25 Aralık 2007 Salı

Genler ve Tarih3 - Erhan Afyoncu'nun yazısına yanıt

Tekrar merhaba,

Genelde göç deyip geçiyoruz ama nedense milyonlarca insanın neden göç etmek isteyecekleri ve bunu nasıl başaracakları konusu üzerine pek düşünmüyoruz. Göç her şeyden önce fiziksel bir eylemdir. Milyonlarca insanın göçüyse çok büyük etkileri olması gereken büyük bir fiziksel eylemdir. Orta Asya’dan Anadolu’ya milyonlarca insanın göçü kolay bir iş midir? Tabii bunu düşünmeden önce bir parça rakamlar üzerinde de düşünmek gerekiyor. Milyonlarca insan Orta Asya’da ne yapıyor? Nasıl geçiniyorlar? Pastoral göçebe oldukları kabul edilen Altay toplulukları bu kadar büyük nüfusları kaldırabilir mi? Bu arada tabii hayvanları da hesaba katmamız gerekiyor. Örneğin Moğol ordusunun savaşa giderken savaşçı başına dört at götürdüklerini biliyoruz. Bu durumda bir milyonluk bir grupta (üstelik çoluk çocuk) inanılmaz bir rakamdan bahsetmemiz gerekiyor. Yüz bin kişilik bir grup bile epey kalabalık olacaktır. Tek bir parça halinde hareket ettiklerini düşündüğümüzde, yol üzerindeki yerler için bir felaket söz konusudur. Ama yine aynı soruya geri dönecek olursak, milyonlarca insan Orta Asya’da ne yapıyor? Orta Asya bozkırlarında bir medeniyetleşme faaliyeti yok. Pastoral ekonomilere dayanan göçebe grupları var. Orta Asya veya daha doğru bir deyimle Avrasya bozkırlarında medeniyetleşme yok ama varsayalım ki oldu ve bir milyon insan tek parça halinde göç etti. Lojistik nasıl çözüldü? Gidecekleri yer konusunda bilgileri sınırlı, nereye ve nasıl yerleşeceklerini bilmiyorlar. Farklı bir iklim ve farklı hastalıklar söz konusu. Göç, göçebelerin en açık oldukları an. Aşıkpaşazade tarihinde Osman Bey ve yandaşlarının rakiplerinden en çok göç sırasında korktuklarını okuyoruz. Baskınlara uğrayabilirler, düşman grupların topyekûn saldırısıyla karşı karşıya kalabilirler. İşler ters gidebilir, hayvanlarını kaybedebilirler. Moğol ordusunun toplam savaşçı sayısı bile 120.000’i geçmemişken, nasıl milyonların hareketinden bahsedebiliriz, ki Moğol ordusu son derece disiplinli ve örgütlüydü. Tüm bunları düşündüğümüzde, küçük grupların hareketinden bahsetmek daha uygun gözüküyor.

Genelde göç tezi savunucuları bu tür sorular sormuyor. Konuyu böyle derinlemesine tartışmıyorlar. Oysa bu tür bir tartışma başladığında, göç tezinin daha baştan, henüz genetik çalışmalara başvurmadan, epey sorunlu olduğu gözüküyor. Üstelik gelenler bir de pastoral göçebelerse, sorun daha da karmaşık bir hal alıyor. Çünkü pastorallerin tarım toplumlarıyla birlikte var olduklarını biliyoruz. Kendileri tarım yapamıyorlar. Ancak çok sınırlı ölçüde. Dolayısıyla ekonomik faaliyetleri ancak çok küçük grupları besleyebilecek düzeyde. Siyasi alanda büyük siyasi topluluklar oluşturabilmeleriyse, böyle bir projeyi finanse edebilmeleriyle mümkün. Bu da tarım toplumlarıyla birlikte yaşamayı gerektiriyor. İki seçenek mevcut: yağma ve ticaret. Tabii ekilebilir alanlara geçildiğinde, bir de tarım seçeneği var ama bu zaten pastoralliğin sona ermesi anlamına geliyor. Uzun süreli bir var oluş projesinden bahsedeceksek, pastorallerin tarım toplumlarını yok etmemeleri gerekiyor. Yani Anadolu’ya gelen pastorallerin önlerinde çok fazla seçenek yok. Otlaklar sınırlı. Moğolların Anadolu’ya gelmeleriyle büyük bir çatışmanın koptuğunu biliyoruz. Yani Anadolu’nun pastoral kapasitesi hem sonsuz değil, hem de büyük değil. O yüzden milyonlar derken düşünmek gerekiyor. Muhtemelen iki tür pastoral yaşam mümkün Anadolu habitatında. Orta Anadolu’da nispeten daha kalabalık göçebe grupları ve Anadolu’nun dört yönünde sürdürülebilecek daha sınırlı bir yaylacı göçebelik. Bu ikisi arasındaki farkın tam olarak nasıl tanımlanması gerektiğinden şu anda ben de emin değilim. Daha fazla araştırma yapılması gerekiyor ama zaten dikkat çekmek istediğim de bu. Doğru dürüst bir çalışma yok. Göç tezi dini bir dogmayı andırıyor. Sadece inanılması gereken bir tez.

