31 Aralık 2009 Perşembe

Uzakdoğu Semineri - IX: Avrasya Pastoral Göçebelerini Nasıl Tanımlayabiliriz?

Avrasya pastoral göçebeliği belli bir dönemde ortaya çıkmış, var olmuş ve sonunda yok olmuş bir yaşam tarzıdır. Bugün bu yaşam tarzını hâlâ sürdüren ufak gruplar varsa da, artık böyle bir yaşam bölgesinden bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Bir zamanlar pastoral göçebelerin hâkim olduğu bozkırlara bugün medeniler hâkimdir. Belli bir dönem boyunca var olmuş bu yaşam tarzının adını koymaya kalkıştığımızda, bazı zorluklar belirir. Tam olarak neden bahsedildiği aslında pek net değildir. Her şeyden önce saf göçebelikten ve pastoral göçebelikten bahsetmek zordur. Bu yaşam tarzı belli bir süreç içinde çıkmıştır ve çoğu kez tarım topluluklarıyla melez yapılanmalar içinde var olmuştur. Bundan başka bu yaşam tarzının ekonomik, toplumsal, kültürel veya siyasi ya da hepsi birden kullanılarak mı tanımlanacağı konusunda bir fikir birliği de yoktur. Tarım toplumları dediğimizde temelde ekonomik bir bakış açısı yansıtmış oluyoruz. Neolitik, bakır, demir çağlarından bahsettiğimizde de temelde teknolojik bir bakış açısı kullanmış oluyoruz. Endüstriyel çağ derken yine ekonomik bir bakış açısı söz konusu olurken, birçok başka alanda da sadece devletsel bir bakış açısı karşımıza çıkıyor. Bu toplumların hem pastoral hem de göçebe oldukları konusunda bir fikir birliği mevcutsa da, tarım toplumları da dâhil olmak üzere geçmişteki toplumların büyük kısmının kendilerini üretim biçimlerine göre tanımlamadıkları görülüyor. Bu daha çok modern toplumlarda yaşayan bireylere ait bir yaklaşım. Örneğin bu konuyla ilgili olarak kendi çağımızda en sık kullanılan üç terim sanayi, demokrat ve modern sözcükleridir. Bu arada tabii tarım, feodal, üçüncü dünya, totaliter vb terimler de mevcut. Bunlar bizim önem verdiğimiz özelliklerden türetilmiş terimler. Bunun her çağda aynı olduğunu düşünmek gerekmiyor ama incelenen dönemlerde çoğu kez insanların hangi değerlerden yola çıktıklarını tespit etmek mümkün olmamaktadır. Bu da bu geçmiş dönemlerin bugünün bakış açısıyla adlandırılmasını getirmektedir ve bu adlandırmaların çoğu da üretim biçimlerine dayanan yaklaşımlardır, her ne kadar son yıllarda bunun dışında yaklaşımlar belirmişse de.


Bu konuda çok daha yaratıcı olmak gerekebilir. Pastoral yaşam tarzı aslında daha çok bir tepki olarak da görülebilir; belli bir üretim biçiminin parçası olmadan yaşama arzusunu ifade eden bir tepki. Köylülerin veya tarımla geçinen insanların yaşam biçimlerinin her bakımdan yaptıkları iş tarafından belirlendiği iddiasında bulunmak mümkünken, pastoral göçebeler için aynı iddia da bulunmak zor gözüküyor. Bir üretim biçimi elbette söz konusu ama bu üretim kendisini her alanda ifade etmeyebilir. Bu dönemde madencilik de var ve bu bölgede madenciliğin daha çok avcı-toplayıcı kökenli toplulukların işi olduğu ileri sürülmüştür. Asıl büyük değişimin pastorallerle madencilikle uğraşan topluluklar birleştiğinde gerçekleştiği düşünülmektedir. Avrasya göçebeleri bu noktada ortaya çıkmıştır ama bu toplumda üretim biçiminin madencilik olduğunu iddia etmiyoruz. Avrasya göçebelerini ortaya çıkaran en büyük değişiklik, eğer bir yaşam tarzından bahsedilecekse, ne pastorallik ne de göçebeliktir. Aradığımız değişiklik savaşçılıklarındadır.

En büyük değişiklik savaş teknolojisinde gelişmiş ve bunun da yansıması doğrudan siyasi alanda olmuştur. Bazı araştırmacılara göre ilk baştan beri kendi siyasi kültürüne, askeri zihniyet ve yöntemlerine ve dini işlevlerine sahip bir göçebe kimliği söz konusudur. Bu kimlik kısmen veya tamamen yerleşik kültürlerin katkılarıyla ortaya çıkmış olsa da (Çin ve İran’ın etkileri olmuştur), en azından Hsiung-nu döneminden itibaren (MÖ 3.yy) veya daha önce Kimmerler’den itibaren bozkırı merkez kabul eden ve kendisini yerleşik komşularından farklı gören bir göçebe dünya görüşünden bahsetmek mümkün gözükmektedir (Amitai ve Biran, 2005: 6). Göçebe imparatorlukların göksel veya semavi meşruiyete dayanan bir ideoloji geliştirdikleri görülüyor. Bu ideoloji Cengiz Han dönemine kadar sadece göçebe dünyasıyla bağlantılı görülürken, bu dönemden itibaren diğer yerleşikleri de kapsayan tüm dünyayı fethetmeyi getiren bir ideolojiye dönüşmüştür veya Moğollar bu ideolojiyi çok daha ciddiye almıştır diyebiliriz. Bu ideolojinin kabileler üstü oluşumlara meşruiyet kazandırmada kullanıldığını görüyoruz. Bu ideolojinin tarım toplumları açısından bakıldığında ne kadar bir din olduğu tartışılır. Tarım toplumlarında semavi meşruiyet yaklaşımı vardır ama Avrasya göçebelerinin aslında çok daha farklı bir oluşumdan hareket ettiklerini, onların Tengri inancının aslında bu semavi meşruiyet yaklaşımıyla ilgisi olmadığını, bunu daha sonra tarımsal toplumlarla karşılaştıklarında edindiklerini iddia edebiliriz. Avrasya göçebelerinin Tengri inancının aslında birçok açıdan yetersizdir; bu inanç veya ideoloji sürekli tarım toplumlarına ait inançlarla desteklenmiştir. Tarım medeniyetleriyle kenetlenen Avrasya göçebeleri neredeyse her zaman bu kenetlendikleri medenilerin dinlerini kabul etmiştir. Tengriciliğin çok daha farklı bir dünyaya hizmet ettiğini düşünebiliriz. Tarım toplumlarının dinleri kendileri birer eşya olan medeni çevrelere aitken, bu çevrelerdeki ilişkileri düzenlerken, Avrasya göçebelerinin inançları bir eşya olan çevreye ait değildir. Burada çok daha farklı bir dinsellik düşünmemiz gerekebilir.

29 Aralık 2009 Salı

Uzakdoğu Semineri - VIII: Avrasya Bozkırları ve Göçebeler
Medeniyetlerle İlişkileri ve Dünya Tarihine Katkıları

Asya ve hatta Avrasya tarihinin en önemli unsurlarından birinin Avrasya bozkır dünyası olduğunu söylemek herhalde bir abartma olmayacaktır. Biçimlenme süreci neredeye bin yıl sürmüş bozkır dünyası özellikle Asya dünyasını derinden etkilemiştir. MÖ 500 yıllarında olgunlaşmış bozkır dünyası modern çağın belirmesiyle tarih sahnesini terk etmiştir. Bugün bozkır hâlâ vardır ama bir zamanların bozkır dünyası her açıdan ortadan kalkmıştır.

Bozkır dünyası her şeyden önce coğrafi ve ekolojik bir koridordur. Bu koridor sayesinde Avrasya’nın bir ucu diğer ucuyla birleşmiş, dünya tarihçilerine göre bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır. Bu koridor, tarım medeniyetlerinin var olmayacağı bir yerde avcı toplayıcılığın dışında ve ondan çok daha gelişkin bir yaşam tarzının var olmasını mümkün kılmıştır. Bu tabii ki sadece koridorun varlığıyla sağlanmış bir durum değildir. Koridorun tarım medeniyetlerinin arasında var olması da önemli bir unsurdur. Bozkırlar sadece Avrasya’da yoktur. Avrasya bozkırlarının benzeri, Meksika’dan Kanada’ya güneyden kuzeye uzanan bir formasyon da Amerika’da da vardır. Fakat Amerika’nın bozkırları çeşitli nedenlerden ötürü Avrasya bozkırlarınkine benzer şekilde gelişmemiştir. Bunun nedenlerinin en önemlilerinden biri Amerikan bozkırlarının göçebe pastoralliğin ve hatta göçebeliğin bile ortaya çıkmasını sağlayacak unsurları barındırmamasıdır. Örneğin at yoktur. Diğer yandan batı ve doğusunda Avrasya’da ortaya çıkmış gelişkin tarım medeniyetleri de olmamıştır. Amerika bozkırları atlı toplulukları ancak Avrupalılar atı getirdikten sonra görmüştür. Diğer bozkır örneklerine daha ufak boyutlarda Uruguay-Arjantin bölgesi ile Güney Afrika’da rastlamak mümkündür. Neticede Avrasya bozkırları ve Avrasya bozkır dünyası özeldir; başka hiçbir yerde rastlanmaz. Bozkır dünyasının belirmesi için göçebe pastoralciliğin gelişmesi gerekmiştir ama bu yaşam tarzı diğer yerlerde de gelişmiştir. Yine de her yerde Avrasya bozkır yaşamına benzer bir yaşam tarzı görülmemiştir.

Nedir bu yaşam tarzının farklılığı? Burada bakış açısı tamamen öznel bir bakış açısıdır. Göçebe pastoral grupların dünyası medeniyetlerin yarattığı bir dünyadır, göçebe pastoral grupların tarihi ancak medenilerin yazdığı tarihler, ürettikleri anlatılar nispetinde olmuştur. Göçebe pastoral gruplarının kendi yarattıkları tarihler veya geride bıraktıkları yazıtlar bile ancak medeniyetlerden aldıkları teknolojilerle, öğrendikleri pratiklerle mümkün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında göçebe pastoral toplulukların dünya tarihindeki yeri ve önemi tamamen medeniyetler tarafından belirlenmiştir ve bu topluluklar medeniyetleri rahatsız ettikleri ölçüde bilinmiştir. Bu yüzden Avrasya bozkır dünyası başka bir yerde görülmemiştir. Çünkü medeniyetlere verilen rahatsızlık açısından bakıldığında Avrasya bozkır dünyası diğer göçebe pastoral dünyalarından çok farklıdır. Ve burada bahsedilen yaşam tarzı farklılığı da neticede medeni toplulukların bugün elimizdeki söylemlerinin yarattığı bir farklılıktır. Bu farklılık da tamamen düşman, barbar, anti-medeni anlamında bir farklılık yaratmıştır.

Bozkır dünyası medeni değildir. Kendi çevresini yaratmamıştır, var olan doğa koşullarına uyum sağlamış, burada yaratılabilecek en karmaşık sistemi yaratmıştır. Bu, avcı-toplayıcılığın çok üstünde bir yaşam tarzıdır. Karmaşık toplumsal örgütlenme biçimleri, sınıf ayrımı, devletimsi yapılar ortaya çıkmıştır ama bunun ötesine geçen karmaşık bir kentsel yaşam hiçbir zaman var olmamıştır ve bu yüzden de göçebelerin kurduğu medeniyetlerden bahsedilemez. Göçebelerin parçası oldukları ve hatta hâkim unsur konumuna yükseldikleri medeniyetlerden bahsedilebilir ama bunlar özünde göçebelerin yarattığı değil, zorla ele geçirdikleri medeniyetlerdir. Göçebe pastoralcilik bozkırlara en uygun yaşam biçimidir. Bir tek hayvancılık bu bölgede karmaşık toplumsal örgütlenmelerin ortaya çıkmasına izin vermiştir. Hayvancılığın hızlı biriktirilebilir ve elden çıkarılır yapısı asimetrik güç ilişkilerine dayanan görece büyük toplumsal örgütlenmelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır ama yine aynı nedenden ötürü belli bir düzeyden ileriye geçmek de mümkün olmamıştır. Belli bir düzeyi aşmayan görece kalabalık ve tamamen türdeş bir göçebe pastoral dünyası ortaya çıkmıştır.

Bu dünya medeni dünyanın hemen yanı başında yeşermiştir. Medeni dünyayı askeri açıdan tehdit edecek boyutlara ulaşmış, medenileri de kontrol eden siyasi örgütlenmeler oluşturmayı başarmıştır ve medeniler ile Avrasya göçebelerinin ilişkilerini de bununla sınırlamak gerekmektedir. Tarih boyunca görülen büyük göçebe konfederasyonları da ancak medeniyetler sayesinde mümkün olmuştur. Bir karşılaştırma yapacak olursak, göçebe pastoraller olmasaydı tarım medeniyetleri ve genelde medeniyet yine olacaktı ama bu tarım medeniyetleri olmasaydı, bugün tarihte bilinen biçimiyle bir bozkır dünyası hiçbir zaman var olmayacaktı. Zaten göçebe pastoralliğin evrimi açısından baktığımızda, tarım olmadan böyle bir yaşam tarzının belirmesinin olanaksız olduğunu görürüz.

Göçebe pastoraller temelde iki açıdan medenileri etkilemiş veya onların ilgisini çekmiştir: (1) Gelişmiş savaşçılıkları ve (2) Dünya sistemine katkıları. Diğer açılardan bakıldığında, başat olan medeniyetlerdir. Daha farklı bir açıdan baktığımızda, bu ilginin kaynaklarını şöyle ifade etmek de mümkündür. (1) Göçebeler bir boşluğu doldurmuştur. Burada ekolojik ve coğrafi bir boşluktan bahsediyoruz. Bu boşlukta oluşturulan iletişim ağları sayesinde daha büyük etkileşim ağları mümkün olmuş, ilk küresel sitemler kurulmuştur. Bu sayede farklı diller, dinler ve teknolojiler birbirleriyle karışmıştır. Göçebelerin insanlık tarihine yaptıkları en büyük katkılardan biri budur. Göçebeler olmasaydı da bu tür bir sisteme ulaşılacaktı ama göçebeler sayesinde biraz daha erken bir tarihte ve çok daha etkin bir şekilde kurulmuştur bu sistem. Göçebelerin özellikle Cengiz Han dönemindeki savaş gücü olmasaydı, bu tür etkileşimler muhtemelen uzun bir süre boyunca çok daha kısa süreli etkileşimler olarak kalacaktı. Bozkır koridoru bağlantının sağlandığı tek yer değildi. Güneyde Hint Okyanusu da benzer bir işlev görmüştür. Bu ikisinin karşılaştırılması herhalde ilginç bir çalışma olacaktır. Fakat Bozkır koridoru kanımca çok daha geniş bir alanda etkileşim ağlarının kurulmasını sağlamıştır. (2) Göçebeler tarihin önemli rastlantısallıklarından biridir. Var olmasalardı, birçok şey yine ortaya çıkacaktı ama var olduklarından ötürü, birçok farklı şey ortaya çıkmış, daha farklı yönlerde hareket edilmiştir. Göçebeler olmasaydı ne olurdu, söylemesi zor ama sahip oldukları savaş gücünün birçok şeyi değiştirdiğini söyleyebiliriz. Katkıları olumlu ve olumsuz olmuş olabilir; bunun belirlenmesi biraz da bakış açısına bağlı. Örneğin Çin İmparatorluğu’nun gelişimi çok daha farklı olabilirdi. Aynı şekilde Roma İmparatorluğu da daha farklı bir yönde gelişmeye devam edebilirdi. Bu ikincisi doğrudan Avrasya göçebeleriyle ilgili bir durum değil ama Avrasya göçebeleri hareketleriyle büyük bir hareketlenme başlatmasalardı, Roma İmparatorluğu farklı bir yaşam sürebilirdi. Bir insan deposu olarak medeniyetlere hizmet etmiş olduklarını da unutmamak gerekir. Özellikle İslam göçebelerden çok yararlanmıştır.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Uzakdoğu Semineri - VII: Pastoralizm ve Göçebeliğin Doğuşu

Mevcut çalışmalar pastoral göçebeliğin MÖ 1500 yıllarında ortaya çıktığını göstermektedir. En azından genel kanı bu yöndedir. Uzun bir süre pastoral göçebeliğin avcılıktan sonraki evre olduğu, tarımdan önce geldiği düşünülmüşse de, son çalışmalar pastoralizmin tarım toplumlarının bir sonucu olduğunu göstermiştir (Khazanov, 1984:85-87). Hayvancılığa geçilmesinin ancak hayvanların evcilleştirilmesiyle ve bunun da yerleşik düzene geçilmesiyle mümkün olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Ayrıca tüm pastoral topluluklar tarım toplumlarından sonra ortaya çıkmıştır. Demek ki avcı toplumlarının kendi başlarına pastoral toplumlara yol açması gibi bir durum söz konusu değildir ama bu her pastoral toplumun kökeninde bir tarım toplumunun olduğunu getirmemektedir. Hayvanların evcilleştirilmesinin başarılması için yerleşik düzene (ve daha ziyade tarımcı yaşam düzeninin görüldüğü yerleşik düzene) geçilmesi şart gözükse de, bazı avcı toplumlarının tarım toplumlarından evcilleştirilmiş hayvan almaları ve bu şekilde pastoralizme geçmeleri mümkündür. Ayrıca yine bazı avcı toplumları da diğer toplumların üzerlerindeki baskısından ötürü doğal habitatlarını terk etmek zorunda kalınca bu yolu seçmiştir. Demek ki bir tarım toplumundan gelmeden ama onun evcilleştirildiği hayvanlardan yararlanarak pastoralizme geçmek mümkündür (Vajnshtejn, 1978: 127-132). Bu durumda bu toplumun yaşam tarzı çok daha farklı bir şekilde gelişecek, avcılıktan gelen kültürel değer ve pratikleri yeni edindiği yaşam tarzının zamanla sunduğu değer ve pratiklerle karışacaktır.

