26 Şubat 2009 Perşembe

Tekilliklerin Tarihi

Bir önceki kültürel habitat yaklaşımını kullanarak bakınca, bu yapılan artık tarih oluyor mu? İlk bakışta sanki tarih yapılmamış da, sadece insan toplulukları incelenmiş oluyor. Ama biraz düşünmeye başlayınca ilginç bir soru beliriyor. Tarih yapmaktan kastedilen ne burada? Geçmişi anlamlandırmak, geçmişte ne olduğunu anlamak mı? Yoksa geçmişi bir biçime mi sokmak? Sanırım birçok değişik açıdan bakabiliriz geçmişe ama galiba bu önerdiğim son yaklaşım birey olarak insanı ve alışık olduğumuz insan kavramını ortadan kaldırıyor. İnsanı tamamen öylesine bir organizmaya indirgiyor. Ya da belki de insanı biraz daha olması gereken yere, yani grupsal birey veya grup-birey düzeyine çıkarıyor. Biraz daha toplulukları, kitlesel değişimleri öne çıkartan bir yaklaşım, muhtemelen buna yakın bir şey olacaktır.

Düşünecek olursak, bizim (batı medeniyetinin bir üyesi olarak) tarih pratiğimiz aslında son derece fazla bir şekilde tekilliklerden örülmüş bir şey: Olaylar ve bireylerden ibaret. Bunlar her zaman tekillikler şeklinde inceleniyor. Sanki kuantum fiziğindeki parçacık dalga olayı gibi. Parçacıklar üzerinde yoğunlaşıyoruz ama işin dalga yanını görmüyoruz. Biraz eksik bir benzetme oldu ama kastedilen şu: İnsanın grup-birey yapısını dikkate almıyoruz veya farkında bile değiliz. İnsan ne bir birey ne de bir grup türü; ama ikisini birden içeren ve birlikte yaşayan bir tür. Geçmişe bakış kesinlikle kültürleri, yani grupları da dikkate almak zorunda. Aksi takdirde çarpık bir geçmişle karşı karşıya kalıyoruz. Grup dinamikleri bireyleri etkiliyor, bireyler de grup dinamiklerini. Sadece tekilci olan anlayışı terk etmemiz gerekiyor. Bunu yaptığımız zaman epey değişik ve bir parça da garip bir geçmiş beliriyor.

Kültürel Evrim Süreci Olarak Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş – Kültürel Habitatçı Yaklaşım

Sanırım insanmerkezci yaklaşım, sadece kendimizle ilgilenerek, kendi türümüzü merkeze alarak yaşamak oluyor. Ben ulusal tarihleri de biraz bu kategoride görüyorum: Sadece kendi ulusuyla ilgilenerek, onu merkeze alarak yaşamak.

Nitekim birçok kez uluslara sanki farklı türlermiş gibi davranıyoruz. Bir yere kadar belki doğru bir yaklaşım bu. Sonuçta farklı habitatlardan bahsediyoruz. Zaten insanlığın ulusalcı döneminin önemli bir özelliği de, koyduğu çeşitli sınırlar aracılığıyla bu habitatlar arasındaki izolasyonun, tecrit edilmişliğin arttırılmış olması. Kültürel açıdan bu önemli bir durum diyebiliriz. Eğer kültürler gruplara da genetik gruplar muamelesi yapacaksak, ki evrim mekanizmalarının bu alanda da işlediğini kabul edebiliriz, o zaman bu tür durumlar önemli oluyor.

Evrim sürecinde dört adet mekanizma var: Doğal seçilim, mutasyon, genetik sürüklenme ve genetik akış (göç). Biraz düşününce, tüm bu mekanizmaların kültür alanında da geçerli olduklarını söylemek mümkün; bu yüzden, genetik kelimesinin yerine kültürel kelimesini koyabiliriz. Bu mekanizmaların etkisini arttıran veya azaltan, bir de tecrit olma durumu var. Ulusalcı yaşam, bu tecrit durumunu arttırıyor. Ama bunun karşısında da küreselleşme var ki, bu da aksine, kültürel akışı arttırıyor.

Burada sanırım kafa karıştırıcı tek terim kültürel sürüklenme. Bu terim, tamamen rastlantısal olaylardan ötürü bazı özelliklerin o toplumda artmasını veya azalmasını anlatıyor. Belli bir kuralı yok; tamamen rastlantısal ve etkisi, nüfus düştükçe artıyor. Nüfusun az olduğu topluluklarda, bu tür rastlantısal değişimlerin etkisi de epey büyük ve önemli olabiliyor. Örneğin, her ne kadar bizim açımızdan ciddi neden-sonuç ilişkileriyle açıklanabiliyorsa da, genetik sürüklenmeye verilebilecek iyi bir örnek, katliamlar. Buradaki yaklaşıma göre, tamamen rastlantısal ve/veya keyfiler: Dolayısıyla da kültürel sürüklenme. Doğum oranlarının çeşitli nedenlerden ötürü değişmesi de, genetik sürüklenmeyi arttırabilir. Bu yüzden bazı alt gruplar arasında yaygın olan bazı kültürel özellikler, tamamen rastlantısal veya istatistiksel nedenlerden ötürü söz konusu toplum içinde daha fazla yayılabilir.

Kültürel akış veya göç çeşitli şekillerde olabilir. Her zaman insanların göç etmesi şart değil. Ama modern çağın son yıllarında belirmiş televizyon, internet gibi araçlar ortaya çıkana kadar genellikle insanların yer değiştirmesine bağlı olmuş. Örneğin matbaanın bulunması ve böylece yazılı eserlerin bir toplumdan diğerine daha kolay yayılmaya başlaması da, kültürel akışı arttırıcı bir rol oynamış diyebiliriz. Kültürel akış, kültürel özelliklerin veya unsurların bir toplumdan diğerine yayılması oluyor.