Durum böyle olunca, sormamız gereken bir başka soru çıkıyor: Bu koşullar altında gelenler asimilasyona ne kadar dayanabilir? Çok büyük bir dalga gelmiyor, gelemiyor. Geldiğini farz edelim, geldikten sonra küçülmek zorunda ya da yaşam tarzını değiştirecek. Geldikleri yer güçlü bir tarım toplumu. Bu, bozkırlarda yer değiştirmekten çok farklı bir durum. Geldikleri yere uyum sağladılar diyeceksek, nasıl bir uyum sağlama bu? Tarım toplumlarının bozkır yaşam tarzına ihtiyacı yok (aynı şekilde bozkırlara yerleşen bir tarım toplumu da pastoral göçebeliğe dönüşmek zorunda) ve üstelik tarım toplumlarının yaşam tarzını benimsemeye başlayan pastoraller bozkır kültürünü koruyup da ne yapacaklar? Eğer koruyamıyor ve sonunda değişiyorsa, nerenin kültürünün geldiğinden bahsedeceğiz? Eğer “kazanan” Anadolu’nun yerleşik kültürü olmuşsa, o zaman Türklerin veya Oğuzların geldiği falan yok. Tamamen veya büyük çapta asimilasyona uğrayan bir kültürün gelmiş olduğunu kabul etsek ne olacak? Ortada gelen bir kültür yok. Sonuçta yok oluyor. Anadolu’nun Türkleşmesi dediğimizde belki dil alanında bir Türkleşmeden bahsedebiliriz ama diğer alanlara baktığımızda aslında Türklere ait olduğu kabul edilen yaşam tarzının yok olduğunu görüyoruz.

Bu noktada bir an durmamız gerekiyor. Birileri Türklerden bahsediyor. Avrupalılar bu bölgeyi Türkiye olarak adlandırmaya başlıyor. Peki, ne değişiyor da farklı bir adlandırma söz konusu oluyor. İlginç olan, Anadolu’nun doğusundakilerin ve de buraya yerleşenlerin burayı hâlâ Diyar-ı Rum olarak adlandırıyor olmaları. İki terim daha var: Anadolu ve yaygınlığının ne kadar olduğundan henüz tam olarak emin olmadığım Küçük Asya. Burada ilginç olan gelenler yerleştikleri topraklara Diyar-ı Rum derken, onların gelişiyle bu toprakları farklı şekilde adlandıranların varlığı. Marco Polo’ya baktığımızda (ki ilk kez Türkiye ismini kullananların İtalyanlar olduğunu gösteren güçlü işaretler var) bir de Büyük Türkiye olarak Asya’da bir bölge var. İtalyanlar bariz bir şekilde bu ikisi arasında bir ilişki görmüşler. Çıkış noktaları siyasi gücün kimde olduğu olabilir. Gelenlerse böyle bir isim kullanmıyor. İki farklı bakış var burada; en azından siyasi alanda. Türklerden bahsedilmiş olması çok fazla bir şey açıklamıyor. Aksine meseleyi biraz daha karıştırıyor.