Pastoralizmi hayvancılık olarak tanımlayabiliriz. Pastoral göçebelik bu yaşam tarzının bir türevidir. Göçebe pastoralizmi çeşitli bölgeler şeklinde de sınıflandırabiliriz. Bizim konumuz itibarıyla ilgilendiğimiz alan Avrasya göçebe pastoralizmidir. Pastoralizmin bu bölgedeki gelişimini inceleyecek olursak, mevcut bilgiler bu sistemin başlangıcını, daha önce değindiğimiz gibi, yerleşik düzene ve bunu en başarılı şekilde sürekli kılan tarıma geçişte görüyor. Hayvanların evcilleştirilmesi hareketsizliği gerektiriyor ama tek koşul bu değil. Bu hayvanların beslenebilmesi de gerekiyor. Pastoralizmi ilk başta tarımdan bağımsız bir yaşam biçimi olarak görmemiz gerekmiyor. Hayvancılık tarımla birlikte ortaya çıktığına göre, tarımdan görece bağımsız bir yaşam biçimi olarak belirmesi için bazı koşulların ortaya çıkmasını beklemek makul bir yaklaşım olarak gözüküyor. Neticede tamamen hayvancılığa geçiş tarımın istenilen düzeyde gerçekleşmediği bölgelerde gerçekleşmiş gözüküyor. Diğer yandan hayvancılığa tam anlamıyla geçişi anlamak için tarımın yetersiz kalmasının yanında ikinci ve farklı bir devrimi de dikkate almamız gerekmektedir. Bu devrim Andrew Sherratt’ın İkinci Ürünler Devrimi olarak adlandırdığı süreçtir. Bu devrim, Eski Dünya tarımında iki farklı evreyi birbirinden ayırır. Bunlardan ilki tarımsal üretimin teknolojisiyle taşıma sistemlerinin insanın kas gücüne dayandığı, hayvanların sadece etleri için tutulduğu çapa tarımı evresidir. İkincisiyse, bunun ardından gelmiş olan hayvansal enerji kaynaklarının dayanan saban tarımcılığı ve hayvancılığın belirdiği evredir. Bu evrenin iki önemli buluşu saban ve arabadır. Ayrıca hayvanların yününden ve sütünden yararlanmak da bu evrede belirmiştir. Bu buluşlar bir yandan tarımsal üretimin yoğunluk kazanmasını sağlarken diğer yandan da taşımacılık, ticaret ve kişisel hareket kolaylaşmıştır. Böylece daha kalitesiz toprağa sahip bölgeler tarıma açılabilirken, daha önceden mümkün olmayan bölgeler de insanlara açılmıştır. Hayvanın yününden yararlanma yeni bir ticaret aracının ortaya çıkmasını sağlarken, süt kullanımı da çok daha büyük sürüleri ekonomik kılmıştır (Sherratt, 1997:159-161). Bu buluşların hepsi aynı anda belirmemiş olmasına rağmen, sabanla arabanın 4. bin yılda kuzey Mezopotamya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir (Age., 169). Dördüncü bin yılda ayrıca dört veya beş hayvan türü de evcilleştirilmiştir. Bunlar at ve deve gibi binilebilecek ve yük taşımada kullanılabilecek hayvanlardır (Age., 170). Hayvancılık bu gelişmelerin sonunda özellikle tarımın yetersiz kaldığı durumlarda geçerli olan bir yaşam biçimi olarak belirmiş ve bu tür bölgelerin bulunduğu geniş alanlara yayılmıştır. Hayvancılığın önünde belirmiş tek doğal engel çeşitli insan topluluklarında var olan süt ve süt ürünlerini sindirememe özelliği olmuştur. Bu toplulukların en önemlilerinden biri Çinlilerdir ve pastoralizm Çin bölgelerinde yayılamamıştır (Age., 187).

Üçüncü bin yılın ortalarından itibaren neolitik avcı ve balıkçılarla tunç dönemi tarımcılarıyla hayvancıları orta Avrasya’nın Kuzey bölgelerini, Ural dağlarının doğusunu, yani Altay ve Tanrı dağlarının bulunduğu bölgeyle Aral Gölü civarını paylaşmaya başlamıştır (Di Cosmo, 2002:23). Henüz tam anlamıyla göçebe olmamalarına rağmen, batı ve orta Asya’da at kullanan ilk toplulukların üçüncü bin yılın ortalarıyla erken ikinci bin yıl arasında ortaya çıktığını kabul edebiliriz (Age., 26). Bu toplulukların tam anlamıyla göçebe hayvancılığa geçişi muhtemelen birinci bin yılın başlangıcına kadar gerçekleşmemiştir ve ilk atlı İskit okçuları MÖ. dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda belirmiştir (age., 27). Uzun bir süre İskitler’in ortaya çıktığı bölgenin Volga civarı olduğuna inanılmıştır. Günümüzde bu Orta Asya şeklinde değişmiştir. İskit kültürünün arkeolojik özellikleri ilk olarak Altay ve Tanrı dağlarının oluşturduğu bölgede MÖ 6 ve 4. yüzyıllarda belirmiş kurgan mezarlarında tespit edilmiştir. Altay ve Tuva bölgesinde ilk göçebelerin muhtemelen MÖ 9. yüzyılda belirdiği düşünülmektedir. Gryaznov’un kronolojisi Altay İskit dönemini MÖ 9. yüzyıldan başlatmaktadır. Bu bölgenin sonu yaklaşık MÖ 3. yüzyıla denk gelen İskit döneminin ardından Hun Sarmat dönemi başlamıştır (age., 35-36).

Avrasya bozkırlarının tarihinin tamamını pastoral göçebe toplulukların tarihi şeklinde görmemek gerekiyor. Bu bölgede görülen üçüncü ve ikinci bin yıla ait pastoral toplulukların göçleri daha sonra belirecek göçebe pastoralistlerin göçlerinden farklıdır. İlk kategorideki gruplar hâlâ ekilecek topraklarla ilgilenmektedir. Dolayısıyla Hint İran toplulukların göçlerini İskit ve Moğollarınkine benzer görmemek gerekiyor. Her ne kadar pastoral göçebeliğin teknolojik alt yapısı (sürülerin tür yapıları, uzun süreli hareketli hayvancılık, sütçülük, hayvanlarla dayanan taşımacılık ve ulaşım ve atçılık) kazak ve Avrupa bozkırlarında ikinci bin yılın ortalarından itibaren belirmiştiyse de, “tunç çağı bozkır kültürlerinin” belirmesi MÖ ikinci ve birinci bin yılların oluşturduğu sınırda gerçekleşmiştir. MÖ birinci bin yılın başında eski yerleşkeler yerlerini göçebeliğin ve atçılığın baskın olduğu yeni kültürlere bırakmış ve antik çağ yazarlarının “süt içiciler” ve “kısrak sağıcılar” olarak adlandırdığı ve daha sonra Kimerler, İskitler, Sakalar vb adlarla anılacak topluluklar ortaya çıkmıştır (Khazanov, 1984:94). Bu tarih aynı zamanda bu bölgenin daha kuru bir iklime geçişine karşılık gelmektedir. Her ne kadar pastoral göçebeliğe geçişin nedenleri üzerine olan tartışmalar kesinlik kazanmamışsa da, bu yaşam biçimine geçişle daha kuru iklimin belirmesi çakışmaktadır (age., 95).

Şu ana kadar daha ziyade Mezopotamya kökenli bir yayılmadan, ilk tarım topluluklarının sırasıyla pastoral ve pastoral göçebe toplulukları ortaya çıkarmasından bahsettik. Anlatımızın bu kısmı bizi İskitlere, yani İran dili konuşan topluluklara getirdi. Burada bir ufak ayrıntıya daha değinmekte yarar var. Her ne kadar İskit topluluklarının ortaya çıktığı bölgeyi (anavatan sözcüğünden bilerek kaçınıyorum) Volga bölgesinden Orta Asya’ya taşımışsak da, burada bahsedilen sadece İskitler’in bu bölgede ortaya çıktığıdır. Tüm Hint Avrupa topluluklarının bu bölgeden yayıldıkları gibi bir iddia en azından bu tartışma açısındna söz konusu değildir. Hint Avrupa toplulukları Karadeniz’in kuzeyinde veya Orta Anadolu’da belirmiş ve daha sonra bu grupların bir kısmı doğuya yayılmış olabilir. Nitekim Renfrew’a göre, İndüs Vadisi uygarlığında kullanılan diller MÖ 3000 gibi erken bir tarihte Hint Avrupa dilleriydi (1988:271). Dolayısıyla burada söz konusu olan İskitler denen etnik veya politik grubun ortaya çıktığı bölgedir ki bu da günümüzde Altay Tuva bölgesi olarak kabul edilmektedir.

Diğer yandan Orta Asya’nın geçmişinde Mezopotamya kökenli tarım toplulukların yayılmasından ve daha sonra pastoral topluluklara dönüşmesinden çok daha önce bu bölgeye yerleşmiş avcılık ve balıkçılıkla geçinen topluluklar da mevcuttur. Fiziksel özellikler açısından baktığımızda batıdan yayılan topluluklar daha Avrupaoid, doğudan ve kuzeyden gelen bu pastoralizm ve tarım öncesi topluluklarsa daha Mongoloiddir. Bu fiziksel özellikleri açısından farklı iki grup açısından baktığımızda, MÖ üçüncü bin yılın ortalarında Yenisey-inusa ve Altay bölgelerinde belirmiş Afanasevo kültürünün Avrupaoid, bunu MÖ ikinci bin yılın başında izleyen ve Sibirya orman kuşağından gelmiş olduğu düşünülen Okunevo kültürününse Mongoloid olduğu kabul edilmektedir. Her iki kültür de hayvancılıkla uğraşmakta ve metal kullanımını bilmektedir. Okuneva kültürünüyse MÖ 1500’de Avrupaoid türün baskın olduğu Batı Avrasya kökenli ve Hint İran olduğu sanılan Andronovo kültürü takip etmiştir. Bu kültürde hayvancılığın daha yerleşik bir biçimi egemen olmuştur. Metal kullanımı önemini korumuştur. Bu kültür Pontus (Ukrayna) bozkırlarından Yenisey’e nehrine kadar uzanmıştır. Anlaşılan tam olarak Altay bölgesini kapsamamıştır. Son dönemlerindeyse erken İskit-Saka, yani İran halklarıyla ilişkilidir. Minusa bölgesinde MÖ 1300-800 arasında Karasuk kültürünü görüyoruz. Bu kültürde nüfusun en azından yarısının Mongoloid olduğu görülüyor. Karasuk kültürünün yerini İskit-Saka kökenli Tagar (MÖ 800 - MS 1.yy) kültürü almıştır. Ünlü Pazyryk mezarları bu kültüre aittir. Bu bölgenin doğusunda, kuzey Moğolistan (Baykal) bölgesindeyse Mongoloid at yetiştiren pastoral topluluklar mevcuttur. Bu toplulukların avcı-toplayıcılıktan göçebeliğe geçmiş oldukları kabul edilmektedir (Golden, 1992:40-41).

Pastoralizmin Orta Asya’daki gelişimine bu kadar geniş yer ayırmamızın nedeni, Eski Türkler olarak adlandırdığımız toplulukların pastoral göçebe olmalarıdır. Her ne kadar çok gerilere gitmese de, pastoralizmin Orta Asya’da kısa olmayan bir geçmişi vardır. Bu geçmişi etnik gruplar bağlamında incelemek aslında uygun bir yöntem olmasa da, fiziksel özellikler açısından bakıldığında iki farklı grubun, Avrupaoidlerle Mongoloidlerin tam da Türklerin ortaya çıktığı kabul edilen bölgede, yani Altaylarda karşılaştıklarını ve muhtemelen karıştıklarını görüyoruz. Mongoloid grupların daha ziyade avcı toplayıcılıktan pastoral göçebeliğe geçmiş oldukları gözüküyor ve bu geçişin nispeten geç bir tarihte, yani tarih sahnesine çıkmadan hemen önce gerçekleştiği düşünülüyor. Diğer yandan Avrupaoid gruplarsa tarım toplumlarından pastoralizme dönüşmüş topluluklar. Demek ki Altay bölgesinde iki farklı kökene ait pastoralistler karşılaşıyor. Türk denen topluluk veya topluluklar tarih sahnesine MS 6. yüzyılda, İran grupları bu bölgenin iktidar çatışmalarından kaybolduktan sonra çıkıyorlar. Daha önce değindiğimiz gibi, Türk kağanlığının en azından ilk döneminde Türkçe dili kullanılarak açıklanamayan çeşitli unsur ve özellikler mevcut. Avrupaoid unsurların daha sonra Türk olacak unsurlar üzerinde ciddi bir etkiye neden olduklarını düşünmek mümkün (age., 42). Üstelik biraz daha ileri giderek Türk denen etnik grubun olmasa da siyasi ve kabilesel grubun bu kaynaşmadan ortaya çıktığını da düşünebiliriz. Aslında burada bu tür ayrıntılarla uğraşmak anlamsız gözüküyor. Göçebeliğin ortaya çıktığı bu dönem (yaklaşık olarak MÖ birinci bin yıl) aynı zamanda çeşitli önemli toplumsal değişikliklerin de görüldüğü bir dönem. Göçebeliğe geçişin kendi toplumsal yapılarını getirdiği görülüyor. Bunlardan biri de MÖ yedinci ve altıncı yüzyıllardan itibaren kabilesel birlik merkezlerinin ortaya çıktığı bir dönem. Yani henüz günümüzdekine benzer etnik gruplar oluşmamış durumda. Üstelik görünüşe göre bir etnik yapılanma uzun bir sürede gözükmüyor. Bireyler Türk, Moğol, İran farklılıklarını muhtemelen biliyorlardı ama bunu siyasi anlamda kullanmamış gözüküyor. Örneğin, antik çağın Helen kabilelerine baktığımızda, bunlar arasında dışarıya karşı bir birleşme görüyoruz. Benzer bir birleşme Avrasya bozkırlarında gerçekleşmemiş gözüküyor. Bir ayırımcılık elbette var. Örneğin, Avrupaoid Yüeçi grupları Mongoloid gruplarla karşılaştırıldığında hiyerarşide daha üstte olabiliyorlar. Benzer duruma Türk kağanlığında da rastlanıyor ama bu daha çok kabileler düzeyinde olmuş gözüküyor. Demek ki etnik gruplar yaklaşımını bir kenara bırakmak gerekecek. Diğer yandan kabileler arasındaki dini inançlara baktığımızda, ya altından kalkamayacağımız bir zenginlikle karşılaşabiliriz ya da ayrıntıları bıraktığımızda önemli benzerlikler görebiliriz. Bu tartışmanın iddiası analizimizi daha ziyade yaşam tarzları çerçevesinde yoğunlaştırmak şeklinde olacak. Neticede her kabilesel birlik kendi kimliğini ortaya çıkarmak için belli ayinsel farklılıklar yaratacaktır ama bunu dini kategoriye dahil etmek gerekmemektedir. Bunlar daha çok ortaya çıkış mitleri şeklinde belirecektir. Bizim ilgilendiğimizse öte dünya inançları ki burada temel nokta muhtemelen var olan dünyanın ötesindeki dünyadır. Yani burada söz konusu olan var olan dünyayla ilişkili bir benzerlik veya zıtlık ilişkisi kurulmasıdır. Bu ilişkinin doğası ne olursa olsun, burada söz konusu olan bir kabilesel kimlik değil, daha ziyade benimsenmiş yaşam tarzıyla kurulan bir ilişkidir. Bu ilişki var olan yaşam tarzının tamamen reddi şeklinde gelişebileceği gibi kopyası biçiminde de ortaya çıkabilir. Yani ortaya çıkacak olan Türk’ün, İskit’in, Saka’nın, Moğol’un vb.nin değil daha ziyade pastoralin veya avcı toplayıcının veya tarımcının öte dünyası şeklinde olacaktır. Bir ikinci özellik de ortaya çıkacak öte dünyanın belli bir coğrafyaya ve coğrafyanın aşıldığı durumlarda da belli bir çevreye ait insanın öte dünyası şeklinde belireceğidir.

