30 Ekim 2008 Perşembe

Bizans Kolektif Kimliği

Bu yazı Toplumsal Tarih dergisinin 175. Temmuz 2008 sayısından.
Nedense benim Doğu Roma veya Hıristiyan Roma demeyi tercih ettiğim (ikincisini daha çok tercih ediyorum) bu önemli siyasi ve kültürel yapı, Anadolu tarihinde genelde gözardı edilmektedir. "Bizans" ve Osmanlı tarihleri günümüz Yunan ve Türk ulus devletlerinin kökeni olarak kabul edildiklerinden, böyle yanlış ve zararlı bir uygulama söz konusu. Oysa Hıristiyan Roma Anadolu olarak adlandırdığımız bölgenin çok önemli katmanlarından bir tanesi ve bu yüzden de bu insnaların kendilerini nasıl anlamlandırdıklarını bilmek şart oluyor.




Blog Sansürü Sonrası...

Sanırım tekrar merhaba demem gerekiyor. Kısa bir süreliğine blog bağlantısı sansürlenmişti. Gerçi iki gün oldu bloglara izin verileli ama ancak vakit bulabildim bu tatsız soruna değinmeye. Gerçi bir daha aynı olayın yaşanmayacağının garantisi yok ama herhalde zamanla bu işi doğru bir şekilde yapmanın yolu bulunacak ve böylece gerçekten yanlış bir şeyler yaparak yasaları çiğnemiş sitelerle birlikte (sonuç olarak digitürk’ün şikâyeti doğrudur) binlerce site de kapatılmayacak. Tabii bu arada bariz ifade özgürlüğü ihlalleri de oluyor, o ayrı bir mesele.

Bu durumlarda genellikle ktunnel.com gibi bu tür sorunları aşmayı sağlayan siteler kullanılıyor ama yine de internette serbestçe faaliyette bulunabilmek en iyisi. Diğer yandan, bu tür uygulamalar keyfimi kaçırdığından, acaba iki ayrı blog mu hazırlasam diye de düşünüyorum. Nitekim wordpress’de yeni bir blog hazırlamaya başlamıştım bile. Sorun çözüldü ama yine de diğer blogu da hazır edeyim diyorum.

Her neyse kasti ve kasti olmayan internet sansürcülüğü üzerine bu kadar yeter. Biraz blogla ilgileneyim. Sanırım önümüzdeki yirmi dört saat içinde en azından üç farklı konuyla ilgili bazı metinler koyacağım ya da bu konular üzerine bazı fikirler ifade edeceğim. Bizans kimliği üzerine güzel bir yazı okudum. Blog da bulunsun. Gerçi ben böyle bir imparatorluk hiçbir zaman var olmadığından Bizans terimini kullanmıyorum ama bu terim fena yerleşmiş. Yine Afrika’dan çıkış üzerine ufak bir yazı düşünüyorum. Son olarak da sanırım doğu Anadolu’da bir bronz/demir geçiş dönemine ait bir saray bulunmuş, ona da kısaca değineyim dedim.

Kısa bir süre sonra görüşmek üzere…

20 Ekim 2008 Pazartesi

İndüs ve Mezopotamya Medeniyetlerden Sonra Sıra Sonunda Batı Anadolu'da mı?

Binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, medeniyetler hâlâ aşırı ve dikkatsiz tarımın olumsuz etkileriyle uğraşıyorlar. Hâlâ ekolojik krizler yaşanıyor ama ilginç olan, bu krizlerin MÖ 3. binyılda Pakistan bölgesindeki İndüs medeniyetiyle, günümüz Irak’ına denk gelen Güney Mezopotamya medeniyetinin yaşadıklarına çok benzer olması. Araştırmacılara göre, her iki medeniyet de hem çevrelerindeki ormanları yok ettiklerinden hem de aşırı sulama sonunda toprağın tuzluluk oranını tarım yapılamayacak derecede arttırdıklarından zamanla tarih sahnesinden çekilmişlerdi. Ama onların bu konulardaki bilgileri bugün bizim sahip olduğumuz bilgiyle karşılaştırıldığında çok azdı. Duruma bakılırsa, sıra sonunda Batı Anadolu’ya gelmiş gözüküyor.
Uzmanlar uyarıyor: Açlık kapıda
Ege’de, iklim değişikliğine bağlı yaşanan çoraklık, mısır ve pamuk gibi ürünlerin ekimini tehlikeye soktu. Uzmanlar uyarıyor: Acil eylem planı olmazsa aç kalırız

