25 Aralık 2007 Salı

Genler ve Tarih3 - Erhan Afyoncu'nun yazısına yanıt

Tekrar merhaba,

Genelde göç deyip geçiyoruz ama nedense milyonlarca insanın neden göç etmek isteyecekleri ve bunu nasıl başaracakları konusu üzerine pek düşünmüyoruz. Göç her şeyden önce fiziksel bir eylemdir. Milyonlarca insanın göçüyse çok büyük etkileri olması gereken büyük bir fiziksel eylemdir. Orta Asya’dan Anadolu’ya milyonlarca insanın göçü kolay bir iş midir? Tabii bunu düşünmeden önce bir parça rakamlar üzerinde de düşünmek gerekiyor. Milyonlarca insan Orta Asya’da ne yapıyor? Nasıl geçiniyorlar? Pastoral göçebe oldukları kabul edilen Altay toplulukları bu kadar büyük nüfusları kaldırabilir mi? Bu arada tabii hayvanları da hesaba katmamız gerekiyor. Örneğin Moğol ordusunun savaşa giderken savaşçı başına dört at götürdüklerini biliyoruz. Bu durumda bir milyonluk bir grupta (üstelik çoluk çocuk) inanılmaz bir rakamdan bahsetmemiz gerekiyor. Yüz bin kişilik bir grup bile epey kalabalık olacaktır. Tek bir parça halinde hareket ettiklerini düşündüğümüzde, yol üzerindeki yerler için bir felaket söz konusudur. Ama yine aynı soruya geri dönecek olursak, milyonlarca insan Orta Asya’da ne yapıyor? Orta Asya bozkırlarında bir medeniyetleşme faaliyeti yok. Pastoral ekonomilere dayanan göçebe grupları var. Orta Asya veya daha doğru bir deyimle Avrasya bozkırlarında medeniyetleşme yok ama varsayalım ki oldu ve bir milyon insan tek parça halinde göç etti. Lojistik nasıl çözüldü? Gidecekleri yer konusunda bilgileri sınırlı, nereye ve nasıl yerleşeceklerini bilmiyorlar. Farklı bir iklim ve farklı hastalıklar söz konusu. Göç, göçebelerin en açık oldukları an. Aşıkpaşazade tarihinde Osman Bey ve yandaşlarının rakiplerinden en çok göç sırasında korktuklarını okuyoruz. Baskınlara uğrayabilirler, düşman grupların topyekûn saldırısıyla karşı karşıya kalabilirler. İşler ters gidebilir, hayvanlarını kaybedebilirler. Moğol ordusunun toplam savaşçı sayısı bile 120.000’i geçmemişken, nasıl milyonların hareketinden bahsedebiliriz, ki Moğol ordusu son derece disiplinli ve örgütlüydü. Tüm bunları düşündüğümüzde, küçük grupların hareketinden bahsetmek daha uygun gözüküyor.

Genelde göç tezi savunucuları bu tür sorular sormuyor. Konuyu böyle derinlemesine tartışmıyorlar. Oysa bu tür bir tartışma başladığında, göç tezinin daha baştan, henüz genetik çalışmalara başvurmadan, epey sorunlu olduğu gözüküyor. Üstelik gelenler bir de pastoral göçebelerse, sorun daha da karmaşık bir hal alıyor. Çünkü pastorallerin tarım toplumlarıyla birlikte var olduklarını biliyoruz. Kendileri tarım yapamıyorlar. Ancak çok sınırlı ölçüde. Dolayısıyla ekonomik faaliyetleri ancak çok küçük grupları besleyebilecek düzeyde. Siyasi alanda büyük siyasi topluluklar oluşturabilmeleriyse, böyle bir projeyi finanse edebilmeleriyle mümkün. Bu da tarım toplumlarıyla birlikte yaşamayı gerektiriyor. İki seçenek mevcut: yağma ve ticaret. Tabii ekilebilir alanlara geçildiğinde, bir de tarım seçeneği var ama bu zaten pastoralliğin sona ermesi anlamına geliyor. Uzun süreli bir var oluş projesinden bahsedeceksek, pastorallerin tarım toplumlarını yok etmemeleri gerekiyor. Yani Anadolu’ya gelen pastorallerin önlerinde çok fazla seçenek yok. Otlaklar sınırlı. Moğolların Anadolu’ya gelmeleriyle büyük bir çatışmanın koptuğunu biliyoruz. Yani Anadolu’nun pastoral kapasitesi hem sonsuz değil, hem de büyük değil. O yüzden milyonlar derken düşünmek gerekiyor. Muhtemelen iki tür pastoral yaşam mümkün Anadolu habitatında. Orta Anadolu’da nispeten daha kalabalık göçebe grupları ve Anadolu’nun dört yönünde sürdürülebilecek daha sınırlı bir yaylacı göçebelik. Bu ikisi arasındaki farkın tam olarak nasıl tanımlanması gerektiğinden şu anda ben de emin değilim. Daha fazla araştırma yapılması gerekiyor ama zaten dikkat çekmek istediğim de bu. Doğru dürüst bir çalışma yok. Göç tezi dini bir dogmayı andırıyor. Sadece inanılması gereken bir tez.

Durum böyle olunca, sormamız gereken bir başka soru çıkıyor: Bu koşullar altında gelenler asimilasyona ne kadar dayanabilir? Çok büyük bir dalga gelmiyor, gelemiyor. Geldiğini farz edelim, geldikten sonra küçülmek zorunda ya da yaşam tarzını değiştirecek. Geldikleri yer güçlü bir tarım toplumu. Bu, bozkırlarda yer değiştirmekten çok farklı bir durum. Geldikleri yere uyum sağladılar diyeceksek, nasıl bir uyum sağlama bu? Tarım toplumlarının bozkır yaşam tarzına ihtiyacı yok (aynı şekilde bozkırlara yerleşen bir tarım toplumu da pastoral göçebeliğe dönüşmek zorunda) ve üstelik tarım toplumlarının yaşam tarzını benimsemeye başlayan pastoraller bozkır kültürünü koruyup da ne yapacaklar? Eğer koruyamıyor ve sonunda değişiyorsa, nerenin kültürünün geldiğinden bahsedeceğiz? Eğer “kazanan” Anadolu’nun yerleşik kültürü olmuşsa, o zaman Türklerin veya Oğuzların geldiği falan yok. Tamamen veya büyük çapta asimilasyona uğrayan bir kültürün gelmiş olduğunu kabul etsek ne olacak? Ortada gelen bir kültür yok. Sonuçta yok oluyor. Anadolu’nun Türkleşmesi dediğimizde belki dil alanında bir Türkleşmeden bahsedebiliriz ama diğer alanlara baktığımızda aslında Türklere ait olduğu kabul edilen yaşam tarzının yok olduğunu görüyoruz.

Bu noktada bir an durmamız gerekiyor. Birileri Türklerden bahsediyor. Avrupalılar bu bölgeyi Türkiye olarak adlandırmaya başlıyor. Peki, ne değişiyor da farklı bir adlandırma söz konusu oluyor. İlginç olan, Anadolu’nun doğusundakilerin ve de buraya yerleşenlerin burayı hâlâ Diyar-ı Rum olarak adlandırıyor olmaları. İki terim daha var: Anadolu ve yaygınlığının ne kadar olduğundan henüz tam olarak emin olmadığım Küçük Asya. Burada ilginç olan gelenler yerleştikleri topraklara Diyar-ı Rum derken, onların gelişiyle bu toprakları farklı şekilde adlandıranların varlığı. Marco Polo’ya baktığımızda (ki ilk kez Türkiye ismini kullananların İtalyanlar olduğunu gösteren güçlü işaretler var) bir de Büyük Türkiye olarak Asya’da bir bölge var. İtalyanlar bariz bir şekilde bu ikisi arasında bir ilişki görmüşler. Çıkış noktaları siyasi gücün kimde olduğu olabilir. Gelenlerse böyle bir isim kullanmıyor. İki farklı bakış var burada; en azından siyasi alanda. Türklerden bahsedilmiş olması çok fazla bir şey açıklamıyor. Aksine meseleyi biraz daha karıştırıyor.

Diğer yandan genetik çalışmalara baktığımızda, zaten Orta Asya’dan Anadolu’ya çok fazla gen transferi gözükmüyor. Genetik açıdan bakıldığında, bu topraklarda Türkler veya Oğuzlar gelmeden önce var olan nüfus yapısı çok fazla değişmemiş. Değişmediyse, var olan kültür yapısı da çok değişmemiştir. Aynı kültürel pratiklerin ve tarzların devam etmiş olması gerekiyor. Aslında göç denen şeyin hiç de kolay bir şey olmadığını ve büyük göçlerin ancak modern çağla birlikte mümkün olmaya başladıklarını düşündüğümüzde, bu sonuç çok normal. Bugün milyonlarca insanı çok kısa bir süre içinde Türkiye’den Avrupa’ya taşımak mümkün. Örneğin Hollanda’ya birkaç milyonluk göç o ülkenin nüfus ve kültür yapısını değiştirebilir. Neden? Çünkü nispeten kısa sürede fazla sayıda insan çok sorun yaşamadan bir yerden bir yere gidiyor. Fakat en modern koşullarda bile gelenlerin geldikleri yeri süratle değiştiremediklerini görüyoruz. Bir de ortaçağı düşünelim. Anadolu için modern çağda bile gerçekleşmesi zor bir göç senaryosundan bahsediyoruz. Bu durumda tabii ki bazı kuşkular beliriyor; hele bir de bu göçü destekleyecek kanıtlar yetersizse.

Sorun her şeyden önce göç tezi; sadece Orta Asya tezi bağlamında değil ama genelde modern çağdan önceki toplumsal hareketler bağlamında. Bölgesel nüfus yapılarının çok erken bir dönemde şekillendikleri gözüküyor. Bu bölgelerde görülen medeniyetler varlıklarını bu nüfus yapılarına borçlular. Öyle ikide bir milyonların geçip gittiği bir yerde güçlü bir medeniyet de şekillenemez. Ya “medeniyetler beşiği” Anadolu’dan ya da “Anadolu köprü”sünden bahsedeceğiz. İkisi bir arada olunca epey çelişkili bir durum beliriyor. Genetikle ilgili haberde herkes çok fena bir şekle kana, bölünmeye vb. taktı. Bu tür sorular gözden kaçtı. Oysa asıl tartışılması gerekenler bunlar. Sadece resmi tez değil ama resmi teze karşı popüler tezler de tutarsızlıklarla dolu. Tarihçilerin kendi uzmanlık alanlarında yaptıkları çalışmalardan bahsetmiyorum. Bu alanda epey düzgün çalışmalar var. Bu tür tarihçilik konusunda büyük bir sıkıntı olduğunu sanmıyorum. Benim kafamı meşgul eden konu, büyük anlatı düzeyinde bu toprakların tarihini yazma çabalarının içerdiği büyük tutarsızlıklar, çelişkiler. Bu alanda acınılacak bir durum söz konusu. Belki bu da ayrı bir uzmanlık alanı ama mesele sadece resmi tarihçilikte karşılaşılan bir sorun değil. Orta Asya göçünün etkisinin sınırlı kalmış olduğunun tespiti sorunları çözmüyor. Daha önce Hint-Avrupa kavimlerinin göçleri var. Onlar ne kadar değiştirmiş bu toprakları? Eğer bu topraklar göçlerden etkilenmemişse, o zaman ne tür bir geçmişten bahsediyoruz? Göçlerden hiçbir şekilde etkilenmeme olamaz. Elbette bazı etkileri olmuştur. Ama dikkat edilirse, Anadolu’nun tarihi daha ziyade şu geldi, bu geldi şeklinde. Bir türlü bu zihniyeti aşan bir tarih yazamıyor ve öğretemiyoruz. Neredeyse herkes dışarıdan gelmiş. Böyle bir şey olabilir mi?