Diğer yandan genetik çalışmalara baktığımızda, zaten Orta Asya’dan Anadolu’ya çok fazla gen transferi gözükmüyor. Genetik açıdan bakıldığında, bu topraklarda Türkler veya Oğuzlar gelmeden önce var olan nüfus yapısı çok fazla değişmemiş. Değişmediyse, var olan kültür yapısı da çok değişmemiştir. Aynı kültürel pratiklerin ve tarzların devam etmiş olması gerekiyor. Aslında göç denen şeyin hiç de kolay bir şey olmadığını ve büyük göçlerin ancak modern çağla birlikte mümkün olmaya başladıklarını düşündüğümüzde, bu sonuç çok normal. Bugün milyonlarca insanı çok kısa bir süre içinde Türkiye’den Avrupa’ya taşımak mümkün. Örneğin Hollanda’ya birkaç milyonluk göç o ülkenin nüfus ve kültür yapısını değiştirebilir. Neden? Çünkü nispeten kısa sürede fazla sayıda insan çok sorun yaşamadan bir yerden bir yere gidiyor. Fakat en modern koşullarda bile gelenlerin geldikleri yeri süratle değiştiremediklerini görüyoruz. Bir de ortaçağı düşünelim. Anadolu için modern çağda bile gerçekleşmesi zor bir göç senaryosundan bahsediyoruz. Bu durumda tabii ki bazı kuşkular beliriyor; hele bir de bu göçü destekleyecek kanıtlar yetersizse.

Sorun her şeyden önce göç tezi; sadece Orta Asya tezi bağlamında değil ama genelde modern çağdan önceki toplumsal hareketler bağlamında. Bölgesel nüfus yapılarının çok erken bir dönemde şekillendikleri gözüküyor. Bu bölgelerde görülen medeniyetler varlıklarını bu nüfus yapılarına borçlular. Öyle ikide bir milyonların geçip gittiği bir yerde güçlü bir medeniyet de şekillenemez. Ya “medeniyetler beşiği” Anadolu’dan ya da “Anadolu köprü”sünden bahsedeceğiz. İkisi bir arada olunca epey çelişkili bir durum beliriyor. Genetikle ilgili haberde herkes çok fena bir şekle kana, bölünmeye vb. taktı. Bu tür sorular gözden kaçtı. Oysa asıl tartışılması gerekenler bunlar. Sadece resmi tez değil ama resmi teze karşı popüler tezler de tutarsızlıklarla dolu. Tarihçilerin kendi uzmanlık alanlarında yaptıkları çalışmalardan bahsetmiyorum. Bu alanda epey düzgün çalışmalar var. Bu tür tarihçilik konusunda büyük bir sıkıntı olduğunu sanmıyorum. Benim kafamı meşgul eden konu, büyük anlatı düzeyinde bu toprakların tarihini yazma çabalarının içerdiği büyük tutarsızlıklar, çelişkiler. Bu alanda acınılacak bir durum söz konusu. Belki bu da ayrı bir uzmanlık alanı ama mesele sadece resmi tarihçilikte karşılaşılan bir sorun değil. Orta Asya göçünün etkisinin sınırlı kalmış olduğunun tespiti sorunları çözmüyor. Daha önce Hint-Avrupa kavimlerinin göçleri var. Onlar ne kadar değiştirmiş bu toprakları? Eğer bu topraklar göçlerden etkilenmemişse, o zaman ne tür bir geçmişten bahsediyoruz? Göçlerden hiçbir şekilde etkilenmeme olamaz. Elbette bazı etkileri olmuştur. Ama dikkat edilirse, Anadolu’nun tarihi daha ziyade şu geldi, bu geldi şeklinde. Bir türlü bu zihniyeti aşan bir tarih yazamıyor ve öğretemiyoruz. Neredeyse herkes dışarıdan gelmiş. Böyle bir şey olabilir mi?

