmamış. Dolayısıyla hem tarihi hem coğrafi yanı olan bir kimliğin söz konusu olduğunu düşünmek daha doğru olabilir. Nitekim Rum olmak belli bir tarihi kabul etmek ve belli bir yerde yaşıyor olmak anlamına geliyor. Ama bu yerin tam olarak nasıl belirlendiği tartışmaya açık. Sanırım eski Roma İmparatorluğu’nun kapsamış olduğu alandan bahsedilmiş hep. Bu arada Osmanlı zamanında bu isimde bir bölge de var ama eski Roma’yla çakışmıyor.

Coğrafi tanım olarak Rum diğerleri tarafından da kullanılmış: Diyarı-Rum, Rum Selçukluları gibi. Tabii bu kadarla bitmiyor. Örneğin Mısır’ın Memlükleri Türk olarak adlandırılırken, Osmanlılar Rum olarak görülüyor. Bu yetmiyormuş gibi, Osmanlı’nın kendi içinde de kendilerini Rumi olarak görme eğilimi ve buna dair tartışmalar var. Bu konuyla ilgili olarak, Salih Özbaran’ın “Bir Osmanlı Kimliği, 14.-17. yüzyıllarda Rum ve Rumi Aidiyet ve İmgeleri”ni tavsiye ederim.

Modern çağa girilmesiyle daha farklı bir evre başlıyor. Bağımsızlıklarına kavuşan Yunanca konuşan Rum Ortodokslar veya Rumlar, ulusalcı fikirlerin de etkisiyle, bu şekilde adlandırılmayı reddetmeye ve onun yerine onları antikçağ Helen dünyasıyla ilişkilendiren yeni bir kimlik oluşturmaya ve benimsemeye başlıyor. Bu gelişim sırasında haliyle bir Yunan/Rum ayrımı beliriyor ama bu daha çok, Osmanlı ve ardından da Cumhuriyet dönemlerinin Yunanca konuşanları, bu dil kültüründen gelenleri bu şekilde adlandırmaya devam etmelerinden kaynaklanıyor. Bu coğrafyadaki Rumların arasında da bu terime tepki gösterenler belirmeye başlıyor.

Toparlayacak olursam, sanırım ulus-devletler dünyasını dikkate aldığımızda Rum teriminin yanlış kullanıldığını ve hatta hakaret olarak bile algılanabileceğini ama en azından baskı amaçlı bir terim olduğunu, olabileceğini söylemek gerekiyor. Bu tabii bu tanımlamanın yöneltildiği kişi veya kişilerin tavrına bağlı olarak değişebilir ama böyle bir ihtimal artık avr. Neticede bu terim, buradaki Rumlarla Yunanistan arasındaki kültürel ve bazıları içinse ulusal bağlantıları örtmenin kibar şekli de diyebiliriz. Bu kişilerin artık Romalılarla bir ilişkisi yok; bu yüzden Rum olarak adlandırılmıyorlar ve adlandırılamazlar. Dinsel köken ve belki de coğrafi köken anlatmak için kullanılabilir. Kanımca Kıbrıslılar için kullanılmaması gerekiyor. Eğer kullanılıyorsa, o zaman Yunanlılara da Rum demek gerekiyor. Eğer “Greek” terimini Türkçeye çeviriyorsak, hem Rum hem Yunan şeklinde çeviremeyiz. Her şeyden önce tutarlı olmak gerekiyor. Ama ikinci ve önemli mesele, modern bir grubu hâlâ eski terminolojiyle tanımlamaya ve bunu sürdürmeye kalkışmanın garipliği. Kimlikleri kendi seçimleri olmalı.

Tabii bu terim sadece Yunanlı kişiyi tanımlamak için ve herhangi bir art niyet gözetmeden de kullanılıyor; Türkiye’deki kullanım genelde bu çerçevede. Ama yine de terimin hedefi olan kişi aynı yerden bakmıyor olabilir ki, bu açıdan bakıldığında Rum teriminin aşağılayıcı ve ayrımcı bir yanı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Ancak tamamen tarihsel kullanım açısından bakacak olursak, Rum teriminin modern ulus devlet döneminin ürünü Yunanlılar ve Kıbrıs Yunanlıları için kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum ya da epey dikkatli olmak gerekiyor. Örneğin Osmanlı’nın 1821-29’da Rumlarla savaştığı söylenebilir ama 1897’de ve özellikle de Balkan savaşlarında Yunanlılar, Helenler veya Elen/Elinlerle savaşmaya başlamıştır. Ama diğer yandan Rum teriminin de değişmeye ve Yunanlı anlamında kullanılmaya başladığı söylenebilir. Dolayısıyla bence Kıbrıs Yunanlıları veya Helenleri demek daha doğru bir yaklaşım ama ağız alışkanlıklarını da değiştirmek zor.

12 Mart 2009 Perşembe

Darwin'e Sansür, Evrim Yaratılış Çatışması

Nedir Darwin’in başına gelenler? Eserini mümkün olduğunca geç yayınlamaya çalışmış. Haklıymış. Öyle bir konuya el atmış ki, doğumundan iki yüzyıl sonra, ortaya attığı kuram iyice yerleştikten, geliştirildikten ve kanıtlandıktan sonra bile saldırıların hedefi olabiliyor.