27 Aralık 2009 Pazar

Hint Avrupalılar

Hint-Avrupalı sözcüğü ilk anda bir dil ailesini çağrıştırıyor ve hemen ardından da günümüz Avrupalılarını akla getiriyor. Zaten terimi oluşturan Avrupa sözcüğünün böyle bir tepkiye neden olmaması olanaksız. Hint-Avrupalılar deyince aklımıza bugünün Avrupalıları gelebilir ama diğer yandan dünya tarihinde yeri olan özel bir görüngüden, fenomenden bahsedildiğini de unutmamamız gerekiyor.

Dil aktarımı farklı dilleri konuşan bireylerin varlığını gerektirir. Farklı dilleri konuşan bireylerin varlığı da sonuçta farklı kültürleri olan bireyler demektir. Çift dilli bireylerin varlığı da birden fazla kültürden etkilenmiş bireyler anlamına gelir. Çift dilliliğin, bir dil aktarımı sırasında, yani bazı bireylerin konuştukları dili bırakıp başka bir dili konuşmaya başlamaları süreci sırasında zorunlu bir evre, bir ara evre olduğunu düşünebiliriz. Bir dilin yayılması neticede bir topluluğun bir başka toplulukla buluşmasını, karşılaşmasını gerektirir ama bu ne sadece aynı genetik kaynaktan gelen insanların çoğalması olarak anlaşılmalıdır, ne de sadece kabul edilen dili konuşan bireylerin çoğunluğu oluşturduğu sonucunu getirmelidir. Ama eğer bir dil kabul ediliyorsa, o dilin var olan koşulları değiştirdiğini ve/veya diğer dile göre bazı avantajlar sunduğunu kabul etmemiz gerekebilir. Dolayısıyla, Hint-Avrupa dillerinin ve benzer şekilde tarihin başka dönemlerinde veya dünyanın başka yerlerinde ortaya çıkmış bazı diğer dillerin yayılmaları, diğer topluluklar tarafından benimsenmeleri, bu dillerin sunduğu bazı avantajlarla ilişkilendirilmelidir.[1] Hint-Avrupa görüngüsü böyle bir sürece karşılık gelmektedir ve bu açıdan bakıldığında, Asya veya daha doğru bir deyimle Avrasya tarihinde önemlidir. Hint-Avrupa dillerinin yayılması insan ilişkilerinin tarihinde önemli bir dönüşümüne karşılık gelmiştir. Bu yayılmanın gerçekleştiği sırada, bu yayılmayı mümkün kılan bazı değişiklikler gerçekleşmiş, bunlar o sırada bu dil ailesinden gelen çeşitli dilleri konuşan toplulukları diğer topluluklar karşısında daha avantajlı kılmış ve bu yüzden de bu diller süratle yayılmıştır. Hint-Avrupa dilleri benzer bir durumu çok daha sonra, geç modern çağda, Avrupalıların dünyanın diğer bölgelerine yayıldıkları sırada tekrar yaşamıştır. Buna benzer bir durum Altay dilleri için de söz konusudur. Aynı şekilde, her ne kadar elimizde bu konuyla ilgili çok fazla veri olmasa da, Orta Doğu’da Semitik dil ailesinin yayılmasını da bu şekilde düşünebiliriz.

Konuyu avantajlı kılınan topluluklar bağlamında düşünmemizin bir başka nedeni de, küçük grupların yer değiştirmelerinin büyük gruplarınkinden daha kolay olmasıdır. Büyük grupların ortaya çıkması her zaman daha karmaşık sistemlerin ortaya çıkmasıyla ilgili bir durumdur. Daha karmaşık sistemlerin ortaya çıkmaları da toplu hareketi zorlaştırıcı bir unsurdur. Bu tür gruplar her zaman daha tutucudur; aksi takdirde büyük sistemler oluşturulamaz. Büyük bir grubun yer değiştirmesi ancak o büyük grubu oluşturan sistemin çeşitli nedenlerden ötürü çökmesi durumunda görülebilir. Bu durumda çevre bölgelere bir yığın biçiminde yayılan, karşısına çıkan grupları süratle içine alan bir süreçten bahsedebiliriz. Bu çöküş yavaş şekilde de gerçekleşebilir. Sistemin içinde zamanla belirmiş bazı toplumsal stresler bu sistemden küçük kopmaların belirmesine yol açabilir. Bu kopmalar bu sistemde sonunda yok olmayı getirecek bir sürecin başladığına işaret edebileceği gibi, bu kopmalar sistemin rahatlayarak sürmesini de sağlayabilir. Neticede büyük nüfussal hareketler istisnai bir durumdur; genelde geçerli olan, küçük grupların yer değiştirmesidir. Dolayısıyla, eğer bu yer değiştirmeler sırasında (ki bir yere giden grup her zaman o yerde olan gruba göre henüz bulunduğu yerle gereken ilişkileri kurmamış olduğundan dezavantajlı durumdadır) bir dil değişimi gerçekleşiyorsa, en azından bir çift dillilik beliriyorsa, o zaman, gelen grubu geldiği yerdeki gruptan daha avantajlı kılan bazı nedenler düşünmemiz gerekecektir. Ayrıca bu süreci, biraz önce belirtildiği gibi, sadece Hint-Avrupalıların onlara özgü özelliklerinden yola çıkarak açıklamaya çalışmamalıyız. Elbette söz konusu avantaj Hint-Avrupalıların yaptığı bir şeyden ötürü ortaya çıkmıştır. Bazı durumlarda coğrafyanın veya değişen iklim koşullarının etkisinden de bahsedilebilir. Burada söylenmeye çalışılan, özcü bir yaklaşıma kapılmamak gerektiğidir. Bir şeyler olmuştur ve bu sırada bu bir şeyleri kendi yararlarına kullananlar Hint-Avrupalılar olmuştur. Fakat aynı durumla başkaları da karşılaşmıştır ve aynı şekilde onlar da bu avantajları kullanarak yayılmıştır.

Elimizdeki en sağlam veriler, Hint-Avrupa dillerinin yayılmasıyla ilgili olanlardır. Eğer Nostratik denen bir üst dil ailesinin varlığını kabul edersek, bu üst dil ailesindeki dil ailelerinden biri olan Hint-Avrupa grubu[2] (diğerleri Hamito-Semitik, Kartvelyan, Ural, Altay, Dravidyan), bugünkü dünyanın sunduğu dil tablosuna baktığımızda diğerlerine göre çok daha başarılı olmuş, çok daha geniş bir alana yayılmıştır. Asıl büyük yayılmanın modern çağda Avrupa sömürgeciliği sırasında gerçekleştiğini kabul etsek bile, modern çağın hemen öncesinde de epey geniş bir alana yayılmışlık vardır. Sonuç olarak, Nostratik adı verilen bu üst dil ailesinin tüm üyeleri eş derecede yayılmamış, bazı dil aileleri daha geniş bir alana yayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, açık bir şekilde bazı avantajlı dil ailelerinden bahsetmek mümkündür. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta, sadece bir dilin yayılmasından bahsedildiğidir; bu yayılmanın ne kadar büyük bir insan topluluğunun yayılmasına karşılık geldiği söylenmemektedir. Şu ana kadarki genetik çalışmalar dil yayılmalarını daha ziyade küçük gruplarla ilişkilendirmek gerektiğini göstermektedir.

İki önemli noktanın aydınlatılması gerektiği düşünülebilir. Birinci mesele avantajın ne olduğunun saptanmasıdır. Ne tür bir avantaj Hint-Avrupa dillerinin yayılmasını tetiklemiştir? İkinci meseleyse bir yayılmanın olup olmadığının, olduysa hangi yönde gerçekleştiğinin belirlenmesidir. Çünkü eğer bir yayılma söz konusu değilse, zaten kendisini daha avantajlı bulmuş bir Hint-Avrupa dil ailesinden bahsetmek de anlamsız olacaktır. İlk olarak ikinci noktayı aydınlatmak daha uygun gözükmektedir.

İlk Hint-Avrupalıların nerede yaşadıkları veya ortaya çıktıkları konusuyla ilgili tartışma henüz sonuçlanmamıştır. Sonuçlanmadığı gibi, son zamanlarda çıkan yeni bulgular mevcut tartışmayı daha karmaşık bir boyuta taşımıştır. İlk başta nasıl bir dilsel tablonun mevcut olduğunun bilinmemesi de çözümü biraz daha zorlaştırmaktadır. Arkeolog Sherratt, birbirinden farklı, kesin çizgilerle ayrılmış dil topluluklarının insan evriminin son zamanlarında belirmiş bir özellik olma ihtimaline işaret etmektedir. Tarımın, daha doğrusu yerleşikliğe geçişin, çok daha belirgin, birbirinden farklı dil gruplarına yol açmış olduğunu düşünebiliriz. Belli dönemlerde bazı hızlanmalar olmuş olabilir. Bu açıdan bakıldığında, yerleşikliğe geçiş diller arasında sınırların belirlenmesini, bazı dillerin kaybolmasını, bazılarının birleşmesini hızlandırmış olabilir. Aynı şekilde İkinci Ürünler Devrimi olarak adlandırılan, yeni tarım tekniklerin ortaya çıktığı, atın evcilleştirildiği, araba kullanımının arttığı evre de böyle bir sürece yol açmış olabilir. Göçebe konfederasyonların ortaya çıkmasının da buna benzer bir hızlanmaya neden olduğu söylenebilir.
Tarımın yayılmaya başlamasına geri dönecek olursak, bunu Hint-Avrupa dillerinin yayılmaya başlamasıyla ilişkilendiren bir yaklaşım Anadolu Kuramı adı altında arkeolog Renfrew tarafından ileri sürülmüştür. Hint-Avrupa dillerinin veya daha doğrusu ön Hint-Avrupa dilinin (PIE veya ÖHA) anavatanı için ileri sürülen çeşitli yerler vardır: Anadolu, Ukrayna-Hazar bölgesi, Urmiye Gölü, Hindistan, Karadeniz’in çevresi. Tartışmalar, ön Hint-Avrupa dilinin ortaya çıktığı ilk yer ve dönem üzerinde yoğunlaştığı kadar, yayılmanın biçimi üzerinde de odaklanmaktadır. Biçim konusunda temelde iki yaklaşım söz konusudur: istilacılar ve doğal demografik yayılma. Hint-Avrupalılar tartışmasının en önemli kuramcılarından Gimbutas’ın Kurgan kuramı istilacılar yaklaşımının en iyi bilinen örneğini oluştururken, Renfrew’ün Anadolu Tarım Yayılması kuramıysa ikinci biçimin en iyi bilinen örneğidir. Kurgan kuramı dört farklı kültürel katman ve farklı dönemlerde üç yayılma dalgası tasarımına dayanır. Ayrıca Gimbutas, bu yayılmalar sonunda savaşçı, pastoral ve erkek-egemen (ataerkil) bir toplumun barışçıl, tarımcı ve kadın-egemen (anaerkil) üzerinde egemenlik kurmuş olduğunu, birincinin ikinciyi yok ettiğini de ileri sürer.

Ön-Hint-Avrupa’nın ve benzer şekilde kurgulanmış dillerin ortaya çıktıkları yerlerin saptanması, iki farklı alanda, linguistik ve arkeoloji alanlarda iz sürmeyi getirir. Linguistik alanda varılan noktanın arkeolojik karşılığı mı tespit edilecektir, yoksa tam tersi yapılarak, arkeolojik alanda tespit edilen kültürlere uygun diller mi tespit edilecektir? Bazı araştırmacılara göre, mevcut bazı kuramların en önemli sorunu arkeolojik kültürlerden yola çıkarak, bunlara diller tespit etmeye çalışmaktır. Bu tartışmalar konumuzun dışındadır ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, gerçekten de farklı alanlarda sürülen izlerden bir sentez üretilmesinin çok önemli sorunlara yol açabileceği ve bunların en önemlisi de, bu sentezlerde çıkan sonuçları etnik grupların hareketi biçiminde düşünme yanılgısıdır. Bir dilin yayılması haliyle bazı kültürel değerlerin yayılmasını da beraberinde getirecektir. Tanrıya tengri denebileceği gibi ön-Hint-Avrupa dilinin deus sözcüğü de kullanılabilir. Burada kültürel bir nakil söz konusudur ki, bir dilin benimsenmesi haliyle o dilin çeşitli konular için yaratmış olduğu terimlerin benimsenmesine de yol açacaktır. Diğer yandan, bu dili benimseyen topluluğun kendi maddi kültürünün olacağını da hesaba katmamız gerekmektedir. Edinilen yeni terimler bu maddi kültüre adapte edilecek ve bazı durumlarda da maddi kültür zamanla bu terimlerin yol açtığı zihniyet doğrultusunda bazı değişiklikler yaşayabilecektir. Bir de farklı insan toplulukların karışımı (genlerin yer değiştirmesi) meselesi vardır. Farklı gen tarihlerinden gelen bireyler zamanla başka maddi kültürleri benimseyebilirler. Sonuçta, ön-Hint-Avrupa dilinin çıktığı yerin bulunması bizi ilk ön-Hint-Avrupa topluluğuna ve kültürüne götürebilecektir, eğer bu topluluktan önce hiçbir şeyin olmadığını kabul edecek olursak. Bu kadar eskiye gidildiğinde, ne tür kültürel farklılıklardan bahsedilebileceği de sorulabilir. İklimsel ve coğrafi farklılıklara yol açacak uzun mesafeler kat edilmediği sürece maddi kültür düzeyinde çok büyük farklılıklar gözükmeyeceği gibi, aynı durum manevi kültür düzeyi içinde söz konusu olabilir. Ön-Hint-Avrupa din terminolojisini, coğrafi açıdan kendisine yakın diğer ön diller de paylaşmış olabilir. Bu yüzden aslında hiçbir zaman bir öz ön-Hint-Avrupa varlığına ulaşamayabiliriz. Fakat ön-Hint-Avrupa dilini ilk kez konuşmuş bir grup, bu dilin ilk kez konuşulduğu bir yer ve zaman belirleyebiliriz. Yayılma başladığında, durum çok daha farklıdır. Yukarıda bahsettiğimiz üç alanla ilgili çeşitli varyasyonlar söz konusu olacaktır ve bu noktada neyin yayıldığını tespit etmek oldukça zordur. Bir dil, bir kültür veya bir gen grubu yayılıyor olabilir.