24 Aralık 2007 Pazartesi

Genler ve Tarih1 - Erhan Afyoncu'nun yazısına yanıt

Bilim adına yeni bir bölücülük ve ırkçılık dalgası başlatmak değildi amacım. Atma meselesine gelince, merak ediyorum kaç kişi atarak böyle şeyler yazabiliyor. Tabii yazıdan kastım, Virgül’ün Aralık sayısında çıkmış yazım. Eğer bu mesele tartışılacaksa, doğrudan kendi yazdığım yazı üzerinden yapmayı tercih ederim.
Sabah’ta ilk sayfada çıkan haberden sonra (açıkçası manşet olacağımı bilmiyordum, sürpriz oldu, bana söylenen gazetenin ekinde çıkacağıydı röportajın) karşılaştığım tepkilerden ötürü daha fazla konuşmamaya karar vermiştim ama Erhan Afyoncu’nun eleştirel yazısını gördükten sonra en azından burada bu konunun biraz daha derinlemesine tartışılmasının uygun olacağı sonucuna vardım. İlk olarak Erhan Afyoncu’nun yazısında sorunlu bulduğum kısımlara değinmek istiyorum.
Tarihin araştırmayla yazılması gerektiği görüşüne kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum ama acaba Erhan Afyoncu tarihin Anadolu’daki insanların 40 bin yıldır
burada yaşadıkları gibi bir iddiayı nasıl araştıracağını düşünüyor? Tarih tanımı gereği yazıdan öncesini araştıramaz ama haydi araştırmaya kalkıştı diyelim, bunu tamamen belgeci bir yaklaşımla nasıl yapacak? Hangi Osmanlı arşivleri bu sorunun yanıtını bulmamızda yardımcı olabilir? Dolayısıyla tarihçi bu noktada daha farklı araçlara başvurmak zorundadır. Genler bunlardan biri. (Bu arada Anadolu’da milyonlarca Türk olduğunu gösteren Osmanlı arşiv vesikalarını da, ne diyeyim, merak ediyorum. Özellikle on dördüncü yüzyılda yazılmış olanları.)
Genetik teknoloji köken konusunda tabii ki kesin bir sonuç vermiyor. Çünkü bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemiyor. Bu noktanın Sabah’taki haberde de belirtildiğini sanıyorum ama Virgül’deki yazıda kesinlikle belirtiliyor. Gen testleri ve araştırmaları hiçbir şekilde etnik köken tespit edemiyorlar; sadece insanların Afrika’dan ayrıldıktan sonra izledikleri yollar hakkında bilgi veriyor ve ne tür genetik bölünmeler yaşadıklarını gösteriyorlar. Bu konuya daha sonra tekrar geri gelebilirim ama çok kısaca değinecek olursam, bunlar etnik veya kültürel bölünmeler değil. Olabilirler ama olmaları gerekmiyor. Bahsedilen bölünmeler, insanların farkında olmadan yaşadıkları küçük mutasyonlar ama bunlar sayesinde insanların soylarının geçmişte nerelerde bulundukları tespit edilebiliyor. Örneğin bir erkeğin Y-kromozomunda Orta Asya’da veya Asya’da gerçekleşmiş bir mutasyon tespit edilemezse, bu onun babası tarafından soyundan (baba-büyük baba- büyük büyük baba vb) hiç kimsenin Asya’da bulunmadığı anlamına geliyor. Hiç kimse bir genin ne tür bir etnik veya kültürel gruba ait olduğu konusunda fikir ileri sürmüyor. Böyle bir şey söylenemez. Sanırım Erhan Afyoncu bu konuda pek bir araştırma yapmamış. Acaba bu durumda benim de “Okuuu!” diye seslenmem mi gerekiyor?
Birkaç sonuçtan genellemeye gitmeye ve bunun pozitivizm olduğu konusuna gelecek olursak, insanlar üzerine yapılan alan çalışmaları hiçbir zaman tüm nüfus üzerinden yapılmıyor. Böyle bir şey zaten mümkün değil. 70 milyonluk ülkede böyle bir çalışmaya girmek, sürekli birilerinin doğduğunu ve öldüğünü düşünecek olursak, pek mümkün değil. Bu biraz anlamsız bir itiraz olmuş. Alan çalışmaları her zaman belli sayıda insanla yapılır ve bu daha sonra tüm topumu temsil etmesini sağlayacak işlemlerden geçirilir. Buna herhalde burada girmeme gerek yok ama yazımda kullandığım çalışmaların hepsinde (ki bunların büyük kısmına internetten ulaşmak mümkün) insanların nasıl seçildikleri, işlemlerin nasıl yapıldıkları ve ne tür matematik formüllerinin kullanıldığı uzun uzun anlatılıyor. Yine Erhan Afyoncu’nun ifadelerine başvuracak olursak, “okuma yazması” olanlar bu araştırmaların ne kadar bilimsel olduklarını görebilirler. Tabii bu arada şöyle bir durum da var: Ünlü Orta Asya göçü tezini destekleyen belgelerin sayısı, bu araştırmalarda kullanılan insan sayısından çok daha az. Ayrıca ticari genetik köken belirleme laboratuarlarının veritabanları her geçen gün biraz daha büyüyor. Bazı ülkelerde epey büyük veritabanları oluşmuş durumda. Öyle ki, bir süre sonra çok daha yakın bölgeler (kentler) arasındaki farklılıklar üzerine konuşmak mümkün olacak.
Genler ile belgeleri içerebilecekleri tahrifat açısından karşılaştırma meselesine gelince de, genetik analizler elbette tahrifat veya hatalar içerebilir ama bunlar ancak işlem sırasında ortaya çıkabilir. Genlerin kendileriyle oynanamaz. Hiçbir insan taşıdığı genlerin içerdiği bilgiyi değiştiremez, etkileyemez. Belgelere gelince, yazılırken bile tahrifata uğrayabilirler. Bir belgenin yazıldığı anda ne kadar doğruları içererek yazıldığı (bu arada kimin doğrusu) her zaman tartışmaya açıktır ama bir bireyin (erkeğin) Y kromozomundaki genler her zaman o bireyin soyundan aktarılmış ipuçlarını doğru bir şekilde verir. Dolayısıyla eğer genetik analizler belgelerin anlattıklarından farklı bir sonuca yol açıyorlarsa, bu belgelerde bir sorun olduğuna işaret eder, eğer analizlerde yöntemsel ve işlemsel hatalar veya eksiklikler yoksa. Tabii sonuçların yorumlanması genetik analizlerde de aynı derecede sorunlu olabilir. Ama yorumları bir kenara bırakıp sadece sonuçlara baktığımızda da ne tür bir göçün söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin ben kendi yazımda genelde Orta Asyalıların göçünden bahsettim, Türklerin değil (Sabah’taki haber benden kaynaklanmayan bazı değişiklikler içeriyor). Çünkü şu kadar Türk gelmiştir veya gelmiştir demek sonuçta genlere dayanmayan bir yorumdur. Genetik analizler sadece Orta Asya’dan birilerinin gelip gelmediğini söyleyebilir, bunların etnik kimliklerinin veya başka türden kimliklerinin ne olduğunu değil. Ne dil konuşmuş olduklarını bile söyleyemezler. O yüzden ben daha çok Türkiyeliler ve Orta Asyalılar şeklinde konuşmayı tercih ediyorum.

Devam edecek…

Genler ve Tarih2 - Erhan Afyoncu'nun yazısına yanıt

Türklüğün yeni bir kimlik olduğu meselesine gelince, herhalde şöyle konuşmam Erhan Afyoncu’nun yaklaşımına daha uygun olacaktır: “Sanki göç eden herkesle konuşuldu da, gelenlerin hepsinin Türk olduğunu biliyoruz.” Hiç olmazsa genetik analizlerde yüzlerce insanın genleri var önümüzde. Belgeler arasında kaç tane bu göçü yaşamış tanık ifadesi var? Üstelik Bizans ve Ermeni kaynaklarında gelenlerin kimliği konusunda çelişkili ifadeler de var. Örneğin Bizanslı tarihçiler İranlı anlamına gelecek terimler kullanmış. Ermeniler tarafından kullanılmış Tacik terimiyse hâlâ bizimle beraber. Haydi Bizans terimlerini Roma tarihçiliğinin yüzyıllar öncesine giden kategorileri kullanma ısrarıyla açıklayabiliriz ama diğerlerini ne yapacağız? Bu arada “Türkmen” kültürüyle birlikte İran ya da Fars kültürünün de aynı anda Anadolu’ya veya günün terimlerine sadık kalacaksak Diyar-ı Rum’a girmesini nasıl açıklayacağız? Elbette bu durumu Farsileşmiş Türkler şeklinde açıklayabiliriz ama bu bile bu bölgeye giren kimliklerin tam olarak bugünkü etnik kimlikler bağlamında açıklanamayacağını göstermiyor mu? Sonuç olarak durum hiç de göründüğü kadar net değil.
Göktürkleri es geçmem gibi bir durum söz konusu değildi. Tüm dergiyi kullanmama izin verselerdi elbette değinirdim ama böyle bir ayrıcalığım maalesef yoktu. Çin, Arap ve Bizans kaynaklarının varlığıysa, sanırım Erhan Afyoncu fark etmemiş, zaten yabancılar argümanını destekliyor. Türk terimini ilk kullananlar yabancılar demişsem, bu herhalde Sabah gazetesinden kaynaklanan bir sorun. İlk kullananlar elbette Türkler, eğer Orhun yazıtlarının diline sadık kalacaksak (Türklerin kendilerine Göktürk dedikleri bir parça zorlama bir yorum gibi gözüküyor, çünkü bu terime Orhun yazıtlarında çok fazla rastlanmıyor; bir veya iki kez.) Diğer yandan Türk teriminin Orhun yazıtlarındaki kullanımı epey bol ama tüm Türkçe konuşan grupları kapsayan bir kimlikten bahsedilmediğini düşündürüyor. Her ne kadar Türk kağanları Oğuzları veya Dokuz Oğuzları da bu kimliğin içine katmaya çalışmışlarsa da, bu Oğuzlar tarafından pek benimsenmemiş gibi gözüküyor. Bu açıdan belki de günümüz Türkiye’sindekine benzer bir ısrar var gibi. Her neyse, eğer kendimizi sadece belgelerle sınırlı tutacaksak, Türklerin yok edildiğini ilan eden bir yazıt da var.

Sine-Usu Yazıtı (Kuzey Yüzü) [Orkun, Eski Türk Yazıtları, 165-66]

(…)
(5) Yine düştü, Dokuz Oğuz kavminin hepsini topladım. Babam Kül Bilge Han…
(6) Ordu yürüdü. Kendimi öne binbaşı gönderdi. Keyrede önden (şarktan)…da koyunlu.
(7)İtaata alup yine yürüdüm. Keyre başında Üç Birküde han ordusu ile katıldım. Orada…
(8) Yetiştim. Kara Kum(u) aşmış, Köğürde, Kömür dağında, Yar ırmağında üç tuğlu Türk kavmi…
(9) Tuttum; hatununu orada aldım. Türk kavmi orada bütün (?) yok oldu. Andan sonra tavuk yılında [=745] …kavm…duyup
(…)

Orijinal Diliyle aynı metin:

(…)
(5) y(a)na [tüşd?]i tok(u)z og(u)z bud(u)n(ı)m(ı)n tirü kobr(a)tı (a)lt(ı)m k(a)n(ı)m kül [b(i)l]ğ[e k(a)g(a)n?]
(6) sü yorıdı öz(ü)m(i)n önre bına b(a)şı ıtı k(e)yr(e)de önd(i)n y(a)nd(a)ç …da koyl(ı)g tok.
(7) iç(i)ğ(i)r(i)p y(a)na yorıd(ı)m k(e)yre bşında üç birküde kan süsi [b(i)rle?] k(a)t(ı)lt(ı)m (a)nda
(8) irt(i)m k(a)ra kum (a)şm(ı)ş kü(?)ğ(e)rde köm(ü)r t(a)gda y(a)r üg(ü)zde üç tugl(ı)g Türk bud(u)n
(9) ozm(ı)ş tig(i)n k(a)n bolm(ı)ş koy yılka yorıd(ı)m (e)kinti sün(ü)ş [(e)n(i)]ki (a)y (a)lt(ı) y(a)nıka t[okıd(ı)m]
(…)

Belgecilikte inat edersek, bu yazıta göre Türklerin 745’de tamamen yok edildiklerini kabul etmemiz gerekmiyor mu? Üstelik yok edenlerin de Dokuz Oğuz budunu olduğunu kabul edersek ve yine birçok tarihçinin rahatlıkla kurduğu Dokuz Oğuz - Oğuz ilişkisini de kabul edersek, o zaman Anadolu’ya gelenlerin Türkleri yok etmiş olanlar olduğu sonucuna varmamız gerekmez mi? Ama bu noktada belgecilikten vazgeçiyoruz. Çünkü bu sonuç benimsetilmeye çalışılan tezle çelişiyor. Tabii bir çıkış daha var. O dönemde kullanılmış Türk terimiyle bizim bugün kullandığımız Türk kimliği arasında niteliksel bir farklılığın olduğunu kabul edebiliriz ki, zaten burada karşımıza çıkan çelişkili durum da bizi bu sonuca getirmektedir, özellikle kendimizi sadece elimizdeki belgelerle sınırladığımızda.