Sanırım eğer evrim kuramını en tepede bir yaratıcı fikriyle ortaya atsaydı, bu kadar gürültü kopmayacaktı. Zaten mesele de bu: Evrim kuramı yaratıcı ve yaratılış söylemini geçersiz kılıyor. Yaşamın ve de insanın ortaya çıkışını bir yaratıcıya ve yaratılış sürecine ihtiyaç duymadan açıklıyor. Bu da neredeyse Mezopotamya medeniyetinin belirdiği andan itibaren, en azından dünyanın bu bölgesindeki (sanırım Batı diyebiliriz) en önemli kültürel şemayı temellerinden sarsmış oluyor.

Kimine göre sadece bir “teori”. Maalesef bu kişiler bilim dünyasında teori denildiğinde, bunun günlük dildeki teoriden farklı bir şey olduğunu farkında değil. Haydi, fosilleri ve diğer bulguları bir kenara bırakalım ama genetik alanındaki son bulguları ne yapacağız? Evrim kuramının ya da daha doğru bir deyişle böyle bir sürecin olduğuna dair artık bir şüphe kalmadı. Ama hâlâ sadece bir teori diyenler var.

Evet, Darwin’in kuramı bir bakıma eksik bir kuram, bazı sorunları var. Ama bu sorunlar evrim sürecinin varlığıyla ilgili değil; evrim sürecinin işleyişiyle ilgili. Haliyle Darwin birçok ilerlemeyi göremedi ve bu yüzden de onun kuramını, içerdiği çeşitli zayıflıklardan ötürü eleştiren ve farklı mekanizmalar öneren daha farklı evrim kuramları var. Yoksa ne yanlış bir kuram söz konusu ne de sadece bir kuram.

Burada elbette maymun ilişkisini aşan çok daha önemli bir kavga var. Evrim kuramı, her şeye egemen bir güçten ziyade, var olanın kendi kendisini ortaya çıkarması, çeşitliliğin kendi dışında bir şeye bağlı olmaması öneriyor. Bir plan, bir tasarı olmaması ve en önemlisi de bir zekâya, bir akla ihtiyaç duyulmamasını getiriyor. Sanırım bilimle dinin bir türlü aynı noktada buluşamamasının en önemi nedeni de bu. Aslında bu çatışmayı, batı dinleri ve batı bilimi arasında görmek gerekiyor. Batı derken İslam dünyasını dışarıda tutmuyorum. Yani söz konusu olan, yaratılış kültürünün egemen olduğu bölgenin bir kavga. Haliyle Batı’nın bilimci söylemi de, karşı olduğu yaratılışçı ve tek tanrıcı din söylemi kadar keskin olabiliyor. Kavganın terimleri ikisi için de aynı. İkisi de tek tanım, tek gerçek benim kavgasına tutuşmuş. Bu durumda elbette bir uzlaşmaya ulaşmak zor olacak. Her ikisinin de bir arada var olabileceği bir gerçeklik tanımında anlaşmak gerekiyor ama bu durumda ikisinin de bir parça değişmesi gerekecek. Sanırım dinin işi biraz daha zor. Yaratılış ve yaratıcı söyleminin farklı bir yerlere oturtulması gerekiyor ama evrim kuramı bunu epey zorlaştırıyor. Kavga da buradan çıkıyor.

4 Mart 2009 Çarşamba

Irkçılık ve Osmanlı'nın hoşgörüsü

Etyen Mahçupyan'ın yazısı için: http://taraf.com.tr/makale/4304.htm

Çok fena bir devlet-toplum ayrımı var. Örneğin Etyen Mahçupanyan’ın yukarıda bağlantısı verilmiş yazısında ırkçılık daha çok devletin ürünü olarak nitelendirilirken, toplum ve özellikle de toplumun muhafazakâr kesimi ırkçılığı onaylamasa da, diğer yandan ses de çıkartmayan kesim olarak tanımlanıyor.

Aslında genel hatlarıyla yazının söylemeye çalıştığına katılıyorum ama diğer yandan kulaklarımı tırmalayan bazı kısımları da yok değil.