Hint-Avrupa dilinin anayurdunu tespit etme çalışmasına geri dönecek olursak, araştırmacılar bu konuyla ilgili temelde iki bölge üzerinde yoğunlaşmaktadır: Don ve Volga nehirleri arasındaki bölge ve Anadolu veya civarı. Her ne kadar birinci bölge daha çok taraftar toplamışsa da, Anadolu veya civarı kuramı da bazı çalışmalar tarafından desteklenmektedir. Bu tartışmada sorunun en büyük kaynağı muhtemelen her iki bölgedeki Hint-Avrupa varlığıdır. Bir yaklaşıma göre, Hint-Avrupa dili Paleolitik çağdan gelmektedir ama genelde bu yaklaşım dilbilimciler tarafından kabul görmemektedir. Ön-Hint-Avrupa anayurdunu Ukrayna’nın doğusunda, MÖ 4000-3500’de Sredny Stog kültürünün var olduğu Dinyeper ile Don nehirleri arasında gören Kortlandt[3], daha eskiye giderek Hint-Avrupa, Ural ve Altay dil aileleri arasında ortak bir geçmişin varlığından da bahsetmektedir.[4] Analizini Hint-Ural dil ailesi şeklinde biçimlendiren Kortlandt, bu dil ailesini de daha büyük bir dil ailesi olarak Ural-Sibirya dil ailesinin parçası yapmaktadır. Bu dil ailesi de, Altay dil ailesiyle birlikte Greenberg’in tartışmalı Avrupa-Asyatik makro dil ailesinin parçası olarak düşünülmektedir. Kortlandt Hint-Ural’ın çözülmesini 7. binyılın sonunda (6100’ler) gerçekleşmiş bir süreç olarak görmektedir. Starostin de ön-Altay kopuşunu en erken 6. binyıla (5000’ler) tarihlendirmektedir.[5] Dolayısıyla, ön-Hint-Ural ve ön-Altay çağdaş olmuş olabilirler (MÖ 6000 - 5500). Aynı şekilde, Kortlandt, ön-Hint-Hitit ile ön-Ural’ın da MÖ 4500-4000’de aynı dönemde var olduklarını ve ön-Fin-Ugric ile ön-Hint-Avrupa’nın çağdaş (MÖ 3500-3000) olabileceklerini ileri sürmektedir. Ural-Sibirya makro dil ailesinin MÖ 7. binyıldaki çözülmesi son zamanlarda MÖ 8200 - 6200 arasında kuzey yarımküreyi vurmuş soğuk evresiyle ilişkilendirilmektedir.


Kaynakça
Dolgopolsky, A. 1998. The Nostratic Macrofamily and Linguistic Palaentology, Cambridge: The MacDonald
Institute for Archaeological Research, Cambridge University.
Kortlandt, F. 2005?. “Indo-Uralic and Altaic,”
___________ . “The Spread of the Indo-Europeans,”
Mallory, J.P. 2002. Hint-Avrupalıların İzinde, Ankara: Dost.

[1] Mallory, 300.[2] Dolgopolsky[3] Kortlandt, Spread[4] Kortlandt, 2005?[5] Kortlandt, age.

Uzakdoğu Semineri - VI: Genlerin Öyküsü

Genetik çalışmalar alanına girdiğimizde, örneğin mitokondriyal DNA açısından baktığımızda, neredeyse 650 milyon insanın modern Avrupalının kökeni değişik zamanlarda yaşamış yedi kadına bağlanıyor. Bundan on bin yıl önce Fırat nehri kıyısında yaşamış ve bugün Jasmine olarak adlandırılan kadın Avrupalıların %17’sinin ortak anası, torunlarına özellikle İngiltere’nin Cornwall, Galler ve Batı İskoçya bölgelerinde rastlanıyor. Jasmine J haplogrubunu temsil ediyor. Aynı JT ortak atadan gelen T haplogrubuyla (Tara olarak adlandırılıyor) akraba. Jasmine Avrupa’ya yayılırken, Tara kuzeye Rusya’ya, Urallara doğru yayılıyor. Her iki grup da neolitik dönemde tarımın yayılmasıyla ilişkilendiriliyor. Bugün Jasmin’in torunlarının bir kısmı İzlanda’da yaşarken, bir kısmı hâlâ Anadolu ve Bulgaristan bölgesinde yaşıyor. Tara’nın torunlarıysa son Rus çarı II. Nicholas, Kutsal Roma İmparatoru Sigismund gibi şahıslar. Tüm haplogruplar neolitik döneme ait değil. Jasmine ve Tara’dan önce Avrupa’ya yerleşmiş ve çok uzun süredir orada yaşayan klanlar da var. Örneğin, H, V, U, K, W, I, X haplogrupları paleolitik döneme ait olup avcı toplayıcı gruplar. Örneğin U grubunu temsil eden Ursula 55.000 yıl önce yaşamış. Ursula, Jasmine ve Tara aslında akrabalar ama o kadar uzaklar ki birbirlerinden Ursula’nın torunları Jasmine’in çocuklarıyla karşılaştıklarında farklı yaşam tarzları ve farklı diller de birbirleriyle karşılaşmış oluyor. Jasmine’in çocukları neolitik dönemde Avrupa’ya yayılmaya başladılar. Bugün torunları hem İngiltere’de hem Anadolu’da yaşıyor. Türettikleri kültürel söylemler hiçbir şekilde ortak bir geçmiş yansıtmıyor.

Bir de Y-kromozomu açısından bakalım. 50.000 yıl önce M168 mutasyonu taşıyan bir klan Afrika’dan ayrılıp Ortadoğu’ya yerleşiyor. Aynı mutasyonu taşıyan iki farklı grupsa Arabistan’dan başlayarak Hint Okyanusu kıyısını izleyerek Doğu Asya’ya ve Avustralya’ya ulaşıyor. Yüksek oranlarda Moğolistan ve Mançurya’da da görülen C Haplogrubunun (M130) 6000-8000 yıl önce Amerika’ya geçerek Na-Dene topluluklarında varlığını sürdürdüğü düşünülüyor. Bu gruba Türkçe konuşan topluluklarda çok az rastlanıyor. Aynı şekilde D haplogrubuna (M174) da Moğol ve Türk topluluklarında az rastlanıyor.

M168 mutasyonunu taşıyan bu kümenin içinde bir başka topluluk beliriyor (M35) ve yaklaşık 26.000 yıl önce Afrika’yı terk ederek Ortadoğu’ya geçiyor. Bu mutasyon Yunanlılar ve diğer Akdeniz halklarında görülüyor.

45.000 yıl önce M89 mutasyonu beliriyor. Bu mutasyonu taşıyan bir grupta da 15.000-20.000 yıl önce M201 mutasyonu beliriyor. Bu Anadolu, Kafkaslar ve Ortadoğu’da yaygın olan ve Askenazi Yahudilerinde %10’luk bir oranda görülen G haplogrubu. Ayrıca Etrüskler, Alanlar ve Sarmatlarda da görülen bir haplogrup. 20.000-25.000 yıl önce Avrupa’ya geçen I haplogrubu da (M170) bu kümeye ait. Bu haplogruba hem Germenlerde hem de Türklerde %10’u geçen oranlarda rastlanıyor. 10.000-15.000 yıl önce Yakındoğu’da J haplogrubu (M172, M304) beliriyor. Bu J1 ve J2 olarak ikiye ayrılıyor. J2, Türkler, Kürtler, Iraklılar, Lübnanlılar, Gürcüler ve Yahudiler arasında yaygın; oranlar birbirine çok yakın.

40.000 yıl önce İran’da bir erkek, M89 klanından ayrılan bir soya karşılık gelen M9 mutasyonuyla doğuyor. Bu klandan 35.000 yıl önce Orta Asya’da Hindikuş dağlarının kuzeyinde M45 mutasyonuna uğramış biri doğuyor. Bu soy buradan hem doğuya hem de batıya (M173) yayılır. 10.000 ile 15.000 yıl önce Ukrayna’da Hint-Avrupa klanı olduğu düşünülen topluluk belirir (M17). Tabii tüm bu göçleri bir de mitokondriyal DNA açısından canlandırmak gerekiyor. Erkek ve kadın göç oranları aynı değil.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Uzakdoğu Semineri - V: İnsan Geçmişinde Küçük Gruplar Dönemi

Dillerin gelişimi veya evrimi açısından baktığımızda elbette bir yerde bir ilk dil vardı ve bugün konuşulan tüm diller bu ortak dilden ortaya çıkmışlardır diyebiliriz. Aynı şeyi genler açısından da düşünebiliriz. Herkesin geldiği bir baba veya ana mevcut. Kültürleri de bu şekilde düşünebiliriz. Burada iki noktaya dikkat etmemiz gerekiyor. (1) Küçük toplulukların dünyasında küçük olmak önemli. Eğer küçük kalmayı özendiren ve hatta dayatan koşullar varsa, o zaman küçük kalma ön planda olacaktır ve bu topluluklar onları diğerlerinden ayıran farklılıkların savunucuları olacaktır. Bu gruplar genetik açıdan birbirlerine akraba olabilirler ama söylemsel açıdan olmayacakları için bunları ortak göremeyiz. Ancak birbirlerini diğer gruplarla ortak görmeye karar verdiklerinde bu tür yaklaşım anlamlı olacaktır. Böyle bir anlayışın içine girdiklerinde de bunu üzerinden belki on bin yıl geçmiş akrabalık ilişkilerine göre yapmayacaklar, yapamayacaklardır. Bu yüzden geçmişe dönemsel ayrılmalar ve birleşmeler şeklinde bakmamız gerekiyor. (2)

Büyük toplulukların dinamikleriyse çok daha farklıdır. Burada benzerlikler bulmak veya yaratmak çok önemlidir. Bu tür topluluklarda ortak köken arayışı öne çıkacaktır ama daha da önemlisi büyük topluluklar bir yandan da sürekli küçük topluluklar biçiminde birbirlerinden ayrışacaktır da. Farklı evrenler bu şekilde ortaya çıkıyor. İnsanlık tarihinde küçük grupların hâkim olduğu çok uzun bir dönem düşünebiliriz. Bu noktada bazı nüfus tahminlerini gözden geçirmek yararlı olabilir. Kendimizi sadece Homo sapiens’in var olduğu dönemle sınırlayacak olursak, dünyada insan nüfusu üzerine yapılan tahminler şöyledir:

(değerler milyondur)


Bu tahminleri yorumlayabilmek için insanların ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu da bilmek gerekiyor. Mezolitik dönemde henüz kilometre kareye bir insan bile düşmemektedir. Hassan’ın verdiği rakam 0.115 kişidir. Epey boş bir dünya söz konusudur.

Homo sapiens 100.000 yıl önce Afrika’yı terk etmiştir. 60.000 yıl önce de Güneydoğu Asya’ya varmıştır. İki farklı göç gerçekleştiği düşünülmektedir. 60.000 yıl önce Güneydoğu Asya’ya ulaşanlar, yaklaşık 50.000 yıl önce Orta Asya’ya ulaşanlardan farklı bir gruptur. Afrika’dan tek bir çıkış düşünmemeliyiz. Grupların farklı zamanlarda veya farklı kültürel düzeylerde Afrika’dan çıktığı kabul edilmektedir. Dil grupları açısından bakıldığında bugün bilinen birçok dil ailesini kapsayan ama diğer yandan birçoğunu da dışarıda bırakan bir Nostratik dil ailesi vardır; var olmuş olduğu düşünülmektedir. Bu dil ailesi muhtemelen Ortadoğu’da ve Güneydoğu göçü çoktan güneydoğu’ya ulaştıktan sonra ortaya çıkmıştır. Nostratik dil ailesinin mezolitik veya neolitik dönemde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Henüz yerleşik tarım topluluklarının belirmediği dünyaya ait olduğu sanılmaktadır. Tahıl toplamasını bilen ama ekmesini bilmeyen, tanrı kelimesine rastlanmayan ama büyü kelimesinin görüldüğü bir topluluktan bahsedilmektedir. Bu topluluğun üyeleri Güneydoğu Asya ve Çin dışındaki bölgelere yayılacaktır. Bu dil ailesinden gelen topluluklar boş bir dünyaya yayılmamışlardır. Bu bir mezolitik dönem dil ailesiyse bile, ondan önce neredeyse doksan bin yıllık bir geçmiş vardır. Örneğin Kafkas dil ailesi bu büyük dil ailesinden değildir. Genetik çalışmalar elli bin yıl öncesine giden mutasyonlar tespit ettiklerine göre, en azından dil alanında birleşmeler, yeni evrenlerin doğuşu söz konusudur. Bu yüzden 120 000 yıl öncesine giden bir biyolojik ortak ana arayışı dışındaki ortak köken arayışları anlamsızdır. Çünkü kültürel ve hatta dilsel açılardan bakıldığında sürekli birleşmeler ve dağılmalar ve dolayısıyla yeni evrenler söz konusudur.

Nostratik dil ailesi mezolitik veya neolitik dönemle ilişkilendirilsin, burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da bu dil ailesinin yerleşik tarıma geçmiş olan grup içermesi ihtimalidir. Neticede bu grubun süratle kalabalıklaşmış olduğunu düşünebiliriz. Bu kalabalık gruptan kopmalar elbet yaşanmıştır ve genetik çalışmalar da böyle olduğunu göstermektedir. Bu kalabalıklaşmayı yaşayan tek dil grubunun nostratik olduğunu düşünmemiz gerekmemektedir ama uzun vadede baskın çıkan grup olduğu kesindir. Dolayısıyla çok popüler olan Hint-Avrupa kavimlerinin yayılışı söylemini belki de nostratik kavimlerin yayılışı biçimine dönüştürmek gerekecektir; eğer bu tür söylemler icat edilecekse. Bu arada hakkında çok fazla bir şey bilmediğimiz daha erken dönemlerde daha farklı dil ailelerinin yayılmış olabileceğini de unutmamalıyız. Yalnız yukarıda değindiğimiz tartışmaya dönecek olursak, dillerin yayılışı genelde kopmalar ve uzaklaşmalar şeklinde düşünülmektedir. Birleşmeler ve birbirine yakınlaşmaların da aynı derecede geçerli olduğu unutulmamalıdır. Bu ikincisi özellikle bölgeler veya topluluklar arası ticaretin geliştiği dönemlerde önem kazanmaktadır. Bu alandaki çalışmalarıyla bilinen arkeolog Sherratt, neolitik ve tunç (bronz) çağlarında dillerin gelişimi açısından birbirinden farklı iki ticari ilişki türüne işaret etmiştir. Bu farklı ticaret türleri neticede farklı dilsel etkileşimlere yol açacaktır.

Görüldüğü gibi, aslında geçmiş hakkında hiçbir şey bilmediğimizi söyleyemeyiz. Elimizde kesin bilgiler olmayabilir ama bazı çerçeveler oluşturmamız ve en azından bu geçmiş hakkında düşünebilmemiz mümkün. Sanırım burada asıl önemli olan da düşünebilmek, yoksa kesin bilgilere ulaşmak değil. Bu zaten mümkün gözükmüyor ama bu dönemi kafamızda canlandırmaya başlayabiliyoruz. Çok küçük grupların yaşadığı bir dünya. Ne kadar küçük bu gruplar? 150 kişiyi (veya Shennan’a göre 300) aşmayan klanlar. Hiç kalabalık olmayan bir dünya; bu gruplar birbirlerinden tecrit edilmiş şekilde çok uzun süreler geçirebiliyor. Fiziksel engellerin önemli olduğu bir dünya. Bu yüzden insanlar önlerine çıkan engeller karşısında ve sayıları arttıkça bölünüyor, farklı yönlerde yaşamlarına devam ediyorlar. Çok uzun bir süre. Burada yüzyıllardan bahsetmiyoruz. Onbinyıllardan bahsediyoruz. O kadar uzun bir süreden bahsediyoruz ki bu sürede yeni diller, yeni insan türleri ortaya çıkıyor. Tür derken elbette Homo sapiens boyutunda farklı türlerden bahsetmiyoruz ama örneğin sütü sindirebilen bir insan türü çıkıyor. Bu nispeten yeni bir gelişim. 5000 ile 6000 yılları arasında yaşamış, hayvancılıkla (sığırlarla) uğraşan toplulukların henüz sütü sindiremediklerini biliyoruz. Bundan sonra gerçekleşmiş bir mutasyondan bahsediyoruz ama bu geç mutasyon önemli değişikliklere yol açıyor. Pastoral göçebe toplumlarının gelişmesinin ardındaki en önemli nedenlerden biri olarak kabul ediliyor.