24 Aralık 2007 Pazartesi

Genler ve Tarih1 - Erhan Afyoncu'nun yazısına yanıt

Bilim adına yeni bir bölücülük ve ırkçılık dalgası başlatmak değildi amacım. Atma meselesine gelince, merak ediyorum kaç kişi atarak böyle şeyler yazabiliyor. Tabii yazıdan kastım, Virgül’ün Aralık sayısında çıkmış yazım. Eğer bu mesele tartışılacaksa, doğrudan kendi yazdığım yazı üzerinden yapmayı tercih ederim.
Sabah’ta ilk sayfada çıkan haberden sonra (açıkçası manşet olacağımı bilmiyordum, sürpriz oldu, bana söylenen gazetenin ekinde çıkacağıydı röportajın) karşılaştığım tepkilerden ötürü daha fazla konuşmamaya karar vermiştim ama Erhan Afyoncu’nun eleştirel yazısını gördükten sonra en azından burada bu konunun biraz daha derinlemesine tartışılmasının uygun olacağı sonucuna vardım. İlk olarak Erhan Afyoncu’nun yazısında sorunlu bulduğum kısımlara değinmek istiyorum.
Tarihin araştırmayla yazılması gerektiği görüşüne kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum ama acaba Erhan Afyoncu tarihin Anadolu’daki insanların 40 bin yıldır
burada yaşadıkları gibi bir iddiayı nasıl araştıracağını düşünüyor? Tarih tanımı gereği yazıdan öncesini araştıramaz ama haydi araştırmaya kalkıştı diyelim, bunu tamamen belgeci bir yaklaşımla nasıl yapacak? Hangi Osmanlı arşivleri bu sorunun yanıtını bulmamızda yardımcı olabilir? Dolayısıyla tarihçi bu noktada daha farklı araçlara başvurmak zorundadır. Genler bunlardan biri. (Bu arada Anadolu’da milyonlarca Türk olduğunu gösteren Osmanlı arşiv vesikalarını da, ne diyeyim, merak ediyorum. Özellikle on dördüncü yüzyılda yazılmış olanları.)
Genetik teknoloji köken konusunda tabii ki kesin bir sonuç vermiyor. Çünkü bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemiyor. Bu noktanın Sabah’taki haberde de belirtildiğini sanıyorum ama Virgül’deki yazıda kesinlikle belirtiliyor. Gen testleri ve araştırmaları hiçbir şekilde etnik köken tespit edemiyorlar; sadece insanların Afrika’dan ayrıldıktan sonra izledikleri yollar hakkında bilgi veriyor ve ne tür genetik bölünmeler yaşadıklarını gösteriyorlar. Bu konuya daha sonra tekrar geri gelebilirim ama çok kısaca değinecek olursam, bunlar etnik veya kültürel bölünmeler değil. Olabilirler ama olmaları gerekmiyor. Bahsedilen bölünmeler, insanların farkında olmadan yaşadıkları küçük mutasyonlar ama bunlar sayesinde insanların soylarının geçmişte nerelerde bulundukları tespit edilebiliyor. Örneğin bir erkeğin Y-kromozomunda Orta Asya’da veya Asya’da gerçekleşmiş bir mutasyon tespit edilemezse, bu onun babası tarafından soyundan (baba-büyük baba- büyük büyük baba vb) hiç kimsenin Asya’da bulunmadığı anlamına geliyor. Hiç kimse bir genin ne tür bir etnik veya kültürel gruba ait olduğu konusunda fikir ileri sürmüyor. Böyle bir şey söylenemez. Sanırım Erhan Afyoncu bu konuda pek bir araştırma yapmamış. Acaba bu durumda benim de “Okuuu!” diye seslenmem mi gerekiyor?