Ege Üniversitesi (EÜ) Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Yusuf Kurucu, Türkiye'nin en verimli arazilerinin bulunduğu Ege Bölgesi'nde kuraklığa bağlı çoraklığını hızla arttığını vurgulayarak, “Ürün çeşitliğinde büyük bir azalma var. İklim değişikliğine bağlı yaşanan çoraklık bu hızla devam ederse ülkemizde gıda krizi yaşanabilir. Bunun olmaması için acil eylem planının yapılması şart” dedi. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü öğretim üyeleri Prof.Dr. Yusuf Kurucu ve Doç.Dr. Mustafa Bolca yaptıkları araştırma sonucunda Türkiye'nin en verimli arazilerinin bulunduğu Ege Bölgesi'ndeki tarım arazilerinde daralma meydana geldiğini ve verimli toprakların büyük bir bölümünün çoraklaştığını tesbit etti. Prof.Dr. Kurucu, Ege Bölgesi'nin denize yakın olan yerlerinden başlayarak Batı'dan Doğu'ya doğru iklim değişikliğine de bağlı olarak çoraklık artışında bir gelişme gözlemlediklerini açıkladı. Denize yakın yerlerde sulama suyunun ve yağışın yetersiz olması, yüzeye çıkan tuzluluğun yıkanmaması nedeniyle tarım arazilerinde çoraklaşmanın arttığını belirten Prof.Dr. Kurucu, “Gediz ve Büyük Menderes Havzası Türkiye'nin çok önemli tarımsal üretimini karşılayan bölgelerdir. Özellikle pamuk ve mısır üretiminin büyük bir bölümü bu havzalardan elde edilmekte. İklim değişikliğinin şimdiye kadar ürün deseni değişikliğine neden olduğunu düşünürdük. Ama bu böyle değil. Taban suyunun ve kötü sulama suyunun yüzeye bıraktığı tuzluluk buharlaşma ile iyice etkisini göstermeye başladı. Bu da toprağın üst katmanında yoğun bir çoraklaşmayı başlattı. Çoraklaşma Batı'dan Doğu'ya doğru gelişen bir yol izlemekte” dedi. Özellikle tarımda kullanılan gübrenin tuzluluk oranını artıran bir başka etmen olduğunu vurgulayan Prof.Dr. Kurucu, çiftçinin tarlasında kafasına göre gübre kullanmasının iklim değişikliği ile birleşince çoraklaşmanın daha arttığını savundu. Prof.Dr. Kurucu, çoraklaşmanının azalması için iklimin eskiye dönmesinin yani yağışların artması gerektiğini dile getirerek, “Çoraklaşmanın düzelmesi için iklimin düzelmesi gerekir. Yaz ürünlerin daha az su isteyen, tuzluluğa dayanıklı ürün desenini kullanmak zorunda kalacağız. Yoksa bu arazilerde pamuk, mısır gibi çok su isteyen bitkilerin tarımının yapılması söz konu olamayacak. Söke ve Menemen Ovası'nda düşük pamuk fiyatına rağmen hala pamuk ekilebiliyor olmasının tek nedeni toprağın sadece pamuk ekimine uygun olmasıdır. Çünkü topraklar tuzlu. Ancak içeri girdikçe her iki ovada da pamuk yerini mısıra bırakmaktadır. Daha içeri girdikçe sebze, domates gibi diğer ürünler görmekteyiz. Bir müddet sonra batıdaki bölgelerde pamuk bile üretilemeyecek. Bu da arazilerin terk edilmesi anlamanı geliyor. Verimli araziler, herhangi bir tarımsal üretimde kullanılmayacak bir konuma gelecek” diye konuştu.


ONUR ÇAKIR İZMİR Radikal Gazetesi 19 Ekim 2008. Haberin devamı için: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=904131&Date=20.10.2008&CategoryID=85

17 Ekim 2008 Cuma

Anadolu Ayrımcılığı

Osmanlı’nın son döneminden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren sanırım iki tür milliyetçiliğin baskın olduğunu söyleyebiliriz bu topraklarda. Etnik milliyetçilikler ve toprak milliyetçiliği, yani Anadolu milliyetçiliği. Belki ırkçılığı da diyebiliriz ama bu son kelime olumsuz çağrışımlara neden oluyor.

Milliyetçilik kelimesi çok uygun bir seçim olmayabilir burada. Aslında amacım bu ikisini ortak bir özellik bularak aynı kategoriye sokmak. Sanırım en uygun kelime ayrımcılık olacak. Hem etnik milliyetçilikler hem de Anadolu milliyetçilikleri son kertede ayrımcılar. Üstelik bunların aktif, yani saldırgan ayrımcılıklar olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü aktif bir şekilde saldırılan bir hasım, bir hasım topluluk veya topluluklar her iki grubun da ortak özelliği. Ama burada iktidarı elinde tutan ve tutmayan ideolojileri birbirinden ayırmak gerekebilir. Bu topraklarda var olan bazı etnik ayrımcılıklar biraz daha yumuşak olabiliyorlar ama buna koşulların dayattığı bir seçim olarak da bakabiliriz.

Benim derdim daha çok Anadolu ayrımcılığı. Kısaca Anadoluculuk da diyebiliriz ama ben Anadolu ayrımcılığı sözcüğünü daha çok tercih ediyorum. Çünkü sonuçta bu düşüncenin veya modelin ayrımcı yanı daha ağır basıyor.

Anadoluculuk bu topraklarda yaygın bir geçmiş anlamlandırması ve bir kimlik girişimi. Her ne kadar yine de bir azınlık düşüncesiyse de, hem kafa sayısı açısından hem de köklü bir geleneğe işaret etmesinden ötürü ciddiye alınması gereken bir azınlık düşüncesi. Kendisini etnik ayrımcılık ve dolayısıyla milliyetçilik düşüncesinden ayırmaya, uzaklaştırmaya çalışıyorsa da, bu konuda düşünüldüğü kadar başarılı değil. Çünkü kökenine indiğimizde hâlâ bir çeşit müminler – kâfirler veya iyiler – kötüler ayrımcılığı gözüküyor. Genelde Yunan ve Ermeni düşmanlığı barındırabiliyor ama bunları aşmayı başardığında da, bu sefer de karşımıza bir Orta Asya köken düşmanlığı çıkabiliyor. Bir yandan Türklerden bahsederken, diğer yandan bundan ne kastettiğini gayet belirsiz bırakan bir yaklaşım.