Çin, Arap, Bizans ve daha sonraki Avrupa kaynaklarına baktığımızdaysa, elbette Türk kavramından bahsedildiğini görüyoruz ve burada karşımıza Türk kağanlığında var olmuş Türk kimliğinden çok daha geniş kapsamlı bir kimlik çıkıyor. Fakat bu kimliğe dikkatle baktığımızda, aslında bir öteki kimliğinin şekillendirildiğini görüyoruz. Çoğu kez bu hoş bir kimlik de değildir. Bu korkulan, istenmeyen, bir şekilde durdurulması gereken bir güce, bir varlığa atfedilen bir kimliktir ve bugünlere kadar gelmiştir. Bu elbette neredeyse etnik denebilecek bir büyük grup kimliğidir ama uzun bir süre Türkçe konuşan toplulukların benimsediği bir kimlik olarak çıkmıyor karşımıza. Ancak on dokuzuncu yüzyıldan itibaren bir topluluk tarafından benimsenmeye başlıyor. Bu yüzden 2000 yıl öncesine giden kimlik tartışmalarını sağlıklı bir şekilde yapabilmek için (ki bu tarih Türk kağanlığından öncesini varsaymamızı da gerektiriyor), sadece Türkçe konuşan toplulukların geride bıraktıkları izler çok önemli oluyor ama ne yazık ki çok fazla bir şey yok. Belki Karahanlıların dünyasında Türk kimliğinin, en azından elitler arasında ve siyasi alanda sürdüğünü ileri sürebiliriz. Hazarların dünyasında da benzer bir durumla karşılaşmak mümkün ama Selçuklular tamamen farklı bir yönde ilerleyerek kendilerini bu gelenekten koparmış gözüküyorlar. Diyar-ı Rum’a en az iki farklı grubun geldiğini söyleyebiliriz. Selçuklular ve Danişmendliler. İkisinin de kökeni Oğuz ama iki farklı kimlik veya gelenek var. Çok fazla ayrıntıya girmek değil amacım ama eğer bir şeyler söylenecek veya bir şeyler eleştirilecekse, en azından bu derece ayrıntılı yaklaşmak, kolay çözümlerden kaçınmak gerekiyor. Sonunda Diyar-ı Rum’a Selçuklu egemen oluyor ama Danişmendlilerin etkisi tamamen yok oluyor mu? Osmanlı’yla aralarında bir ilişki kurulamaz mı? Bu çerçevede net tür etnik kimlikler söz konusudur, eğer tabii etnik kimlik denen şeyin bu dönemde geçerli olduğunu gösterebilirsek?

Burada ilginç bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Kemal Yavuz ve Yekta Saraç’ın Aşıkpaşazade tarihini okurken (herhalde orijinal diline başvurduğuz sürece diğer baskılar da olabilir) Türk kelimesine sık sık rastlıyoruz (yaklaşık otuz kez) ve bu duruma bakıp işte Türklerden bahsediliyor diyebiliriz. Oysa bu kelimeyi kimlerin kullandığına baktığımızda neredeyse tüm kullanımların tekfurların, kafirlerin ve Hıristiyan kralların ağzıyla verildiğini görüyoruz. Aşıkpaşazade sadece bu kişilere Türk sözcüğünü kullandırıyor gibidir. Burada benim gördüğüm yedi istisna vardır ve bunların altısı Aşıkpaşazade’ye aittir ama bu altı örnek de tekfurlarla ilgili olaylara ait. Sadece bir örnekte doğrudan kafir konuşmuyor diyebiliriz ki, bu da Halil Paşa’nın “Bunları Türke virelüm Türkçe öğrensünler, sonra Türkçe bilicek getürelüm yiniçeri olsun” konuşmasıdır ama burada da konu kafirlerin devşirme kılınmasıdır. İki bin yıl öncesinden gelen bu son derece güçlü etnik kimlik sadece Türk olmayanların kullandığı bir tabir olarak karşımıza çıkıyor. Türk kelimesini Aşıkpaşazade özellikle mi bu şekilde kullanmıştır? Bu sadece Türk olmayanların Türkler için kullandığı bir sözcük müdür? Neden Türk kelimesine başka bir bağlamda rastlamıyoruz? Bunlar tarihçilerin, antropologların ve diğer geçmişle ilgilenen araştırmacıların uğraşmaları gereken sorulardır. İlginç olan bunlardır. Elbette yanıtın “Türkler yoktu” olması gerekmiyor. Birileri var ve bu birileri bariz bir şekilde Türkçe konuşuyor ve yazıyorlar ama kendilerine Türk diyorlar mı? Demiyorlarsa, bunu nasıl yorumlamamız gerekiyor ve belki de bu dönem için Türk var mıydı, yok muydu sorusundan tamamen vazgeçmemiz gerekiyor. Cevaplayamayacağımız soruyu sormanın anlamı ne? Belki de söz konusu olan sadece “kafir”in kullandığı bir tabir. Belki de gerçekten “yabancıların” kullandığı bir kimlik kurgusuyla karşı karşıyayız?

Son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Erhan Afyoncu’nun yazısında şöyle bir kısım var. “Anadolu ise iklimi ve genis otlaklari ile Turkler'in yasantisina uygundu.Ayni zamanda Anadolu'nun yogun bir nufusa sahip olmamasi ve burada Turklere direnecek guclu bir askeri organizasyonun bulunmamasi da Turkmenler'in buraya gelmesini tesvik edici unsurlar oldu.” Burada büyük bir hata var. 1071, Bizans veya Hıristiyan Roma’nın en parlak döneminin hemen sonudur. 1025’te Bizans neredeyse tarihinin en geniş sınırlarına ulaşmıştır (Justianus dönemi hariç). Hem ekonomik açıdan hem de askeri açıdan epey önemli bir yerdedir. Anadolu’nun nüfusu yoğundur. Çünkü Bizans son iki yüzyıldır sınırlarını genişletmektedir, durumu ekonomik açıdan da hiç fena değildir. Zaten akıncıları veya gazileri çeken de budur (otlak arayışındaki göçebe pastoral Türkmen obalarına ek olarak). Direnecek askeri organizasyonu da vardır. Malazgirt’te ortaçağ standartlarına göre epey büyük bir ordu çıkartmıştır ve bu askeri organizasyon yoksunu devlet I. Haçlı seferinden itibaren kaybettiği toprakların önemli bir kısmını geri alacak, Selçuklu’yu ve Türkmenleri geri iterek Anadolu’ya hapsedecektir (Komnenos dönemi). Bu kadar güçsüzdü de, Malazgirt’ten yüz yıl sonraki Miryokefalon savaşı niye oldu?
Biraz uzun yazdığımı farkındayım ama gerekli olduğunu düşünüyorum. Anlaşılmaya çalışılan geçmiş kanımca epey karışık ve karmaşık; 2000 yıldır varlığını değişmeden sürdüren bir etnik kimlik teziyle açıklanamayacak ve anlaşılamayacak kadar. Bir dahaki yazımı genler ve göç tezine ayırmayı planlıyorum.

28 Şubat 2007 Çarşamba

Uzakdoğu'dan Ortadoğu'ya Bilgelik Kültürü IIa

Orhun Yazıtlarını Farklı Bir Şekilde Okumak

Orhun Yazıtları nedir sorusu yöneltildiğinde karşılaşacağımız yanıtlar içeriksel değil, belli bir simgenin verilmesiyle ilgilidir. Bu yanıtların neredeyse hepsinin ortak noktası Orhun Yazıtları’nın kendisini sorgulamamak, bu yazıtlara sadece bir simge olarak yaklaşmaktır. Orhun Yazıtları Türk tarihinin başlangıcıdır, Türklerin tarih sahnesine çıkışıdır; bunu simgeler. Bunu yaparken bir kurgu oluşturulur ve bu kurgu hiçbir şekilde neden Orhun Yazıtları’nın bir başlangıç olarak alınması gerektiğini açıklamaz. Üstelik bir başlangıç olamayacağı yazıtların kendisinden anlaşılır.

Dolayısıyla burada çok farklı bir süreç söz konusudur. Orhun Yazıtları’nın bir başlangıcı veya bu başlangıcın en önemli dönüm noktasını temsil etmesi aslında daha çok Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcıyla ilişkilidir. Orhun Yazıtları’nı bir başlangıç olarak oluşturan, yeniden üreten ve belli bir şekilde okuyan, bu okumayı hegemonik bir unsura dönüştüren Türkiye Cumhuriyeti “resmi” tarihçiliği olmuştur.

Bu tek sesli bir okumadır. Sadece devletin sesini duyarız Orhun Yazıtları’nın günümüzdeki hâkim yorumunda. Bu yorumda elbette çeşitli farklı yorumcular, yani tarihçiler ve araştırmacılar yer almıştır ama bunların hiçbiri Orhun Yazıtları’nda farklı seslerin izini takip etmeye veya bu yazıtlardan farklı yorumlar üretmeye çalışmamıştır. Elbette yazıtlarının orijinal sahibinin veya sahiplerinin seslerine sadık kalmak gerekiyor. Neticede bu yazıt belli bir görüşün, belli bir bakış açısının ürünü olduğundan bu bakış açısı elden geldiğince korunmalı. Fakat bu bizi bu bakış açısının niteliğini sorgulamaktan ve farklı öyküleri hissettirip hissettirmediğini sormaktan alıkoymamalı.

Yazının olmadığı, farklı tarihlerin yazılmadığı bir ortamda farklı sesleri bulup çıkarmak dpğası itibarıyla epey zor bir uğraştır. Yine de farklı yazılabilecek bir tarihten bahsedebilir, bu yazıtları farklı şekillerde okuyabiliriz. Neticede biz Köktürk tarihini bu topluluğun yazmış olduğu tarihlerden değil, onlara dışarıdan bakan tarihlerden yola çıkarak oluşturmuşuzdur. Bu yorumlar, Orhun Yazıtları gibi yazıtlar ve diğer medeniyetlerin bu toplulukla ilgili olarak yazdıklarından yola çıkarak belli bir bakış açısı ve belli bir ses yaratmıştır. Bu ses bugünün sesidir. İlk başta bunun ortaya koyulması gereklidir. İkinci olarak da daha farklı seslerin var olabilecekleri gösterilmelidir. Sonuçta tüm bu çalışmalar varsayımsaldır. Çünkü hiç kimse gerçek seslerin öykülerini bilmemektedir ya da bunlar hakkındaki bilgimiz çok kısıtlıdır. Elimizdeki Orhun Yazıtı yorumunun tam olarak Bilge Kağan’ın sesi olmadığını aklımızdan çıkartmamalıyız. Demek ki en azından günümüzde var olan sesler açısından yaklaştığımızda, farklı yorumlar arayışına girebiliriz.

İlk sormamız gereken soru muhtemelen başka seslerin var olup olmadığıdır. Orhun Yazıtları bir tür “Nutuk”tur. Kül Tigin ve Bilge Kağan’ın öykülerini anlatırlar. Anlatıcılar Bilge Kağan, Kül Tigin’in yeğeni Yolluğ Tigin ve Tenri Kağan’dır. Fakat sadece bir öykü değildir söz konusu olan. Türk halkına neyi yanlış yaptığı, hangi koşullardan geçerek bugüne geldiği, kağanlarının onlar için neler yaptıkları, oysa onların ne kadar vefasız davrandıkları anlatılır bu yazıtlarda. Türk halkı bir parça azarlanır ve zaten bu yazıtlar da herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir yere dikilmiştir ki, böylece yanlış yapan Türkler görüp okusunlar, aynı yanlışa tekrar düşmesinler.

Orhun Yazıtlarını satır satır incelememiz mümkün değil. Onun yerine bazı satırlar üzerinde yoğunlaşarak bunların içinde neler görebileceğimiz üzerinde duracağım. Aşağıdaki satırlar Kül Tigin Yazıtının Güney yüzündendir(G 10, 11). Orijinal şekli dipnottadır.