Birkaç sonuçtan genellemeye gitmeye ve bunun pozitivizm olduğu konusuna gelecek olursak, insanlar üzerine yapılan alan çalışmaları hiçbir zaman tüm nüfus üzerinden yapılmıyor. Böyle bir şey zaten mümkün değil. 70 milyonluk ülkede böyle bir çalışmaya girmek, sürekli birilerinin doğduğunu ve öldüğünü düşünecek olursak, pek mümkün değil. Bu biraz anlamsız bir itiraz olmuş. Alan çalışmaları her zaman belli sayıda insanla yapılır ve bu daha sonra tüm topumu temsil etmesini sağlayacak işlemlerden geçirilir. Buna herhalde burada girmeme gerek yok ama yazımda kullandığım çalışmaların hepsinde (ki bunların büyük kısmına internetten ulaşmak mümkün) insanların nasıl seçildikleri, işlemlerin nasıl yapıldıkları ve ne tür matematik formüllerinin kullanıldığı uzun uzun anlatılıyor. Yine Erhan Afyoncu’nun ifadelerine başvuracak olursak, “okuma yazması” olanlar bu araştırmaların ne kadar bilimsel olduklarını görebilirler. Tabii bu arada şöyle bir durum da var: Ünlü Orta Asya göçü tezini destekleyen belgelerin sayısı, bu araştırmalarda kullanılan insan sayısından çok daha az. Ayrıca ticari genetik köken belirleme laboratuarlarının veritabanları her geçen gün biraz daha büyüyor. Bazı ülkelerde epey büyük veritabanları oluşmuş durumda. Öyle ki, bir süre sonra çok daha yakın bölgeler (kentler) arasındaki farklılıklar üzerine konuşmak mümkün olacak.
Genler ile belgeleri içerebilecekleri tahrifat açısından karşılaştırma meselesine gelince de, genetik analizler elbette tahrifat veya hatalar içerebilir ama bunlar ancak işlem sırasında ortaya çıkabilir. Genlerin kendileriyle oynanamaz. Hiçbir insan taşıdığı genlerin içerdiği bilgiyi değiştiremez, etkileyemez. Belgelere gelince, yazılırken bile tahrifata uğrayabilirler. Bir belgenin yazıldığı anda ne kadar doğruları içererek yazıldığı (bu arada kimin doğrusu) her zaman tartışmaya açıktır ama bir bireyin (erkeğin) Y kromozomundaki genler her zaman o bireyin soyundan aktarılmış ipuçlarını doğru bir şekilde verir. Dolayısıyla eğer genetik analizler belgelerin anlattıklarından farklı bir sonuca yol açıyorlarsa, bu belgelerde bir sorun olduğuna işaret eder, eğer analizlerde yöntemsel ve işlemsel hatalar veya eksiklikler yoksa. Tabii sonuçların yorumlanması genetik analizlerde de aynı derecede sorunlu olabilir. Ama yorumları bir kenara bırakıp sadece sonuçlara baktığımızda da ne tür bir göçün söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin ben kendi yazımda genelde Orta Asyalıların göçünden bahsettim, Türklerin değil (Sabah’taki haber benden kaynaklanmayan bazı değişiklikler içeriyor). Çünkü şu kadar Türk gelmiştir veya gelmiştir demek sonuçta genlere dayanmayan bir yorumdur. Genetik analizler sadece Orta Asya’dan birilerinin gelip gelmediğini söyleyebilir, bunların etnik kimliklerinin veya başka türden kimliklerinin ne olduğunu değil. Ne dil konuşmuş olduklarını bile söyleyemezler. O yüzden ben daha çok Türkiyeliler ve Orta Asyalılar şeklinde konuşmayı tercih ediyorum.