Anadoluculuk olarak adlandırılan geçmiş anlamlandırmasının veya kültürel modelin kökeninin Avrupa, yani Batı olduğu görülüyor. Bu topraklara dayatılmaya çalışılmış veya dayatılmış Batı tarihçiliğine bir tepki olarak gelişmiş ama bu tepki yine Batı’nın kültürel şemalarından yola çıkılarak yapılmış. Örneğin Yunus’la Mevlana’yla karşılaştığımızda bile, bu figürler hümanizm düşüncesi bağlamında sunulurlar ki, buradaki hümanizma şeması bariz bir şekilde Batı’ya ait bir şemadır.

Yine İyonya ve Çatalhöyük başlangıçları da (bu ikisi Anadoluculuğun önemli unsurlarındandır) Batı kökenli bir şemaya işaret eder. Ama örneğin İyonya anlatısında Helen ilişkisinin dikkatli bir şekilde dışarıda tutulduğunu görürüz ki, bu düşüncenin en temel ayrımcılıklarından biri burada gözükür. Diğeriyse başlangıç ekseninin doğudan çok batıda oluşturulmasıdır ki, neredeyse Çatalhöyük’ün bile batıda olduğunu düşündürür bu yaklaşım. Çatalhöyük’ün doğusu çok fazla önemsenmez. Yine tabii bilim, felsefe ve güzel sanatlar gibi Batı’nın daha çok önem verdiği alanlara daha çok önem verilerek oluşturulur bu model.

Tekrar Anadoluculuk düşüncesinin ayrımcı yanına geri dönecek olursak, burada da epey zengin bir dokuyla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Her şey bu ayrımcılığın kontrolsüz bırakılmış bir ayrımcılık olduğuna işaret etmek gerekiyor. Türklük tanımının ve dolayısıyla bu Anadoluların ne olduklarının tam tanımlanmamış olması ama diğer yandan sanki etnik bir gruplarmış izleniminin verilmesi, meydanı bir bakıma her türlü girişime boş bırakmaktadır. Bu ayrımcılık bir yandan Yunan veya Helen’s ve oradan da Batı’ya karşıtlık şeklinde gelişebilirken, diğer yandan da, bazı yazarların elinde, yüzyıllardır ezilmiş ama onurlu halkın, saflığını ve adalet duygusu hâlâ yitirmemiş bir halkın, sömüren, adaletten nasibini almamış ve ne olduğu hâlâ belirsiz bir gruba karşı olması şeklinde de çıkabiliyor karşımıza. Aslında sanki Anadoluculuk düşüncesi bir şeylere karşı olmayı sağlayabilecek bir araç şeklinde geliştirilmiş. Çünkü her dönemde ayrımcılık yapabileceği bir grup yaratabiliyor kendisine.

Diğer yandan, bu ayrımcı yanını bir yana bırakacak olursak, Anadoluculuk yaklaşımında farklı bir kimlik arayışının çabalarını da görebiliyoruz. Ama bu konu üzerine daha sonra tartışmak üzere…

16 Ekim 2008 Perşembe

İlk İnsanların “Afrika’dan Dışarıya” Çıkışları Tezinde Yeni Bir Yol


İlk modern insanların Afrika’dan çıkışlarında bugüne kadar Nil Vadisi en uygun yol olarak düşünülmüştür. Proceedings of the National Academy of Sciences’da yayınlanan yeni bir araştırma başka bir yolun daha olmuş olabileceğine işaret ediyor.

Bristol Üniversitesinden araştırmacılara göre, yağış sınırının düşünüldüğünden çok daha kuzeye ulaşmış ve dolayısıyla ilk insanların göçleri sırasında Libya’ya kadar ulaşmış daha nemli bir koridorun belirmiş olduğu görülüyor.

Modern insanların bundan 150 veya 200 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıktıkları yaygın bir şekilde kabul edilmişse de, Sahra Çölü’nün güneyinden kuzeye ve ardından Afrika dışına nasıl yayıldıkları hâlâ tartışılmaktadır. Sahra Çölü kuzey Afrika’nın neredeyse tamamını kaplamaktadır ve bu bölgeyi yürüyerek geçmek bugünün teknolojik olanaklarıyla bile epey zordur.

Yapılan araştırmalar buzun çağının son ara (daha sıcak) döneminde (130 – 170 bin yıl önce) Sahra’da yağış miktarının arttığını gösteriyor. Anne Osborne’a göre, uzaydan alınan görüntüler Sahra’nın ortasından Akdeniz’e kadar giden nehir yatakları gösteriyor. Osborne ve ekibinin başvurduğu jeo-kimyasal analizler bu yatakların son sıcak ara dönemde aktif olduklarını göstermiştir. Bu da bu dönemde önemli bir su yolunun varlığına işaret etmektedir.

Bu bölge aynı zamanda yanardağ bölgesi olduğundan, araştırmacılar bu nehir yataklarında buldukları planktonik mikro-fosil kabukların izotopik yapısını incelemiş ve bunların bu volkanik dağlardan geldiklerini tespit etmiştir. Bu da ancak bu dağlardan gelen nehirlerin yol açabileceği bir durumdur.

Dr. Derek Vance’a göre, muson yağmurlarının beslediği nehirler Akdeniz’e kadar ulaşmış ve bu da Nil nehrinin dışında bir yolun belirmesini sağlamıştır.

Çad ve Libya bölgelerindeki Orta Taş Çağı aletleri arasındaki benzerlik de bu tezi desteklemektedir.