“Tahta oturup yoksul (ve) fakir halkı hep derleyip topladım: Fakir halkı zengin yaptım, az halkı çok yaptım. Yoksa bu sözümde yalan var mı? (Ey) Türk beyleri (ve) halkı, bunu işitin! Türk (halkı), dirilip (nasıl) devlet sahibi olacağını buraya (taş üzerine) hâkkettim; yanılıp (nasıl) öleceğini de buraya hâkkettim. (Söyleyecek) her ne sözüm var ise ebedi taşa hâkkettim. Ona bakarak (bu sözleri) öğrenin. (Ey) sadık Türk halkı (ve) beyleri, bu devirde (bana) itaat eden beyler, (sizler) mi yanılacaksınız?” [1]

Her ne kadar bu Kül Tigin yazıtıysa da, burada seslenen Bilge Kağan’dır. Bilge Kağan kime seslenmektedir. Orijinal metinde bodun olan sözcüğün halk olarak çevrilmiş olması (Orkun ve Ergin “millet” olarak çevirmişlerdir) bu dönemde ve yerde var olmuş olabilecek farklılıkları görmemizi daha baştan önlemektedir. Oysa bodun sözcüğü olduğu gibi bırakılabilir veya bugün söylendiği şekliyle, yani boylar olarak yazılabilirdi. Bodun, yani boylar sözcüğü, Bilge Kağan ve çağdaşları tarafından bir insan topluluğu şeklinde algılanmış da olabilir. Fakat bugün kullandığımız halk kavramı bir hiyerarşiyle gelmezken, boylar topluluğunda bir hiyerarşi daha baştan söz konusudur. Yazıtlarda bir sınıf ayırımının söz konusu olduğunu beyler ve boylar sözcüklerinin ayrı ayrı kullanılmalarından anlıyoruz. Halk kavramının günümüzdeki kullanımı bu şekilde değildir. Türk halkı denildiğinde cumhurbaşkanından sokaktaki insana kadar herkes anlaşılır. Bilge Kağan hem beylere hem boylara veya boyların oluşturduğu insan kümesine seslenmektedir ve ayrıca bunların arasında da kendisine sadık kalmış, ona itaat etmiş olanlara seslenmektedir. Demek ki Bilge Kağan’a katılmamış, ona itaat etmemiş olanlar da mevcuttur. Kimdir bunlar? Türük boduna mı aittirler? Yoksa farklı bodunlardan mı bahsediyoruz?

Yazıtlarda her ne kadar hain anlamında bir sözcük yoksa da, düşmanca davrananlardan sık sık bahsedilmektedir. Bu düşmanca davrananlar üzerine seferler düzenleyerek bunların bir düzene sokulmaları gerekmektedir ve hem Bilge Kağan hem de Kül Tigin zamanlarının büyük kısmını bu düşmanca toplulukları yola sokmakla geçirmişlerdir.

“(D 14) Güneyde Çin halkı düşman imiş, kuzeyde Bağımlı Hakan, Dokuz Oğuz halkı düşman imiş, Kırgızlar, Kurikanlar, Otuz Tatarlar, Kıtaylar (ve) Tatabılar hep düşman imiş. Babam hakan bunca……….(D 15) kırk yedi kez sefer etmiş, yirmi (kez) savaşmış. Tanrı (öyle) buyurduğu için, devletliyi devletsiz bırakmış, hakanlıyı hakansız bırakmış, düşmanları bağımlı kılmış, dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiş. Babam hakan. öylece devleti (kurup) (D 16) yasaları koyup vefat etmiş.”

Bilge kağanın seslendiği kitle sadece Türkler değildir; Oğuzlara da seslenir.

“(D 22) Onca zengin (ve) onca gelişmiş devletimiz vardı. (Ey) Türk, Oğuz beyleri (ve) halkı işitin! Üstte(ki) gök çökmedikçe, altta(ki) yer (de) delinmedikçe, (ey) Türk halkı, (senin) devletini (ve) yasalarını kim yıkıp bozabilirdi?”

Bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Oğuz olarak adlandırılmış bir topluluğun daha sonra Orta Asya’da var olduğunu ve bunların bir kısmının ilk önce Selçuklu devletini kurduklarını ve daha sonra Anadolu’ya geldiklerini biliyoruz. Aynı Oğuzlardan mı bahsedilmektedir burada? Eğer öyleyse iki farklı topluluğa mı seslenmektedir Bilge Kağan? Diğer yandan buradaki Oğuz sözcüğü farklı bir toplum anlamında kullanılmamış da olabilir. Bu alanın önemli adlarından Golden’a göre, bu bir siyasi terimdir. Bu sözcükle ilgili iki farklı etimolojiye dikkat çeken Golden, Oğuz sözcüğünün bu dönemde bir etnik kimliğe değil, siyasi yapılanmaya işaret eden bir terim olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmektedir.[2] Bu bağlamda Oğuz sözcüğü var olan hiyerarşinin belli bir düzeyini temsil eden bir yapılanma, bir kabilesel birlik olarak görülebilir. Üç Oğuz, Altı Oğuz, Sekiz Oğuz, Tokuz Oğuz ve Otuz Oğuz gibi terimlerde bulunan rakamlar bu birliklerin kaç kabileden veya oğuzdan oluştuklarını göstermektedir. Dolayısıyla oğuz terimini içeren sözcüklerle uğraşırken dikkatli olmak gerekmektedir.

Bununla beraber, Oğuz teriminin veya bu ad altındaki kabile birliklerinin Orhun Yazıtları’nda önemli bir yeri vardır. Kül Tigin yazıtlarında Bilge Kağan Doğuz Oğuzların kendi bodunu olduğunu söylemektedir. Fakat yer ile gök arasındaki karışıklık nedeniyle bu oğuzlar onlara düşman olmuştur ve onlarla bir yıl içinde beş kez savaşmak zorunda kalmışlardır. Kimdir bu Oğuzlar? Bilge Kağan onlara da seslenmeye çalışmaktadır ama bunu iki gruba ayrı ayrı seslenerek yapmaktadır. Bundan Oğuzların veya Dokuz Oğuzların Türk olmadıkları sonucunu mu çıkartmamız gerekiyor? Ya da Türk veya Türük sözcüğünü de bir siyasi terim olarak mı almalıyız? Farklı budunlardan bahsedildiği ortadadır. Orhun Yazıtları sürekli budunlardan bahsettiğine göre, etnik kimlikler meselesini nereye oturtmamız gerekmektedir. Budun ile etnik kimlik arasında nasıl bir ilişki vardır. Bunu Orhun Yazıtlarından yola çıkarak anlamak mümkün değildir? O zaman etnik kimlikler konusunda bu derece belirsiz olan bu yazıtları bir etnik grubun, yani günümüzde var olan modern Türk grubunun başlangıç mitine nasıl yerleştirebiliriz? Orhun Yazıtları tamamen siyasi yapılanmalarla ilgili bir mücadelenin öyküsü olarak da alınabilir. Dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde daha net bir dünya çıkmaktadır karşımıza. Bu dünyada Oğuzlar olarak adlandırılan bir etnik gruptan bahsetmek mümkün gözükmektedir ama diğer yandan bu etnik grubun ortaya çıkışının aslında dış gözlemcilerin etnik gruplaşmalarla ilgisi olmayan bir dünyayı bu şekilde yansıtmayı seçmiş olmalarıyla bağlantılı olduğu da söylenebilir. Dokuzuncu yüzyıl Oğuzlarının Orhun Yazıtlarıyla ne tür bir ilişkisi olduğunun henüz belirlenmemiş olması da ayrı bir sorundur. Türk dönemine siyasi yapılanmalar dönemi, dokuzuncu yüzyıl Oğuz dönemine de etnik yapılanmalar dönemi olarak mı bakmamız gerekmektedir?

Bilge Kağan’ın düşmanları sadece Oğuzlardan ibaret değildir. Türkçe konuşan topluluklardan kabul edilen başka düşmanlar da vardır: Kırgızlar, Türgişler, Karluklar, Basmıllar, Dokuz Tatarlar. Bunların her biri farklı şekilde tanımlanmaktadır. Örneğin, Basmıllar akraba budundur. Bir ara kervan göndermez olurlar ve üzerlerine sefer düzenlenir. Sonuçları çok sert değildir. Kırgızlarla Karluklara daha sert davranılır. Diğer yandan Tongra boyunu sadece döverler. Bir yerde Dokuz Oğuzların yerini yurdunu bırakıp Çin’e gittiğinden bahsedilir ve burada adı sanı yok olur bu budunun. Bu arada Uygurlar da Türklerin önünden kaçar. Toparlayacak olursak, Orhun Yazıtlarında tek bir grubun öyküsü yoktur. Birçok gruptan bahsedilmektedir ama bunların içinde sadece Türklerin öyküsü olumlu bir şekilde aktarılmıştır. Orhun Yazıtları temelde Bilge Kağan tarafından yazıldıklarından buna şaşırmamak gerekir ama bu yazıtların esasen çok sesli bir dünyaya işaret ettiklerini de unutmamalı. Bilge Kağan ve temsil ettiği siyasal yapıya karşı olanlar vardır ve bunlar, özellikle de Dokuz Oğuzlar, her fırsatta bu yapıya isyan etmişlerdir.

Yazıtlar hemen hemen hiçbir şekilde etnik gruplara işaret etmemektedir. Farklı dil gruplarının varlığı fark edilmektedir ama Türk dili şeklinde sınıflandırabileceğimiz grupların bir etnik birlik içinde hareket ettiklerini söylemek zordur. Budun etnisite anlamında düşünülemez. Bugüne kadar yapılan çalışmalar bu terimin daha çok siyasal bir yapıya işaret ettiğini göstermektedir. Etnisite terimine karşılık gelecek bir yapılanma muhtemelen klanlar düzeyinde aranmalıdır. Üç oğuz, on oğuz, üç tatar gibi terimlerdeki rakamların birbirine karışmaması gereken grupları temsil ettiklerini düşünmemiz gerekmektedir. Rakamların varlığını başka türlü açıklamak mümkün değildir. Muhtemelen bu klanlar veya kabileler arasında ya çatışmalar yoktur, bunlar barış adacıklarıdır, ya da Orhun Yazıtları bu tür alt düzey çatışmalarıyla ilgilenmemektedir. Orhun Yazıtlarında toplumsal örgütlenmeyle ilgili terimler oba, oğuş, uruk, bodun ve il’dir.[3] Bu terimler arasındaki sıra kesin olarak bilinmemekle beraber, bu hiyerarşiyi iç barışın hüküm sürdüğü ve bunun kendiliğinden söz konusu olmadığı düzeyler şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. İç barışın zorunlu olduğu örgütlenme düzeyi muhtemelen etnisite kavramına en yakın oluşumları temsil etmektedir. Oba kesinlikle böyle bir gruptur. Buna oğuş da dahil edilebilir. Fakat bodun, il ve hatta ok (tabii Golden’ın tartışmasından yola çıktığımızda oğuz) iç barışın norm olduğu gruplaşmalar değildir. Burada siyasi çatışmaların dünyasındayızdır. Belki de Türk Oğuz çatışmasını budun düzeyinde bir birleşme ve çatışma olarak düşünmemiz gerekmektedir. Orhun Yazıtları bağlamında il çok daha büyük bir siyasi örgütlenmeye karşılık gelmektedir. Burada farklı dil grupları da söz konusudur. Her ne kadar il devlet olarak çevrilmekteyse de, burada bir devlet yapılanmasından bahsedilip bahsedilmeyeceği tartışmaya açıktır ama illerin başında kağanların bulunduğu görülmektedir. Eğer il sözcüğü devletin orijinal anlamına yakın bir şekilde görülürse, yani anlatılmaya çalışılan karizmatik liderliğe dayanan bir iktidar dönemiyse, evet, bir devletten bahsedilebilir. Eğer anlatılmaya çalışılan gelişmiş bürokratik yapılarıyla bir merkezi devletse, devlet kelimesi yanlıştır ve bu terimin bu şekilde kullanılması bu yazıtlardan çok farklı bir yorumun çıkmasına yol açmaktadır.

Orhun Yazıtlarında farklı sesler veya öyküler bulup çıkarma çabası sadece farklı budunlarla sınırlandırılmamalıdır. Bu yazıtlarda dikkat çeken bir başka konu da yoksulluk/zenginlik tartışması ve köleliktir. Çok sık geçen bu konuya değinmemek olamaz. Örneğin ne tür bir zenginlikten bahsetmektedir Bilge Kağan “halk”ına seslenirken? Bilge kağan’ın anlatımından yola çıkacak olursak, yoksulaşmış Türkleri o zengin kılmıştır ama nasıl yapmıştır bunu veya ne kastetmektedir?