Devam edecek…

Genler ve Tarih2 - Erhan Afyoncu'nun yazısına yanıt

Türklüğün yeni bir kimlik olduğu meselesine gelince, herhalde şöyle konuşmam Erhan Afyoncu’nun yaklaşımına daha uygun olacaktır: “Sanki göç eden herkesle konuşuldu da, gelenlerin hepsinin Türk olduğunu biliyoruz.” Hiç olmazsa genetik analizlerde yüzlerce insanın genleri var önümüzde. Belgeler arasında kaç tane bu göçü yaşamış tanık ifadesi var? Üstelik Bizans ve Ermeni kaynaklarında gelenlerin kimliği konusunda çelişkili ifadeler de var. Örneğin Bizanslı tarihçiler İranlı anlamına gelecek terimler kullanmış. Ermeniler tarafından kullanılmış Tacik terimiyse hâlâ bizimle beraber. Haydi Bizans terimlerini Roma tarihçiliğinin yüzyıllar öncesine giden kategorileri kullanma ısrarıyla açıklayabiliriz ama diğerlerini ne yapacağız? Bu arada “Türkmen” kültürüyle birlikte İran ya da Fars kültürünün de aynı anda Anadolu’ya veya günün terimlerine sadık kalacaksak Diyar-ı Rum’a girmesini nasıl açıklayacağız? Elbette bu durumu Farsileşmiş Türkler şeklinde açıklayabiliriz ama bu bile bu bölgeye giren kimliklerin tam olarak bugünkü etnik kimlikler bağlamında açıklanamayacağını göstermiyor mu? Sonuç olarak durum hiç de göründüğü kadar net değil.
Göktürkleri es geçmem gibi bir durum söz konusu değildi. Tüm dergiyi kullanmama izin verselerdi elbette değinirdim ama böyle bir ayrıcalığım maalesef yoktu. Çin, Arap ve Bizans kaynaklarının varlığıysa, sanırım Erhan Afyoncu fark etmemiş, zaten yabancılar argümanını destekliyor. Türk terimini ilk kullananlar yabancılar demişsem, bu herhalde Sabah gazetesinden kaynaklanan bir sorun. İlk kullananlar elbette Türkler, eğer Orhun yazıtlarının diline sadık kalacaksak (Türklerin kendilerine Göktürk dedikleri bir parça zorlama bir yorum gibi gözüküyor, çünkü bu terime Orhun yazıtlarında çok fazla rastlanmıyor; bir veya iki kez.) Diğer yandan Türk teriminin Orhun yazıtlarındaki kullanımı epey bol ama tüm Türkçe konuşan grupları kapsayan bir kimlikten bahsedilmediğini düşündürüyor. Her ne kadar Türk kağanları Oğuzları veya Dokuz Oğuzları da bu kimliğin içine katmaya çalışmışlarsa da, bu Oğuzlar tarafından pek benimsenmemiş gibi gözüküyor. Bu açıdan belki de günümüz Türkiye’sindekine benzer bir ısrar var gibi. Her neyse, eğer kendimizi sadece belgelerle sınırlı tutacaksak, Türklerin yok edildiğini ilan eden bir yazıt da var.

Sine-Usu Yazıtı (Kuzey Yüzü) [Orkun, Eski Türk Yazıtları, 165-66]

(…)
(5) Yine düştü, Dokuz Oğuz kavminin hepsini topladım. Babam Kül Bilge Han…
(6) Ordu yürüdü. Kendimi öne binbaşı gönderdi. Keyrede önden (şarktan)…da koyunlu.
(7)İtaata alup yine yürüdüm. Keyre başında Üç Birküde han ordusu ile katıldım. Orada…
(8) Yetiştim. Kara Kum(u) aşmış, Köğürde, Kömür dağında, Yar ırmağında üç tuğlu Türk kavmi…
(9) Tuttum; hatununu orada aldım. Türk kavmi orada bütün (?) yok oldu. Andan sonra tavuk yılında [=745] …kavm…duyup
(…)

Orijinal Diliyle aynı metin:

(…)
(5) y(a)na [tüşd?]i tok(u)z og(u)z bud(u)n(ı)m(ı)n tirü kobr(a)tı (a)lt(ı)m k(a)n(ı)m kül [b(i)l]ğ[e k(a)g(a)n?]
(6) sü yorıdı öz(ü)m(i)n önre bına b(a)şı ıtı k(e)yr(e)de önd(i)n y(a)nd(a)ç …da koyl(ı)g tok.
(7) iç(i)ğ(i)r(i)p y(a)na yorıd(ı)m k(e)yre bşında üç birküde kan süsi [b(i)rle?] k(a)t(ı)lt(ı)m (a)nda
(8) irt(i)m k(a)ra kum (a)şm(ı)ş kü(?)ğ(e)rde köm(ü)r t(a)gda y(a)r üg(ü)zde üç tugl(ı)g Türk bud(u)n
(9) ozm(ı)ş tig(i)n k(a)n bolm(ı)ş koy yılka yorıd(ı)m (e)kinti sün(ü)ş [(e)n(i)]ki (a)y (a)lt(ı) y(a)nıka t[okıd(ı)m]
(…)