Her şeyden önce Osmanlı’da özel bir hoşgörü çabası olduğunu sanmıyorum. Adil olmaya çalışmışlar ve bunu da İslam dininin şartları ve biraz da devletçi sağduyu çerçevesinde gerçekleştirmişler. Bugünün modern hoşgörü anlayışıyla pek ilgisi yok. Eğer Osmanlı Hindu topraklarını işgal etseydi, ne kadar hoşgörülü olacaktı, bunu bilmiyoruz. Nitekim Müslümanların din değiştirmesinin yasaklanmış olması ve daha birçok başka uygulama da bizim anladığımız anlamda bir hoşgörünün söz konusu olmadığını gösteriyor. Osmanlı elindeki dünyayı fazla değiştirmeden kullanmaya çalışmış. İslam da bu konuda bazı kesin yargılar getirdiği için, özellikle bazı dinler kendi hallerine bırakılmış. Ama bu, uzun vade de bu dinlerin üyelerinin de doğru yolu bulması temennisinden vazgeçmelerini getirmemiş. Diğer yandan, ara sıra gerçekleşen pogromlar dışında, soykırımsal faaliyetler de yok. Eğer örneğin bir Ermeni kendisini o dönemde bugünkünden daha mı iyi hissetmiş sorusuna bir cevap arıyorsak, bence bunu cevaplamak pek kolay değil. Ayrımcılık kesinlikle var ve ayrımcılığın olduğu yerde hoşgörüden bahsetmek (ki bence kelimenin kendisi de biraz sakat) bana zor geliyor. Farklılıkları yaşatma yönünde bir irade olduğunu söylemekse bence zor ve yanlış. Böyle bir irade ancak farklılıklar özünde kötüdür denen bir ortamda çıkabilir. Bence bu söylenmiyor Osmanlı’da. Ama bunun tersi de yok. Amaç bu değil. Diğer yandan, farklılıkların kendilerini üretmemesi istemiş ve uygulamalar bu yönde olmuş. Fakat bu, daha çok İslami söylemden kaynaklanıyor. “Farklılıkların olması iyidir veya kötüdür”den ziyade bir ilahi emir söz konusu.

Gelelim devlet-toplum ayırımına. Modern devletin en önemli özelliklerinden biri bu ayrımı kaldırması. Modern devlet, seçkinlerden değil, toplumdan, yani seçkin olmayanlardan oluşur. Osmanlı’nın son dönemindeki devlet de, Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti de halktan oluşmuştur. Devleti yönetenler, devlet kademelerinde görev alanlar, öyle özel bir sınıftan gelmiyor. Bizim okuduğumuz okullardan geliyor, bizim büyüdüğümüz mahallelerde büyüyorlar. Bir kere devletin üyesi olduklarından kendilerini farklı görmüş olabilir bu kişiler, ama zihniyetleri devlet tarafından oluşturulmuyor. Bunun sorumlusu toplum. Modern devlet de devletteki insanla toplumdaki insanın ırkçılığı arasında büyük bir fark yoktur. Devlet olsa olsa, katliamlar düzenleyecek, kamplar kuracak alt yapısıyla farklı.

Üstelik bir de Türkiye’nin hem devleti hem de toplumu genel hatlarıyla muhafazakârdır. Ama sanırım Mahçupyan’ın muhafazakârlardan kastettiği, “Müslümanlar”, ya da AKP’nin temsil ettiği kesim.

Ulus-devlet ideolojisinin yan yana yaşamaya bile tahammül edemediği doğru ama bu ideolojinin insanları kim? Haydi ilk başta üç, beş ateist söz konusuydu ve biraz daha fazla sayıda da laik. Peki bugün? Üstelik bu konuda laikleri muhafazakârlardan ayırmak pek doğru da olmayabilir. Bu noktada birbirlerine epey yakın olabilirler. Diğer yandan, bugünün devleti tamamen muhafazakâr olmayanlardan mı oluşuyor? Sanmıyorum. Dolayısıyla, devletin böyle bir ideolojisi var ama toplum daha farklı düşünüyor iddiası bence neredeyse bir hakaret. Toplum sadece ırkçılığı meşrulaştırmıyor; ama bunu ortaya çıkaran kaynağın ta kendisi.

Eğer bir modern ulus devlet de ırkçılıktan bahsediliyorsa, toplumu bundan ayrı düşünemeyiz. Yoksa modern bir toplumdan bahsetmiyoruz demektir. Ama Türkiye’de var olan ırkçılığı bir “ithal malı” olarak da görmemeli. Modernliğin elbette önemli bir rolü var ama Osmanlı’nın millet sistemi de, örgütlenme şekli de tamamen masum değil. Gavur Osmanlı’nın kavramı.

Halaçoğlu’nun Kürtleri, Türkleri ve “Dönme” Ermenileri

Şöyle bir soru geldi: “Bu arada, Yusuf Halaçoğlu'nun Anadolu Türklerinin tamamının kökünün aşiretlere dayandığını ispatladık açıklamasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu konuyla ilgili bir kitap hazırlığı da varmış (piyasaya çıkmış da olabilir). Benzer bir çalışmayı Rumeli Türkleri için de yapmayı planlıyormuş.”

Bu haberi hatırlıyorum. Epey gürültü kopartmıştı. Şimdi tam hatırlayamıyorum ama sanırım Halaçoğlu, Kürtlerin bir kısmının Türkmen kökenli olduğunu ve TİKKO ile PKK örgütündeki Kürtlerinse Ermeni dönmesi olduğunu belirtmiş ve gürültü ondan kopmuştu.

Halaçoğlu’nun hangi kitabından bahsedildiğini anlayamadım ama bu olaydan sonra bir kitabı yayınlandı: Tarih Gelecektir, Etnik Yapısından Ermeni Meselesine Türkiye, Babıali Kültür Yay.

Tartışmanın daha sağlıklı olabilmesi için buradan uzun bir alıntı yapmak istiyorum.