* Bu yazı Science Daily internet sitesindeki asıl makale özet şeklinde çevrilerek hazırlanmıştır. Yazının İngilizce aslı için:
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/10/081014114848.htm
Anne H. Osborne, Derek Vance, Eelco J. Rohling, Nick Barton, Mike Rogerson, and Nuri Fello. A humid corridor across the Sahara for the migration of early modern humans out of Africa 120,000 years ago. PNAS, DOI: 10.1073_pnas.0804472105

10 Ekim 2008 Cuma

Yeni Kanıt “Aptal” Neanderthal Mitini Çürütüyor



İngiliz ve Amerikalı araştırmacılar ‘Neanderthaller (Homo neanderthalensis) atalarımızdan (Homo sapiens) daha az akıllı oldukları için yok oldular’ kuramına bir darbe daha vurdu. Homo sapiens teknolojisi Neanderthallerinkinden daha ileri gözükmüyor.Journal of Human Evolution’da (İnsanın Evrimi Bülteni) yayınlanan buluş arkeolojiler arasında altmış yıl boyunca varlığını sürdürmüş görüşü çürütüyor.

Neanderthaller, aynı cinsin üyesi olmakla beraber, Homo sapienslerden ayrı, Buz Çağı Avrupa’sında ortaya çıkmış bir türdür. Homo sapienslerse Afrika’da ortaya çıkmışı ve bundan 50 veya 40 bin yıl önce tüm dünyaya yayılmıştır. Neanderthallerin günümüzden 28 bin yıl önde yok olduğu düşünülmektedir. Bu da her iki türün en azından 10 bin yıl boyunca aynı coğrafyayı paylaşmış oldukları sonucunu getirmektedir.

Neanderthallerin yok olmalarıyla ilgili uzun süre varlığını sürdürmüş birçok kuram son yıllarda çürütüldü. Örneğin, araştırmalar Neanderthallerin de en az Homo sapiensler kadar iyi avcı olduklarını ve Homo sapienslerin iletişim konusunda açık bir üstünlüğü olmadığını gösterdi. Exeter, Southern Methodis ve Texas State üniversitlerinden gelen araştırmacılardan oluşan ekibin bu iki türün kullandıkları ve yaptıkları taş aletler üzerine gerçekleştirdikleri bu son çalışma, Neanderthallerin daha az akıllı olmadıklarını gösteren kanıtlara bir yenisini ekliyor.

Bugüne kadar arkeologlar Homo sapiens türünün daha zeki olduğunu göstermek için taştan yapılmış aletleri, özellikle de kesici olanlarını kullandıkları için, bir önceki paragrafta belirtilmiş ekip de çalışmasını bu yaklaşımın doğrulunu sınayacak şekilde oluşturmuş ve bu aletleri yeniden yaparak Neanderthallerin ‘kesici pulları’ ile Homo sapienslerin ‘bıçaklarını’ karşılaştırmıştır.

Bıçaklar Homo sapiensler tarafından ilk kez yaklaşık 40 bin yıl önce gerçekleşmiş Afrika’dan Avrupa’ya göçleri sırasında üretilmiştir. Bu buluş genellikle Homo sapienslerin taş çağı kuzenleri Neanderthalleri geride bırakmalarını ve sonunda yok olmalarını sağlayan büyük bir sıçrama olarak kabul edilmiştir. Fakat araştırma ekibi her iki türün ürettiği aletleri karşılaştırdığında etkinlik açısından bir farklılığa rastlamamış, hatta Neanderthal kesici pullarının birçok açıdan daha etkin oldukları görülmüştür.

Araştırma her ne kadar Neanderthallerin Homo sapienslerden daha az akıllı olmadıklarını gösteren önemli bir ipucu ortaya çıkarmışsa da, bu sefer de neden Homo sapienslerin Avrupa’ya yayılırken bu teknolojiyi benimsemiş oldukları sorusunun belirmesine yol açmıştır. Exeter Üniversitesi Deneysel Arkeoloji bölümünden Metin Eren’e göre, sebep daha çok kültürel veya simgesel olabilir. Yeni teknoloji daha büyük toplumsal ağların orta çıkmasını ve sürdürülmesini sağlamış bir toplumsal tutkal işlevi görmüş ve bu geniş toplumsal ağlar da zor günler de ayakta kalmayı, üyeleri arasındaki değişim ve ticaretin sürmesini sağlamış olabilir.

* Bu yazı Science Daily internet sitesindeki asıl makale özet şeklinde çevrilerek hazırlanmıştır. Yazının İngilizce aslı için:
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/08/080825203924.htm

Metin I. Eren, Aaron Greenspan, C. Garth Sampson. Are Upper Paleolithic blade cores more productive than Middle Paleolithic discoidal cores? A replication experiment. Journal of Human Evolution, Published online August 26, 2008