Belgecilikte inat edersek, bu yazıta göre Türklerin 745’de tamamen yok edildiklerini kabul etmemiz gerekmiyor mu? Üstelik yok edenlerin de Dokuz Oğuz budunu olduğunu kabul edersek ve yine birçok tarihçinin rahatlıkla kurduğu Dokuz Oğuz - Oğuz ilişkisini de kabul edersek, o zaman Anadolu’ya gelenlerin Türkleri yok etmiş olanlar olduğu sonucuna varmamız gerekmez mi? Ama bu noktada belgecilikten vazgeçiyoruz. Çünkü bu sonuç benimsetilmeye çalışılan tezle çelişiyor. Tabii bir çıkış daha var. O dönemde kullanılmış Türk terimiyle bizim bugün kullandığımız Türk kimliği arasında niteliksel bir farklılığın olduğunu kabul edebiliriz ki, zaten burada karşımıza çıkan çelişkili durum da bizi bu sonuca getirmektedir, özellikle kendimizi sadece elimizdeki belgelerle sınırladığımızda.

Çin, Arap, Bizans ve daha sonraki Avrupa kaynaklarına baktığımızdaysa, elbette Türk kavramından bahsedildiğini görüyoruz ve burada karşımıza Türk kağanlığında var olmuş Türk kimliğinden çok daha geniş kapsamlı bir kimlik çıkıyor. Fakat bu kimliğe dikkatle baktığımızda, aslında bir öteki kimliğinin şekillendirildiğini görüyoruz. Çoğu kez bu hoş bir kimlik de değildir. Bu korkulan, istenmeyen, bir şekilde durdurulması gereken bir güce, bir varlığa atfedilen bir kimliktir ve bugünlere kadar gelmiştir. Bu elbette neredeyse etnik denebilecek bir büyük grup kimliğidir ama uzun bir süre Türkçe konuşan toplulukların benimsediği bir kimlik olarak çıkmıyor karşımıza. Ancak on dokuzuncu yüzyıldan itibaren bir topluluk tarafından benimsenmeye başlıyor. Bu yüzden 2000 yıl öncesine giden kimlik tartışmalarını sağlıklı bir şekilde yapabilmek için (ki bu tarih Türk kağanlığından öncesini varsaymamızı da gerektiriyor), sadece Türkçe konuşan toplulukların geride bıraktıkları izler çok önemli oluyor ama ne yazık ki çok fazla bir şey yok. Belki Karahanlıların dünyasında Türk kimliğinin, en azından elitler arasında ve siyasi alanda sürdüğünü ileri sürebiliriz. Hazarların dünyasında da benzer bir durumla karşılaşmak mümkün ama Selçuklular tamamen farklı bir yönde ilerleyerek kendilerini bu gelenekten koparmış gözüküyorlar. Diyar-ı Rum’a en az iki farklı grubun geldiğini söyleyebiliriz. Selçuklular ve Danişmendliler. İkisinin de kökeni Oğuz ama iki farklı kimlik veya gelenek var. Çok fazla ayrıntıya girmek değil amacım ama eğer bir şeyler söylenecek veya bir şeyler eleştirilecekse, en azından bu derece ayrıntılı yaklaşmak, kolay çözümlerden kaçınmak gerekiyor. Sonunda Diyar-ı Rum’a Selçuklu egemen oluyor ama Danişmendlilerin etkisi tamamen yok oluyor mu? Osmanlı’yla aralarında bir ilişki kurulamaz mı? Bu çerçevede net tür etnik kimlikler söz konusudur, eğer tabii etnik kimlik denen şeyin bu dönemde geçerli olduğunu gösterebilirsek?