Şöyle demiş Halaçoğlu:
“Bugün Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun varisidir. Dolayısıyla bir imparatorluğun çöküşüyle birlikte kaybettiği topraklardan içe doğru göçler olmuştur ve bu göç bugün Türk demografisini, Türk nüfus yapısını ortaya çıkarmaktadır. Mesela Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadolu’ya göç edenlerin sayısı bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık %40’ıdır. Şimdi bir şeyi çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Böylesine bir yapı ve imparatorluk bakiyesi olmamız, dolayısıyla birçok farklı milletten olan insanı da bünyemizde barındırıyor olmamız anlamına gelir. Burada siyasetçilerin özellikle dikkat etmesi gereken bir konu vardır ki, bu da, böyle bir yapıyı, böyle bir nüfus grubunu mozaik olarak nitelendirmemeleridir. Çünkü o insanlar o bölgelerden çekilirken – zaten çok büyük bir bölümü Türk’tür, Türk asıllıdır – Müslümanlığı kabul etmiş ve kendini Türk olarak hisseden insanlardır ve Anadolu’ya geri dönmüştür. Dolayısıyla bunları ayırt etmek ve bir mozaik şeklinde nitelendirmek aslında farkına varmadan ülke içinde birtakım gruplaşmalara yol açma anlamına gelir.(…)”
(..)
“Araştırmalarımızda şunu gördüm ki; pek çok Kürt dediğimiz insanlar Türkmen asıllı. Yapısal olarak söylüyorum; ama bununla beraber bir şey daha ifade ediyorum. Bunlar fantezi değil söyleyeceğim şey. Bugün Kürt olarak bilinen, hatta şöyle söyleyeyim Kürt-Alevi olarak bilinen birçok insan da maalesef Ermeni dönmeleri. Ve TİKKO’nın içerisinde yer alan, PKK’nın içerisinde yer alan insanlardan birçoğu bunlardan. Yani bizim zannettiğimizi gibi bir Kürt hareketi değil PKK veya TİKKO hareketi. (…)” (13-15)


Halaçoğlu’nun bariz bir şekilde ırkçılığı çağrıştıran beyanatlarını bir kenara bırakıp aşiretlerin asıl kimliği tartışmasına geçecek olursak, çok da garip bir şey değil söyledikleri. Bir zamanlar Kürt olmuş aşiret Türkmen ve Türkmen olmuş aşiret de Kürt olabilir. İnsan toplulukları bunu sürekli yapmış.

Yalnız burada üç sorun var. Halaçoğlu bir Türk etnik grubunun ne zaman ortaya çıktığını tartışmıyor. Yani Türk ne demek? Eğer Türkmenler Türk’se, niye aynı terim kullanılmamış da bazı topluluklar Türk olarak adlandırılırken, bazısı da Türkmen olarak adlandırılmış. Ne tür bir kıstas kullanıyor Halaçoğlu, Türkleri tanımlarken. Eğer bu bir “kan” ilişkisi değilse (ki bu günümüzde olsa olsa genetik bir şeyler anlamına gelir ama bu tür genler “maalesef” yok), o zaman toplumsal bir kimlikten, yani insanların seçtiği bir şeyden bahsediyoruz. Dolayısıyla, ikinci sorun da kendisine Türkmen diyenlerin ne kadar Türk oldukları. Üçüncü sorunsa, eğer bazı Türkmen aşiretleri zaman içinde Kürt aşireti olarak adlandırılmayı seçmişse, bunu niye yapmışlar? Böyle bir şeyi yaparak Türkmen veya Halaçoğlu’nun kullandığı şekliyle Türk olmayı reddetmiş olmuyorlar mı? Böyle bir reddetme çabası söz konusuysa, hangi kıstasa göre bu gruplara Türk diyeceğiz? Eğer bunların aslı Türk’tü diyorsak, o zaman bu “asıl” ne oluyor?

Bir de tabii Ermeni dönmesi ibaresi var. Dediğim gibi bugün bunun epey ırkçı bir ibare olarak görülebileceğini bir kenara bırakıyorum. Benim ilgilendiğim asıl nokta bu “dönme” sözcüğü. İlginç bir şekilde Halaçoğlu Türk dönmesi ibaresini kullanmıyor. Oysa tutarlı olmak adına, bir kimlikten veya etnik gruptan bir başkasına döndükleri için Türk-Kürt olayında da aynı ibareyi kullanması gerekiyordu. Herhalde “dönme” sözcüğünü belli durumlar için kullanmayı tercih ediyor. Ama zaten “dönme”nin kendisi de aslında hiç kimsenin özünden dönemeyeceği gibi bir şeyi anlatmak için kullanılıyor genellikle. Yani birisine “dönme” denildiğinde, çoğu kez kastedilen, “ben aslında senin ne olduğunu biliyorum, değiştiğini söylüyorsun ama hâlâ “o”sun” oluyor. Tabii eğer Halaçoğlu gerçekten bu anlamda kullanmışsa, şöyle bir çelişkiye de düşüyor. Eğer Ermeni dönmesi olarak adlandırdıklarını bu şekilde adlandırmasının nedeni, bu kişilerin numara yaptığı, aslında dönmedikleriyse, o zaman bu şekilde adlandırılmayanların da, asıllarından gerçekten döndüklerini, numara yapmadıklarını düşünmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, bu mantığa göre, Kürtleşmiş Türkmen aşiretleri de gerçekten Kürtleşmişler, numara yapmıyorlar.