25 Aralık 2009 Cuma

Uzakdoğu Semineri - IV: Tarih, Etnik Gruplar, Türkler

Geçen hafta Köktürkleri tartıştıktan sonra genlerle iz sürmeyle bitirmiştik. http://tarihdeniz.blogspot.com/2007/02/uzakdoudan-ortadouya-bilgelik-kltr-iia.html
Bu hafta çok daha eskiye gideceğiz.

Köktürkler çok yeni bir topluluk sayılır. Tarih sahnesine günümüzden 1500 yıl önce çıkmışlardır. Elbette meseleyi diğer Türkçe konuşan gruplar olarak ele aldığımızda, Çin kaynakları Hsiung-nu dönemine kadar gidebileceğimizi gösteriyor. Burada Hunlarla aynı topluluk olduğu düşünülen Hsiung-nu’ların Türk olduklarını iddia etmiyorum. Bu hâlâ kesin olarak çözülmemiş bir konu ama Hsiung-nu’ların kuzeyde Türk oldukları bugün kabul edilen bazı topluluklarla savaştıklarını gösteren kayıtlar bulunmaktadır. Hsiung-nu’lar bizi MÖ 400’lere götürür. Bir karşılaştırma yapacak olursak, Ege Denizi’nde Yunanlılar veya Helenler vardır. Romalılar yavaştan harekete geçmiştir. Bu bizim için antikçağ. Bu günümüzden yaklaşık 2500 yıl öncesidir. Bir de 50.000 yıl geriye gitmeyi düşünelim.

Tarih çalışmalarını sadece etnik gruplarının tarihleriyle sınırlamamak gerekir. Günümüzde daha çok bu türden bir tarihçilik söz konusudur. Burada şöyle bir sorun vardır. Örneğin Türk tarihini, hangi açıdan yaklaşırsak yaklaşalım, 2500 yıldan gerisine götürmek mümkün görülmemektedir. Oysa gitmemiz gereken, eğer kendimizi sadece Orta Asya’yla sınırlayacaksak, 47.500 yıllık bir dönem daha vardır. Bu noktada, hakkında çok fazla, hatta hiç bir şey bilmediğimiz kültürler hakkında konuşmanın anlamsız olduğunu düşünebiliriz. Aslında 2500 yıl öncesi hakkında da çok fazla bir şey bilmiyoruz. Bildiklerimiz savaşlardan, bazı isimlerden ibarettir. Kültürel yaşamlar hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Tarih yazımının veya genelde yazının yüksek oranlara ulaştığı medeniyetler hakkında bilgimiz çoktur diyebiliriz ama bu tüm kültürler veya topluluklar için doğru değildir. Yazıyı yaşamlarının birçok alanlarında kullanan toplumlar modern çağa kadar epey küçük bir azınlıktır. Dolayısıyla bu geçerli bir itiraz değildir.

Aslında burada asıl sorun daha ziyade benzerlikler bulmaya dayanan tarih yaklaşımımızdır. Bunu tersine çevirip farklılıkları görme üzerinde yoğunlaşmaya başlarsak, o zaman geçmişe bakmak çok daha olumlu sonuçlar üretmeye başlayacaktır. Örneğin, belki 50.000 yıl geriye giden bir Türk dili tarihi keşfedemeyebiliriz ama Altay dil ailesinin diğer bazı dil aileleriyle ortak kökenden geldiği üzerine düşünebiliriz. Veya on binlerce yıl boyunca insanların çok sayıda çok küçük topluluklar halinde yaşamış oldukları üzerine düşünebiliriz. Bugünün dünyası bu açıdan bakıldığında çok farklıdır. Çok az sayıda çok büyük topluluklarda yaşıyoruz ve bu büyük toplulukların sayısı her geçen gün biraz daha azalıyor. Küçük topluluklara ne oldu? Gerçekten kayboldular mı? Yoksa farklı biçimlerde varlıklarını sürdürüyorlar mı? Bugün içinde bulunduğumuz yaşam bizi çevremizi çok az sayıda grup üzerinden tanımlamaya koşullandırmış durumda. İndirgeyici bir tavır içindeyiz. Çeşitliliği daha az sayıdaki köken topluluklarıyla açıklamaya çalışıyoruz. Oysa geçişin nasıl bir çeşitlilik barındırdığı her geçen gün biraz daha netleştikçe, bu tür açıklamalar geçerliliğini yitirmeye başlıyor. Bu büyük kategorilerin ortaya çıkmasının asıl nedeni bir yerlerde bir ortak grubun bulunmasından ziyade birçok küçük topluluğun zamanla bir araya gelmesi gibi gözüküyor. Aslında periyodik birleşmeler ve dağılmalar şeklinde düşünmek daha doğru olacak gibi gözüküyor. Bugün var olan Türk kümesi belli bir dönemdeki birleşmenin sonucu şeklinde düşünemez miyiz? Yani bir yığın kültürel evren doğmuş ve dağılmış şeklinde düşünmek gerekiyor.

Asya Tarihi - İndüs Sonrası: Aryanlar

Hindistan bölgesinin İndüs sonrası gelişimi Hint-Avrupalılar ve Aryanlar tartışmasıyla yakından bağlantılıdır. Bugüne kadar genelde kabul görmüş görüşe göre, Hint-Avrupa kökenli Aryan kabileleri Hindistan’a dışarıdan gelmiş ve burada uzun süredir var olan İndüs medeniyetini ortadan kaldırmıştır. Fakat son zamanlarda belirmiş bir başka görüş de Aryanların dışarıdan gelmediklerini, bölgenin yerel halkı olduklarını ve dolayısıyla İndüs medeniyetinin Aryan olduğunu ileri sürmektedir. Her ne kadar ilk görüş daha fazla destek görmekteyse de(eldeki veriler bu görüşü daha çok desteklemektedir), ikinci görüş de en azından ciddiye alınmayı gerektirecek argümanlar sunmaktadır. Muhtemelen İndüs dilinin çözülmesi bu tartışmayı sona erdirecektir ama o zamanda kadar kesin bir şey söylemek zordur. Bununla beraber yerelci görüşün Hint-Avrupalıların Hindistan’dan yayılmış oldukları gibi bir tezi savunmak zorunda kalması, bu görüşün karşılaştığı en büyük sorundur.

Hindistan bölgesinin İndüs-sonrası öyküsü kesinlikle Aryan unsurunu içermektedir. O zamana kadarki varlıkları hâlâ tartışmaya açıksa da, MÖ 1500’lerden itibaren bu bölgede oldukları kesindir. Aryan kabileleri Hint-Avrupa kavimlerinin Hint-Aryan olarak adlandırılan koludur. İran dil ailesiyle (Hint-İran) Hindistan’da konuşulan Hint-Avrupa dilleri (Hint-Aryan) birbirlerine çok yakındır. Araştırmacılar bu iki dilin ortak bir dilden (Hint-İran) türediklerini kabul etmektedir. Bu gurubun nereden ve ne zaman geldiği henüz tatminkâr bir kesinlik içinde yanıtlanamamıştır.

Kesin olarak bilinen, MÖ 1500’lerde hem İndüs havzasında hem de güneydoğu Anadolu’da Fırat’la Dicle arasında Hint-Aryan topluluklarının belirmiş olduğudur. Bir görüşe göre, bu toplulukların veya kabilelerin güneydoğu Anadolu’da belirmiş olmaları Hint-Aryanların Hindistan’dan batıya doğru yayıldıklarını göstermektedir. Diğer görüşe göreyse, Orta Asya’dan gelen Hint-Aryan kabilelerinin bir kısmı İndüs havzasına yönelirken, bir kısmı da batıya, Ortadoğu’ya yönelmiştir. Orta Asya Hint-İran varlığının kökenleri MÖ 3500’lere giden bir Hint-Avrupa evrimiyle ilişkilendirilmektedir. Hint-Avrupalıların Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna bölgesindeki evrimi zamanla çeşitli kollara bölünmüştür. Hint-İran kolu, bu gelişimin Hazar’ın kuzeyiyle Ural dağları arasındaki ortaya çıkardığı oluşumdur. Hint-İranlılar veya bazı durumlarda sadece İranlılar bu bölgede MÖ 3. binyıl ile 1. binyıl arasında var olmuş Srubnaya, Sintasha-Petrovka ve Andronovo kültürleriyle ilişkilendirilmektedir. Her ne kadar hem Hint-İranlıları hem de Hint-Aryanları bu kültürlerle ilişkilendiren birçok veri bulunmaktaysa da, yine de bu ilişkinin içeriği konusunda önemli tartışmalar vardır. Arkeolojik kanıtlar tam olarak bu kültürlerin içeriklerini belirleyememektedir. Tarihler arasında uyuşmazlıklar vardır. Önemli işaretlerden biri Sintasha-Petrovka kültüründe savaş arabalarının bulunmuş olmasıdır. Savaş arabaları aynı dönemde hem Anadolu’da hem Hindistan’da hem de Çin’de belirmiştir. Bu savaş arabalarına hem Mezopotamya’da hem de İndüs’te bu tarihten önce rastlanmamaktadır (Kuzmina).

Hint-Aryan ve Hint-İran ve hatta Hint-Avrupa tartışması daha uzun süre devam edecek gözükmektedir. Güneydoğu Anadolu’nun Hint-Aryan olduğu kabul edilen Mitannileri bir sonra kaybolmuştur. Bu bölgede (biraz daha doğuda) birkaç yüzyıl sonra İranlıların ortaya çıktığını görüyoruz. İndüs bölgesine yerleşen Hint-Aryanlarsa varlıklarını sürdürerek bugün Vedik kültürü olarak adlandırılan oluşuma yol açmıştır. Hint-Aryanların yazılı kaynaklardan (Rigveda) elimize ulaşan özellikleri onların tarım da yapan pastoralistler olduklarını, savaş arabaları kullandıklarını ve at da dahil çeşitli hayvanlar kurban ettiklerini göstermektedir. Yine aynı yazılı kaynaklardan, Ayranların uzun süre Dasalar adını verdikleri, kalelerde yaşayan, zengin ve çok daha koyu tenli insanlarla savaştıklarını biliyoruz.
Bryant, E. 2000. In Quest of the Origins of Vedic Culture: The Indo-Aryan Migration
Debate, New York: Oxford Uni. Pres.
Chew, S.C. 1999. “Ecological Relations and the Decline of Civilizations in teh Bronze Age
World-System: Mesopotamia and Harappa 2500 BC – 1700 BC”, W.L. Goldfrank, D.
Goodman, A. Szasz (der.), Ecology and the World-System, Westport, CT: Greenwood
Press.
Kulke, H ve Rothermund, D. 2004. A History of India, New York: Routledge.

24 Aralık 2009 Perşembe

Uzakdoğu Semineri - III: Asya'ya Sıçrayış
Asya Terimi ve Kıtası

Tam bu noktada Asya’ya sıçrayabiliriz. Bu ilişkiyle uğraşmanın şu anda var olan en iki farklı yöntemi vardır. Bunları kabacı Batı ve Doğu yöntemleri diye ikiye ayırabiliriz. Batı ve Doğu medeniyetlerinin farklı düşünme şekilleri geliştirdikleri konusuna daha önceki bir seminerde değinmiştik. Şu anda bu konuya girmeyeceğim. Sadece burada şekillendirdiğim bu ilişkinin çözümü konusunda Doğu düşüncesinin kanımca çok daha etkili bir yöntem sunduğuna değinmekle yetineceğim.

Sanırım bu tartışma dizisinin Doğu hakkında olmasının ilk nedeni böyle bir farklılığın olması. Bu farklılığı mutlak sınırlar içinde düşünmemiz gerekmiyor. Batılıların hepsi Batı yöntemiyle ve Doğuluların hepsi de Doğu yöntemiyle düşünüyor diye bir iddia da bulunmamız gerekmiyor. Batı’da Doğulu yöntemiyle düşünenler olduğu gibi, Doğu’da da Batı yöntemiyle düşünenler bulunmaktadır. Bu arada elbette melez yapılar da vardır.

Böyle bir ayrımdan bahsetmek bizi haliyle Doğu’yu Batı’dan ayıran çizginin nerede olduğu sorusuna getiriyor ki bu önem vermemiz gereken bir ayrıntı. Türkiye Doğu’da mı, yoksa Batı’da mı? Bu soruya siyasi açıdan yaklaştığımızda Türkiye’nin Doğu’nun bir parçası olduğu düşünülecektir ama hangi Doğu? Doğu dediğimiz şey aslında epey büyük. Bir an için coğrafi sınırları unutup Batı’nın ötekisi olarak Doğu üzerinde yoğunlaştığımızda, bu Doğu kurgusunun aslında epey geniş bir alanı ve muazzam bir çeşitliliği kapsadığını görürüz.

Doğu’yu Asya olarak da düşünebiliriz, her ne kadar kanımca Asya Doğu’nun bir parçasıdır. Büyük bir parçasıdır ama yine de parçasıdır, kendisi değil. Çünkü Orta Doğu denen bir şey vardır. Doğu’yla ilgili kategorilerin neredeyse hepsi Batı medeniyetinin ürünüdür. Ortadoğu’yla Yakındoğu aynı şeyler değildir. Yakındoğu Uzakdoğu’nun karşıtı gibi gözükmektedir. Peki, bu Yakındoğu denen şey nereden başlamaktadır? On dokuzuncu yüzyılda Yakındoğu Osmanlı dünyasıydı. Osmanlı küçüldükçe, Yakındoğu da küçüldü diyebiliriz; en azından batı yönünden. Yakındoğu’yla karşılaştırınca Ortadoğu daha yeni bir terim. Bugünkü kullanımı açısından bakarsak (Türkiye’de bu bölgeye dahil edilmektedir), garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Doğu’nun ortası ve uzağı vardır ama yakını kalmamıştır. Fakat konumuza dönecek olursak, Yakındoğu teriminin on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı topraklarını ifade ettiğini dikkate aldığımızda Asya’nın Doğu’nun bir kısmını temsil ettiğini görüyoruz. Doğu’nun diğer parçası da Balkanlar olmuştur ki bunun hâlâ geçerli olduğu bile söylenebilir.

Asya terimine gelince, özünde bir Batı teriminden bahsediyoruz. Asya dillerinde buna karşılık gelen bir terim yoktur ama Arap dünyasında ve Hintlilerin arasında bu terime yakın “Hint Denizi”, “Çin Denizi” gibi terimler olmuştur.[1] Bugün Asya olarak adlandırdığımız bölgede çok daha farklı coğrafyalar olmuştur. Bunları kaba bir şekilde Çin’i merkez alanlar ve Hindistan’ı merkez alanlar şeklinde sınıflandırabiliriz. Elbette bunların dışında kalan halklar da kendi coğrafyalarını oluşturmuştur. Neticede burada görmemiz gereken şey, Asya’nın Batı coğrafyasına ait bir terim olduğu ve dünyanın diğer bölgelerinde sonradan benimsendiğidir. Üstelik bu Asya yaklaşımı hiçbir zaman düzgün, sorunsuz bir gelişim de göstermemiştir. İlk başta yaygın olan terim daha çok Hint’tir ve bu terim bir süre hem Avrupa’nın doğusunda hem de batısında var olmuştur. On beşinci yüzyılda İspanyollarla Portekizlilerin dünyayı ikiye bölmelerine dayanan bu Hint yaklaşımı hem Hıristiyan hem de Müslüman olmayanların yaşadıkları bölgeleri kapsamıştır.[2] Yani bir diğerleri kategorisidir; nereye ait olduğu bilinmeyenlerin konulduğu bir kategori.