4 Ekim 2008 Cumartesi

Dünya Tarihçiliği - V

Son söylediklerimiz dünya tarihçiliğine zaman zaman baskın hale geçen, zaman zaman da silikleşen bir süreç olarak bakmamız gerektiği sonucuna getiriyor bizi. Tamamen insan gruplarının geçirdikleri değişimle bağlantılı bir süreçten bahsedilebilir. Nedir bu değişim? Her şeyden önce doğrusal bir daha-karmaşığa veya daha-gelişmişe giden veya gitmesi gerektiği düşünülen bir süreç değil söz konusu olan. İnsan topluluklarının küreselleşmeleriyle, yani aralarındaki ilişkilerin, bağlantıların onlar üzerindeki etkisinin daha öne çıkmaya başlamasıyla, baskın duruma geçmesiyle bağlantılı bir süreç bu. Bu sürecin daha-gelişmişe doğru gidişin doğal bir sonucu olarak görülmesi gerekmiyor. Geçmişe baktığımızda bu tür süreçlerin dönem dönem ortaya çıktıklarını görüyoruz ki, bunun daha çok insan topluluklarının dönem dönem daha karmaşık bir oluşuma doğru evrimleşmeleri şeklinde açıklanması gerekiyor. Bir şekilde aradaki bağlantılar bu tür oluşumları kaldıracak düzeye ulaştığında, yani gerekli kaynaklar yaratıldığında, bu daha büyük oluşum insan gruplarının yaşamlarında reddedemeyecekleri bir gerçekliğe kavuşuyor. Bu konuya daha önce kısmen değinmiştik. Burada vurgulamaya çalışılan, bu zaman zaman ortaya çıkan değişimin bir şekilde yerel birimlerin ortadan kalkmaları olarak anlaşılmaması gerektiği. Yerel gruplar aslında hiçbir zaman yok olmuyorlar ve yok olmaları da mümkün değil. Ancak belli dönemlerde yerel grupların kendilerini bu daha büyük oluşum üzerinden anlamlandırmaları zorunluluğu doğuyor ki, bu dönemlerde dünya tarihçiliği veya evrensel anlamlandırmalar öne geçmeye başlıyorlar. Ama her evrensel anlamlandırmanın aynı zamanda tepkilerini de ürettiğini görmek gerekiyor. Fiziksel bağlantılar varlıklarını sürdürdükçe, bu oluşum, yani küreselleşme sürmeye devam ediyor ama insanlığın bugüne kadarki tarihi bu küreselleşmelerin eninde sonunda bir sona ulaştıklarını gösteriyor. Şu anda içinde bulunduğumuz küreselleşme evresi de sonunda bir sona ulaşacak mı, bunu şimdiden söylemek zor ama her küreselleşmenin yerel gruplar üzerinde büyük yükler oluşturduğunu da görmek gerekiyor.

Küreselleşmeler her şeyden önce fiziksel kaynaklarla ilgili. Bu kaynakların bir süre sonra yetersiz kalmaya başlamaları çeşitli çatlaklara yol açabiliyor. Diğer yandan evrensel anlamlandırmaların, yani dünya tarihlerinin kaynak yaratma zorunlulukları var. Bir şekilde tüm grupların işine yarayacak düzeyde çalışıyor olmaları gerekiyor. Yerel grupların kendi başlarına yaptıkları anlamlandırmaları en az onlar kadar başarılı yapmaları gerekiyor ki, anlamlandırma düzleminde çatlaklar belirmesin. Günümüz koşullarına geri dönecek olursak, bugün dünya tarihçiliğinin epey zor bir durumda olduğu görülebilir. Bunu neredeyse birçok yerde yerel anlamlandırmaların (örneğin milliyetçiliklerin) yavaş yavaş yükselmekte olmalarından anlıyoruz. Bunun başarılmaması eninde sonunda fiziksel kaynakların adilane paylaşımını etkileyecektir. Fiziksel kaynakların adilane şekilde paylaşılmamaları veya kullanılmamaları da neticede dünya tarihlerinin başarılı olamamalarını getiriyor. Bir kısır döngü söz konusu. Bu ilişkiden ötürü evrensel anlamlandırmaların, yani dünya tarihlerinin, belli bir son evreye değil, sürekli yere değiştiren bir sürece karşılık geldiğini düşünmek gerekiyor.

Dünya tarihçiliği, diğer tarihçiliklerde olduğu gibi işe yarayan bir şey. Pasif bir geçmişin bilgisine ulaşma çabası değil. İşe yarıyor ve işe yarama özelliğinden ötürü de sürekli işe yarayacak şekilde kurgulanıyor veya bu yapılmaya çalışılıyor. Dünya tarihçiliği, dönem dönem ortaya çıkan, fiziksel olarak yaşanılamayan ama tüm yerel birimleri, toplulukları kapsadığı düşünülen dünyaya uygun anlamlandırmaların bulunması işi denebilir. Bu anlamlandırmaların malzemesini elbette geçmişten gelen izler oluşturuyor ama bu izler duyulan ihtiyaçlara ve benimsenen şemalara ve modellere göre değişik şekillerde işlenebiliyor. Ve bazı durumlarda da, bu daha büyük dünya ortadan kalktığında, dünya tarihçiliği ortadan kalkabiliyor. Bu bazı durumların bir kısmındaki küreselleşmeden-geri- dönüşlerin tam bir geri dönüşe yol açmadığı, daha küçük büyük parçalara yol açtığı durumlarda da, daha ufak boyutta evrensel anlamlandırmalar ortaya çıkabiliyor. Bunların en küçük versiyonları da yerel grupların diğer gruplarla ilişkilerinin baskın olmadığı ama onların varlıklarından hâlâ haberdar oldukları koşulları yansıtan “önemli olan biziz ama çevremizde de bir dünya var” fikrini vurgulayan son derece pasif evrensel anlamlandırmalar oluyor.

Dünya Tarihçiliği - IV

Dünya tarihçiliğini evrenselci veya daha evrenselci bakış açısının ürünü olarak tanımladık ama bunun, yani daha evrenselci bakış açısının neyi görmek üzerine olduğu tartışmasına bir parça girdiysek de, son noktayı henüz koymamıştık. Yani bir insan daha evrensel bakmaya başladığında neyi görmeye çalışmaktadır veya kendisini neyi görmekle yükümlü kılmaktadır?