Her neyse, konunun kendisine, yani bu tür bir dönüşümün olma ihtimaline geri dönecek olursak, yukarıda da belirttiğim gibi, bana garip gelmiyor. Orta Asya’dan göç etmiş bazı Türkmen aşiretleri çeşitli nedenlerden ötürü Kürt olmayı seçmiş olabilir. Aynı insanlar zaman içinde farklı kimlikler benimseyebilir. Neticede kimlik dediğimiz şey, işe yaraması için sürekli kurgulanan bir araç. Eğer kimliğiniz bir işe yaramıyorsa, onu değişikliğe uğratabilirsiniz. Bunun sayısız örnekleri var. Garip olan, bu değişiklikleri kabul etmemek ve bir özcülük edebiyatında ısrar etmektir. Eğer birileri kimliklerini değiştirmişse ve bunu samimiyetle yapmışlarsa, yani geçici bir baskıdan kurtulma ya da hayatta kalma mücadelesi değilse söz konusu olan, o zaman bu insanların “asıl” kimliği, yeni kimlikleridir. Olsa olsa, “bir zamanlar farklı bir kimlikleri varmış” denir ve tartışmada orada biter. Tıpkı bugün Amerika’da yaşayan birçok toplulukta olduğu gibi.

Türk kimliği meselesine gelince, modern kimlik olarak epey yeni bir kimlikten bahsediyoruz. Çok fazla geçmişi yok. Ancak Türk sözcüğü yeni değil. Değişik zamanlarda değişik kimliklere işaret etmiş. Ortaçağ’da karşımıza boy kimliği olarak çıkıyor. Daha sonra sanki çeşitli boyları birleştiren bir siyasi kimlik söz konusu. Avrupalılar bu sözcüğü, muhtemelen kendi dünyalarındaki ulus (natio) kavramı doğrultusunda Anadolu ve Orta Asya’daki Türkçe konuşan grupları tanımlamak için kullanmış. Ama diğer yandan, tüm Müslümanları Türk olarak adlandırdıkları bir dönem de var. Türkleşmek Müslümanlaşmak olarak kullanılmış. Modern bir etnik kimliğe dönüşümüyse, on dokuzuncu yüzyılın sonunda gerçekleşmiş gözüküyor. Durum böyle olunca, Rumeli’den gelenlerin hepsi Türk’tü derken dikkatli olmak gerek. Aynı dönemde Rusya’nın Kazan ve hatta Kırım bölgesinden gelenlerin daha fazla Türk olduklarını söylemek de mümkün olabilir. Çünkü bir etnik kimlik olarak Türk kimliğinin doğuşu bu bölgelerde daha erken başlamış. Sanırım arka arkaya ve gayet hızlı bir şekilde gerçekleşiyor bu süreç. Rusya, hemen ardından Balkanlar ve en son da Anadolu. Ancak bu bağlamda konuşuyorsak, bu bölgelerden gelenlerin bir kısmının Türk olduğu, hatta bir kısmının da bu yolculuklar ya da zorunlu göçler sırasında Türkleştikleri söylenebilir. Bir kısmı da Türkleşmemiş. Örneğin Çerkezlerin büyük kısmı Çerkezliklerini uzun süre korumuş.

Toparlayacak olursam, Halaçoğlu’nun yaklaşımı bana göre son derece basit ve tartışmayı değişmeyen öz, ya da ırk, üzerinden götürmeye çalışan, açıkçası “modası geçmiş” bir yaklaşım. Gerçekleri yansıtmıyor demeyeceğim. Çünkü bundan bir yüzyıl önce gayet “gerçek”ti bu tür açıklamalar. Bugün artık daha farklı bir bakış açımız var; en azından bir kısmımızın. İnsanların kendi kimliklerini yaptıkları ve istedikleri zaman da değiştirdikleri görüşü daha inandırıcı ve birçok ayrıntıyı daha düzgün bir şekilde açıklıyor. Bu arada genetik çalışmalar da, en azından özcü yaklaşımları savunmanın zor olduğunu gösteriyor.

Tarih böyle atmayla değil araştırarak yazılır. Okuuu!

Bundan bir süre önce bu bloga genlerle ilgili Sabah gazetesinde beliren yazıma veya röportajıma tarihçi Erhan Afyoncu'dan gelen gelen yazıya verdiğim cevabı koymuştum. Yazıyı başka bir forumda yazmıştım. Buraya koyarken Afyoncu'nun yazısını koymayı unutmuşum. Biraz geç oldu ama şimdi ekliyorum yazıyı. Söz konusu yazılara şu bağlantılarla ulaşılabilir:

http://tarihdeniz.blogspot.com/2007/12/genler-ve-tarih1-erhan-afyoncunun.html

http://tarihdeniz.blogspot.com/2007/12/genler-ve-tarih2-erhan-afyoncunun.html

Ekiskliği fark eden okuyucuya teşekkürler...

