1 Kasım 2008 Cumartesi

Asurlular mı, İyonyalılar mı? Türkiye’nin geçmişi olarak düşünülen Anadolu kurgusu ne yapmayı amaçlıyor?

Ilısu barajı inşaatından ötürü başlatılmış arkeolojik kurtarma çalışmaları bu sefer de MÖ 9 ile 7. yüzyıllar arasına ait bir Neo-Asur sarayının bulunmasına yola açtı. Saray Diyarbakır’ın Ziyaret Tepe bölgesinde Dr. Dirk Wicke başkanlığındaki ekip tarafından bulunmuş.

Sarayın bulunmasıyla ilgili haberde bu bölgenin, yani Yukarı Dicle’nin, MÖ İkinci binyılın ortalarında Asurluların kontrolüne girmiş olmasından da bahsediliyor. Ziyaret Tepe’de Tuşpa olarak adlandırdıkları bölgesel başkentlerini kuruyorlar. Asur hükümdarı Asurnasirpal II’nin geride bıraktığı kayıtlara göre, Tuşpa Sarayı’nın inşası MÖ 882’lere gidiyor.

Otoriterlikleri ve zalim yöntemlerinden ötürü Asurlar genelde çok iyi bir şekilde hatırlanmazlar. Bunda bir parça modern tarihçilerin rolünün olduğunu da söyleyebiliriz. Neticede en az onlar kadar savaşçı ve zalim olabilmiş Helenler özgür dünyanın savunucuları olarak ilan edilirken, Asurlular gibi topluluklar da tam tersi bir konuma yerleştirilmiş. Bu ayrımın modern çağın doğu-batı ayrımından etkilenmiş olduğunu ileri sürmek herhalde yeni bir fikir değil diyeceğim ama günümüz Türkiye’sine yakıştırılan Anadolu geçmişi anlatısına baktığımızda aynı etkinin hâlâ devam ettiğini görüyoruz.

MÖ 9. yüzyılın başında Asurnasirpal Akdeniz’e ulaşan Asur yayılmasının doruk noktası 8. ve 7. yüzyıllar ulaşıyor. Asur hegemonyası, Tarsus ve Mısır da dâhil olmak üzere tüm Doğu Akdeniz kıyı şeridine yayılıyor. Bu süreç sırasında Batı Anadolu’da da Lidya gücünün belirdiğini görüyoruz. Batı Anadolu kıyı hattındaki Helen toplulukları teker teker Lidya’nın egemenliği altına giriyor ve Lidya hükümdarı Giges bir süre sonra Asurbanipal (668-631) hükümdarlığındaki Asur’un himayesini kabul ediyor. MÖ 612 yılında da Asur başkenti Ninova’nın Babiller ve Medler tarafından yok edildiğini ve Asur egemenliğinin sona ulaştığını görüyoruz.

Genelde Anadolucuların tarihsel söylemi Helen dönemiyle, daha doğrusu İyonlarla başlar. Hititler de oralarda bir yerdedir ama asıl başlangıcın İyonlar olduğunu söyleyebiliriz. (Daha sonra Çatalhöyük de katıldı bu başlangıca). Haliyle İyonlarla Helenler arasında ilişki kurulmamaya çalışılır. Bunu 20. yüzyılın başındaki milliyetçi atmosferle açıklayabiliriz. Yeni modern ulus-devletlerin belirmeye başladığı bir dünyada haliyle geçmiş üzerinde de ciddi paylaşım savaşlarının kopması kaçınılmazdı.

İyonya tabii ki aslında topyekûn Türk milliyetçiliğinin önemsediği bir malzeme değil ama Türkiye’de bu dönemde sadece tek bir tip milliyetçilik yok. Bir de Türklüğünü bir şekilde Anadolu, özellikle Ege ve buradan da Batı medeniyetiyle (ama galiba Avrupa değil, bu nokta bir parça kafa karıştırıyor) birleştirmek isteyen bir eğilim var. Bu Ege takıntısı da bir parça Minos medeniyetinin göz kamaştırıcı izlerinin ilk kez bu dönemde keşfedilmiş olmasıyla ilişkili olabilir. Tabii bir de Truva veya Troya var.

Benim bugün dikkatimi çeken bu Anadolucu eğilimin “doğu”ya karşı takındığı tavır. Her ne kadar tüm Anadolu’yu kavramaya çalışan bir yaklaşım varmış gibi gözükse de, örneğin Asur gibi oluşumlara nedense pek değinilmez. Anadolu’nun doğusu sanki bomboştur. Oysa Helen dünyası parlamaya başlayana kadar Doğu Akdeniz’in çok daha önemli ve ilerde olduğu görülüyor. Ve bu önem zaten hemen de kaybolmuyor. Asurlulardan bir süre sonra Perslerin muazzam bir imparatorlukla tarih sahnesine çıktıklarını görüyoruz.

Tüm bu veriler ışığında insan ister istemez soruyor, ne tür bir Anadolu geçmişi kurgulanmış veya hâlâ kurgulanmaya çalışılıyor. Türkiye’nin bugünkü sınırlarından yola çıktığımızda Anadolu modeli epey uygun gözüküyor ama geçmişe baktığımızda Anadolu diye bir yer neredeyse yok. Dolayısıyla bu Anadolu kurgusunun neye göre geçerli olduğunun yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
(Saray haberinin orijinal İngilizce metni için: http://www.sciencedaily.com/releases/2008/10/081021094216.htm)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...