Bu dünyanın asıl ayırıcı özelliği, bir yandan farklı bir anlamlandırma şeması dayatması, diğer yandan da bu şemaya göre üretilecek içerikler için düşünsel ve simgesel kaynaklar sağlayan bir ortam sunmasıdır. Neticede dayatılan, diğer yerel gruplarla birlikte paylaşılan ilişkilerin anlamlandırılmasıdır. Bu ilişkilerin bir başka dünyanın daha düşünülmesini dayattığı ve ayrıca bunun fiziksel olarak yaşanmayan, kurgusal olarak var olan, düşünülen bir dünya olduğunu belirtilmişti. Bu dünya esasen anlamlandırılması gereken yeni bir oluşumdur. Fiziksel olarak yaşanıp yaşanmadığı önemli değildir. Sonuç olarak böyle bir dünyanın etkisi hissedilmektedir, bu yüzden bu farklı oluşumun anlamlandırılmasına çalışılmaktadır ki, önemli olan da budur. Mesele bu anlamlandırmanın nasıl bir şema doğrultusunda yapılması gerektiğidir.

Uzun bir süredir kullanımda olmuş ve hâlâ kullanılan modellerden biri (kaba bir kategorileşme yapacaksak) yerel birimleri bir araya getirerek bu yığını evrensel anlamlandırmaya tabi tutmaktır. Yani, günümüzden örnek verecek olursak, burada yapılan, tüm ulus-devletleri bir araya getirerek dünya tarihini bu birimlerin tarihlerinin toplamı olarak sunmaktır. Diğer seçenekse, kurguyu her dönemin kendine özgü siyasi birimleriyle sınırlamaktır. Bu şemanın önde gelen özellikleri siyasi birimler ve temalardır. Bir yandan öykünün içinde hep siyasi birimler vardır. İnsanlığın gelişimi bir krallıktan diğerine, bir imparatorluktan öbürüne gidecek şekilde tasarlanmıştır. Bir de bu duruma ek olarak evreler ve bunlara karşılık gelen temalar vardır. Bu siyasi birimler çeşitli çağlardan, devrimlerden ve dönüşümlerden geçerler. Ama bu keyfi bir ilerleme değildir. Bütün unsurların hepsi bir şekilde insanlığın son evresinde, yani günümüzde, bir yapbozun parçaları şeklinde bir araya gelir. Her iki modelde de yerel sistemlerin dışında kalan bir dünya tasarlanmaktadır ama burada üzerinde durulan karşılıklı ilişkilerin ortaya çıkardığı dünya değildir. Kendi içinde birçok yerel grubun bir araya gelmesini temsil eden bu krallıklar ve imparatorluklara yerel birimler muamelesi yapılır ve öykü genelde bir birinin, bir diğerinin tarihinin anlatılması şeklinde gelişir. Daha çok bir kolajdır söz konusu olan.

Bir diğer modelse, yine bir yere kadar aynı şemanın içinde kalmakla beraber, bir yandan bu birimlerin kendilerinin çoğu kez birçok yerel birimin bir araya gelmesi sonucu ortaya çıktıklarını kabul eder, bu süreçleri ortaya çıkarmaya çalışır. Diğer yandan da tarihsel kurguyu daha çok bu birimler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarttığı dünyanın öyküsünün anlatılmasına dönüştürmeye çalışır. Bu dünyanın dayattığı değişikliklerle ilgilenir, evrensel anlamlandırmasını bu değişiklikler üzerinde kurmaya çalışır. Bunun yansımasıysa, bir onun bir diğerinin tarihi yerine, aynı anda birlikte anlatılmaya çalışılan tarihlerdir. Bu arada öyküyü siyasi birimler üzerinden anlatmanın da terk edildiği görülebilir. Yerini her evreye göre daha farklı birimler alabilir.

Evrensel anlamlandırmacılığın içine girdiği çaba iki boyutta birden hareket edilmesini gerektirir. Bir yandan seçilen dönemdeki birimler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkardığı dünya veya dünyalarla uğraşılırken, diğer yandan da bu dünya ve dünyaların geçmişleriyle de uğraşılır. Yani bir yandan aynı zamanda kalarak farklı yerlere giderken, bir yandan da aynı yerde kalarak zamanda geriye gider. Yerel anlamlandırmalarsa genelde sadece zamanda geriye gitmekle sınırlarlar öykülerini. Yerel anlamlandırmaların veya tarihçiliklerin asli çabası sadece geçmişi sunmakken, evrensel anlamlandırmaların çabası hem geçmişin hem de geçmiş içinde değişen beşeri veya insani coğrafyaların verilmesidir. Aslında geçmişin daha çok değişen insani coğrafyalar üzerinden verilmeye çalışıldığını söylemek daha yerinde olacaktır. Çünkü evrensellik neticede kabul edilen tüm bölgenin veya dünyanın tamamının geçmişsel öyküsünün verilmesini gerektirir. Yapılmaya çalışılan budur. Ne kadar başarılı bir şekilde yapıldığı ayrı bir sorundur. Yani öncelikli olan karşılıklı ilişkiler ve bu karşılıklı ilişkilerin ortaya çıkardığı dünya algısının anlamlandırılmasıdır. Dünya tarihçiliğinin hedefi budur veya bu olmalıdır.