Ve Erhan Afyoncu'nun yazısı...

Tarih böyle atmayla değil araştırarak yazılır. Okuuu!


Bilim adına yeni bir bölücülük ve ırkçılık dalgası başladı. Gen araştırmalarına göre etnik köken tespit ediliyor. Geçenlerde bir antropolog Ortaasya'dan gocun efsane olduğunu, Anadolu'daki insanların 40 bin yıldır burada yasadığını iddia etti.Tarihin böyle atmayla değil, araştırılarak yazıldığını hatırlatıyor ve sayın antropologu Anadolu'da milyonlarca Türk olduğunu açıkça gösteren Osmanlı arşiv vesikalarını okumaya davet ediyoruz.Genetik teknolojisindeki bas dondurucu gelişmeler köken konusunda kesin bir sonuç vermemesine rağmen yeni bir ırkçılık dalgasının kapısını açtı. Bunun en yoğun şekilde uygulanmaya çalışıldığı ülkelerden birisi de Türkiye. Türkiye’yi uzun suredir Türk-Kurt, Alevi-Sünni diye bölmeye çalışıyorlar, ancak istedikleri neticeye ulaşamadılar. Geçtiğimiz günlerde Antropolog Timucin Binder, gen araştırmaları sonucunda Orta Asya'dan gocun efsane olduğunu, Anadolu'daki Türklerin 40 bin yıl önce de bu topraklarda yasadıklarını, yani Türk olmadıklarını iddia etti. Antropolog'a göre Orta Asya'dan gelenlerin oranı yüzde 10 ile 15'ti ve gelenlerin Türk mü, yoksa İranlı veya Afgan kökenli olduklarını da anlamak çok zordu. Sanki Türkiye’deki 70 milyon insanin tamamının genleri üzerinde analiz yapıldı da konuşuyor. Birkaç sonuçtan genellemeye gitmek pozitivist bilim anlayışıdır ve bugün tamamıyla terk edilmiştir. Bilim sorumluluğu olan bir insan elindeki az veriyle böyle genellemelere gitmez. Böyle konuşarak ortayı karıştırmak isteyenlerin bilime mi, yoksa başka bir amaca mi hizmet ettikleri yakında ortaya çıkaracaktır. TURKLUK MODERN DEGIL 2000 YILLIK BIR KAVRAMDIRSayın antropologun iddialardan birisi de Türklük'ün bizim ürettiğimiz kültürel bir kimlik ve son 200 yılın urunu modern bir kavram olduğu. Göçle Anadolu'ya gelenler kendilerine Türk demiyorlarmış. Türk kelimesini ilk kullananlar yabancılarmış, bir de Göktürkler kendilerine Türk demişler. Kendi teorisini kanıtlamak için tarihin nasıl tahrif edildiğini görüyor musunuz? Kendilerini açıkça Türk diyen Gokturkler'i nasıl ustu kapalı es geçiyor. Cin, Arap ve Bizans kaynaklarından hiç bahsetmiyorum. Nizamulmulk, Ibn Bibi, Secere- yi Terakime, Selcukname ve Oguzname gibi birçok Türk tarihinde Türk, Türkmen tabirleri sıkça kendilerini tarif etmek için geçer. Sayın antropologun okuma yazması varsa bu eserleri inceleyebilir. ORTAASYA'DAN ANADOLU'YAAyrıca saptırdığı gibi Danismendname'de Turk tabiri geçmiyor değildir. Müellif hanedan ismi dolayısıyla kendilerini Danismendoglu olarak nitelendirir ama eserinde birçok yerde Türk ismi geçer. Tarih bu kadar da tahrif edilmez.Proto-Mogollar'dan, Kitaylar'in 924'te Orhun havalisine hâkim olmalarıyla birlikte, bu bölgedeki Türk boyları birbirlerini sıkıştırarak batıya doğru göç etmeye başladılar. 1027'ye gelindiğinde artan Kitay baskısı sonucu Türklerin batıya göçü büyük bir sel hâlini almıştı. Kay ve Kıpçak baskısı ile Oğuzlar da yurtlarından ayrıldılar. Samanî Peçenek ve Oğuzlar, Doğu ve Orta Avrupa'ya, Balkanlar'a; Müslüman Oğuzlar ise Maveraunnehir'e, Horasan'a ve diğer İslâm ülkelerine göç ettiler. Oğuzlar, 1040'da Dandanakan'da Selcuklular'in idaresinde Gazneliler'i yenip, kendi devletlerini kurdular. Ancak Orta Asya'dan yüz binlerce Turk, Mogol kabilelerinin tazyiki ile batıya göce devam ediyordu. Maveraunnehir bölgesi onları barındırmaya yetmedi ve yeni bir yurt aramaya başladılar. Türkler Suriye ve Irak'a da gidip, yerleşmişlerse de, bu ülkelerin iç bölgelerine girmediler. Bu bölgelerin iklim ve otlak durumunun hayvanları için uygun olmaması, Türklerin buralarda yoğun bir şekilde yayılmasına engel oldu. Anadolu ise iklimi ve geniş otlakları ile Türklerin yaşantısına uygundu.Ayni zamanda Anadolu'nun yoğun bir nüfusa sahip olmaması ve burada Türklere direnecek güçlü bir askeri organizasyonun bulunmaması da Turkmenler'in buraya gelmesini teşvik edici unsurlar oldu. MILYONLARCA TURK ANADOLU'YA GELDI1071 Malazgirt Muharebesi'nden sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir "göç kanalı" oluştu. Türkmenler, büyük