Tecrit, kültürel sürüklenmeyi arttırıyor ve uzun süre tecrit edilmiş bir topluluk zaman içinde diğer toplumlardan epey farklılaşabiliyor. Tarih boyunca iklim ve coğrafi koşullar doğal tecrit mekanizmaları olarak etkide bulunmuş. Zamanda geriye gittikçe, doğal koşullara bağlı tecridin etkisinin fazlalaştığını görebiliriz. Örneğin Çin uzun süre bu tür bir tecridin etkisi altında kalmış ama tabii ufak bir toplumdan bahsetmediğimiz için, kendi içindeki kültürel çeşitlilik artmaya devam etmiş. Dolayısıyla, kendi içindeki çeşitlilik artarken, diğer medeniyetlerle arasındaki farklılaşma da artmış.

Doğal seçilime gelince, bu da benzer habitatlarda kültürlerin birbirlerine benzeşeceklerini, aynı çözümlere ulaşacaklarını getiriyor. Ayrıca bazı özelliklerin, o bölgede bazı pratiklerin daha avantajlı olmalarından ötürü daha fazla yayılacaklarını da getiriyor. Yalnız burada habitatı sadece doğal bir habitat olarak görmemek gerekiyor. İnsan kendi habitatını da yaratıyor. Burada simgesel ve kültürel bir habitat da düşünmemiz gerekiyor. Ve tabii bu habitatın en önemli unsurunun insanlar, dolayısıyla toplumsal etkileşim ve iletişim olduğunu da unutmamalı. Ayrıca burada doğal seçilimle genetik sürüklenme arasında da önemli bir ilişki olduğunu eklemek gerekiyor. Her toplumda sonunda bazı kültürel özellikler ve pratikler daha fazla yayılıyor. Kültürel habitatlar birbirlerinden bu şekilde ayrışıyor. Kültürel habitatların kendileri zaman içinde bazı pratikleri çok daha avantajlı kılabiliyor ve bunları içeren bireyler dolayısıyla daha avantajlı bir konumda bulabiliyor kendilerini. Yalnız burada tartışmaya genleri dâhil etmemek çok önemli. Çünkü burada ne genetik özelliklerden bahsediyoruz, ne de kültürel özelliklerin genetik özelliklere dönüşmesinden (bu ikincisi zaten mümkün değil; en azından mümkün olduğu henüz gösterilemedi).

Kültürel özellikler, doğum sonrası gelen özellikler; genlerle ilgileri yok. Yani bir anne veya baba kültürel özelliklerini çocuklarına doğum yoluyla geçiremez. Ancak onları belli kültürel pratiklerin içinde yetiştirerek yaparlar bunu ve çocukları da aynı alışkanlıkları devam ettirirse, o zaman aynı kültürel özellikler bazı ufak değişikliklerle nesilden nesle geçer. Genlerse apayrı bir konu. Onlar üzerinden geçen özellikler de söz konusu ama bu ikisini ayırmak gerekiyor. Aralarında karşılıklı bir etkileşim ilişki olabilir. Bazı genetik özellikler, bazı kültürel özelliklerin daha fazla yayılmasını sağlayabilir ve bunun tersi de olabilir. Örneğin bir bireyin görsel düşünmeye daha eğilimli olması veya diğer dilleri daha hızlı öğrenmesi vb. Ama genetik ve kültürel arasındaki ilişki bence daha çok genel eğilimleri belirleme şeklinde çalışıyor. Çok özele inmiyor. Ayrıca çok kalabalık toplumlarda bu ilişkinin etkisi epey azalacaktır.

Tekrar doğal seçilim konusuna dönecek olursak, kültürel habitatların belli pratikleri öne çıkarması, zaman içinde bazı bireylerin seçileceği koşulları da yaratır. Yeterince kalabalıklaşmış toplumlarda, bazı pratikleri benimsemeyen bireyler başarısız olacaktır. Örneğin yalan ve kuralları çiğneme (rüşvet, uyanıklık, vb) pratiklerinin epey yayılmış olduğu toplumlarda, son derece dürüst ve doğrucu bireylerin pek şansı olmayabilir. Ya da sürekli değişen, belli bir düzenin, uzun vadeli sistemlerin olmadığı toplumlarda, koşullara süratle adapte olabilen bireyler daha avantajlı olabilir. Bu durum hem genetik hem de kültürel mekanizmalara bağlı da olabilir. Burada başarıdan kastedilense, söz konusu bireyin o toplumdaki kaynaklardan kendisine düşen payı arttırması ve sonunda yaşamı sırasında daha fazla bireyi etkileyebilmesi ve geride daha fazla çocuk bırakması diyebiliriz. Çünkü kültürel değerlerin, özelliklerin ve pratiklerin bir toplum içinde yayılması, neticede kaç kişinin bunları benimsemiş olduğuna bağlı.