Diğer yandan, daha önce ileri sürdüğümüz görüşe geri dönecek olursak, dünya tarihçiliğinin de, diğer dünya tarihçiliklerinde olduğu gibi, bir grup bağlantısı oluşturması gerekmektedir ve bu grup bağlantısı neticede belli bir grubun varlık nedenlerinin, yaşamının, yaşam koşullarının anlamlandırılması ve bu sayede de gerekçelendirilmesi anlamına gelmektedir. Durum böyle olunca, dünya tarihçiliğinin asıl hedefinin, bugün var olan bazı grupların varlık koşullarını, niye var olduklarını geçmişe gönderme yaparak anlamlandırmak ve gerekçelendirmek olduğu söylenebilir. Bu anlamlandırma sırasında üretilen grup tasarımı, bizim durumumuzda insanlık, aslında belli bir grubun veya grupların kendilerini nasıl bir sürecin parçası olarak görmek istedikleriyle doğrudan bağlantılıdır. Dünya tarihçiliğinin görevi veya hedefi de eninde sonunda bu bağlamda bir gerekçelendirmenin yapılmasıdır. Teker teker günümüz grupları veya ulus-devletleri bağlamında düşünmeye başladığımızda, böyle bir anlamlandırma/gerekçelendirme süreci devreye girmeye başladığında, bu tasarımın etkisi altında kalan tüm yerel birimler, bu durumda ulus-devletler, bu tasarımın bir yerlerinde yer almaya çalışacaktır. Dünya tarihi üretimi ve aktarımı bir noktadan sonra neredeyse tamamen ulus-devletlerin anlamlandırılması/gerekçelendirilmesine dönüşecektir. Sonuç olarak dünya tarihçiliğinin aslında yerelin anlamlandırması ve gerekçelendirilmesi olduğunu, ama bunun artık daha farklı bir düzlemde, doğrudan yaşanmayan ama daha çok kurgulanan, düşünülen bir boyutta yapıldığını söylemek gerekiyor.

3 Ekim 2008 Cuma

Stonehenge’in yaşı belli oldu









İngiltere’nin en ünlü tarihi yapısı gizemli Stonehenge’de yapılan son kazılar, buranın M.Ö. 2300 yıllarında inşa edilmeye başladığını ortaya koydu.


Esrarengiz yapının neden ve nasıl inşa edildiğini anlamak için önemli bir adım olarak görülen ve radyo karbon yöntemiyle yapılan tarihleme işlemi sonucu, buranın inşaatına başlangıç tarihinin önceden sanılanın 300 yıl sonrası olduğu anlaşıldı.

Bilim adamları, daha önce, bu tarihi yapının ilk dairesinin taşlarının M.Ö. 2600-2400 yılları arasında dikilmeye başladığını düşünüyorlardı.İngiliz arkeologlar Tim Darvill ve Geoff Wainwright tarafından 1946’dan bu yana Stonehenge içinde ilk kez yürütülen kazılarda tarihleme işlemi en önemli bulgu olarak ortaya çıkarken, iki bilim adamı buranın aynı zamanda bir şifa merkezi olarak kullanıldığını düşündürecek önemli kanıtlar buldu.Arkeologları yüzyıllardır hayrete düşüren, atalara tapınmak için bir tapınak veya gündönümüne işaret eden bir takvim olarak inşa edildiği düşünülen Wiltshire yakınlarındaki bu tarihi yapıda yürütülen mineral analizleri de, orijinal dairenin “mavi taşlarının” 240 kilometre ötedeki Güney Galler’in Preseli bölgesinden getirildiğini ortaya çıkardı.


“NEOLİTİK ŞİFA MERKEZİ”

Stonehenge’in bir “Neolitik Şifa Merkezi” olduğunu ve hastalar ile yaralıların mavi taşların gücüyle iyileşmek amacıyla çok uzaklardan geldiğini düşünen Darvill ve Wainwright, Stonehenge yakınlarındaki mezarlarda, “anormal sayıda” fiziki yara ve hastalıkları bulunan ceset kalıntıları teşhis ettiklerini belirttiler.Mezarlardaki dişlerin analizi sonucu, cenazelerin “yarıya yakınının” Stonehenge bölgesinde doğmuş insanlardan olmadığının anlaşıldığını kaydeden arkeologlar, Stonehenge’in sadece hasta insanları değil, şifa dağıtma özelliği bulunanları da çeken bir merkez olduğuna inandıklarını ifade ettiler.Son kazılarda, halen tarihi anıtın altında gömülü bulunan orijinal mavi taş oyuklarında 100 kadar organik materyali de gün yüzüne çıkaran arkeologlar, buranın inşa tarihini yakında daha kesin bir şekilde açıklayabilecek durumda olacaklarının altını çiziyorlar.


“ALPLER’DEN ŞİFA BULMAYA GELEN OKÇU”
İngiliz bilim adamları, tarihi yapıya 5-6 kilometre uzaklıkta ortaya çıkarılan ve “Amesbury Okçusu’nun Mezarı” adı verilen yapıda ortaya çıkarılan bulguların ilginçliğine işaret ederek, mezardaki ölü ve buraya bırakılan eşya üzerinde yapılan incelemeler sonucu, bu kişinin Avrupa Alpleri’nden gelen, varlıklı ve güçlü, aynı zamanda metal işlemeyi bilen biri olduğunun anlaşıldığını belirttiler.Bu ölü üzerinde yapılan analizlerde, Amesbury Okçusu’nun her iki dizinden de sakat olduğu ve önemli bir diş sorunu olduğunun anlaşılması, Darvill ve Wainwright’ı, Okçu’nun Stonehenge’e uzaklardan iyileşmek için geldiğine inandırdı.Gizemli yapı Stonehenge’de yapılan son kazılar, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin 27 Eylülde yayınlanacak ‘Timewatch’ adlı programında ayrıntılarıyla anlatılacak.