“ (KT D 21) O devirde köleler (bile) köleli olmuş idi, cariyeler (bile) kadın hizmetkârlı olmuş idi. (D 22)Onca zengin (ve) onca gelişmiş devletimiz vardı.”

Orijinal metinde “devlet”in yerinde “il”, “zengin”in yerinde “kazganmış” ve “gelişmiş”in yerinde “itmiş” var. “Kazganmış” bildiğimiz kazanmak sözcüğü; yazıtlardaki kullanım şekli bir şeyler elde etmek anlamında. “İtmek” sözcüğünü Tekin kendi çalışmasında düzenlemek, tanzim etmek olarak vermiş ama yazıtlarda gelişmiş sözcüğünü kullanmış. Bence düzenlenmiş daha doğru bir seçim olacaktır. Çünkü Orhun budunlarında en önemli meselenin siyasi coğrafyayı düzenlemek olduğu gözüküyor. Zengin olmaya gelince, o köle sahibi olmaktır veya köle sahibi olacak düzeye gelmektir. Öyle bir zenginleşme söz konusudur ki, köleler bile köle sahibi olmuştur. Burada iki şey dikkat çekmektedir. Birincisi bu toplum da kölelik zaten vardır; normaldir. İkinci noktaysa köleliliğin bir dönem epey artmış olduğudur. Demek ki Orhun Yazıtları’nın dünyası sadece budunların ve illerin dünyası değil, aynı zamanda köleliğin dünyasıdır.

Yanlış yapmanın, hatalı davranmanın sonu da köle olmaktır. Kölelikle ilgili olan bu parçayı devam ettirdiğimizde:

“(D 22) (Ey) Türk, Oğuz beyleri (ve) halkı işitin! Üstte(ki) gök çökmedikçe, altta(ki) yer (de) delinmedikçe, (ey) Türk halkı, (senin) devletini (ve) yasalarını kim yıkıp bozabilirdi? (Ey) Türk halkı, (kötü huyundan) vazgeç.”

“(D 23) (ve) nâdim ol! İtaatsizliğin yüzünden, (seni) besleyip doyurmuş olan akıllı hakanın ile bağımsız (ve) müreffeh devletine (karşı) kendin hata ettin (ve) nifak soktun. Silahlı (düşman) nereden gelip (seni) bozguna uğrattı (ve) dağıttı? Mızraklı (düşman) nereden gelip de (seni yerinden yurdundan) sürüp kaçırttı? Kutsal Ötüken dağları halkı, (yerini yurdunu bırakıp) gittin. Doğuya gidenler(iniz)”

“(D 24) gittiniz, batıya gidenler(iniz) gittiniz. Gittiğiniz yerlerde kazancınız şu oldu, hiç şüphesiz: Kanlarını ırmaklar gibi aktı, kemikleriniz dağlar gibi yığıldı; bey olacak erkek evladını köle oldu, hanım olacak kız evladını cariye oldu. Bilgisizliğiniz yüzünden, kötü (davranışlarınız) yüzünden, amcam vefat etti.”

Burada görüldüğü gibi en büyük felaket köle olmaktır. Bilge kağanın köle sahibi olmakla köle olmak arasında gidip gelişi düşündürücüdür. “Göçebe olup özgürce sürülerini otlatacak, bunların sayılarını arttırarak zengin olacaksın” demiyor. Bunun karşıtı sürülerini kaybedeceksin de değil. Belki köle olmaktan böyle bir sonuç çıkartmamız beklenmektedir ama sürekli kölecilik teriminin kullanılmış olması en azından bu pratiğin epey baskın olduğu bir dünyanın söz konusu olduğunu göstermektedir.

Orhun Yazıtlarında kölelikle ilgili satırlar sadece bu yukarıdakilerden ibaret değildir. Çeşitli örnekler vardır. Orhun Yazıtlarının dışına çıkarak başka kaynaklara baktığımızda gerçekten de bu dünyada köleliğin önemli bir yeri olduğunu görürüz. Örneğin Liu Mau-tsai’den alıntılayan Golden 698’de yer alan bir akında Türklerin 80,000 ile 90,000 arasında Çinli esirle geri döndüklerini belirtmektedir.[4] Türk toplumu pastoral göçebelerden oluştuğu için kölelere neden ihtiyaç duyulduğu sorusunu sorabiliriz. Kliashtornyi köleliğin ev içinde, yurt içinde kullanıldığını ve bu yüzden de asıl hedefin kadınlar ve çocuklar olduğunu belirtmektedir. Diğer yandan tarımla daha fazla uğraşan Yenisey bölgesindeki Kırgızların kölelere daha çok ihtiyacı vardır. Hsiung-nu’ların köle toplumu olarak kabul edilip edilemeyeceği üzerine bir tartışma vardır ve bu konuyla ilgili nispeten yeni bir çalışma 1.5 ile 2 milyon arasındaki Hsiung-nu toplumunda 180,000 ile 190,000 arasında köle bulunduğunu ileri sürmüştür. Orhun Yazıtları döneminde bu bölgede var olmuş bir başka Türk devletinin, Hazar Kağanlığının (650–965) köle ticaretiyle yoğun bir şekilde uğraştığını biliyoruz. Çok daha düşündürücü bir nokta, kölelikle ilgili terminolojide Çin, İran ve Arap dillerinden alınmış sözcüklerin bulunmamasıdır. Diğer yandan imparatorluk unvanlarının, yani “devlet” terimlerinin büyük kısmının kökeni Türkçe değildir; İran, Tokhar, Hint ve Çin dillerinden alınmış sözcükler çoktur.[5] Buradan çıkacak sonuç kölelik uygulamasının imparatorluk, yani devlet geleneğinden daha yerel olmasıdır. Orhun Yazıtlarının günümüzde var olan “devletler kuran halk veya millet” söyleminde önemli bir yeri olduğunu dikkate alacak olursak, bu farklılık düşündürücüdür. Çünkü aynı Türk “devleti” önemli bir köle devleti ve toplumudur, eğer budunların bir toplum oluşturduklarını kabul edecek olursak.


Orhun Yazıtlarında farklı sesleri ve farklı grupları, özellikle de altta kalmış grupları tespit etmemiz mümkündür. Resmi tarihin veya milliyetçi tarihçiliğin türettiği yorum, yazının başında da belirtildiği gibi, kesinlikle eleştirel bir bakış açısı değildir. Burada temel amaç Orhun Yazıtları’nı bir ulusal simgeye dönüştürmektir. İçeriği pek önemli değildir. Oysa içeriğine baktığımızda burada hem Bilge Kağan’ın öyküsünü hem de bu öykünün altında başka öyküleri görebiliriz. En alttaki kölelere sonunda ne olduğunu tespit etmemiz mümkün olmamasına rağmen, Dokuz Oğuzlara ne olduğunu başka yazıtlardan yararlanarak çözebiliriz. Dokuz Oğuz budunu sonunda Türk budunuyla hesaplaşmanın bir yolunu bulmuştur. Bunu bu konuyla ilgili onların bıraktığı bir yazıttan öğreniyoruz. Bu Sine-Usu yazıtıdır ve nedense bu yazıt Orhun Yazıtları kadar popüler değildir. Milliyetçi kanadı temsil eden tarihçilerin büyük kısmı Türklerin Dokuz Oğuzlar tarafından yok edildikleri konusuna girmezler. Daha çok söz konusu olan, Uygurların (yani Dokuz Oğuzlar) iç karışıklıklar sonunda yönetimi ele geçirmesidir. Oysa burada bir Türk-Dokuz Oğuz çatışması görmek, çok daha farklı bir sorunla uğraşılmasını getirecektir. Belki de sorun Türk kağanlığında, onun saldırganlığında veya diğerleriyle uzlaşamamasındaydı. Bu aslında kağanlık olan ama günümüzde devlet olarak adlandırılan yapının sorgulanmasını getirebilir. Diğer yandan, budunlar yerinde sadece millet gören zihniyetin de içinden çıkamayacağı bir durum belirebilir. Neticede Türkleri ortadan kaldıranlar tüm iddialara rağmen Çinliler değil, Dokuz Oğuzlar olmuştur.


Sine-Usu Yazıtı (Kuzey Yüzü) [Orkun, Eski Türk Yazıtları, 165-66]

(…)
(5) Yine düştü, Dokuz Oğuz kavminin hepsini topladım. Babam Kül Bilge Han…
(6) Ordu yürüdü. Kendimi öne binbaşı gönderdi. Keyrede önden (şarktan)…da koyunlu.
(7)İtaata alup yine yürüdüm. Keyre başında Üç Birküde han ordusu ile katıldım. Orada…
(8) Yetiştim. Kara Kum(u) aşmış, Köğürde, Kömür dağında, Yar ırmağında üç tuğlu Türk kavmi…
(9) Tuttum; hatununu orada aldım. Türk kavmi orada bütün (?) yok oldu. Andan sonra tavuk yılında [=745] …kavm…duyup
(…)

Orijinal Diliyle aynı metin:

(…)
(5) y(a)na [tüşd?]i tok(u)z og(u)z bud(u)n(ı)m(ı)n tirü kobr(a)tı (a)lt(ı)m k(a)n(ı)m kül [b(i)l]ğ[e k(a)g(a)n?]
(6) sü yorıdı öz(ü)m(i)n önre bına b(a)şı ıtı k(e)yr(e)de önd(i)n y(a)nd(a)ç …da koyl(ı)g tok.
(7) iç(i)ğ(i)r(i)p y(a)na yorıd(ı)m k(e)yre bşında üç birküde kan süsi [b(i)rle?] k(a)t(ı)lt(ı)m (a)nda
(8) irt(i)m k(a)ra kum (a)şm(ı)ş kü(?)ğ(e)rde köm(ü)r t(a)gda y(a)r üg(ü)zde üç tugl(ı)g Türk bud(u)n
(9) ozm(ı)ş tig(i)n k(a)n bolm(ı)ş koy yılka yorıd(ı)m (e)kinti sün(ü)ş [(e)n(i)]ki (a)y (a)lt(ı) y(a)nıka t[okıd(ı)m]
(…)




[1] Tekin, 36,37. “kagan: olurup yok: çıgan bodunug: kop kubratdım: çıgan: bodunug: bay kıltım: az bodunug: üküş: kıltım: azu bu sabımda: igid bargu: türük: begler: bodun: bunı eşiding: Türük [bodun ti]rip: il tutsıkıngın: bunta: urtum: yangılıp: ölsikingin: yeme: bunta: urtum: neng neng: sabım: erser: benggü: taşka: urtum: Angar körü biling: Türük: matı: bodun: begler: bödke: körügme: beglergü: yangıltaçı siz:”
[2] Golden, The Migrations of the Oğuz
[3] Bastuğ, S. “Tribe, Confederation and State among Altaic Nomads of the Asian Steppes”, K.A. Ertürk (der.) Rethinking Centarl Asia.
[4] Golden, P. The Terminology of Slavery and Servitude in Medieval Turkic, 30.
[5] Golden, P. Nomads and Sedentary Societies in Medieval Eurasia

19 Şubat 2007 Pazartesi

İkinci Buluşmanın Konuları

İz Sürmek

Cuma günkü ilk buluşmamızı iz sürmek konusunu tartışarak kapattık. Sanırım bir sonraki buluşmamızı bu konuyla açmak yerinde olacak.

İki tür iz sürmeden bahsedebiliriz. Bunlardan biri bugün bize ulaşmış metinler ve arkeolojik bulgular arasında hâkim sesin ve seslerin izlerini sürmektir. İkincisiyse yine aynı metin ve arkeolojik bulgularda aralarda kaybolmuş mâdunun, altta olanın sesinin, onun öyküsünün izinin sürülmesidir. İz sürmenin bu ikinci türü hiç de kolay değildir. Birinci de en büyük sorun doğru izi sürmekken, ikinci de iz bile yoktur ortada. İlk önce bulup çıkartılması gerekmektedir. Tarih genellikle hegemonyanın yarattığı arşivler kullanılarak yazıldığından, farklı seslerin tarihe katılabilmesi için ilk önce farklı arşivlerin yaratılması gerekmektedir. Çoğu kez bu arşivleri yaratacak bulgu ve metinler yoktur, hiçbir zaman üretilmemiş, hiçbir zaman yazılmamıştır. Dolayısıyla var olan hâkim arşivlerin okunması, aralarda kaybolmuş seslerin ortaya çıkartılması gerekir. Örneğin, Orhun Yazıtları’na bu şekilde yaklaşmak mümkün müdür? Bu buluşmamızın başlangıcında bu noktaya değineceğiz.