Bu arada kıtalardan ne kastedildiği de apayrı bir konudur. Bir yanda bir Avrupa kıtası vardır ki bazı araştırmacılar buna karşıdırlar. Avrasya terimi yerine Afrasya teriminin daha yerinde olduğunu düşünmektedirler. Bu araştırmacılara göre Avrupa zaten Asya’ya ait bir yarımadadır. Yoksa Batı Asya Avrupa mıdır? Avrupa kıtasını tamamen dünya dediğimiz gezegende kıtaların evrimi açısından inceleyecek olursak, aslında farklı bir kıtanın en az bu açıdan var olduğunu söyleyebiliriz. Çarpışmanın izleri hâlâ gözükmektedir. Eğer kıtadan anlaşılması gereken farklı yerküre parçalarıysa, evet, Avrupa’nın farklı bir jeolojik geçmişi vardır diyebiliriz. Fakat kıtalar bu şekilde oluşturulmamıştır. Çok daha öznel kriterler söz konusu olmuştur ki, jeolojik bir yaklaşımı da savunmak da sonuçta nesnel bir kriterin söz konusu olduğunu göstermez. Avrupa türdeş Avrupa halklarının oluşturduğu bir kültürel birliğe işaret eder. Bu düşüncenin ortaçağda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Konuya bu açıdan yaklaştığımızda herhalde Hindistan da bir kıtadır ki, Avrupa’dan çok daha kalabalık bir dünya söz konusudur ve jeolojik tarihi açısından bakıldığında hiç de farklı bir çizgi izlememiştir. Aslında tartışmayı sadece jeolojik geçmişle sınırlayacak olursak, Avrupa’yla Asya’nın birleşik oldukları başka bir dönem daha vardır. Bu açıdan baktığımızda Avrupa aslında Asya’nın ondan daha önce kopmuş parçasıdır. Hindistan çok daha farklı bir çizgiden gelmektedir. Afrasya terimi daha anlamlıdır. Aslında jeoloji yararsızdır. Çünkü kıtaların oluşumu daha farklı dinamiklere bağlı olmuştur ve bu dinamikler arasında ortaçağ Avrupa’sının başta olduğu söylenebilir. Asya medeniyet anlatılarındaysa, biraz yukarıda değinildiği gibi, başı Hindistan ve Çin çekmiş ve modern çağda bu gruba Japonya’da katılmıştır.

Toparlayacak olursak, modern çağa geldiğimizde artık bir Asya kıtası vardır ama bu kıta o kadar büyük bir çeşitliliğe sahiptir ki, karşımızda Avrupa kıtasından çok farklı bir oluşum vardır. Asya kıtasının kesinlikle farklı kıtalara veya alt kıtalara bölünmesi gerekmektedir. Örneğin, Hindistan’ın farklı bir yerde olduğunu düşünebiliriz ama tarihsel ilişkiler açısından baktığımızda, en azından Budizm’in yarattığı türdeşliği göz önüne aldığımızda bir Çin - Hindistan - Güneydoğu Asya (HindiÇin) - Japonya ve Moğolistan’ın oluşturduğu nispeten türdeş bir yeden bahsedebiliriz. Türkiye ve Ortadoğu kesinlikle bunun dışındadır. Belki Orta Asya bir ara bölgeyi temsil etmektedir ama İran’dan itibaren kesinlikle farklı bir dünyaya adım atarız. Burada İran’la Hindistan’ı birleştirmek elbette mümkündür. Üstelik Hint Okyanusu’nun temsil ettiği bir dünya kurgulamaya kalkıştığımızda karşımıza daha farklı bir oluşum da çıkabilir. Diğer yandan Asya’nın kuzeyine kaçan bir bölgede Pasifik’ten Hazar Denizi ve Batı Sibirya’ya doğru başka bir bölgede düşünebiliriz. Aslında burada dikkate almamız gereken en önemli nokta, Asya olarak adlandırdığımız bölgedeki türdeşleşmelerin henüz Avrupa’daki kadar kesin çizgilerle belirmediğidir. Avrupalılık özellikle üzerinde çalışılmış bir kültürel birliği temsil ederken buna benzer bir durum Asya çapında söz konusu değildir.

Bu tartışmayı burada noktalayıp Türkiye açısından bakıldığında çok daha önemli olan bir noktaya değinmek istiyorum. Yukarıda bahsettiğim tarihsel coğrafi anlatılarla Türkiye’de var olan tarihsel coğrafi anlatılar arasında çok önemli bir fark vardır. Şu ana kadar bahsetmiş olduğum tüm anlatılarda (Avrupa, Çin veya Hindistan) dünyanın merkezi her zaman bu medeniyetlerin bulunduğu yerlerdir. Örneğin Çin’de bir Orta Krallık kavramı vardır. Bu açıdan bakıldığında tüm bu medeniyetsel oluşumlar bir uyum içindedirler. Bir tek Türkiye’nin durumunda gariplik vardır. Orta Asya ve Türkiye farklı yerlerdedir. Türkiye’nin yarattığı anlatı aslında bir diaspora anlatısıdır. Türkiye hem anavatandır hem de değildir. Söz konusu olan kendisini daha baştan bir diaspora medeniyeti olmaya mahkum etmiş bir oluşumdur. Bu noktada Orta Asya kavramına giriyoruz.

Orta Asya nerededir? Türkiye’nin Orta Asya’sıyla bu konuyla ilgilenen araştırmacılar Orta Asya’sı farklı yerlerdedir. Türkiye’nin Orta Asya’sı Orhun Yazıtları’nın bulunduğu Moğolistan’dır. Oysa burası araştırmacılara göre İç Asya’dır. Orta Asya bir zamanlar çeşitli İran dilleri konuşan toplulukların yurdu olan Aral gölü çevresindeki coğrafi bölgedir. Aslında Anadolu’da bugün yaşayan insanların bir kısmının kökenleri açısından bakıldığından asıl başlangıç noktası da bu bölgedir. Diğer yandan kökenleri daha geriye götürmek isteyen, daha özsel bir kültüre ulaşmaya çalışan anlatılar açısından bakıldığında, aranılan merkez, başlangıç noktası İç Asya’dır. Tabii bir de bu iki bölgeyi birbirinden ayıran ilginç bir yer olarak Altay dağları vardır.

İç Asya tek merkez değildir. Çünkü Türkiye’de iki tane merkez anlatısı vardır. Biri İç Asya, yani Orta Asya köken mitidir. Diğeriyse tüm medeniyetlerin beşiği miti şeklinde sunulan Anadolu anlatısıdır. Coğrafi açıdan bu ikisi arasında bulunan Orta Asya ise aslında bir köken anlatısı olarak mevcut değildir; daha çok bir yadımcı aktördür.
Kaynakça
Chaudhuri, K.N. 2000. Asia Before Europe, Economy and Civilisation of the Indian Ocean from the Rise of Islam to 1750, Reprint, New York: Cambridge.
Levi, G. 2002. “The Distant Past: On the Political Use of History”, J. Revel ve G. Levi (der.) Political Uses of the Past, The Recent Mediterranean Experience Londra: Frank Cass.
Mitani, H. 2006. “The Concept of Asia: From Geography to Ideology”, New Perspectives on Turkey, No. 35, Güz 2006, Special Issue on Comparative Turkish and Japanese Modernities, İstanbul: Homer.

[1] Chaudhuri, 22.[2] Mitani, 25.

Asya Tarihi - İndüs Medeniyeti


İlk kırılma evresinin en azından Yakındoğu medeniyetsel dokusunda MÖ 1500’lerde ortaya çıktığı söylenebilir. Yakındoğu’nun aldığı yağış MÖ 3100 ile MÖ 1200 arasında düşmüştür. Eski düzeylere ancak MÖ 850’lerden itibaren geri dönülmüştür. Kötüleşen iklim koşularıyla birlikte, MÖ 1750’den itibaren Yakındoğu ticareti de düşmeye başlamıştır. İndüs (ya da Harappa) medeniyetinin sonunu muhtemelen bu düşüş getirmiştir. Güney Mezopotamya da hiçbir zaman eski günlerine dönememiştir. Ticaret hacmindeki bu bölgesel düşüşün her yeri aynı derecede etkilediği söylenemese de (örneğin Yakındoğu’nun batı kısımları, yani Girit, Levant ve Mısır üçgenini kapsayan kısım aynı anda ve/veya aynı derecede etkilenmemiştir), İndüs ve Güney Mezopotamya arasındaki ticaret ciddi bir darbe almıştır. İndüs medeniyeti MÖ 1700 – 1500 arasında sona ererken ve Güney Mezopotamya’daki hareketlilik de daha kuzeye kayarken, Doğu Akdeniz havzası MÖ 1200’lerde Deniz Halkları olarak adlandırılan saldırgan gruplar tarafından gerçekleştirilen büyük yıkıma kadar varlığını korumuştur. Bu kırılma evrelerinin kimisinde öncekiyle sonraki arasında bir süreklilik ilişkisinden bahsedilebilir. Örneğin Güney Mezopotamya ile Orta ve Kuzey Mezopotamya bölgeleri arasında bir süreklilik söz konusudur. Diğer yandan bu tür bir ilişkiden İndüs medeniyeti bağlamında bahsetmek, verilerin yetersizliğinden ötürü hiç de kolay değildir. İndüs medeniyeti de bir yazı medeniyeti olmuş olmasına rağmen, bu yazının henüz okunmamış olmasından ötürü ne tür bir medeniyetle karşı karşıya olduğumuzu anlamak şu ana kadar mümkün olmamıştır. Dolayısıyla bu medeniyeti izleyen oluşumların ne kadar bu medeniyetle ilişkilendirilebileceklerini söylemek zordur. Bu konuda iki görüş mevcuttur. Bunlardan birine göre, daha kuzeyden gelenler İndüs medeniyetini yok etmiştir. Bunun ne kadar doğru olduğu henüz kanıtlanmamıştır. Üstelik bu medeniyetin sonradan gelenler tarafından ortadan kaldırılamayacak kadar erken bir tarihte kendiliğinden kaybolduğuna dair görüş her geçen gün biraz daha güçlenmektedir. Fakat her şeye rağmen, dışarıdan gelmiş veya yerel bir İndüs sonrası kültürel oluşumun varlığı kabul edilmektedir.


İndüs medeniyeti doruk noktasında (MÖ 2600’ler) 1.3. milyon kilometre karelik bir alana yayılmıştır. Bu hem güney Mezopotamya hem de Mısır medeniyetlerininkinden büyük bir alandır. Bu dönemde son derece planlı kentleriyle epey homojen bir medeniyet ortaya çıkmıştır. Bu derece homojen bir medeniyetin söz konusu olması, epey merkezi bir siyasi (ve ekonomik) gücün varlığına işaret etmektedir. Arkeolojik kazılar keskin toplumsal farklılıkların olduğuna işaret etmektedir. Bir yanda tek odalı baraka benzeri yapılar varken, diğer yanda özel tuvalet ve banyolarıyla birçok odadan oluşan iki, üç katlı yapılar vardır. Kentlerde epey gelişkin kanalizasyon ve su sistemleri bulunmaktadır. İndüs medeniyeti her açıdan ileri bir medeniyet olmuştur. Bu da haliyle var olan doğal kaynakların diğer medeniyetsel bölgelerle karşılaştırıldıklarında çok daha fazla kullanılmış olduklarını göstermektedir ki, İndüs’ün sonunu da muhtemelen bir ekolojik felâket getirmiştir. İndüs medeniyetinde var olan ideolojik dokuya veya dini inançlara baktığımızda, doğurganlık ve bereket düşüncelerinin epey önemli olduklarını görüyoruz. Yaratma ve doğurganlıkla bağlantılı tanrı ve tanrıçalara tapılmıştır. Ana tanrıça ve boynuzlu doğurganlık tanrısının varlığına inanılmış, ağaçlar ve hayvanlar kutsal kabul edilmiştir. İndüs medeniyetinde kutsallık atfedilen bu nesnelerin varlıklarını bu medeniyetin ardından belirmiş Hindu inanç sisteminde sürdürdüklerini görüyoruz.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Uzakdoğu Semineri - II: Tarihsel Yaklaşım

Belirsizlik/MuğlâklıkTarih genellikle karışık bir şekilde duran verilerin düzenlenmesi şeklinde düşünülür çoğu kez. Oysa burada gerçekleşen bu karışık verilerin belli bir fikir veya yorum doğrultusunda düzenlenmesidir. Bir an için tek bir veri üzerinde yoğunlaştığımızı düşünelim, bu veri tam bir belirsizlik sunar. Ancak başka verilerle bir araya getirildiğinde veya kendi koşulları içinde düşünüldüğünde anlam kazanır. Fakat burada ufak bir hile söz konusudur. Çünkü bağlamın kendisi de fazlasıyla belirsizdir. Elimizdeki veriye anlam kazandırırken diğer verilerin ne anlama geldiğini bildiğimizi var sayarız; oysa aynı sorun bu veriler için de geçerlidir. Elimizdeki verilerden çeşitli anlam grupları oluşturabilir (bir kısmını tamamen dışarıda tutabiliriz) ve bu yüzden de çok sayıda yorum söz konusudur. Nesnel bir bakış açısının sağlanabileceği bir nokta olmadığından, aslında tamamen muğlâk bir alandayızdır. Bu muğlâklığın aşılması ancak gözlemcinin seçim yapmasıyla mümkündür. Bu noktaya tekrar geri döneceğiz.

Benim tarihe bakış açım da bundan farksızdır. Eğer esas olan muğlâklıksa, o zaman yapılması gereken kesin sonuçlar veren öznel anlatılar üretmek değil, aksine bu öznel anlatıları ortadan kaldırarak geçmişi anlamaya çalışmanın belirsizlikle birlikte geldiğini göstermektir. Eğer herhangi bir “hakikat”ten bahsedilecekse, bahsedilmesi gereken tamamen belirsiz bir durumla karşı karşıya olduğumuzdur. Geçmişi anlamaya çalışmak tamamen diyalogsal bir ilişkiye dayanmaktadır ve bu ilişkinin sonucunda bizi bekleyen hiçbir zaman sabit ve kesin bir bilgi paketi değil, aynı anda hem kesin hem de belirsiz olan bir pakettir. Geçmişe dair ürettiğimiz anlatılar sürekli değişim içindedir veya değişmeye zorlanırlar. Hiçbir şey kesin değildir. Bu belirsizlik içinde geçmişle ilişkiye geçmeye çalışırız. Anlık veya kısa süreli kesinlikle her zaman seçimlerin sonucudur.

ÇokkültürcülükBu noktada son bir şey daha ekleyerek tarihe yaklaşımımın aynı zamanda çokkültürcü olduğunu da belirtmek istiyorum. Çokkültürcülük denildiğinde farklı şeyler de anlaşılabildiğinden, bu konuyu biraz açmak gerekiyor. Çokkültürcü tarihçilik deyince genelde ilk akla gelen diğer kültürlere yer vermek oluyor. Burada dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü çokkültürcü olma adına çok rahat bir şekilde tekkültürcülük sürdürülebilir. Çokkültürcülüğün temelinde farklılıkların kabul eden, onlarla birlikte yaşamanın yollarını geliştiren yaklaşım vardır. Yoksa amaç farklı kültürleri yan yana koyarak hepsini eşit kılmak değildir. Bu reddedilmeye çalışılan özcü bakış açısına geri dönüş anlamına gelir. Bu çokkültürcülük değil, tekkültürcülüğün kültürel veya etnik özler fikridir. Oysa çokkültürcülük de hedef bu özcü bakış açısından ve en önemlisi de her şeyi bir bütün içinde toplama çabasından kurtulmaktır. Onun yerine bütünleri parçalayıp farklılıkları bulup çıkartan bir bakış açısını koymaya çalışır.

Bu tartışmanın başında gruplarla ilgili konuşurken doğal sınırın aşılmasıyla yeni bir evrenin başladığından bahsetmiştim. Eğer gerçekten bazı kültürel özlerden bahsedilecekse, bu daha çok birinci evre için geçerlidir. İkinci evredeki toplumların kültürel özlere karşılık geldiklerinden bahsetmek zordur. Çünkü aynı toplumun içinde haliyle birden fazla kültürel öz var olabilmektedir. Ayrıca melez yapılar da vardır ve en önemlisi de tüm bunlar sürekli değişim içindedir. Değişmez kabul ettiğimiz bir farklılığın içinde bir süre sonra başka farklılıklar belirirken, işe birden bu geçmişlerin günümüzdeki yorumlarının sürekli değiştiğine, sayılarının arttığını dikkate aldığımızda, bu değişimin çok daha fazla olduğunu görürüz.