(Bu haber NTV'nin internet sitesinden alınmıştır.)

2 Ekim 2008 Perşembe

Meğer İstanbul sandığımızdan da eskiymiş! - Marmaray kazılarında yapılan keşif tarihi ezberlerimizi alt üst ediyor..



02.10.2008 11:58(Bu haber HaberTurk internet sitesinden alınmıştır.)

Marmaray projesi için yapılan kazılarda tarihi değiştirecek bir keşfe imza atıldı. Yenikapı’daki çalışmalarda 8.500 yıl öncesine ait 4 iskelet ile ahşap ve seramik eşyalar bulundu. Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut çok heyecanlı... “Bu keşif, İstanbul’un ilk yaşam biriminin 2.700 yıl önce değil, cilalı taş devrinde kurulduğunu gösterir” diyor.


Yenikapı’da 4 yıldır devam eden Marmaray ve Metro istasyonları kazılarında İstanbul’un tarihini sil baştan yazdıracak yepyeni bulgulara rastlandı. Tarih ve arkeoloji çevrelerinde büyük heyecan yaratan bulgulara göre İstanbul’un tarihi bilinenin aksine 2.700 değil 8.500 yıl öncesine dayanıyor. Marmaray kapsamında Yenikapı’da yapılan arkeolojik kazılarda bugüne kadar Theodosius Limanı gün yüzüne çıkarılmış 33 gemi, İstanbul’un Bizans Dönemi’nde yapılan en eski suru, Bizans Kilisesi ve binlerce buluntu ortaya çıkarılmıştı. Ancak son yapılan kazılarda hiç hesapta olmayan ve beklenmeyen tarihi bulgulara rastlandı. Theodosius Limanı’nın altındaki katmanda M.Ö. 6.500’lü yıllara ait olduğu tahmin edilen 4 insan iskeleti ile ahşap savunma silahları, ahşap eşyalar ve kano kürekleri bulundu.

İstanbul’un ilk çiftçileri

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Marmaray Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut Yenikapı’daki kazı çalışmalarında 4 yıl içinde 58 bin metrekarelik alanın kazıldığını söyledi: “4 yıl içinde çok önemli tarihi bulgulara, eserlere ulaştık. 33 gemi çıkartıldı. Ancak 2 ay önce hiç birimizin tahmin etmediği bulgularla karşılaştık. Deniz seviyesinin 6 metre aşağısında, Theodosius Limanı katmanı altında 4 insan iskeleti bulundu. Bu iskeletler M.Ö. 6000-6500 yıllarına ait. Bu müthiş bir keşif. Çünkü İstanbul’un tarihinin sil baştan yazılmasını gerektirecek bir durumla karşı karşıyayız! İstanbul’un çevrelerinde neolotik döneme ait bulgulara rastlanılmıştı ancak tarihi yarımada da ilk kez böyle bulguları çıkardık. Kazılarda ahşap eşyalar, savunma silahları da bulduk. Kazı yaptığımız bölge, Likhos deresinin Marmara Denizi’yle buluştuğu nokta. Belli ki bundan 8-8.500 yıl önce o bölgede bir köy vardı ve o köylüler hayvancılık ve tarımla uğraşıyordu.”

Çatalhöyük’le aynı

Marmaray kazılarıyla birlikte bulunan heyecan verici köy, İstanbul’un ilk yaşam merkezi miydi? Dr. Karamut, “Evet, olabilir” diyor. Peki Marmaray kazılarındaki son buluntuların Neolotik çağa, yani cilalı taş devrine ait olduğundan nasıl emin oldular? İşte Dr. Karamut’un kanıtları: “İnsanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçtiği dönemde yani Neolitik Çağ’da kullandığı malzemeleri biliyoruz. Yenikapı’da bulunan malzemeler, özellikle de seramik parçaları, buluntuların Neolitik Çağ’a ait olduğunu gösteriyor. Zaten, Anadolu’daki bu çağa ait olan buluntularla da Marmaray kazılarından çıkan bulguları kıyasladık. Kazı ekibimizde bulunan Neolitik Çağ uzmanı Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Yenikapı’da bulunan seramik parçalarıyla, Çatalhöyük’teki neolitik çağda bulunan seramik parçaları arasında büyük benzerlikler olduğunu tespit etti.”
Neolitik,
NEOLİTİK ÇAĞ NEDİR?

Neolitik Çağ (M.Ö 8.000-5.500) ya da diğer adıyla Cilalı Taş Devri’nde önceki devirlere göre daha sert ve daha düzgün taş aletler yapıldı. Topraktan veya kilden yapılan kaplar ateşte pişirildi, bunun sonucunda seramik sanatı başladı. Bu devirdeki insanlar bilgi ve teknikte önceki dönemlere göre oldukça ileri bir düzeye çıktı. İnsanların avcılık ve göçebeliği bırakıp yerleşik düzene geçmesi de bu dönemde başladı. Birbirine yakın aileler topluca bir yerde oturarak köyleri meydana getirdi. Böylece tarihteki ilk köyler kuruldu. Ayrıca insanlar tahıl üretimine de başlayıp, hayvanlar evcilleştirilip, insanlar tüketicilikten üretici duruma geçti. İlk defa ticaret de başladı. Neolitik Devrim, ilk olarak Orta Doğu, Önasya , Uzakdoğu gibi geniş ve düzenli akarsuların yaygın olduğu bölgelerde ortaya çıktı.
VATAN
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...