Son yıllarda farklı bir iz sürme yöntemi daha belirmiştir. Y-geni ve mitokondriyal DNA aracılığıyla en azından göç yolları üzerine on binlerce yıl öncesine giden çalışmalar yapmak mümkün hale gelmiştir. Her geçen gün daha yetkinleşen bu çalışmalar, geçmişte ne tür karışmaların olduğunu gösterebilmektedir. Örneğin, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya olan göçler gerçekten kalabalık toplulukların yer değiştirmeleri olarak mı anlaşılmalı? Antikçağın Pers İmparatorluğu ne kadar Hint-İran topluluklarına dayanıyordu? Türkçe konuşan toplulukların Anadolu’ya göçü bu topraklara ne kadar insanın gelmesine neden oldu? Genetik çalışmalar her iki durumda da bu yerlerde var olan nüfus yapısının çok fazla değişmediğini göstermektedir. O zaman ne tür bir kültürel değişmeden bahsedebiliriz? Ne tür izler söz konusudur? Diller değişip kültürler aynı kalabilir mi? Bugün var olan etnik kimlikler genetik çalışmalar bağlamında nasıl değerlendirilmeli? Yoksa genetik kimliklerin baskın söylem halini alacağı bir dünyaya doğru mu gidiyoruz? İkinci bölüm yeni bir çalışma alanı olarak genler üzerinden yapılan iz sürmeyi, arkeolojiyi anlamaya çalışmak olacak.


Bu arada madun kelimesi Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe sözlüğünde şöyle tanımlanmış.
Mâ-dûn: alt, aşağı derece, emir itibarıyla aşağıda olan [“mâ-fevk” karşılığı]. Burada asıl anlamı veren dûn sözcüğü. Anlamı, 1.aşağı, aşağılık; 2.alçak, soysuz kimse; 3. altta, aşağıda. Baht-ı dûn: alçak talih. Dünyâ-yi dûn: aşağılık dünya. Mâ bir ek, o şey ki, şu nesne, veya …daki şeklinde okunmasını sağlıyor sözcüğün. Bu sözcük bugün madun olarak yazılıyor; ben mâdun yazılışını tercih ediyorum. Aslında u sesini de inceltmek gerekiyor. Tarih çalışmaları açısından anlamı, altta olanların, sesi metinlere yansımayanların ve çok sınırlı şekilde yansıyanların tarihini yazmak oluyor. Algılanmayanın, algılanmamışın, bir tür tarih öncesinin tarihini yazılması olarak da anlaşılabilir.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Uzakdoğudan Ortadoğuya Bilgelik Kültürü I

Merhaba,

İskender’in Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya İrfan ya da Bilgelik Kültürü olarak özetlediği tartışma toplantılarına hoş geldiniz. Üç kişi şeklinde yürüteceğiz bu tartışma dizisini: İskender, Zeynep ve ben. Mayıs ayına kadar sürmesi beklenen bu seminerin ilk birkaç oturumunu daha çok ben üstleneceğim.

Bu ilk oturumlarda konumuz kabaca Orta Asya tarihinin yaklaşık 11. yüzyıla kadarki dönemi süresince bu bölgede var olmuş toplulukların etkileşimleri olacak. Bu etkileşimleri çeşitli konular üzerine düşüncelerimi sunarak aktarmaya çalışacağım. İskender’in deyimiyle bir mutfak çalışması şeklinde geçecek bu tartışmalar dizisi. Yani kendi aramızda zaman zaman yürütmekte olduğumuz tartışmaları daha geniş bir boyutta, sizle birlikte yürüteceğiz. Bu ilk oturumu da kafa karıştırıcı çeşitli ayrıntıları sunmaya çalışacağım bir giriş şeklinde tasarladım.


Çalışma Alanımın zamansal ve uzamsal tanımı

İlk önce bir parça kendi yaklaşımımdan bahsedeyim. Yer olarak üzerinde çalıştığım bölge Yakındoğu, yani Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan bölge olarak tanımlanabilir. Bu bölgede özellikle yoğunlaştığım alansa Anadolu ve Balkanlar; Orta Asya’yla ilgilenmemse bu bölgedeki çeşitli tarihsel gelişimleri açıklamayla sınırlı kalıyor. Dönem olarak da, Orta Asya’da en fazla on üçüncü yüzyıla kadar, Anadolu ve Balkanlar’daysa yirminci yüzyılın başına kadar uzanıyorum. Zamansal ve uzamsal açılardan baktığımda, çalışma alanımı bu şekilde tanımlayabilirim.

Neyle Uğraşıyorum?

Neyle uğraştığıma gelince, daha çok insan toplulukları, grupları arasındaki etkileşimlerle, bu etkileşimlere bağlı olarak ortaya çıkan kültürel ve medeniyetsel değişimlerle ilgileniyorum. Bu ikisinin içine dinsel, dilsel değişimleri de katabiliriz. Sanırım bu noktada kültür ve medeniyet denen şeyleri nasıl tanımladığımı açıklamam gerekiyor. Her iki kavram da bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmış kavramlar. Bu yüzden aslında bu kavramları kullanmamak daha iyi bir tercih olabilir ama ne yazık ki bunların yerini alacak başka kavramlar henüz türetilemedi. Dolayısıyla ben de bunları kullanacağım.

Grup
İnsan topluluk halinde var olan bir hayvan, bir canlı. İnsan bağımsız birey olarak değil, toplumsal birey olarak var olur. Bu tüm hayvanlara özgü bir durumdur. Bazı kedi türlerinde var olma bireysel birey biçimindedir ama bunlar da bile, insanla karşılaştırıldığında çok daha az ve sınırlı düzeyde bir toplumsallık söz konusudur. İnsanın toplumsallığı epey derin ve karmaşıktır. Bizim için grup yaşamı zorunluluk, bireysel yaşamsa çeşitli psikolojik zorlukları da beraberinde getirecek çok az rastlanan bir istisnadır.

İnsan gruplaşmasının bir üst sınırı vardır. Bu, Homo sapiens sapiens türünün biyolojik yapısının dayattığı bir parametredir; kontrolümüz dışında bir parametredir. Bu üst sınır 146’dır. Yani insanların doğal halleriyle oluşturacakları grup büyüklüğünün üst sınırı 150 kişi civarındadır. Bu rakam insan beyninin kabaca diğerleriyle etkileşimleri işlemeden sorumlu neocorteks bölümünün kapasitesiyle bağlantılıdır. Neokorteksin kapasitesi daha büyük grupları kaldırmaz. Eğer bir insanın birkaç yüz kişiyle ilişkisi varsa, bunların hepsiyle yakın ilişkisi yoktur. Bir insan bine yakın başka insanı tanıyabilir ama bu biniyle yakın, kişisel ilişkisi yoktur. Doğal gruptan kastedilen, yakın, kişisel ilişkilerin oluşturduğu gruptur. Bu kişilerin hepsinin aynı grubun üyeleri olması da gerekmemektedir. En azından bu günümüzde artık böyle değildir ama tek bir bireyin yakın grubu bu rakamı geçemez. Bu biyolojik olarak mümkün değildir.

Bu grup üst sınırı, gruplar bu sınırı aşmadığı sürece bir sorun teşkil etmez. Kişilerin teker teker sahip oldukları gruplar, grup 150 kişinin altında olduğu sürece aynı gruba karşılık gelir. Yani herkesi grubu aynıdır. Sorun, daha büyük gruplar ortaya çıktığında belirir. Kalabalıklaşma, doğal gruplarda var olan durumun bozulmasına yol açar. 500 kişilik bir grupta yukarıda bahsettiğimiz türden bir örtüşme gerçekleşmez. Hiçbir bireyin özel grubu tüm grupla örtüşmez. Bu da söz konusun grubun üyeleri açısından bakıldığında farklı bir evreyi başlatır. O ana kadar farklı alt grupların birleştirilmesi, birbiriyle kaynaştırılması gibi bir sorun yoktur; bu noktadan itibaren böyle bir sorun belirmiştir. İki farklı durum belirir. Birincisinden bahsettik. Hiç kimsenin kendi özel grubu bireylerin hepsinin oluşturduğu ana grupla çakışmaz; Ana grubun içinde birden fazla alt grup vardır ve bunların ortak bir çatı altında birleştirilmesi gerekmektedir. İkinci sorunsa bazı bireylerin birbirlerine benzemelerinden ötürü bazı kişilerin özel gruplarının da birbirine benzeyeceği ama diğer yandan bazı kişilerin de bu birbirine benzeyen özel gruplardan oluşan alt grupların sınırlarında kalacağı, melezleşecekleridir. Yani hem tek bir çatı altında toplanacak değerler oluşturma sorunu hem de bir çokkültürlülük sorunu vardır. 500 kişilik bir grup hâlâ çok ufaktır ama karşımıza 100,000 ve hatta bir milyonluk grup çıktığında, her iki sorun da epey karmaşık boyutlara ulaşacaktır.

Kültür
Kültür kavramı bugüne kadar çeşitli şekillerde açıklanmış ve bugün var olan tanımların tamamı da modern çağın ürünüdür. Ben bu tanımlarla ilgilenmiyorum. Bu bahsettiğim grup etkileşimlerinde benim dikkatimi çeken iki mesele var. Bunlardan ilki benzeşme. İnsanlar bir arada yaşadıkları sürece birbirlerine benzerler. Her bireyin kendi tarzı vardır ve bu tarz geldiği grubun özelliklerini temsil eder. Bu tarza, daha doğrusu bu çevremizdekilere benzeme sürecine kültür diyorum. Benzeme sürecine kültürleşme gibi bir terimin daha uygun olacağını düşünenler olabilir ama ben özellikle kültür sözcüğünü seçtim. Genelde kültür sabit ve değişmeyen bir şeyi ima eder ama aslında tam tersi doğrudur. Sürekli değişen bir şeydir ama aynı zamanda da değişmeyen bir şey gibi görünür. Kültürü iki şekilde düşünebiliriz: araçlı ve araçsız. Aracısız versiyonuna doğal, aracılı versiyonuna da yapay diyebiliriz. Aracısız kültür insanın kendisini kullandığı kültürdür. Başkalarıyla kurduğumuz yakın ilişkiler bizi değiştirir, bu etkileşimler sonucu ortaya çıkan bir tarza benzememizi getirir. Herhangi bir araç söz konusu değildir; benzeşme tamamen kişisel yakın etkileşimin sonucudur. Aracılı kültürde başka bir kişiyle veya bir tarzla bir araçla etkileşim söz konusudur. Gelen her neyse önceden paketlenmiştir, etkileşim sırasında tepki de bulunmaz ama etkileşim sonucunda ortaya çıkan yeni paket ilk baştaki paketten farklı olabilir.

Medeniyet
Aracısız kültür neticede insanın kendi öz (biyolojik) kapasitesine bağlıdır. Bu tür etkileşimlerin sonucu ancak ufak kültürel gruplar olabilir. Dolayısıyla büyük kültürel gruplar aracılı kültürler, yani yapay kültürlerdir. Bu alanda her türlü araç kullanılabilir ve bu araçlardan bir tanesi de medeniyet. Medeniyetin bugüne kadar geliştirilmiş en etkili araç olduğu söylenebilir. Aslında medeniyet araçtan ziyade bir teknik, bir yaklaşımdır. Medeniyetin temel özelliği insanın kendi çevresini yaratmasıdır. Burada söz konusu olan doğanın kullanılması veya belli bir şekilde anlamlandırılmasından farklı bir durumdur. Yeni bir çevre yapılır ve bu çevre doğayla insan arasına konur. Burada birincil olan elbette maddi bir dünyanın yaratılmasıdır ama bu beraberinde yeni ve farklı bir manevi dünyayı da getirir. Yapılan bir yer olduğundan, medeniyetin yerle ilişkisi çok farklı bir tutum alabilir. Bulunduğu yeri daha çok sahiplenen zihniyetin ortaya çıkışı neticede eşyalarla, insan yapımı nesnelerle iç içe yaşamaya, toplumsal ilişkilerini aynı insan yapımı nesnelerle kurmaya başlamış insanın bir üst aşamaya geçerek çevreyi de kendisinin yapmasını getirmiştir. Medeniyet eşyaların arka planını oluşturan bir başka eşyadır; bağlamın eşyalaştırılmasıdır. Eşya daha büyük grupların kurulmasını mümkün kılar. Bunu neokorteksin yetersiz yerde devreye girerek sağlar. Bu eşyalar sayesinde ve en önemlisi de bir eşya olarak yeni bir çevrenin yapılması çok sayıdaki doğal grubun aynı çatı altında bir araya gelerek büyük yapay gruplar oluşturmasını sağlar.