İlginç bir şekilde bir toplumda demokrasinin yayılmasına da bu açıdan yaklaşabiliriz ve bazı durumlarda tepeden inme değişikliklerin de kültürel habitatları değiştirmede önemli rolleri olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin devrimler. Bu tip değişiklikleri pek beğenmiyor olabiliriz ama eğer toplumlar arasındaki iletişimi daha çok kültürel evrim türü bir mercekten izleyeceksek, devrimler kültürel sürüklenmeyi ve akışı arttırıcı rol oynuyorlar. Bu şekilde kurucu etki (founder effect) devreye girerek tamamen yeni bir kültürel habitat belirebiliyor. Mesela Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyet’ine geçişte böyle bir süreç görebiliriz. Bu süreci beğenir veya beğenmeyiz ama İttihat ve Terakki’nin başlattığı ve Atatürk İnkılâpları veya Devrimleriyle devam etmiş olan süreç, bir yandan kültürel sürüklenme ve akışı arttırmış (mübadele ve tehcir gibi zorla dayatılan göçler; kültürün tepeden inme direktiflerle yeniden biçimlendirilmesi; örneğin dil devrimi bir kültürel sürüklenme olayıdır; ve böylece belli kültürel akış kanallarının diğerlerine göre daha fazla açılması), bir yandan da tecridi arttırarak başka tür bir kültürel sürüklenmeyi arttırmıştır (bu muhtemelen aynı anda kültürel akışın en aza indiği bir duruma da karşılık gelmiştir). Örneğin, daha geleneksel kültürel habitatlar kendi içlerine kapanarak bazı özelliklerin ve pratiklerin kendi içlerinde iyice baskınlaşması sağlamıştır denebilir. Tabii bu da, bu tür habitatlarda doğal seçilimin de iyice sertleşmesini getirmiş olabilir.

Sanırım tarihe bu şekilde, kültürel habitatlar ve onların değişimi üzerinden yaklaşmak mümkün. Daha zevkli mi bilemem. Epey dışarıdan bir bakış olduğu kesin. Kültürel pratiklere değer biçmeden, sadece onların değişimleri üzerinde yoğunlaşan bir bakış açısı. Bu şekilde belki bir kültürel habitat atlası bile yapılabilir. Burada tabii tek sorun, bu pratiklerin saptanması. Sonuçta araştırmacı da bir insan olduğundan, bir parça öznel davranabilir tercihlerinde.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Doğru Tarih? Ve Tarihin Sonu!

Kendi adıma konuşacak olursam, tarihin verilere göre yazılmasından yanayım diyebilirim. Yani geçmişi, araştırmalar sonucu elimize geçen verilerden yararlanarak kurmaya ve anlamaya çalışmalıyız. Diğer yandan, şunu da sormak gerekiyor: Neden geçmişle uğraşıyoruz?

Normal koşullarda büyük kısmımız geçmişle uğraşmaz. Daha çok şimdiyi yaşarız. Günlük etkileşimlerimizde ne kadar yer tuttuğunu düşünecek olursak, uzak geçmişin payı çok küçüktür. Üç, dört nesil öncesini bilmeyiz bile. Dolayısıyla ilk sorulması gereken soru, ne zaman uzak geçmişle ilgilenme ihtiyacı duyduğumuz olmalı.

Aslında cevap gayet basit: İhtiyaç duyduğumuz zaman ilgileniyoruz ama net tür bir ihtiyaçtan bahsediyoruz. Kimimiz merak ettiğimiz için ilgileniyor olabiliriz ama burada bile, derinlerde bir yerde bir ihtiyaç söz konusu olabilir. Uzak geçmişe, aileler bazında çok ihtiyaç duymuyoruz. Köyler bazında da pek fazla ihtiyaç duyulduğu söylenemez. Aslında büyük ihtimalle bu sorunun cevabı, pek o kadar toplumsal grubun büyüklüğüyle ilgili değil. Daha çok, bir iddiada bulunurken, geçmişten yararlanma ihtiyacıyla ilgili. Uzak geçmişe, girdiğimiz etkileşimde bir şeyleri ifade edebilmek ve/veya anlamlandırabilmek için şimdinin dışına çıkma zorunluluğu belirdiğinde başvuruyoruz. Örneğin bir yerle, mekânla ilgili bir kavga olabilir bu; kim daha önce geldiyse onun hakkı türünden. Bir de tabii kimlerden olduğumuz veya nereden geldiğimiz meselesine ciddi bir derinlik kazandırmak istediğimizde karşımıza çıkıyor uzak geçmiş.

Her iki durumda da bir ilişki kurma çabasından bahsediyoruz; bulunulan ortamla (hem fiziksel hem de simgesel) ilişki kurma çabası veya bu ortamı ilişkilendirme isteği. Böylece ortama zamansal bir derinlik kazandırıyoruz. Şimdi’nin dışına çıkarak derinleştiriyoruz. İçinde bulunulan ortamla ve grupla bir aidiyet ilişkisine girebilmek için kullanıyoruz uzak geçmişi. “Biz ezelden beri buradayız”, herhalde en eski tarihsel önermelerden. Birileri de, “şu-giller ezelden beridir burada” diyor.

Çoğu kez bu kadar yeterli olabiliyor. Ama bir gün bu şu-gilleri daha fazla anlamlandırmak ve ayrıntılandırmak gerekiyor. O zaman ilk önermemize başka önermeler ekleniyor. Başka ilişkiler ve olaylar düşünülüyor ve kuruluyor. Bu bazen en yaşlılara veya yaşamışlara, istenen cevaplar doğrultusunda sorular sorularak yapılıyor, bazen de doğruluğundan yerine veya benimsenmiş söylem veya “hakikat rejimi”nden ötürü şüphe edilmeyen kayıtlara bakılarak. Ve çoğu kez de boşluklar uygun bir şekilde dolduruluyor. Şu-giller kendilerini biraz daha adlandırmaya başlıyor ve başka şu-gillerle birleştiklerinde de, bu öyküleri biraz daha değişiyor, ortak başka adlandırmalar ve tarihler bulunuyor.

Uzun bir zaman geçtikten sonra, bu yeni öykülerin ve isimlerin nasıl ve neden değiştiklerini anlamaya çalışan kişiler, bu değişimleri verilerle açıklayabiliyor. Çok uğraşırlarsa belki neden bu öykülerin ve isimlerin seçildiklerini de açıklayabiliyorlar. Ama bir yandan da bu öykülerin ve isimlerin tamamen insanların çabaları sonucunda ortaya çıktıklarını da görüyorlar. Çünkü verileri sonuna kadar izlediğimizde, bir noktada bir şeylerin icat edilmiş olduğu ortaya çıkıyor.