Burada ilginç bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Kemal Yavuz ve Yekta Saraç’ın Aşıkpaşazade tarihini okurken (herhalde orijinal diline başvurduğuz sürece diğer baskılar da olabilir) Türk kelimesine sık sık rastlıyoruz (yaklaşık otuz kez) ve bu duruma bakıp işte Türklerden bahsediliyor diyebiliriz. Oysa bu kelimeyi kimlerin kullandığına baktığımızda neredeyse tüm kullanımların tekfurların, kafirlerin ve Hıristiyan kralların ağzıyla verildiğini görüyoruz. Aşıkpaşazade sadece bu kişilere Türk sözcüğünü kullandırıyor gibidir. Burada benim gördüğüm yedi istisna vardır ve bunların altısı Aşıkpaşazade’ye aittir ama bu altı örnek de tekfurlarla ilgili olaylara ait. Sadece bir örnekte doğrudan kafir konuşmuyor diyebiliriz ki, bu da Halil Paşa’nın “Bunları Türke virelüm Türkçe öğrensünler, sonra Türkçe bilicek getürelüm yiniçeri olsun” konuşmasıdır ama burada da konu kafirlerin devşirme kılınmasıdır. İki bin yıl öncesinden gelen bu son derece güçlü etnik kimlik sadece Türk olmayanların kullandığı bir tabir olarak karşımıza çıkıyor. Türk kelimesini Aşıkpaşazade özellikle mi bu şekilde kullanmıştır? Bu sadece Türk olmayanların Türkler için kullandığı bir sözcük müdür? Neden Türk kelimesine başka bir bağlamda rastlamıyoruz? Bunlar tarihçilerin, antropologların ve diğer geçmişle ilgilenen araştırmacıların uğraşmaları gereken sorulardır. İlginç olan bunlardır. Elbette yanıtın “Türkler yoktu” olması gerekmiyor. Birileri var ve bu birileri bariz bir şekilde Türkçe konuşuyor ve yazıyorlar ama kendilerine Türk diyorlar mı? Demiyorlarsa, bunu nasıl yorumlamamız gerekiyor ve belki de bu dönem için Türk var mıydı, yok muydu sorusundan tamamen vazgeçmemiz gerekiyor. Cevaplayamayacağımız soruyu sormanın anlamı ne? Belki de söz konusu olan sadece “kafir”in kullandığı bir tabir. Belki de gerçekten “yabancıların” kullandığı bir kimlik kurgusuyla karşı karşıyayız?

Son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Erhan Afyoncu’nun yazısında şöyle bir kısım var. “Anadolu ise iklimi ve genis otlaklari ile Turkler'in yasantisina uygundu.Ayni zamanda Anadolu'nun yogun bir nufusa sahip olmamasi ve burada Turklere direnecek guclu bir askeri organizasyonun bulunmamasi da Turkmenler'in buraya gelmesini tesvik edici unsurlar oldu.” Burada büyük bir hata var. 1071, Bizans veya Hıristiyan Roma’nın en parlak döneminin hemen sonudur. 1025’te Bizans neredeyse tarihinin en geniş sınırlarına ulaşmıştır (Justianus dönemi hariç). Hem ekonomik açıdan hem de askeri açıdan epey önemli bir yerdedir. Anadolu’nun nüfusu yoğundur. Çünkü Bizans son iki yüzyıldır sınırlarını genişletmektedir, durumu ekonomik açıdan da hiç fena değildir. Zaten akıncıları veya gazileri çeken de budur (otlak arayışındaki göçebe pastoral Türkmen obalarına ek olarak). Direnecek askeri organizasyonu da vardır. Malazgirt’te ortaçağ standartlarına göre epey büyük bir ordu çıkartmıştır ve bu askeri organizasyon yoksunu devlet I. Haçlı seferinden itibaren kaybettiği toprakların önemli bir kısmını geri alacak, Selçuklu’yu ve Türkmenleri geri iterek Anadolu’ya hapsedecektir (Komnenos dönemi). Bu kadar güçsüzdü de, Malazgirt’ten yüz yıl sonraki Miryokefalon savaşı niye oldu?
Biraz uzun yazdığımı farkındayım ama gerekli olduğunu düşünüyorum. Anlaşılmaya çalışılan geçmiş kanımca epey karışık ve karmaşık; 2000 yıldır varlığını değişmeden sürdüren bir etnik kimlik teziyle açıklanamayacak ve anlaşılamayacak kadar. Bir dahaki yazımı genler ve göç tezine ayırmayı planlıyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...