Burada çokkültürcü yaklaşımın can alıcı noktasına geliyoruz. Farklılıklarla uğraşmak bu farklılıkları taşıyan kişi ve grupların kimliklerini ifade etmelerini sağlamak, anlatılarını hegemonyayı sürdüren anlatı veya anlatılarına yanına eklemek değildir. Amaç hegemonyayı ve arkasındaki gücü sorgulayarak ortadan kaldırmaya çalışarak bu diğer farklılıklara toplumun içinde erişim hakkı vermektir. Çünkü farklı grupların içinde bulunduğu durum yaşamın birçok alanına farklılıklarını koruyarak erişemiyor olmalarıdır. Burada biraz önce bahsettiğim seçim yapma konusuna geliyoruz. Yukarıda değinmiş olduğum muğlâklıktan kurtulmanın yolu seçim yapmaktır ve zaten aslında çok kültürlü olan toplumlarda da asıl sorun budur. Birçok grup bu seçim hakkından yoksun bırakılmaktadır. Diyaloglardan oluşması gereken toplumsal yaşam tek bir monologun hâkim olduğu bir topluma dönüştürülmektedir. Seçim hakkı derken düşünülmesi gereken başka ayrıntılar da vardır. Örneğin, bu seçim hakkının tek bir kültür seçme şeklinde dayatılması da yanlış olabilmektedir. Bazen yapılmak istenen seçim, bu dayatılan seçimin dışına çıkmak şeklinde de olabilmektedir. Bir başka ayrıntı da seçim paketinin değiştirilmesi talebi de olabilir. Çünkü sunulan seçimler hâlâ toplumda var olan hegemonyanın sunduğu bir paket olabilir. Sonuç olarak çokkültürcü yaklaşım hiç de diğer kültürlere söz hakkı tanımak şeklinde gerçekleşmeyebilir. Çünkü söz konusu olan çoğu kez ya melez yapılardır ya da bu farklılıkların da kendi içlerinde çeşitli farklılıklar taşıyor olmalarıdır.

Tabii burada tam bir kargaşanın içine düşülmüş olduğu da düşünülebilir ki, bu bağlamda konuşulması gereken önemli sorunlardan biri de belleğin geçirdiği değişim olmalı.[1] Bütünleri parçalayarak farklılıkları ortaya çıkarma sürecinin belleğin sınırlarını genişletilmesi gibi bir etkisi vardır ki bu da zamanla aşırı uyumu, karar vermenin ve eleştirinin sonunu getirebilir. Farklılıkların tanınması ve onlarla yaşamanın öğrenilmesi, hegemonik olanın da herhangi bir farklılığa indirgenmesi sonunda tarihin yapısını tamamen değiştirebilir, kolektif belleğin yerini bireyselleştirilmiş, parçalanmış bellek alabilir ve tarih otobiyografiye dönüşebilir.

Yoksa gidilen yer tarihin sonu mudur? Sürekli daha büyük toplulukların oluşturulduğu bir ortamda tarihin sonundan bahsetmek hiç de anlamlı gözükmemektedir. Olsa olsa tek bir anlatının hegemonik yapıya bürünmesi, ideolojik nitelendirilecek diğer anlatıların güçlerini tamamen veya büyük ölçüde yitirmelerinden veya marjinalleştirilmelerinden bahsedilebilir ama bunun da uzun vadeli bir sonuç olacağını düşünmek kanımca mümkün değildir. Tarihin yok olması olsa olsa doğal olarak adlandırdığımız gruplara geri dönüldüğünde mümkün olabilir. Bu tür toplulukların elbette geçmişleri vardır ama en azından günümüz ufak topluluklarına baktığımızda bunları tarihsel anlatılar şeklinde yeniden üretmedikleri görülmektedir. Tarihsel anlatıların kesinlikle grupların tek bir çatı altında toplanması süreciye ilgili olduğu görülmektedir. Burada birbirine karşıt çalışan iki süreç söz konusudur. Bunlardan biri tüm alt grupları bir çatı altında toplamaya çalışan süreçtir. Diğeriyse bu alt grupların bu süreç sırasında kaybolmamak için verdikleri mücadeleyle ilgilidir. Bir yandan ayrıntıları ve farklılıkları sürekli genelleştiren, basitleştiren bir süreç söz konusuyken, diğer yandan da aynı ayrıntıları ve farklılıkları öne çıkararak var olan hegemonik toplumsal bellekleri sürekli parçalayan bir süreç söz konusudur. Böylece en başta bahsettiğimiz geçmişin belirsizliği, muğlâklığı bir kez daha tam anlamıyla karşımıza çıkar.

[1] Levi, 66.

Asya Tarihi - Kırılma Evreleri

Dünya tarihi perspektifi açısından bakıldığında bazı dönemler kırılma evreleri şeklinde tanımlanabilir. Genel hatlarıyla dünya tarihine bakıldığında bazı dönemlerde bölgesel, kıtasal veya hatta küresel büyük dönüşümlere rastlamak mümkün gözükmektedir. Tarihin erken dönemlerinde daha çok bölgesel kırılma evreleri söz konusuyken, zaman ilerledikçe bu kırılmaların etki alanları da büyümüştür. Bu dönüşümlerin neredeyse tamamen dünya ticaretiyle ilgili olduklarını görmemek olanaksızdır. Medeniyetlerin büyümesi ticari ağların genişlemesiyle doğrudan bağlantılı olduğundan, bunlarda ortaya çıkan değişiklikler doğal olarak ağların her yanını etkilemiştir. Bir tarafta yaşanan büyük bir çöküş etkisini diğer tarafta veya taraflarda göstermiştir. Bu yıkımlar veya krizler her yerde aynı düzeyde yaşanmamışsa da, eninde sonunda tüm taraflar az veya çok etkilenmiştir. Bu arada bazı taraflarsa daha kazançlı çıkmış ve sonunda yeni yapılanmalar belirmiştir.

Kırılma evreleri açısından baktığımızda (ki evrelerden bahsetmek daha uygundur, çünkü birkaç yüzyıla yayılan kırılmalar söz konusu olabilir), Yakındoğu medeniyet dokusunun şekillendiği tarihten yaklaşık 1500’lere kadar süren zamanın neredeyse kesintisiz bir büyüme dönemi olduğu söylenebilir. Yakındoğu’da medeniyetin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bu kavramın nasıl tanımlandığına bağlıysa da, başlangıç noktasını kentlerin ve kentsel yaşamın ortaya çıkması olarak belirlediğimizde, en azından MÖ 4500’lerden gelen bir dönemle karşılaşırız. Bu büyüme dönemi Yakındoğu’nun neredeyse her bir köşesini birleştiren ekonomik, siyasi ve kültürel ağlara yol açtıktan sonra MÖ 1500’lerde önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm Yakındoğu’da medeniyetin sonunu getirmemişse de, bu dokunun en önemli iki unsurunu ortadan kaldırarak önemli bir kırılmadan geçmesine neden olmuştur. Bu ve bu tür kırılmalara verilen ad genellikle “Karanlık Çağ” olmuştur. Karanlık çağ tabiri ilk anda akla tam bir yok oluşu getirse de, çoğu kez bir düşüştür söz konusu olan ama yaşanan düşüşün büyüklüğünden ötürü (daha sonrakilerin bakış açısına göre) bir “kararmadan” bahsetmek alışkanlık olmuştur. Karanlık çağ tabiri bir değişimden çok bir çöküşü akla getirdiğinden ve bir önceki dönemi, her şeyin ona göre belirleneceği veya sorgulanacağı mutlak bir referans noktasına dönüştürdüğünden, sorunlu bir kavramdır.

22 Aralık 2009 Salı

Dilin Evrimi: İnanmanın Doğuşu

Dilin evrimi, dolayısıyla çevrim-dışı düşünmenin ortaya çıkışı hakkında konuştuktan sonra (dizinin bir önceki yazısı: http://tarihdeniz.blogspot.com/2009/12/dilin-evrimi-bilincinin-bilincinde.html) artık 1. ve 2. Bilinçler üzerinde yoğunlaşabiliriz. Sanırım kitapta bu konuyu en iyi anlatan, bu ikisi arasındaki ayrımı en net şekilde koyan kısım “How consciousness works” adı verilmiş bölüm. Yalnız, konuya girmeden önce, ufak bir çeviri notu düşmem gerekiyor. Dipnot olarak ekliyorum.[*]

2.Bilinç, 1.Bilincin bilincinde derken tam olarak ne anlatılmak isteniyor? Bickerton kitabında bir yarasayı örnek veriyor. Yarasa avını görüyor, çeşitli hücreler sinyaller gönderiyor, yarasa harekete geçiyor ve sonunda ya avını yakalamasıyla ya da avının kaçmasıyla bu süreç sona eriyor. Sinyaller gönderen hücrelerin sinyal göndermesi sona eriyor. Bu süreç sırasında elbette bazı tasarımlar söz konusu; yani hücreler veya nöronlar, belli sıra ve kombinasyonlarda harekete geçince yarasanın beyninde bir takım tasarımlar beliriyor, bedenin çeşitli kısımlarına birtakım emirler gidiyor. Ama söz konusu süreç, yani avlanma, sona erdiği andan itibaren her şey normale dönüyor. Yarasa bu yaşadığı deneyimi, tekrar aynı tip av ortaya çıkana kadar düşünmüyor, bu deneyimin üzerine kafa yormuyor.[1]

2.Bilincin olduğu yerde durum biraz daha farklı. Eğer önceki örnekteki yarasanın 2.Bilinci olsaydı, yani çevrim-dışı düşünme eylemini gerçekleştirebilseydi, o zaman bu yarasanın bu avı, diyelim ki bir güve, hakkında daha sonra düşünebilmesi gerekirdi. 2.Bilinç alıp bu olayı kaydedecektir, özellikle de güve lezzetliyse. Ve tabii böyle bir durumda güvenin bulunduğu ortamı da kaydedebilir. Ya da tam tersi, bu güveyi kovalarken başka bir hayvanın saldırısına uğramışsa, bu ortamı sırf bu olaydan ötürü daha ayrıntılı şekilde kaydedebilir. Bir de ikisinin birden olduğunu düşünelim: Hem lezzetli güve hem de başka bir hayvanın saldırısı. Ve de diyelim ki özel bir ormanlık alanda oldu tüm bunlar. Bu saydıklarımızın her birinin birer tasarım olduğunu da unutmayalım. 2.Bilinç, yani çevrim-dışı, faaliyetinin gerçekleşmesi için şu ikisinin olması gerekiyor. Birincisi, bu faaliyetin bu saydığım tasarımlar arasında gerçekleşmesi gerekiyor. Yani herhangi bir dış veri olmadan sadece bu tasarımların bir tanesi beyinde bazı hücreleri harekete geçirip düşünsel faaliyet yaratmalı. Örneğin lezzetli güve à o özel ormanlık alan à tehlikeli hayvan à bunu alt edecek bir strateji, ki bir dahaki sefer o güveyi yiyebilsin. İkinci şart da bu faaliyet olurken herhangi bir motor faaliyetinin ortaya çıkmaması, yani bu zincir bir motorsal davranışa yol açmayıp (yarasa bunları düşünürken delirmişçesine güve aranmasın etrafta) beynin içinde kalmalı. Tam burada devreye dil giriyor. Bu işlemlerin gerçekleşebilmesi için sözcüklerin ve daha sonra da sözdiziminin belirmesi gerektiğini söylüyor Bickerton.

Bu noktada resimsel düşünme konusuna kısaca değinmek gerekiyor. Çoğu insan, diyor Bickerton, resimsel düşündüklerini sanıyor; oysa genelde önce sözcükler geliyor. Muhtemelen bazı noktalarda resimsel düşünme söz konusu, ya da diğer hayvanlar için bunun daha doğru olduğunu söyleyebiliriz. Ama diğer hayvanların kullandıkları iletişim biçimlerinin yol açtığı tasarımlarla insan dilinin yarattığı tasarımlar arasında önemli bir fark var. Diğer hayvanlar o anda nasıl ve ne hissettiklerini, yaptıkları eylemi, içinde bulundukları durumu tasarımlarken, insan, buna ek olarak, tüm çevresinin, dünyanın, yaşamın tasarımını oluşturabiliyor.[2] Çok basit işlemlerde resimler yeterli olabilir ve nitekim diğer hayvanların sadece bu yönteme dayandıklarını düşünebiliriz (Bickerton bu konuda net bir şey söylemiyor ama bunu ima ediyor, eğer yanlış anlamadıysam). Diğer yandan daha karmaşık bir düşünceyi ele aldığımızda, örneğin, “Berlin’in ihaneti pahalıya mal olacak” gibi, belki en fazla harita üzerinde Berlin’in yeri resmi olarak belirir kafamızda. Ama burada asıl önemli olan nokta, hem harita üzerinde Berlin resminin bu cümleden sonra kafamızda belirmesi hem de bu cümleyi hiçbir şekilde resimsel düşünemeyeceğimizdir. Üstelik çok daha karmaşık cümleler yapılabilir: Örneğin “Tarihsel materyalizm kuramına göre” diyerek başlayabilir ve hiçbir şekilde bunu resimsel şekilde tasarımlamamız mümkün değildir. Zaten böyle bir şey mümkün olsaydı, o zaman dile ihtiyacımız kalmazdı, fikirlerimizi başkalarına iletebilme dışında. Nitekim dile genelde sadece bu işlev atfedilir. Oysa bu iki karmaşık cümle bile, dil olmasaydı, iletmek bir yana, bunları düşünmemizin bile mümkün olamayacağını göstermektedir. Bir başka örnek: Eşimle konuşuyoruz, bana birisini anlatmaya çalışıyor ama ismini hatırlayamıyor, hatırlasa hemen resmi belirecek kafamda. Sonunda şöyle bir cümle kuruyor: “Hani Galatasaray’da Balık Pazarı’nda çorba içiyorduk, bir kadınla karşılaşmıştım.” İsmini yine hatırlayamamıştım, çünkü hayatımdaki bütün ilişkim on dakikadan ibaret kalmıştı o kişiyle, ama neticede o yaşadığım anın resmi kafamda belirmiş ve eşim anlatmak istediğini anlatabilmişti. İşte dilin, yani çevrim-dışı düşünebilmenin gücü de tam burada. Söz konusu iletişim için hiçbir dış dürtü, veri gerekmemişti; tamamen beynimizde daha önce oluşmuş tasarımlar arasında gerçekleşmiş ve bu sırada herhangi bir motorsal tepki de söz konusu olmamıştı; yani çorbacı deyince bir şeyler yemeye kalkışmamıştım. Kullanılan sözcük, daha doğrusu kurulmuş olan cümle (çünkü tek sözcüklük bir mesele değildi, ancak ismini hatırlayabilseydik olacaktı) beynimde bazı tasarımları harekete geçirmiş, buradan da, ateşlenmiş olan nöronlar vasıtasıyla başka tasarımlar belirmişti kafamda; muhtemelen o gün içtiğim tuzlamanın tasarımı da.

Bilincinde olmanın bilincinde olmak neticede tasarımların dünyasında olmak anlamına geliyor ve bu bize, yani 2.Bilinç hayvanı olan bize, davranışlar açısından çok daha geniş bir repertuar sunuyor. Bu sayede seçeneklerimiz bir anda birkaç kat artıyor. Tabii bu bizi daha ileri mi kılıyor, o apayrı bir tartışma konusu ama bu sayede nesnel yaşamda, yani dışarıdan veri dünyasında karşımıza çıkmayacak birçok alternatife ve bunlara uygun olduğunu düşündüğümüz bir yığın davranışa kavuşuyoruz. Dediğim gibi, bunun ne kadar avantajlı bir durum olduğu tamamen farklı bir tartışma konusu ama zaten böyle bir soruyu sorabilmem bile tamamen bu bize özgü düşünmenin getirdiği bir şey; yani aslında belki de olmayan bir şey tamamen kendi tasarımlarımızın sonucu ki, insanı insan yapan da muhtemelen bu. İyi veya kötü, diğer hayvanlarla paylaştığımız dünyaya ek olarak, bir de kendi tasarımlarımızın bize sunduğu dünyada yaşıyoruz.