Günümüzde daha farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Kimine göre evet ama biraz daha dikkatli bakalım. Örneğin bugünün Türkiye’sinde, fazla uzağa gitmeye gerek yok, otuz yıl öncesine baktığımızda, bugün farklı bir tarih olduğu görülüyor. Araştırma teknikleri mi gelişti? Ya da yeni veriler mi çıktı ortaya? Hiç de değil. Verilerin çoğu hâlâ aynı. Ya eskiden kullanılmamış bazı veriler mevcut anlatıya katıldı, ya da verileri artık daha farklı kavramlarla yorumlamaya başladık. Şimdi’nin dayattığı istekler değiştiğinden, onunla birlikte de ihtiyaç duyulan uzak geçmiş değişiyor. Tüm bu değişim veya dönüşüm, insanlar farklı bir geçmiş istedikleri için oluyor. Yoksa daha önce görülmeyen yeni bir şeyler keşfettiğimiz için değil. Bundan otuz yıl sonra şu anda elimizde olan geçmişe bakarak başka şeyler daha keşfedeceğiz ama bunun için bu sürenin geçmesi gerekiyor. Ne yaparsak yapalım bugün keşfedemeyeceğiz bu yeni şeyleri. Çünkü o keşifleri yapmamızı sağlayacak yeni söylemler ve bunlarla birlikte gelecek yeni kavramlaştırmalara henüz ulaşmadık.

Hangi tarihi yanlış kabul edeceğiz? Muhtemelen otuz yıl öncekini ama otuz yıl sonra farklı bir durum olmayacak. Yine farklı bir tarihle karşılaşacağız. Ne bileyim, belki bu sefer Türkiye’deki diğer gruplar da katılacak mevcut tarih anlatısına. “Hah, işte bu son nokta” dediğimizde, bir de bakacağız ki, otuz veya altmış yıl sonra etnik grup kavramından tamamen vazgeçilmiş, ülkenin ismi değişmiş, belki başka ülkelerle birleşmiş ve tamamen farklı bir tarih anlatılmaya başlanmış. Ve hepsi de aynı “geçmişi” kullanıyor olacak. Gerçek mi sürekli netleşiyor, yoksa gerçek denen bir şey yok mu?

Tam bu noktada, gerçek olarak adlandırılan şey ve bu şeyden çıkan verilerle tarih arasında farklı bir ilişki kurma gereğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Belki de bir tarih anlatısının gerçekleri yansıtması veya verilere dayanıyor olması o kadar da önemli değil. Bir şeylere dayanıyor olması gerekiyor ama bu o kadar da verilerin kendisi, yani gerçeklik değil. Gerçek ve tarih bağlantısı daha çok bizim kurduğumuz bir ilişki.

Tarihin her şeyden önce işe yaraması, iş yapması gerekiyor ve dolayısıyla ne kadar iyi iş yaptığı önemli her şeyden önce. Ne kadar işe yarıyor? Ondan bekleneni ne kadar gerçekleştiriyor? Tarihin, doğrudan grup yaşamıyla ilişkili olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Çünkü tarih, belli bir grup, uzak geçmişten yararlanmak istediğinde ortaya çıkıyor ve o grubun bir şekilde bazı ilişkileri kurmasını, sağlamlaştırmasını, dönüştürmesini veya ortadan kaldırmasını sağlıyor. Ortaya çıkarılan tarih, istenen ilişkileri kurmayı sağladığı sürece doğru tarih oluyor.

Bu süreçte verilerin aslında pek bir rolü yok. İstenen veriler bulunabiliyor ya da var olan veriler çeşitli şekillerde bir araya getirilebiliyor. İlginç olan, ortada pek öyle gerçek geçmiş diye bir şeyin olmaması. Gerçek geçmiş ancak bir söylem olarak var oluyor ve çoğu kez de bir baskı veya kapışma söylemi olarak. Ne kadar olanaksız gözükürse gözüksün, üç yüz yıl sonra Rönesans diye bir şey olmayabilir. Bu kavramlaştırmanın işlevi bittiği anda bu kavram da yavaş yavaş kaybolacaktır. Örneğin dünyanın ilk doktoru kabul edilen Hipokrat geride bugün bilimsel kabul edilen bir eser bıraktıysa, herhalde bundan kat kat daha fazla ve bugün saçma kabul edilen başka çalışmalar da bıraktı. O günün dünyasında gayet önemli olan bu çalışmalardan bugün hiç kimsenin haberi yok. Ne oldu geçmişin bu yanına? Ve geçmişin bu yanını önemsemiyorsak, o zaman bu geçmiş ne kadar gerçek? Elimizdeki Hipokrat ne kadar geçmişten gelen verilerin ürünü? Bu, gerçekten yaşamış bir Hipokrat mı, yoksa bizim yaşamış olduğunu istediğimiz Hipokrat mı?