kitleler hâlinde Anadolu'ya gelmeye başladılar. Anadolu'ya Turkler'in göçü birkaç yüzyıl surdu. Anadolu'ya Türkmenlerin dalgalarından birisi 13. yüzyılda Türkistan’ın Moğol istilasına uğramasından sonra gerçekleşti. Türkmenler, Anadolu'ya her zaman direkt olarak gelmediler. Bir kısmı Azerbaycan, Irak ve Suriye'ye gidip, bir müddet oralarda kaldıktan sonra Anadolu'ya geçtiler. Turkler'in göçü 16. yüzyılda Safevî Devleti'nin kurulmasına kadar devam etti.Safevîler zamanında Türkistan ile Anadolu arasındaki bu göç kanalı kapandı. Turkler'in gelmesinden sonra Anadolu'nun yerli halkından bir kısmı zamanla din değiştirerek Türkleşti. Ancak bu rakam çok büyük miktarlarda değildir. Selçuklu tarihçileri hiçbir zaman toplu ihtidalara (din değiştirme) rastlanmadığını söylerler.Tarihçi Claude Cahen bu konuda, Türkler ile Rumlar'in iyi ilişkiler içerisinde olduklarını, ancak bir kaynaşmanın olmadığını ifade eder. 16. yüzyılın sonlarındaki Osmanlı vergi kayıtları incelendiğinde, bu dönemde Anadolu'da yerleşik hayata tam olarak geçmemiş yaklaşık olarak 1 milyon Yörük (Türkmen)' in bulunduğu görülür. Sadece İç Anadolu'daki Ulu Yörük ile Güneydoğu ve Güney Anadolu'da bulunan Dulkadir Turkmenleri'nin nüfusu 300 bin civarındadır. Bunu ne kadar büyük bir nüfus olduğunu anlatmak için bu dönemde Sivas şehrinin nüfusunun 3 bin olduğunu söyleyelim.Ayrıca, bu yüzyıla gelindiğinde Turkmenler'in önemli bir kısmı yerleşik hayata geçmişti. Bu durumda olanların da nüfusu 1 milyonu geçmektedir. Bütün bunlar Anadolu'nun yerli halkı ile çok büyük oranda karışmanın olmadığını açıkça gösterir. Yani söylendiği gibi Orta Asya'dan göç efsane değil belgelere dayanan ve inkâr edilemez bir gerçektir. SOY NASIL ARASTIRILIRSon yıllarda insanlar kendilerinin nereden geldiklerini soylarının nereye dayandığını daha fazla merak etmeye başladılar. Türkiye’de soy tarihi araştırmaları Avrupa'da olduğu gibi gelişmiş bir durumda değildir. Tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu, arkasında yüz milyondan fazla vesikanın bulunduğu muazzam bir arşiv bırakmıştır. Osmanlılar, her turlu yazılı vesikayı saklamışlardır. Padişahların ask mektuplarından imparatorluğun değişik bölgelerine ait vergi defterlerine, padişahların borç senetlerinden herhangi bir göreve tayin için yazılan dilekçelere kadar milyonlarca belge Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Topkapı Sarayı Müzesi Arşive, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi basta olmak üzere birçok arşivde muhafaza edilmektedir. Osmanlı arşivlerinin en önemli kayıtları tahrir defterleridir. Osmanlı Devleti, yeni fethettiği memleketler ile kendi arazisini, toprağın mülkiyet ve tasarruf biçimini ve vergi miktarını tayin ve tespit etmek gayesiyle belirli zamanlarda istatistikî bilgiler edinmiştir ki buna tahrir denirdi.Tahrir defterleri Birinci Murad devrine (1362-1389) kadar inmektedir. Fakat elimizdeki ilk örnekler İkinci Murad (1421-1451) devrine ait birkaç defterdir. Fatih devrine (1451-1481) ait 30-40 kadar defter elimizde bulunmaktadır. Defterlerin asil sayıca çoğaldıkları donem Kanunî'den (1520-1566) itibarendir.Tahrir defterleri bir bölgede yasayan hane reisi erkeklerinden, bekâr erkeklere, dul kadınlardan, vergiden muaf olanları, yaşlı olup vergi veremeyecek durumda olanlara kadar o bölgede yasayanları tek tek verir. Müslüman ve Müslüman olmayanlar ayrı ayrı kaydedilmiştir. Bazı bölgelerde etnik köken de verilmiştir. Ayrıca bu defterlerden kimin ne kadar toprağı olduğundan o köyde hangi urunun ne kadar üretildiğine kadar birçok şeyi öğrenebiliriz. Bir bölgede yaylak kışlak hayati yasayan Türkmen (Yörük) aşiretleri de tek tek defterlere kaydedilmiştir.Osmanlılar, 17. yüzyıldan itibaren tahrir defterlerinin yerine yeni bir vergi defteri tutmaya başlamışlardır. Bu defterler şahıs vergisini ihtiva eden Avarız defterleridir ve 17. ve 18. yüzyıl soy kütüğü araştırmalarında kullanılabilirler. 19. yüzyıldan itibaren ise karsımıza temettuat ve nüfus defterleri çıkar. Eğer soyumuzu 19. yüzyıla kadar indirebiliyorsak bu iki defter turu kullanılarak daha gerilere gidilebilir.