Medeniyetlerin Kültürleri
Bu büyük grupların kültürleri biraz önce değindiğimiz araçlı kültür türündendir. Bu büyük gruplarda kültür paketleri söz konusudur. Bu kültür paketlerinin belli merkezlerde yaratılmaları gerekmemekle beraber insanın bu paketlerle girdiği ilişki çok daha farklı bir ilişkidir. Bu toplumlarda yaşayan bireyler bu paketlerin oluşmasında pay sahibi olabilirler ama bu paketlerle ilişkiye girdikleri anda ortaya çıkan etkileşim sırasında paketi değiştirmeleri mümkün değildir. Var olan tek ilişki bu paketin tek yönlü bir şekilde alınmasını getirecek türdendir. Bu paketler paketlerin nasıl kullanılması gerektiğini belirten uygulamalarla da gelir. Medeniyetsel büyük grup kültürlerinin bir zorlama içerdikleri söylenebilir. Aksi takdirde tek çatı yaratacak kültürün doğal etkileşimlerle edinilmesi mümkün değildir. Bu paketin alınmasında da bir diyalogun söz konusu olduğu düşünülebilirse de aslında bir monolog gerçekleşmektedir. Doğal grup kültürüyle bir medeniyet kültürü arasındaki bu fark çok önemlidir. Bu monologsal mesajların çok geniş kitlelere yayılabilmesinin bazı güç merkezlerinin oluşturulmasını gerektiğini de dikkate almamız gerekmektedir.

Farklı İletişim Kaynakları
İnsanlar aralarındaki toplumsal iletişimi gerçekleştirmek için farklı kaynaklara başvururlar. Bunları duygusal, maddi ve simgesel kaynaklar olacak şekilde üç grup halinde düşünebiliriz. Duygusal kaynaklar çok yakın grupların oluşturulmasını sağlarken, maddi ve simgesel kaynaklar sırasıyla daha büyük grupların kurulmasında başvurulan kaynak türleridir. Simgeler milyonları bir çatı altında toplayabilirken, duygusal kaynaklar ancak çok yakın çevremizde kullandığımız jestlerden ibarettir.

Hiyerarşik yapıların ortaya çıkması
Sayı artışı her zaman daha karmaşık yapıların ortaya çıkmasını gerektirir. Yaklaşık beş ile yedi rakamı arasında bir düğüm oluşması gerekmektedir ve bu böylece devam eder. Kalabalık toplumlar her zaman daha karmaşıktır.

Tarih genellikle insanların verdikleri kararların sonucu ortaya çıkan olayların bir araya gelmesi olarak düşünülür ama aslında hem birçok zorunlu, bizden bağımsız parametre söz konusudur hem de rastlantının hiç de azımsanmayacak bir rolü vardır. Bu zorunlu parametrelerden biri biyolojik yapımızdır. Bunun dışına çıkmamız mümkün değildir. Bir diğer zorunlu parametre de rakamların yarattığı koşullardır. Daha kalabalık topluluklar çok daha farklı toplumsal yapılar şeklinde örgütlenecek, toplumsal iletişim çok daha karmaşık bir düzeyde olacaktır.

Tarihsel Yaklaşım

Belirsizlik/Muğlâklık
Tarih genellikle karışık bir şekilde duran verilerin düzenlenmesi şeklinde düşünülür çoğu kez. Oysa burada gerçekleşen bu karışık verilerin belli bir fikir veya yorum doğrultusunda düzenlenmesidir. Bir an için tek bir veri üzerinde yoğunlaştığımızı düşünelim, bu veri tam bir belirsizlik sunar. Ancak başka verilerle bir araya getirildiğinde veya kendi koşulları içinde düşünüldüğünde anlam kazanır. Fakat burada ufak bir hile söz konusudur. Çünkü bağlamın kendisi de fazlasıyla belirsizdir. Elimizdeki veriye anlam kazandırırken diğer verilerin ne anlama geldiğini bildiğimizi var sayarız; oysa aynı sorun bu veriler için de geçerlidir. Elimizdeki verilerden çeşitli anlam grupları oluşturabilir (bir kısmını tamamen dışarıda tutabiliriz) ve bu yüzden de çok sayıda yorum söz konusudur. Nesnel bir bakış açısının sağlanabileceği bir nokta olmadığından, aslında tamamen muğlâk bir alandayızdır. Bu muğlâklığın aşılması ancak gözlemcinin seçim yapmasıyla mümkündür. Bu noktaya tekrar geri döneceğiz.

Benim tarihe bakış açım da bundan farksızdır. Eğer esas olan muğlâklıksa, o zaman yapılması gereken kesin sonuçlar veren öznel anlatılar üretmek değil, aksine bu öznel anlatıları ortadan kaldırarak geçmişi anlamaya çalışmanın belirsizlikle birlikte geldiğini göstermektir. Eğer herhangi bir “hakikat”ten bahsedilecekse, bahsedilmesi gereken tamamen belirsiz bir durumla karşı karşıya olduğumuzdur. Geçmişi anlamaya çalışmak tamamen diyalogsal bir ilişkiye dayanmaktadır ve bu ilişkinin sonucunda bizi bekleyen hiçbir zaman sabit ve kesin bir bilgi paketi değil, aynı anda hem kesin hem de belirsiz olan bir pakettir. Geçmişe dair ürettiğimiz anlatılar sürekli değişim içindedir veya değişmeye zorlanırlar. Hiçbir şey kesin değildir. Bu belirsizlik içinde geçmişle ilişkiye geçmeye çalışırız. Anlık veya kısa süreli kesinlikle her zaman seçimlerin sonucudur.

Çokkültürcülük
Bu noktada son bir şey daha ekleyerek tarihe yaklaşımımın aynı zamanda çokkültürcü olduğunu da belirtmek istiyorum. Çokkültürcülük denildiğinde farklı şeyler de anlaşılabildiğinden, bu konuyu biraz açmak gerekiyor. Çokkültürcü tarihçilik deyince genelde ilk akla gelen diğer kültürlere yer vermek oluyor. Burada dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü çokkültürcü olma adına çok rahat bir şekilde tekkültürcülük sürdürülebilir. Çokkültürcülüğün temelinde farklılıkların kabul eden, onlarla birlikte yaşamanın yollarını geliştiren yaklaşım vardır. Yoksa amaç farklı kültürleri yan yana koyarak hepsini eşit kılmak değildir. Bu reddedilmeye çalışılan özcü bakış açısına geri dönüş anlamına gelir. Bu çokkültürcülük değil, tekkültürcülüğün kültürel veya etnik özler fikridir. Oysa çokkültürcülük de hedef bu özcü bakış açısından ve en önemlisi de her şeyi bir bütün içinde toplama çabasından kurtulmaktır. Onun yerine bütünleri parçalayıp farklılıkları bulup çıkartan bir bakış açısını koymaya çalışır.

Bu tartışmanın başında gruplarla ilgili konuşurken doğal sınırın aşılmasıyla yeni bir evrenin başladığından bahsetmiştim. Eğer gerçekten bazı kültürel özlerden bahsedilecekse, bu daha çok birinci evre için geçerlidir. İkinci evredeki toplumların kültürel özlere karşılık geldiklerinden bahsetmek zordur. Çünkü aynı toplumun içinde haliyle birden fazla kültürel öz var olabilmektedir. Ayrıca melez yapılar da vardır ve en önemlisi de tüm bunlar sürekli değişim içindedir. Değişmez kabul ettiğimiz bir farklılığın içinde bir süre sonra başka farklılıklar belirirken, işe birden bu geçmişlerin günümüzdeki yorumlarının sürekli değiştiğine, sayılarının arttığını dikkate aldığımızda, bu değişimin çok daha fazla olduğunu görürüz.

Burada çokkültürcü yaklaşımın can alıcı noktasına geliyoruz. Farklılıklarla uğraşmak bu farklılıkları taşıyan kişi ve grupların kimliklerini ifade etmelerini sağlamak, anlatılarını hegemonyayı sürdüren anlatı veya anlatılarına yanına eklemek değildir. Amaç hegemonyayı ve arkasındaki gücü sorgulayarak ortadan kaldırmaya çalışarak bu diğer farklılıklara toplumun içinde erişim hakkı vermektir. Çünkü farklı grupların içinde bulunduğu durum yaşamın birçok alanına farklılıklarını koruyarak erişemiyor olmalarıdır. Burada biraz önce bahsettiğim seçim yapma konusuna geliyoruz. Yukarıda değinmiş olduğum muğlâklıktan kurtulmanın yolu seçim yapmaktır ve zaten aslında çok kültürlü olan toplumlarda da asıl sorun budur. Birçok grup bu seçim hakkından yoksun bırakılmaktadır. Diyaloglardan oluşması gereken toplumsal yaşam tek bir monologun hâkim olduğu bir topluma dönüştürülmektedir. Seçim hakkı derken düşünülmesi gereken başka ayrıntılar da vardır. Örneğin, bu seçim hakkının tek bir kültür seçme şeklinde dayatılması da yanlış olabilmektedir. Bazen yapılmak istenen seçim, bu dayatılan seçimin dışına çıkmak şeklinde de olabilmektedir. Bir başka ayrıntı da seçim paketinin değiştirilmesi talebi de olabilir. Çünkü sunulan seçimler hâlâ toplumda var olan hegemonyanın sunduğu bir paket olabilir. Sonuç olarak çokkültürcü yaklaşım hiç de diğer kültürlere söz hakkı tanımak şeklinde gerçekleşmeyebilir. Çünkü söz konusu olan çoğu kez ya melez yapılardır ya da bu farklılıkların da kendi içlerinde çeşitli farklılıklar taşıyor olmalarıdır.

Tabii burada tam bir kargaşanın içine düşülmüş olduğu da düşünülebilir ki, bu bağlamda konuşulması gereken önemli sorunlardan biri de belleğin geçirdiği değişim olmalı.
[1] Bütünleri parçalayarak farklılıkları ortaya çıkarma sürecinin belleğin sınırlarını genişletilmesi gibi bir etkisi vardır ki bu da zamanla aşırı uyumu, karar vermenin ve eleştirinin sonunu getirebilir. Farklılıkların tanınması ve onlarla yaşamanın öğrenilmesi, hegemonik olanın da herhangi bir farklılığa indirgenmesi sonunda tarihin yapısını tamamen değiştirebilir, kolektif belleğin yerini bireyselleştirilmiş, parçalanmış bellek alabilir ve tarih otobiyografiye dönüşebilir.

Yoksa gidilen yer tarihin sonu mudur? Sürekli daha büyük toplulukların oluşturulduğu bir ortamda tarihin sonundan bahsetmek hiç de anlamlı gözükmemektedir. Olsa olsa tek bir anlatının hegemonik yapıya bürünmesi, ideolojik nitelendirilecek diğer anlatıların güçlerini tamamen veya büyük ölçüde yitirmelerinden veya marjinalleştirilmelerinden bahsedilebilir ama bunun da uzun vadeli bir sonuç olacağını düşünmek kanımca mümkün değildir. Tarihin yok olması olsa olsa doğal olarak adlandırdığımız gruplara geri dönüldüğünde mümkün olabilir. Bu tür toplulukların elbette geçmişleri vardır ama en azından günümüz ufak topluluklarına baktığımızda bunları tarihsel anlatılar şeklinde yeniden üretmedikleri görülmektedir. Tarihsel anlatıların kesinlikle grupların tek bir çatı altında toplanması süreciye ilgili olduğu görülmektedir. Burada birbirine karşıt çalışan iki süreç söz konusudur. Bunlardan biri tüm alt grupları bir çatı altında toplamaya çalışan süreçtir. Diğeriyse bu alt grupların bu süreç sırasında kaybolmamak için verdikleri mücadeleyle ilgilidir. Bir yandan ayrıntıları ve farklılıkları sürekli genelleştiren, basitleştiren bir süreç söz konusuyken, diğer yandan da aynı ayrıntıları ve farklılıkları öne çıkararak var olan hegemonik toplumsal bellekleri sürekli parçalayan bir süreç söz konusudur. Böylece en başta bahsettiğimiz geçmişin belirsizliği, muğlâklığı bir kez daha tam anlamıyla karşımıza çıkar.