Üretilen geçmişin doğru geçmiş olabilmesi için, belli bir tutarlılığı sağlaması yeterli. Bu sağlandığı sürece bir sorun yok. Ama söz konusu “doğru geçmiş” mevcut ortamda, yani grup ilişkilerinde bir tutarsızlığa ve en önemlisi de toplumsal sürtüşmelere, dengesizliklere neden oluyorsa, bir toplumsal uyum sağlanamıyorsa, o zaman sorun çıkıyor ve “doğru tarih” arayışları başlıyor. Bu, insanların yarattığı bir gerçek diyebiliriz. Bir bakıma da öyle; insanlar kendi gerçeklerini yaratıyor. Ve bu gerçek lafına da ihtiyaç da var. Yapılan işi gizemleştiriyor ama en önemlisi de insanların üstünde olduğu izlenimi veren, aşkın ve güvenilir bir referans noktası yaratıyor. Tarih insandan kopartılıyor, göğe çıkartılıyor ve bize komutlar veren bir güce dönüştürülüyor. Aslında gerçek kavramından kurtulduğumuzda, belki bu durumdan kurtularak tarihin nasıl ortaya çıktığını göreceğiz. Eğer kavgalı tarihler varsa, bu, kavgalı veya geçimsiz gruplar olduğundan ötürü; yoksa kökeni geçmişte olan kavgalardan ötürü değil. Demek ki ilişkiyi tersine çevireceğiz. Ama bu, tarih dediğimiz şeyin, aracın, insan fonksiyonunun, yerini farklı bir şeye bırakmasını da getirebilir. Yere indirilen tarih aynı işlevi yerine getiremeyeceğinden, bu yüzleşme, tarihin yerini başka bir şeyin almasına ve sonunda tüm önemini ve rolünü yitirmesine yol açabilir. İnanılırlığını yitirdiği, aslında tamamen insanların belli işlevleri gerçekleştirmek için icat ettiği bir araç olduğu anlaşıldıktan sonra, o da muhtemelen mitolojinin ve hatta dinsel geçmiş söylemlerinin kaderini paylaşacaktır. Ve gerçeği (ya da tanrısal bir gücü mü) arzulayan insana gelince, ya bu arzusunu tatmin edecek ve toplumsal yaşamını bu şekilde kontrol edecek başka bir araç icat edecek, ya da gerçeksiz yaşamasını öğrenecek.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Doğru Tarih ? İstediğimiz Tarihi Yazabilir miyiz?

Hangi tarih daha doğru? Ünlü İngiliz arkeolog Colin Renfrew, geçmiş üzerine ürettiğimiz fikirlerimizi veya geçmişle ilgili yazdığımız tarihleri, veri ve analizlerin yönlendirmesi gerektiğini söylüyor ve ardından da, bunu özellikle “istediğimiz türden geçmişler” yazabileceğimizi söyleyen akademisyenlere karşı naçizane bir tepki olarak söylediğini ekliyor (Renfrew, 1996:135).

Gerçekten hangi tarih daha doğru? Verilere göre ortaya çıkarılan tarih mi, yoksa herkesin istediği gibi bir tarih yazması mı? İlk bakışta verileri ve bunların analizini temel alan tarihçilik türü, sanki olması gerekenmiş gibi geliyor. Ya da bize böyle öğretildiği için bunun doğru olduğunu düşünüyoruz. Ne de olsa tarihlerimiz bize dışarıdan veriliyor ve verilirken de, nasıl belgelere, gerçek verilere dayandıkları falan defalarca tekrarlanıyor. Böyle bir ortamda daha farklısını düşünmek zaten mümkün değil.

Eğer tam tersini düşünecek olursak, yani her grubun kendi özel tarihini yazdığı bir ortam olsaydı, acaba o zaman da bu aynı iddiayı hiç eleştirmeden kabul eder miydik? Bir şeylerin verilere ve bunlara dayanan analizlere dayanıyor olması, neden bizim için o şeyi daha doğru, daha tercih edilmesi gereken yapıyor?

Biraz daha farklı bir açıdan bakarak tarihin aynı zamanda grupları bir araya getirici bir ve hatta belki de psikolojik bir işlevi olduğunu kabul edecek olursak, o zaman belki de doğru olanın aslında en uygun anlatıyı bulmak olduğunu söyleyebiliriz.

Bu elbette herkesin, kendisini en yücelten tarihi seçeceği anlamına gelmiyor. Tercihini bu yönde kullananlar olacaktır ama sonunda başkaları da aksi yönde veya bu tercihe karşı tercihler geliştireceğinden, uzun vadede daha düzgün tarih arayışları devam edecektir. Bugün Türkiye’de gözlenen durum bundan pek farklı değil. Kabul edilmiş resmi tarihe, hem içeriden hem dışarıdan yoğun itirazlar geliyor.

Yine de bir kısmımız, bu durumda milliyetçi tarihin çok güçleneceğine dair bir itirazda bulunabilir; sanki veriler bu yönde yorumlanmıyormuş gibi. Bir taraf çok saçma milliyetçi tarihçiler üretebilir ama akademisyenlerin önemli bir kısmının da gayet milliyetçi kalıplardan yola çıkmadıklarını, bu yönde tarihler yazmadıklarını söylemek de epey zor. Dikkatli bakıldığında, bu verilerin belli analizlerden geçmeden önce bazı milliyetçi tercihlerin yapıldığını görebiliriz. Fakat kimimiz milliyetçilik denince kadar sert tavırlar düşünüyor ki, örneğin, ne bileyim, Taş Çağı’ndan bugüne Danimarka tarihi dediğinde, bu başlıkta milliyetçi bir yaklaşım görmüyoruz. Oysa modern kimliklerin hangisini seçersek seçelim, bu kimliklere dayanan tarihler bir yandan sadece kendilerinden ibaret bir homojen dünya görüyor ve diğer yandan da, bu dünyanın on binlerce yıl öncesindeki köklerini aramaya çalışıyorlarsa, o zaman milliyetçi ve/veya etnik, ama kesinlikle ayrımcı bir kalıpla karşı karşıyayız demektir. Ve araştırmalarının sonuçlarını bu kalıbı kullanarak analiz etmeye çalışan arkeolog veya tarihçi aslında milliyetçi veya daha kibar şekliyle ulusalcıdır ve “kendi istediği geçmişi” yaratmaktadır; her ne kadar bu geçmiş verilere dayanıyorsa da.


Ulusalcı bir dünyada ulusalcı seçimlerden kaçmanın zor, neredeyse olanaksız olduğunu kabul ettikten sonra, tekrar yukarıdaki soruya dönelim: Kendi istediğimiz, tercih ettiğimiz tarihi yaratabilir miyiz?