Bu arada hem Bickerton’un belirttiği hem de benim uzun süredir kafa yorduğum bir durumla karşılaşıyoruz: İnanmanın doğuşu. Tasarımların birbiriyle etkileşimi, sonunda sadece bizde, yani insanlarda söz konusu olabilen bir var olma biçimini, inanmayı oraya çıkarıyor. Örneğin, Bickerton’un verdiği örneği kullanacak olursak, gece nispeten tenha bir sokakta yürürken biraz ilerimizde bir gölge görüyoruz. İlk bakışta çevrim-içi düşünmeyle karşı karşıyayız. Dışarıdan bir veri geliyor ve bunu analiz etmeye kalkışıyoruz. Ama bizim repertuarımız çok daha geniş. Gördüğümüz nesneyi tanıyamasak da, yani beynimizde gördüğümüz nesneye ilişkin bir karşılık çıkmasa bile, tamamen o gördüğümüz şeyin içinde bulunduğu durumun, yani gece, karanlık, sokak gibi unsurların bizde harekete geçireceği bir yığın tasarım sonucu, (ki bunların bir kısmı bize tamamen dil özelliğine sahip olmamızdan ötürü verilmiş ön-bilgiler olabilir) sonunda sokağın öbür tarafına geçebiliriz. Nesnenin ne olduğunu görmemişizdir ama nenenin içinde bulunduğu bağlam bizde çeşitli tasarımların birbiriyle etkileşimini getirmiş ve buna göre belli bir davranış tarzını seçmişizdir. Duvar kenarında kim durur? Hırsızlar, tehlikeli insanlar. Bu, bir antilobun bir aslan görmesinden farklı bir durumdur. Çünkü onun gördüğü kafasındaki resimle birebir eşleşmiştir. Burada söz konusu olan görülmeyen, anlaşılmayan bir gölgedir. İçinde bulunduğu bağlamdan ötürü bir tehlikenin olabileceği sonucuna varılmıştır. Söz konusu olan bir göz aldanması da olabilir. Ama ben orada bir tehlike olduğuna inanmışımdır. Böylece diğer hayvanlarda görmediğimiz bir durum karşımıza çıkar: İnanmak. Söz konusu tepki bazı nöronların dış etkenler tarafından ateşlenmesinin sonucu değildir. Yani nöronların ateşlenmesi bu davranışı getirmemiştir. Daha doğrusu, 1.Bilinç durumunda nesnel bir durum nöronları ateşlemiştir. Görüntünün ne olduğu bellidir. Burada görüntünün ne olduğu belli değildir. Her şey olabilir ve çoğu zaman tehlikesizdir de ama yine de bu gölge bizde bazı nöronları ateşler, tam olarak ne olduğu bilinmeden, işte bunun adı inanma oluyor ve bu tamamen tasarımlar sonucu ateşlenen nöronlarla ilgili bir durum, dışarıdaki nesnel görüntüden bağımsız olarak.

İnanmanın tamamen çevrim-dışı düşünmenin, yani sonradan düşünmenin bir sonucu olduğunu görülüyor. Birebir, yani çevrim-içi, düşünmede inanmak mümkün değildir. Çünkü her şey gayet nesnel ve gayet o ana özgüdür. Ancak çevrim-dışı düşünmede inanmak ortaya çıkabilir. Ancak çevrim-dışı düşünmeyle karanlıktan, henüz karanlıkta bir sorunla karşılaşılmadan ve henüz karanlığa girmeden korkulabilir. Bunun adına inanmak diyoruz. Ve bu bizi bir sonraki yazıda tartışacağım gayet ilginç bir yere getiriyor.

[*] Representation kelimesi. Tam çevirisi mümkün mü bilemiyorum. Herhalde mümkün ama sanırım alışmak gerekiyor. Neyse adaylar, temsil, tasavvur, tasvir ve tasarım. Ben genelde temsili kullanmışımdır ama bir türlü ısınamadım bu tercihe. Tasvir de açıkçası fazla resim. Tasavvur olabilir. Aklıma yattı. Ama nedense tasarımı daha çok beğendim ve zaten Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlüğünde tasarım için şöyle bir açıklama var: 1.Bir şeyin biçimini kafada oluşturma işi ve bu yolla düşünülmüş biçim. 2.tasarçizim. 3 fels. Algılanmış olan bir olayın ya da nesnenin bilinçte sonradan ortaya çıkan imgesi, bilinç içeriği, algı. Bu sonuncu tanım, bu yazının konusunu oluşturan tartışmadaki representation kelimesine sanırım en uygunu. O yüzden bunu kullanacağım. Temsilden vazgeçtim. Zaten bugüne kadar pek hoşlanmamıştım.

[1] Bickerton, 101.[2] Agy, 20.

Uzakdoğu Semineri - I: Neyle Uğraşıyorum

Bundan birkaç yıl önce İstanbul'da Karşı Sanat'ta İskender Savaşır'ın Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya İrfan ya da Bilgelik Kültürü olarak özetlediği seminerinin katılımcılarındna biri olmuştum. Bu yazı dizisinde bu seminer sırasında yaptığım konuşmaların metinlerinden bazı parçaları sunuyorum.
...
Neyle uğraştığıma gelince, daha çok insan toplulukları, grupları arasındaki etkileşimlerle, bu etkileşimlere bağlı olarak ortaya çıkan kültürel ve medeniyetsel değişimlerle ilgileniyorum. Bu ikisinin içine dinsel, dilsel değişimleri de katabiliriz. Sanırım bu noktada kültür ve medeniyet denen şeyleri nasıl tanımladığımı açıklamam gerekiyor. Her iki kavram da bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmış kavramlar. Bu yüzden aslında bu kavramları kullanmamak daha iyi bir tercih olabilir ama ne yazık ki bunların yerini alacak başka kavramlar henüz türetilemedi. Dolayısıyla ben de bunları kullanacağım.

Grupİnsan topluluk halinde var olan bir hayvan, bir canlı. İnsan bağımsız birey olarak değil, toplumsal birey olarak var olur. Bu tüm hayvanlara özgü bir durumdur. Bazı kedi türlerinde var olma bireysel birey biçimindedir ama bunlar da bile, insanla karşılaştırıldığında çok daha az ve sınırlı düzeyde bir toplumsallık söz konusudur. İnsanın toplumsallığı epey derin ve karmaşıktır. Bizim için grup yaşamı zorunluluk, bireysel yaşamsa çeşitli psikolojik zorlukları da beraberinde getirecek çok az rastlanan bir istisnadır.

İnsan gruplaşmasının bir üst sınırı vardır. Bu, Homo sapiens sapiens türünün biyolojik yapısının dayattığı bir parametredir; kontrolümüz dışında bir parametredir. Bu üst sınır 146’dır. Yani insanların doğal halleriyle oluşturacakları grup büyüklüğünün üst sınırı 150 kişi civarındadır. Bu rakam insan beyninin kabaca diğerleriyle etkileşimleri işlemeden sorumlu neocorteks bölümünün kapasitesiyle bağlantılıdır. Neokorteksin kapasitesi daha büyük grupları kaldırmaz. Eğer bir insanın birkaç yüz kişiyle ilişkisi varsa, bunların hepsiyle yakın ilişkisi yoktur. Bir insan bine yakın başka insanı tanıyabilir ama bu biniyle yakın, kişisel ilişkisi yoktur. Doğal gruptan kastedilen, yakın, kişisel ilişkilerin oluşturduğu gruptur. Bu kişilerin hepsinin aynı grubun üyeleri olması da gerekmemektedir. En azından bu günümüzde artık böyle değildir ama tek bir bireyin yakın grubu bu rakamı geçemez. Bu biyolojik olarak mümkün değildir.

Bu grup üst sınırı, gruplar bu sınırı aşmadığı sürece bir sorun teşkil etmez. Kişilerin teker teker sahip oldukları gruplar, grup 150 kişinin altında olduğu sürece aynı gruba karşılık gelir. Yani herkesi grubu aynıdır. Sorun, daha büyük gruplar ortaya çıktığında belirir. Kalabalıklaşma, doğal gruplarda var olan durumun bozulmasına yol açar. 500 kişilik bir grupta yukarıda bahsettiğimiz türden bir örtüşme gerçekleşmez. Hiçbir bireyin özel grubu tüm grupla örtüşmez. Bu da söz konusun grubun üyeleri açısından bakıldığında farklı bir evreyi başlatır. O ana kadar farklı alt grupların birleştirilmesi, birbiriyle kaynaştırılması gibi bir sorun yoktur; bu noktadan itibaren böyle bir sorun belirmiştir. İki farklı durum belirir. Birincisinden bahsettik. Hiç kimsenin kendi özel grubu bireylerin hepsinin oluşturduğu ana grupla çakışmaz; Ana grubun içinde birden fazla alt grup vardır ve bunların ortak bir çatı altında birleştirilmesi gerekmektedir. İkinci sorunsa bazı bireylerin birbirlerine benzemelerinden ötürü bazı kişilerin özel gruplarının da birbirine benzeyeceği ama diğer yandan bazı kişilerin de bu birbirine benzeyen özel gruplardan oluşan alt grupların sınırlarında kalacağı, melezleşecekleridir. Yani hem tek bir çatı altında toplanacak değerler oluşturma sorunu hem de bir çokkültürlülük sorunu vardır. 500 kişilik bir grup hâlâ çok ufaktır ama karşımıza 100,000 ve hatta bir milyonluk grup çıktığında, her iki sorun da epey karmaşık boyutlara ulaşacaktır.

KültürKültür kavramı bugüne kadar çeşitli şekillerde açıklanmış ve bugün var olan tanımların tamamı da modern çağın ürünüdür. Ben bu tanımlarla ilgilenmiyorum. Bu bahsettiğim grup etkileşimlerinde benim dikkatimi çeken iki mesele var. Bunlardan ilki benzeşme. İnsanlar bir arada yaşadıkları sürece birbirlerine benzerler. Her bireyin kendi tarzı vardır ve bu tarz geldiği grubun özelliklerini temsil eder. Bu tarza, daha doğrusu bu çevremizdekilere benzeme sürecine kültür diyorum. Benzeme sürecine kültürleşme gibi bir terimin daha uygun olacağını düşünenler olabilir ama ben özellikle kültür sözcüğünü seçtim. Genelde kültür sabit ve değişmeyen bir şeyi ima eder ama aslında tam tersi doğrudur. Sürekli değişen bir şeydir ama aynı zamanda da değişmeyen bir şey gibi görünür. Kültürü iki şekilde düşünebiliriz: araçlı ve araçsız. Aracısız versiyonuna doğal, aracılı versiyonuna da yapay diyebiliriz. Aracısız kültür insanın kendisini kullandığı kültürdür. Başkalarıyla kurduğumuz yakın ilişkiler bizi değiştirir, bu etkileşimler sonucu ortaya çıkan bir tarza benzememizi getirir. Herhangi bir araç söz konusu değildir; benzeşme tamamen kişisel yakın etkileşimin sonucudur. Aracılı kültürde başka bir kişiyle veya bir tarzla bir araçla etkileşim söz konusudur. Gelen her neyse önceden paketlenmiştir, etkileşim sırasında tepki de bulunmaz ama etkileşim sonucunda ortaya çıkan yeni paket ilk baştaki paketten farklı olabilir.

MedeniyetAracısız kültür neticede insanın kendi öz (biyolojik) kapasitesine bağlıdır. Bu tür etkileşimlerin sonucu ancak ufak kültürel gruplar olabilir. Dolayısıyla büyük kültürel gruplar aracılı kültürler, yani yapay kültürlerdir. Bu alanda her türlü araç kullanılabilir ve bu araçlardan bir tanesi de medeniyet. Medeniyetin bugüne kadar geliştirilmiş en etkili araç olduğu söylenebilir. Aslında medeniyet araçtan ziyade bir teknik, bir yaklaşımdır. Medeniyetin temel özelliği insanın kendi çevresini yaratmasıdır. Burada söz konusu olan doğanın kullanılması veya belli bir şekilde anlamlandırılmasından farklı bir durumdur. Yeni bir çevre yapılır ve bu çevre doğayla insan arasına konur. Burada birincil olan elbette maddi bir dünyanın yaratılmasıdır ama bu beraberinde yeni ve farklı bir manevi dünyayı da getirir. Yapılan bir yer olduğundan, medeniyetin yerle ilişkisi çok farklı bir tutum alabilir. Bulunduğu yeri daha çok sahiplenen zihniyetin ortaya çıkışı neticede eşyalarla, insan yapımı nesnelerle iç içe yaşamaya, toplumsal ilişkilerini aynı insan yapımı nesnelerle kurmaya başlamış insanın bir üst aşamaya geçerek çevreyi de kendisinin yapmasını getirmiştir. Medeniyet eşyaların arka planını oluşturan bir başka eşyadır; bağlamın eşyalaştırılmasıdır. Eşya daha büyük grupların kurulmasını mümkün kılar. Bunu neokorteksin yetersiz yerde devreye girerek sağlar. Bu eşyalar sayesinde ve en önemlisi de bir eşya olarak yeni bir çevrenin yapılması çok sayıdaki doğal grubun aynı çatı altında bir araya gelerek büyük yapay gruplar oluşturmasını sağlar.

Medeniyetlerin Kültürleri
Bu büyük grupların kültürleri biraz önce değindiğimiz araçlı kültür türündendir. Bu büyük gruplarda kültür paketleri söz konusudur. Bu kültür paketlerinin belli merkezlerde yaratılmaları gerekmemekle beraber insanın bu paketlerle girdiği ilişki çok daha farklı bir ilişkidir. Bu toplumlarda yaşayan bireyler bu paketlerin oluşmasında pay sahibi olabilirler ama bu paketlerle ilişkiye girdikleri anda ortaya çıkan etkileşim sırasında paketi değiştirmeleri mümkün değildir. Var olan tek ilişki bu paketin tek yönlü bir şekilde alınmasını getirecek türdendir. Bu paketler paketlerin nasıl kullanılması gerektiğini belirten uygulamalarla da gelir. Medeniyetsel büyük grup kültürlerinin bir zorlama içerdikleri söylenebilir. Aksi takdirde tek çatı yaratacak kültürün doğal etkileşimlerle edinilmesi mümkün değildir. Bu paketin alınmasında da bir diyalogun söz konusu olduğu düşünülebilirse de aslında bir monolog gerçekleşmektedir. Doğal grup kültürüyle bir medeniyet kültürü arasındaki bu fark çok önemlidir. Bu monologsal mesajların çok geniş kitlelere yayılabilmesinin bazı güç merkezlerinin oluşturulmasını gerektiğini de dikkate almamız gerekmektedir.

Farklı İletişim Kaynaklarıİnsanlar aralarındaki toplumsal iletişimi gerçekleştirmek için farklı kaynaklara başvururlar. Bunları duygusal, maddi ve simgesel kaynaklar olacak şekilde üç grup halinde düşünebiliriz. Duygusal kaynaklar çok yakın grupların oluşturulmasını sağlarken, maddi ve simgesel kaynaklar sırasıyla daha büyük grupların kurulmasında başvurulan kaynak türleridir. Simgeler milyonları bir çatı altında toplayabilirken, duygusal kaynaklar ancak çok yakın çevremizde kullandığımız jestlerden ibarettir.

Hiyerarşik yapıların ortaya çıkmasıSayı artışı her zaman daha karmaşık yapıların ortaya çıkmasını gerektirir. Yaklaşık beş ile yedi rakamı arasında bir düğüm oluşması gerekmektedir ve bu böylece devam eder. Kalabalık toplumlar her zaman daha karmaşıktır.

Tarih genellikle insanların verdikleri kararların sonucu ortaya çıkan olayların bir araya gelmesi olarak düşünülür ama aslında hem birçok zorunlu, bizden bağımsız parametre söz konusudur hem de rastlantının hiç de azımsanmayacak bir rolü vardır. Bu zorunlu parametrelerden biri biyolojik yapımızdır. Bunun dışına çıkmamız mümkün değildir. Bir diğer zorunlu parametre de rakamların yarattığı koşullardır. Daha kalabalık topluluklar çok daha farklı toplumsal yapılar şeklinde örgütlenecek, toplumsal iletişim çok daha karmaşık bir düzeyde olacaktır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...