1 Mart 2009 Pazar

Medeniyet buradan başladı - Göbeklitepe



Bölgeyi 1994’te keşfeden Prof. Schmidt, “Bu kalıntılara rastladığımda iki seçenek vardı. Ya kimseye bir şey söylemeden burayı terk edecektim ya da hayatımın geri kalanını burada geçirecektim. İkinciyi seçtim” diyor.
01/03/2009
Şanlıurfa’daki Göbeklitepe dünyanın tüm arkeologlarını kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Ortak görüş: Dünya medeniyetinin doğumuna dair tüm bilgileri sarsacak arkeolojik depremi burası yaratacak!
LONDRA - Arkeoloji dünyasının kalbi Şanlıurfa’daki Göbeklitepe’de atıyor. İngiliz The Daily Mail gazetesinin haberine göre, bölgede çalışmalarını sürdüren farklı milletlerden pek çok arkeolog, Göbeklitepe’de ortaya çıkacak bilgilere ‘dünya medeniyetinin doğumuna dair bildiğimiz tüm gerçekleri sarsacak bir arkeoloji depremi’ gözüyle bakıyor. 1994 yılında Alman arkeolog Klaus Schmidt tarafından keşfedilen bölgede kazı çalışmaları, o tarihten bu yana sürüyor. Bölgenin önemini, “Bu kalıntılara rastladığım zaman önümde iki seçenek vardı. Ya hiç kimseye bir şey söylemeden hemen burayı terk edecektim ya da hayatımın geri kalanını burada geçirmeye razı olacaktım. Ben ikincisini seçtim...” diyerek ifade eden Schmidt’i, Stanford Üniversitesi’nden Ian Hodder da “Göbeklitepe her şeyi değiştirecek” diyerek destekliyor. ‘Cennet Bahçesi’ burası mı?Arkeoloji dünyasına bomba gibi düşen Göbeklitepe kazısı için Witwaterstand Üniversitesi’nden Prof. David-Lewis Williams, “Göbeklitepe dünya üzerinde bulunmuş en önemli tapınak” ifadesini kullanırken Prof. Steve Mithen, “Göbeklitepe aklımın alabileceğinin çok ötesinde” yorumunu yapıyor. 12 bin yıllık olduğu tespit edilen tapınaklar, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen göçebe toplulukların tarımı öğrenerek yerleşik yaşama geçtiği tezini de çürütüyor çünkü söz konusu tapınakları yapanların çanak çömlek kullanmayı bilmediği düşünülüyor. Neolitik devir insanlarının sandığımızdan çok daha farklı ve gelişmiş olduğunu ortaya çıkaran kazılarda bugüne kadar toplam 45 parça gün ışığına çıkarıldı. Kazılarda ortaya atılan en çarpıcı iddiaysa Adem ve Havva’nın yasak elmayı dişlediği ‘Cennet Bahçesi’nin Göbeklitepe’de olabileceği! Kazı çalışmalarını yürütmekte olan Schmidt, İncil’de geçen Cennet Bahçesi’nin Göbeklitepe’nin ta kendisi olabileceğini düşünüyor ve ekliyor: “Göbeklitepe cennetten bir tapınak!” Schmidt’in Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5 bin 500 yıl, İngiltere’deki ünlü Stonehenge anıtından da 7 bin yıl daha yaşlı olduğunu belirttiği Göbeklitepe’deki tapınaklarda pek çok tuhaf ve narin sürüngen resmi göze çarpıyor. Kesin olmamakla birlikte dünya tarihinde ilk insan kurban etme törenlerinin de bu bölgede gerçekleştiğini düşünen Schmidt, bölge yerlilerinin dünya üzerinde varoluş soruları soran ilk insanlar olduklarını da belirtiyor. Ona göre bu tapınağı yapanlar yeryüzünde ilk kez evren nedir, biz neden buradayız sorusunu soran kişiler.Hayvan kabartmaları meşhurBoğa, tilki, yaban domuzu, yılan, turna, yaban ördeği, ceylan, yaban eşeği kabartmalı tapınakları ve sırlarıyla Göbeklitepe’yi pek çok arkeolog yazı ve çanak-çömlekçilik öncesi tarihi aydınlatacak en önemli kaynak olarak görüyor. Schmidt bu genişlikte bir hayvan kabartması yeplazesinin dünyanın başka hiçbir yerinde olmadığını belirterek “Burası gerçek bir hazine. Medeniyet tarihini altüst edeceğini düşündüğümüz çalışmalarımız 10 yıl daha sürecek” diyor. (The Daily Mail)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...