Eğer bir ulus devlet için tarih yazıyorsak, tabii ki çok daha geniş bir perspektiften bakmamız gerekecektir. Ne de olsa bazı ulus devletler epey kalabalık ve eğer bu ulus devleti bir arada tutmayı sağlayacak bir tarih yazılacaksa, sonunda herkesin hoşuna giden bir anlatı bulunması gerekecektir. Ortaya çıkan anlatıyı okuyan kişi, bu anlatı yoluyla diğerleriyle bir bağ oluşturabilecek ve eğer mümkünse bir parça da kendisiyle gurur duyacaktır ki, kendi büyük grubu dışındakilere özenmesin, onlarla arasında bir farklılık görsün.

Ama bir de çok daha küçük boyutta tarihler var veya bu ulus tarihçiliğinin bir de alt dalları var. Buralarda ne yapacağız? Kalemi elimize alıp istediğimizi döktürmeye mi başlayacağız? Post modern tarihçiler veya diğer geçmiş araştırmacıları bile bu kadar radikal davranmıyor. Hiç kimse bir masal yazmaya çalışmıyor. Ama bazı araştırmacılar daha farklı temalar kullanmayı tercih ediyor. Sanırım Renfrew’un beğenmediği de bu yaklaşım. Anladığım kadarıyla, Renfrew temaların veya anlatının oturtulacağı genel çerçevenin de verilerden sağlanabileceğini düşünüyor ve tartışmada, bu noktada başlıyor.

Verilerin kendisi elbette bazı temalara işaret edebilir ama burada gözden kaçan iki temel nokta var. Birincisi veriler her zaman eksik gelir, daha doğrusu eksik görüntüler sunar. Her zaman bize hiç ulaşmayan veriler söz konusu ve bunlar geçmişin hiç bilmediğimiz yanlarına ait olabilir. Dolayısıyla sırf bunlara dayandığımızda, temalarımız da eksik, daha doğrusu epey yanlı olacaktır. İkinci meseleyse, bu verilerin başına belli fikirlerle oturuyor olmamızdır. Çoğu kez daha verilerle karşılaşmadan, ne bulmak istediğimize dair belli fikirlerimiz söz konusudur ve tamamen bu nedenden ötürü verileri farklı yorumlayabilir ve hatta daha da kötüsü, bir kısmını hiç hesaba katmayabiliriz. Örneğin, en çok içine düştüğümüz sorunlardan birisi, neredeyse her zaman ortaya çıkanın, belirenin veya kurulanın tarihini yazmamız; ama yok olanın, kaybolanın tarihini pek anlatmıyor olmamız. “Ama Tunç Çağı tarihi bir yok oluşun tarihi değil mi?” diyebiliriz. Ama bu durumda bile, Tunç Çağı tam bir kayboluşun, tamamen ortadan kalkışın tarihi değildir, bir şekilde ardından gelen dönemin hazırlayıcısıdır.

Aslında neredeyse tüm temalarımız bu tavırdan, bu duygudan yoksundur. Çünkü tüm temalarımızı belirleyen bir genel kalıp söz konusudur: Her şeyin birbirine veya daha farklı bir şeye dönüştüğü kalıbı veya genel-teması. Kaybolan bir yaşamı, bir grubu, bir kültürel unsuru bir bitiş olarak algılayamıyoruz. Böyle olunca da, o bitişin getirdiği, yol açtığı tavırların, hislerin, çatışmaların ve bazı durumlarda da travmaların tarihini yazamıyoruz. Herhalde bu yarısı boş bir bardağı, yarısı dolu görmek gibi bir şey.

Tema seçimleriyle ilgili başka sorunlar da var. En önemlilerinden biri de, geçmişi etnik veya kültürel grupların yaşadığı bir dünya şeklinde düşünmemiz. Elbette etnik ve kültürel gruplar her zaman vardı ama geçmiş sadece bunlardan mı ibaret? Örneğin bugün Türkiye olarak adlandırdığımız yerde belli başlı birkaç tane ve bunun yanında da, bir o kadar küçük etnik grup var. Tüm Türkiye’nin tarihini yazmaya kalkıştığımızda, bu etnik gruplara ara sıra değinebiliriz; özellikle de siyasi tarihte. Ama bunun üzerinde biraz daha ciddi düşününce, etnik farklılıkların aslında pek o kadar önemli bir rol oynamadığını da söyleyebiliriz. Bir kere, bu etnik grupların altında ve dışında da birçok toplumsal grup var ve günlük yaşamın dinamiklerini büyük çapta bunlar etkiliyor. Zaten aynı etnik grubun içinde yaşayanlar açısından bakıldığında, etnik kimlik günlük etkileşimlerde aslında çok az rol oynar. Ayrıca çoğu kez bu etnik gruplar yaşamın birçok alanında birlikte de hareket ederler; yolları sık sık kesişir. Kendi yaşamımıza baktığımızda çok farklı bir görüntü görürken, nedense geçmişe bakarken sadece homojen bloklar görüyoruz.

Ya da başka bir örnek verecek olursam, örneğin 8000 yıl öncesinin Anadolu’suna baktığımızda, Anadolu’dan Avrupa’ya yayılan tarım toplumları görüyoruz ama nedense bu yayılma sırasında direnen veya dünyaları daralan avcı-toplayıcılar göremiyoruz, görmüyoruz veya görmek istemiyoruz. Bazı arkeologlar bu konuda araştırmalar yapıyor. Sözüm onlara değil, daha ziyade insanlara okullarda öğretilen tarihler. Bu marjinal araştırmalar genelde bu büyük tarih anlatılarına giremiyor.