Asya’ya sıçrayış

Tam bu noktada Asya’ya sıçrayabiliriz. Bu ilişkiyle uğraşmanın şu anda var olan en iki farklı yöntemi vardır. Bunları kabacı Batı ve Doğu yöntemleri diye ikiye ayırabiliriz. Batı ve Doğu medeniyetlerinin farklı düşünme şekilleri geliştirdikleri konusuna daha önceki bir seminerde değinmiştik. Şu anda bu konuya girmeyeceğim. Sadece burada şekillendirdiğim bu ilişkinin çözümü konusunda Doğu düşüncesinin kanımca çok daha etkili bir yöntem sunduğuna değinmekle yetineceğim.

Sanırım bu tartışma dizisinin Doğu hakkında olmasının ilk nedeni böyle bir farklılığın olması. Bu farklılığı mutlak sınırlar içinde düşünmemiz gerekmiyor. Batılıların hepsi Batı yöntemiyle ve Doğuluların hepsi de Doğu yöntemiyle düşünüyor diye bir iddia da bulunmamız gerekmiyor. Batı’da Doğulu yöntemiyle düşünenler olduğu gibi, Doğu’da da Batı yöntemiyle düşünenler bulunmaktadır. Bu arada elbette melez yapılar da vardır.

Böyle bir ayrımdan bahsetmek bizi haliyle Doğu’yu Batı’dan ayıran çizginin nerede olduğu sorusuna getiriyor ki bu önem vermemiz gereken bir ayrıntı. Türkiye Doğu’da mı, yoksa Batı’da mı? Bu soruya siyasi açıdan yaklaştığımızda Türkiye’nin Doğu’nun bir parçası olduğu düşünülecektir ama hangi Doğu? Doğu dediğimiz şey aslında epey büyük. Bir an için coğrafi sınırları unutup Batı’nın ötekisi olarak Doğu üzerinde yoğunlaştığımızda, bu Doğu kurgusunun aslında epey geniş bir alanı ve muazzam bir çeşitliliği kapsadığını görürüz.

Doğu’yu Asya olarak da düşünebiliriz, her ne kadar kanımca Asya Doğu’nun bir parçasıdır. Büyük bir parçasıdır ama yine de parçasıdır, kendisi değil. Çünkü Orta Doğu denen bir şey vardır. Doğu’yla ilgili kategorilerin neredeyse hepsi Batı medeniyetinin ürünüdür. Ortadoğu’yla Yakındoğu aynı şeyler değildir. Yakındoğu Uzakdoğu’nun karşıtı gibi gözükmektedir. Peki, bu Yakındoğu denen şey nereden başlamaktadır? On dokuzuncu yüzyılda Yakındoğu Osmanlı dünyasıydı. Osmanlı küçüldükçe, Yakındoğu da küçüldü diyebiliriz; en azından batı yönünden. Yakındoğu’yla karşılaştırınca Ortadoğu daha yeni bir terim. Bugünkü kullanımı açısından bakarsak (Türkiye’de bu bölgeye dahil edilmektedir), garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Doğu’nun ortası ve uzağı vardır ama yakını kalmamıştır. Fakat konumuza dönecek olursak, Yakındoğu teriminin on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı topraklarını ifade ettiğini dikkate aldığımızda Asya’nın Doğu’nun bir kısmını temsil ettiğini görüyoruz. Doğu’nun diğer parçası da Balkanlar olmuştur ki bunun hâlâ geçerli olduğu bile söylenebilir.

Asya terimine gelince, özünde bir Batı teriminden bahsediyoruz. Asya dillerinde buna karşılık gelen bir terim yoktur ama Arap dünyasında ve Hintlilerin arasında bu terime yakın “Hint Denizi”, “Çin Denizi” gibi terimler olmuştur.
[2] Bugün Asya olarak adlandırdığımız bölgede çok daha farklı coğrafyalar olmuştur. Bunları kaba bir şekilde Çin’i merkez alanlar ve Hindistan’ı merkez alanlar şeklinde sınıflandırabiliriz. Elbette bunların dışında kalan halklar da kendi coğrafyalarını oluşturmuştur. Neticede burada görmemiz gereken şey, Asya’nın Batı coğrafyasına ait bir terim olduğu ve dünyanın diğer bölgelerinde sonradan benimsendiğidir. Üstelik bu Asya yaklaşımı hiçbir zaman düzgün, sorunsuz bir gelişim de göstermemiştir. İlk başta yaygın olan terim daha çok Hint’tir ve bu terim bir süre hem Avrupa’nın doğusunda hem de batısında var olmuştur. On beşinci yüzyılda İspanyollarla Portekizlilerin dünyayı ikiye bölmelerine dayanan bu Hint yaklaşımı hem Hıristiyan hem de Müslüman olmayanların yaşadıkları bölgeleri kapsamıştır.[3] Yani bir diğerleri kategorisidir; nereye ait olduğu bilinmeyenlerin konulduğu bir kategori.

Bu arada kıtalardan ne kastedildiği de apayrı bir konudur. Bir yanda bir Avrupa kıtası vardır ki bazı araştırmacılar buna karşıdırlar. Avrasya terimi yerine Afrasya teriminin daha yerinde olduğunu düşünmektedirler. Bu araştırmacılara göre Avrupa zaten Asya’ya ait bir yarımadadır. Yoksa Batı Asya Avrupa mıdır? Avrupa kıtasını tamamen dünya dediğimiz gezegende kıtaların evrimi açısından inceleyecek olursak, aslında farklı bir kıtanın en az bu açıdan var olduğunu söyleyebiliriz. Çarpışmanın izleri hâlâ gözükmektedir. Eğer kıtadan anlaşılması gereken farklı yerküre parçalarıysa, evet, Avrupa’nın farklı bir jeolojik geçmişi vardır diyebiliriz. Fakat kıtalar bu şekilde oluşturulmamıştır. Çok daha öznel kriterler söz konusu olmuştur ki, jeolojik bir yaklaşımı da savunmak da sonuçta nesnel bir kriterin söz konusu olduğunu göstermez. Avrupa türdeş Avrupa halklarının oluşturduğu bir kültürel birliğe işaret eder. Bu düşüncenin ortaçağda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Konuya bu açıdan yaklaştığımızda herhalde Hindistan da bir kıtadır ki, Avrupa’dan çok daha kalabalık bir dünya söz konusudur ve jeolojik tarihi açısından bakıldığında hiç de farklı bir çizgi izlememiştir. Aslında tartışmayı sadece jeolojik geçmişle sınırlayacak olursak, Avrupa’yla Asya’nın birleşik oldukları başka bir dönem daha vardır. Bu açıdan baktığımızda Avrupa aslında Asya’nın ondan daha önce kopmuş parçasıdır. Hindistan çok daha farklı bir çizgiden gelmektedir. Afrasya terimi daha anlamlıdır. Aslında jeoloji yararsızdır. Çünkü kıtaların oluşumu daha farklı dinamiklere bağlı olmuştur ve bu dinamikler arasında ortaçağ Avrupa’sının başta olduğu söylenebilir. Asya medeniyet anlatılarındaysa, biraz yukarıda değinildiği gibi, başı Hindistan ve Çin çekmiş ve modern çağda bu gruba Japonya’da katılmıştır.

Toparlayacak olursak, modern çağa geldiğimizde artık bir Asya kıtası vardır ama bu kıta o kadar büyük bir çeşitliliğe sahiptir ki, karşımızda Avrupa kıtasından çok farklı bir oluşum vardır. Asya kıtasının kesinlikle farklı kıtalara veya alt kıtalara bölünmesi gerekmektedir. Örneğin, Hindistan’ın farklı bir yerde olduğunu düşünebiliriz ama tarihsel ilişkiler açısından baktığımızda, en azından Budizm’in yarattığı türdeşliği göz önüne aldığımızda bir Çin - Hindistan - Güneydoğu Asya (HindiÇin) - Japonya ve Moğolistan’ın oluşturduğu nispeten türdeş bir yeden bahsedebiliriz. Türkiye ve Ortadoğu kesinlikle bunun dışındadır. Belki Orta Asya bir ara bölgeyi temsil etmektedir ama İran’dan itibaren kesinlikle farklı bir dünyaya adım atarız. Burada İran’la Hindistan’ı birleştirmek elbette mümkündür. Üstelik Hint Okyanusu’nun temsil ettiği bir dünya kurgulamaya kalkıştığımızda karşımıza daha farklı bir oluşum da çıkabilir. Diğer yandan Asya’nın kuzeyine kaçan bir bölgede Pasifik’ten Hazar Denizi ve Batı Sibirya’ya doğru başka bir bölgede düşünebiliriz. Aslında burada dikkate almamız gereken en önemli nokta, Asya olarak adlandırdığımız bölgedeki türdeşleşmelerin henüz Avrupa’daki kadar kesin çizgilerle belirmediğidir. Avrupalılık özellikle üzerinde çalışılmış bir kültürel birliği temsil ederken buna benzer bir durum Asya çapında söz konusu değildir.

Bu tartışmayı burada noktalayıp Türkiye açısından bakıldığında çok daha önemli olan bir noktaya değinmek istiyorum. Yukarıda bahsettiğim tarihsel coğrafi anlatılarla Türkiye’de var olan tarihsel coğrafi anlatılar arasında çok önemli bir fark vardır. Şu ana kadar bahsetmiş olduğum tüm anlatılarda (Avrupa, Çin veya Hindistan) dünyanın merkezi her zaman bu medeniyetlerin bulunduğu yerlerdir. Örneğin Çin’de bir Orta Krallık kavramı vardır. Bu açıdan bakıldığında tüm bu medeniyetsel oluşumlar bir uyum içindedirler. Bir tek Türkiye’nin durumunda gariplik vardır. Orta Asya ve Türkiye farklı yerlerdedir. Türkiye’nin yarattığı anlatı aslında bir diaspora anlatısıdır. Türkiye hem anavatandır hem de değildir. Söz konusu olan kendisini daha baştan bir diaspora medeniyeti olmaya mahkum etmiş bir oluşumdur. Bu noktada Orta Asya kavramına giriyoruz.

Orta Asya nerededir? Türkiye’nin Orta Asya’sıyla bu konuyla ilgilenen araştırmacılar Orta Asya’sı farklı yerlerdedir. Türkiye’nin Orta Asya’sı Orhun Yazıtları’nın bulunduğu Moğolistan’dır. Oysa burası araştırmacılara göre İç Asya’dır. Orta Asya bir zamanlar çeşitli İran dilleri konuşan toplulukların yurdu olan Aral gölü çevresindeki coğrafi bölgedir. Aslında Anadolu’da bugün yaşayan insanların bir kısmının kökenleri açısından bakıldığından asıl başlangıç noktası da bu bölgedir. Diğer yandan kökenleri daha geriye götürmek isteyen, daha özsel bir kültüre ulaşmaya çalışan anlatılar açısından bakıldığında, aranılan merkez, başlangıç noktası İç Asya’dır. Tabii bir de bu iki bölgeyi birbirinden ayıran ilginç bir yer olarak Altay dağları vardır.

İç Asya tek merkez değildir. Çünkü Türkiye’de iki tane merkez anlatısı vardır. Biri İç Asya, yani Orta Asya köken mitidir. Diğeriyse tüm medeniyetlerin beşiği miti şeklinde sunulan Anadolu anlatısıdır. Coğrafi açıdan bu ikisi arasında bulunan Orta Asya ise aslında bir köken anlatısı olarak mevcut değildir; daha çok bir yardımcı aktördür.
[1] Levi, 66.
[2] Chaudhuri, 22.
[3] Mitani, 25.
Kaynakça

Chaudhuri, K.N. 2000. Asia Before Europe, Economy and Civilisation of the Indian Ocean from the Rise of Islam to 1750, Reprint, New York: Cambridge.
Levi, G. 2002. “The Distant Past: On the Political Use of History”, J. Revel ve G. Levi (der.) Political Uses of the Past, The Recent Mediterranean Experience Londra: Frank Cass.
Mitani, H. 2006. “The Concept of Asia: From Geography to Ideology”, New Perspectives on Turkey,No. 35, Güz 2006, Special Issue on Comparative Turkish and Japanese Modernities, İstanbul:Homer.
Scotese, C.R. Paleomap Project,
http://www.scotese.com/earth.htm.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...