Ya da aynı dönemle ilgili başka bir örnek verecek olursak, Çatalhöyük’e bakabiliriz. Bize göre Çatalhöyük tarihin ilk büyük yerleşim birimlerinden, kimine göre de ilk kentlerinden biridir. Bu şekilde doğru temayı mı seçmiş oluyoruz? Tamamen verilere dayanan bir anlatı mı bu? Verilerimiz elbette bugün Çatalhöyük olarak adlandırdığımız bir yerde bazı binaların kurulduğunu, burada insanların bir arada (kısmen veya tamamen) yaşadığını, tarımla, avcılıkla uğraştıklarını, bazı simgesel ürünler yarattıklarını gösteriyor. Ama bundan fazlası yok. Buradan çıkacak sonuç, haliyle, kendi içinde kapalı ve istikrarlı Çatalhöyüklüler anlatısı olacaktır. Zaman içinde kapalı Çatalhöyüklüler fikri değişebilir ama Çatalhöyüklüler fikri ne kadar değişecek? Ne tür veriler bize Çatalhöyüklülerin kendi içinde yaşadıkları sorunları gösterebilir? Bu tür verilere ulaşabilir miyiz? Ama diğer yandan bu tür veriler varmış gibi tahminlerde bulunabiliriz. Farklı grupların bir arada yaşamış olabileceğini hayal edebiliriz. Ve dolayısıyla farklı temalar çerçevesinde yeni anlatısal tahminlerde bulunabiliriz.

Renfrew’un düşündüğünün aksine, tarih biraz da hayal etmeyi gerektiriyor. Nitekim geçmişle uğraşan, geçmişi inceleyerek başkalarına aktarmaya çalışan herkes bir parça hayal kuruyor. Ama diğer yandan on dokuzuncu yüzyıldan itibaren, insanların duygularını tarihsel anlatılara karıştırmalarına, bulaştırmalarına kötü gözle bakılıyor; bu tür yaklaşımlar tasvip edilmiyor. Bugünse, postmodern olarak adlandırdığımız ve bunun tersini savunan daha farklı bir yaklaşım var, hem tarihte hem arkeolojide.

Yukarıda belirtildiği gibi, postmodern her akla gelenin yazılabileceğini savunmuyor. Asıl çıkış noktası, insanın kendi tarihini yaptığını iddia etmesi ve tabii buradan da insanın istediği tarihi yaratabileceği sonucuna varılıyor. Biraz önce yazıldığı gibi, bu daha çok seçilen temalarla, anlatının oturtulacağı çerçevelerle ilgili bir durumdur. Ama yine de başta sorulan soru geçerliliğini koruyor: Nasıl insanlar kendi tarihlerini veya kendi hoşlarına giden tarihi yazabilir? Bu da bir sonraki yazıya.
Renfrew, C., "Prehistory and identity of Europe, or, don't let's be beastly to the Hungarians", P.Graves-Brown, S. Jones ve C. Gamble (der.), Cultural Identity and Archaeology, The Construction of European Communities, Londra: Routledge, Theoretical Archaeology Group, 1996.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Tarih nasıl yazılmalı?

Tarihi nasıl anlatmak veya çalışmak gerekiyor? Örneğin Avrupa tarihi, Fransa tarihi veya Türkiye tarihi gibi terimler nereye kadar işimize yarayabilir?

Ulusal tarihlerin geçmişleri çok geriye gitmiyor. Fransa tarihi dendiğinde kastedilen modern Fransız ulusuysa, ancak üç, dört yüz yıl geriye gitmek mümkün. Fransızca konuşanların tarihini kastettiğimizde bile fazla geriye gidemeyebiliriz. Yani Fransa’nın tarihi kesinlikle taş çağından başlayamaz.

Günümüz ulusal tarihleri ancak günümüz modern uluslarının geçmişlerini yansıtabilir, anlatabilir. Fransa’nın veya Türkiye’nin modern ulusal tarihi ancak bu kavramların kullanılmaya başladığı, yani birilerinin kendilerine ben “Fransız’ım” veya “Türk’üm” dediği andan başlayabilir. Gerçi bu kavramları çok eskilere götürenler var ama bunun da bir şekilde somut verilerle gösterilmesi gerekiyor. İnsanların kendilerini boylar veya kabileler şeklinde örgütleyerek bunlardan birine Franklar veya Türkler demiş olması, kendilerini bir ulus olarak görmüş oldukları anlamına gelmiyor.

Neyse, tekrar baştaki sorumuza geri dönecek olursak, eğer ulusal tarihler bir bölgenin binlerce yıllık tarihi anlatmada bize yardımcı olamıyorsa, o zaman nasıl bir yöntem kullanacağız?

Coğrafi terimlere dayanabiliriz ama burada da sorunlar çıkıyor karşımıza. Örneğin Avrupa kavramı epey öznel bir tercihe dayanıyor. Diyelim ki, Avrupa adında bir kıtanın zaten olmaması gerekiyor (Avrupa, Asya kıtasının bir paçasıdır). Fakata diğer kıtalarda da farklı bir durumla karşılaşmıyoruz. Asya tarihi diye bir şey yazılabilir mi? Suriye ile Vietnam arasında ne gibi bir ortaklık var.

Belki Güney Amerika’da biraz daha şanslı olabiliriz ama burada da bizi şanslı kılan, coğrafi terimin sunduğu rahatlıktan ziyade, karşımıza ortak bir kimliğin çıkmasıdır. Hem Avrupa hem de Güney Amerika ortak bir şekilde paylaşılan kimlikler söz konusudur. Fakat bu, sorunu çözmüyor. Çünkü her iki kimlik de binlerce yıllık tarihleri kapsayacak yeterlikte değildir. Yani binlerce yıl önce bir Latin Amerikalılık veya Avrupalılık yoktur.

Belki de saat dilimlerinden yola çıkarak saat saat anlatmak gerekiyor tarihi. Bu da pek makul bir çözüm değil. Nesnellik uğruna (ki bunu başarmak ne kadar mümkün) tarihi tarih yapan en önemli özelliği, unsuru yitirmekle karşı karşıya kalabiliriz. Tarih her şeyden önce işe yarar; insanları, toplulukları bir araya getirmeye, aralarındaki bağları güçlendirmeyi sağlar. Bu yüzden de epey öznel bir uğraş ve alandır. Tarih özneldir ve öznel kalması gerekir. Nesnel tarih olsa olsa, dışarıdan bakanın baktığıyla ilgili olarak geliştirdiği öznel tarihtir.


Elbette etnik gruplardan veya diğer toplumsal örgütlenmelerden de yola çıkabiliriz; ve sanırım bu çok daha makul bir yaklaşım olacaktır. Örneğin bir kabilenin tarihi veya belli bir bölgedeki kültürün tarihi olabilir. Burada tek sorun, bu tür örgütlenmeleri gereğinden büyük düşünmemizdir. Diğer yandan, sürekli büyük örgütlenmelerden kaçmak zorunda olduğumuzu da düşünmemeliyiz. Büyük örgütlenmelerin tarihleri de olmalı. Günümüz, çok büyük ulus devletlerin dönemidir ama bu büyük örgütlenmeleri düşünürken, bunların birçok katmandan oluştuklarını da unutmamak gerekiyor. Modern ulus devletlerin tarihi, aynı zamanda başka tarihleri de anlatmayı gerektirir.

Bu arada artık var olmayan ama bir zamanlar var olmuş bir yığın başka toplumsal grubun tarihini de anlatmamız gerekiyor ve bunu, bu grupları bugünkü gruplarla ilişkilendirmeden yapmalıyız. Ortaçağda birçok kabile, etnik grup ve kültür var olmuştur. Geçmişimize bunları da dâhil etmeliyiz. Sonuçta öyle bir geçmiş anlatısı çıkmalı ki ortaya, eski dönemler bize tamamen yabancı dönemlere dönüşmeli. Çünkü doğrusu budur; geçmişi, bugünün hazırlanışı şeklinde sunmaktan vazgeçmeliyiz. Artık var olmayan diğer, yani önceki şimdileri de anlatmaya çalışmalıyız.

Coğrafi tarihçilik yapmak da mümkün olabilir. Doğu Akdeniz, Anadolu, Ortadoğu gibi tarihler de düşünülebilir. Ama bu tür tarihte ölçeğe çok dikkat etmek gerekiyor. Bugünün Türkiye’sini düşünelim. Her ne kadar tek bir ulus devlet söz konusuysa da, aslında batısıyla doğusu pek birbirini tanımaz. Kültürel olarak bir Antalyalının bir Sinopludan veya Edirneliden pek haberi yoktur. İnsanların ilişkileri daha ziyade yakın çevreleri ve kritik merkezlerledir. Örneğin İstanbul’u, Ankara’yı birçok insan bilir ve ilişkisi vardır. O zaman belki de tarih anlatımını bu şekilde düşünmek gerekmektedir. İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerden yola çıkarak bir yığın haritalar belirleyip bunların tarihlerini anlatmamız gerekebilir.

Mesela bir Ege tarihi mümkün olabilir. Ege Deniz’i bölgesi ilk kez modern çağda bölünmüştür. O zamana kadar tek parçadır. Bir Bronz Çağı veya Demir Çağı Ege tarihi, bu bölgeyi Avrupa ve Asya şeklinde ikiye bölen bir tarih olamaz. Bununla beraber bazı durumlarda iki ayrı parça gibi gözüken bir yer de, diğer ilişkiler açısından bakıldığında tek parça olarak gözükebilir. Ama her şeye rağmen, sonunda fiziksel dünyaya karşılık gelen birimler mevcuttur. Herhalde bunu anlamanın en kolay yollarından biri, dil veya aksan farklılaşmalarına bakmaktır. Bu farklılaşmalardan yararlanarak çeşitli kültürel hiyerarşiler yaratabilir ve sonunda bunların tamamen ortadan kalktığı boşlukları, kültürel kopmaları görebiliriz.

Diğer yandan bu yaklaşım bizi sonunda yine etnik tarihçilikle karşı karşıya bırakabilir. Aslında burada anlatılmaya çalışılan bir tür habitatçı yaklaşımı. Kültür bölgeler dikkate alınabilir ama aslında söylenmek istenen, farklı kültürleşmeleri ortaya çıkaran habitatları bulup çıkarmak. Örneğin Ege Denizi bariz şekilde neredeyse tek başına bir habitat, her ne kadar alt habitatlara bölmek mümkünse de. Farklı yiyecekler, yeme şekilleri, iklimler ve benzeri verileri de dikkat etmek gerekiyor.

Antikçağa baktığımızda çok kısa mesafelerde dillerin değiştiğini görüyoruz ama bugünün dünyasında çok daha geniş mesafelerde aynı diller konuşulabiliyor. Bunda modernleşmenin de etkisi var ama büyük ihtimalle iletişimde yaşanan kolaylıklar da bir rol oynuyor. Örneğin İzmir Bodrum arasındaki mesafe bundan yüzyıl önce bile zorlu bir yolculuğa karşılık gelirken, bugün Bodrum İzmir seferi yapan otobüsler, günde defalarca gidip geliyor bu mesafeyi. İletişim alanlarını da dikkate alan bir yöntem geliştirmek gerekiyor.

Bu tür bir tarihçilik elbette çok daha zor ama binlerce yıl tek bir anlatıya sığdırılacaksa, bunu en uygun şekilde yapmanın yolunu bulmak gerekiyor. Modern ulusalcı tarihler bu işi pek beceremiyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...